Yusuf Küpeli, I. Süleyman (Kanuni Süleyman, Muhteşem Süleyman) dönemi, Macaristan’ın alınışı, ilk Viyana kuşatması, diğer seferler, ayaklanmalar, İran Safavi Hanedanı ile savaşlar, ve Kürdistan olarak anılan coğrafyada yapılan idari düzenlemeler üzerine notlar

 

Önsöz yerine: Tekrarlamak gerekirse... Tarihçi olmamakla birlikte, tarihe meraklı olan, yıllardır tarihle ilgili kitaplar ve metinler okuyan biri olarak, öğrendiklerimi diğer insanlarla paylaşmak istedim... Aşağıdaki 12 punto ile 36 A-4 sayfası tutan bu metin, aslında, türkçe konuşan halkların dilleri ve tarihleri üzerine yazılmış oldukça geniş kapsamlı bir kitabın bölümlerinden birisidir. Kitabın tümü yayınlandığı zaman, zengin kaynak listesi de basılacaktır. Henüz kaynakları yerleştirmemiş olmama karşın, metnin içinde bazı kaynaklar belirtilmiştir... Daha önce sinbad.nu’ye yerleştirilmiş olan “Barbaros kardeşlerin, Oruç Reis’in ve Hızır Reis’in (Barbaros Hayrettin) olağanüstü başarıları üzerine notlar” başlıklı metinle ve yine “MISIR’IN KISA GEÇMİŞİ, İSLAMLAŞMASI, FATIMİ MISIR, MISIR’DA TÜRK HANEDANLAR, ZENGİ HANEDANI, EYYUBİ MISIR, MEMLUKLULAR, VE BİR KIPÇAK TÜRKÜ OLAN BAYBARS ÜZERİNE KISA NOTLAR” başlıklı metinle bağı olan aşağıdaki metin, Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Süleyman (Kanuni Süleyman) dönemi, imparatorluğun en yüksek dönemi olduğu kadar, çöküşün ilk işaretlerinin verildiği bir dönemdir aynızamanda... Yavuz Selim’in Çaldıran zaferi (1514) ile birlikte gönüllü olarak Osmanlı egmenliğini tanıyan Kürt beylerinin imparatorlukla bağlarının hukuki bir zemine oturtulduğu, yine Yavuz Selim döneminde elegeçmiş (1517) olan Mısır’da yeni idari bir yapının şekillendirildiği, kendisini “Kutsal Roma İmparatoru” olarak adlandıran V. Charles’e karşı Fransa kralı I. Francis ile bağlaşıklığın kurulduğu bu dönemde Osmanlı, Avrupa’da en geniş sınırlarına ulaşmıştır. İleride Osmanlı ekonomisine büyük zararlar verecek olan ilk kapütilasyonlar aynı dönemde verilmiştir. Rodos Adası alınarak Doğu Akdeniz bir Osmanlı gölüne bu yıllarda dönüştürülmüştür. Aynı yıllarda, Barbaros Hayrettin Paşa sayesinde yeniden yapılandırılan Osmanlı donanması tüm Akdeniz’de üstünlüğü sağlayarak büyük zaferler kazanmış, Fas (Marocko) dışında tüm Kuzey Afrika Osmanlı sınırları içine katılmıştır. Basra ve Kızıl Deniz egemenliğine karşın Osmanlı donanması, Portekiz denizciliği karşısında Hint Okyanusu’nda başarısızlığa uğranılmıştır. İlk Viyana seferi bu dönemde gerçekleşmiştir. Trajik taht kavgalarının yaşandığı, oğullara yönelik siyasi cinayetlerinin işlenmiş olduğu ve Anadolu’da birçok ayaklanmanın gerçekleşmiş olduğu bu dönemin biraz da olsa bilinmesinde, doğru bilinmesinde sanırım yarar vardır... 

Osmanlı İmparatorluğu’nun sözkonusu dönemini, ve Kanuni Süleyman sonrası yaşanmış bağlantılı bazı gelişmeleri, Batı’da, Hiristiyan dünyasında yaşanan gelişmelerle ve her iki taraftaki iç çatışmalarla birlikte ve yine mümkün olduğunca analitik (tahlilci) olarak vermeye çalışan bu anlatının yararlı olduğunu sanmaktayım. İyi okumalar dileğiyle    Yusuf Küpeli, 2013

 

- I. Süleyman (Kanuni Süleyman, Muhteşem Süleyman) dönemi, Macaristan’ın alınışı, ilk Viyana kuşatması, diğer seferler, ayaklanmalar, İran Safavi Hanedanı ile savaşlar, ve Kürdistan olarak anılan coğrafyada yapılan idari düzenlemeler üzerine notlar

 

Bir önceki bölümde, Oruç ve Hızır Reisleri anlatmaya çalışırken, bir ölçüde Kanuni Süleyman’dan ve O’nun dışpolitikasından sözetmek zorunda kalmıştım. Bilindiği gibi İnpanya Kralı I. Karl (I. Charles, Kutsal Roma İmparatoru olarak V. Charles) ile Fransa Kralı I. François (I. Francis) arasındaki savaşların, düşmanlığın, Osmanlı İmparatorluğu’nun Orta Avrupa’da ilerlemesine yardımcı olduğundan, ve Kanuni Süleyman’ın bu çatışmada Fransa Kralı’nın safında yeralmış olduğundan sözetmiştim. Değerli tarihci Halil İnalcık’ta sözkonusu çelişkinin Osmanlı’nın yararına bir ortam yaratmış olduğu kanısındadır... Fakat ben yine, bir önceki bölümde, I. Francis’in Osmanlı’yı kullanarak, Osmanlı’nın yaratmış olduğu baskıdan yararlanarak, V. Charles ile -Fransa için birkaç açıdan yararlı- bir barış yapmayı başardığını yazmıştım. Sonuçta, Osmalı-Fransa ittifakından kimin daha yararlı çıktığı tartışılabilecek olsa da, kanımca bu işten Fransa kra I. François (I. Francis)  çok daha yararlı çıkmıştır...

 

Kanuni Süleyman’ın, tahta oturduğu sırada, babası I. Selim’in sert yönetim tarzından kalan birtakım idari ve ekonomik sorunları vardı... Daha önce, Yavuz Selim döneminde gerçekleşmiş olan “Kızılbaş” katliamından ve başka sert uygulamalardan sözetmiştim. Stanfor Shaw’ın yukarıda anılmış olan kitabındaki bilgilere göre, Kanuni Süleyman döneminde, zorbalığa dayanan önceki politikada bir yumuşama başlayacak; hükümdar, halkı ile arasındaki ilişkileri iyileştirme kampanyası başlatacaktı. Yine daha önce, Halil İnalcık’ın vermiş olduğu bilgilere dayanarak, Şah İsmail’in üzerine yürümeden önce Yavuz Selim’in, İran’ın Batı’ya başlıca ihraç ürünü olan ipeğin Anadolu’ya girişini yasaklamış, Bursa’da bulunan İranlı ipek tüccarlarını tutuklatmış, olduğunu yazmıştım... Stanfor Shaw’ın adı geçen kitabına göre, İran’a yönelik ticaret yasağı halkın hoşuna gitmemişti. Bu yasaktan, İran kadar Osmanlı tüccarları da önemli zararlar görmüşlerdi. Birtakım tazminatlar ödenmek zorunda kalınmıştı. Sözkonusu yasak kaldırıldığı gibi, Yavuz Selim tarafından Azerbeycan’dan ve Mısır’dan toplanıp zorla İstanbul’a getirilmiş olan zanaatkarlara da özgürlükleri tanınacaktı. Bunlar, artık isterlerse yurtlarına dönebileceklerdi ama, birtakım özendirici kararlarla bu zanaatkarların önemli kısmının İstanbul’da kalması sağlanacaktı... Aynı dönemde toplumun geniş kesimlerini korumaya yönelik daha dengeli yasalar çıkartılacak, din ayırımı gözetmeksizin Osmanlı sınırları içinde yaşan halkın canı ve malı güvenlik altına alınacaktı...

 

Kanuni Süleyman 1520 yılında tahta oturduğu sırada, Halil İnalcık’a göre Akdeniz’in kapısı olan Rodos ve Orta Avrupa’nın kapısı olan Belgrad henüz Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethedilememişti. Önceki bölümde de ifade etmiş olduğum gibi, İslam dünyası için Doğu Akdeniz’de bir tehdit unsuru olan St. (Aziz) John Şovalyeleri’nin 21 Aralık 1522’de Osmanlı ile teslimiyet anlaşmasını imzalayıp 29 Aralık 1522 günü ellerindeki Rodos Adası’nı Osmanlı güçlerine, Kanuni Sultan Süleyman’a teslim etmelerinin ardından, Osmanlı’nın Doğu Akdeniz egemenliği eksiksiz olarak tamamlanacaktı...

 

Rodos’un alınmasından hemen önce, Kanuni Süleyman döneminin ilk ayaklanması yaşanacaktı. Memluklu yönetiminden I. Selim’in (Yavuz Selim) hizmetine girerek Şam (Demaskus) Beylerbeyi olan Canbirdi Gazali, Mısır’ı yeniden elegeçirip Memluklu yönetimini canlandırma düşüncesi ile ayaklanmıştı. Şam’ı kolayca elegeçirmiş olan Canbirdi Gazali, Osmanlı’nın Halep valisi tarafından 1521 yılı sonunda yenilgiye uğratılacaktı. Stanfor Shaw’a göre, bölgede Osmanlı egemenliğini pekiştirmek amacıyla Memluklu yönetim kurumları ortadan kaldırılacak, bunların yerine Osmanlı timar ve zeamet düzeni getirilecekti...

 

Stanfor Shaw’a göre, Mısır valisi Hayır Bey, Ekim 1522’de ölünceye dek Osmanlı’ya bağlı kalmıştı. Ölenin yerine 20 Ağustos 1523 günü atanmış olan Arnavut Ahmet Paşa ise, ülkedeki Memluklu ileri gelenleri tarafından liderliğe ve Osmanlı’ya karşı ayaklanmaya ikna edilecekti. Vezir-i Azam (baş vezir) yapılmadığı için Kanuni Süleyman’a kırgın olan Arnavut Ahmet Paşa, iktidara elkoyabilmesi için gerekli operasyonları başlatacaktı. O, emrindeki yeniçeri garnizonunun komutanlığına kendi kişisel adamlarını getirecek, ve Yavuz Selim’in Mısır’da yönetimi denetlemek amacıyla bırakmış olduğu mali ve idari memurluklara da kendisine yakın Memluklular’ı atayacaktı. Yine O, hazineden aylık alarak çalışan Osmanlı vergi memurlarını, toprak gelirlerini toplayan memurları yerlerinden atarak, timar ve zeamete dönüştürdüğü mülkleri Memluklu ileri gelenlerine dağıtacaktı. Sonunda O, Arnavut Ahmet Paşa, Ocak 1524’de Kanuni Süleyman’a karşı açıkça isyan bayrağını kaldıracak, bağımsızlığını ilanedecekti... Kendisini Mısır Sultanı ilaneden Arnavut Ahmet Paşa, adına sikke kestirtecek, hutbe okutturacaktı...

 

Stanfor Shaw’a göre, komutanları değiştirilmiş olmasına karşın, Kahire’de bulunan yeniçeri garnizonu, Arnavut Ahmet Paşa’ya boyun eğmeyecek, direnecekti... Diğer yandan, Arnavut Ahmet Paşa’nın zorba yönetimi, halkı ve ülkenin ileri gelenlerini bezdirecekti... Daha İstanbul harekete geçmeden, 1525 yılında başlayan ayaklanma ile Arnavut Ahmet Paşa’nın zorba yönetimi yıkılacak ve bu kişi öldürülecekti. Kanuni Süleyman’ın Mısır’a yolladığı Sadrazam İbrahim Paşa (Pargalı İbrahim), Osmanlı yönetimi restore edecekti. Bazı kaynaklara göre ise, isyanı İbrahim Paşa bastıracaktı. Mısır’a yollanmadan önce O, baş vezir (Vezir-i Azam) yapılmıştı...

 

Yine Stanfor Shaw’a göre, Pargalı İbrahim Paşa, Mısır’da Osmanlı düzenini kurabilmek amacıyla ikili bir politika izleyecekti... O, biryandan isyancılara, eski konumlarını elde etmeye çalışmış olan Memluklular’a, ve onlarla birlikte davranmış olan Bedevi kabilelerine karşı acımasızca bir sindirme operasyonu başlatırken, diğer yandan da halkın desteğini almasını sağlayacak adaletli uygulamalar başlatacaktı. Mısır’ın fethi sırasında, ya da ayaklanma sırasında malları ellerinden alınmış olanlara tazminatlar ödenecekti. Borçları nedeniyle hapse atılmış olan yoksullar serbest bırakılacaklar ve bunların özel borçları hazine tarafından ödenecekti. Fetih sırasında ve fetihten sonra yıkılan binalar ve su yolları onarılacak, yaşamı ve ekonomiyi normalleştirme çalışmaları başlatılacaktı. Çiftçilerin toprağa dönmelerini sağlamak amacıyla birtakım vergi muafiyetleri sağlanacak ve Sultan’ın mülkleri vakıflara dönüştürülerek yardım ve kültür kurumları haline getirileceklerdi...

 

Sadrazam Pargalı İbrahim Paşa’nın Mısır’da gerçekleştirmiş olduğu -geçmişe göre daha karmaşık yapıdaki- en önemli idari reform, Mısır’ı Osmanlı’nın bir eyaleti haline getirmesi, burada -ileride örnek alınacak- ilginç bir eyalet sistemi oluşturması olacaktı... Stanfor Shaw’ın anlatımı ile Pargalı İbrahim Paşa, Yavuz Sultan Selim’e ait olan tüm gücün valinin elinde toplanması politikası yerine, ilerideki isyanları önlemek amacıyla, karmaşık bir denetim ve denge mekanizması oluşturacaktı. Buna göre, tüm vilayet valinin iltizamı haline dönüştürülmekteydi. (Eğer “iltizam” denen sistemi hatırlatmak gerekirse, bu, daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, topraktan elde edilen gelirlerin vergisini devlet adına toplama işinin belirli kişilere, “mültezim” olarak anılan kişilere verilmesi demek oluyordu. Toprağın kira karşılığı birilerine verilmesine ise, “mukataa” sistemi denilmekte idi...) Sonuçta, Sultan adına vergileri toplamakla görevli olan vali, her yıl İstanbul’a belirli miktarda bir para göndermekle yükümlü olmaktaydı. Osmanlı’nın yıllık Haç için yükümlü olduğu para miktarı da, yine Mısır’dan toplanan vergilerle Mısır valisi tarafından Kutsal kentlere ödenecekti. Vali, artan vergi gelirini de, kazanç olarak kendisinde tutacaktı...

 

Valiyi denetlemekle yükümlü  defterdar, müftü ve garnizon komutanı, İstanbul tarafından atanıp, yalnızca İstanbul’a karşı sorumlu olacaklardı. Anlaşılmış olacağı gibi, Mısır’da tutulan askeri güç doğrudan İstanbul’a bağlı olmaktaydı. Mısır’da bırakılmış olan yeniçeriler ve diğer askeri birlikler, iltizamlara veya başka gelir kaynaklarına sahip olamazlardı. Onlar maaşlarını doğrudan İstanbul’dan almak zorunda idiler. Böylece yeniçerilerin ve diğer askeri birliklerin Mısırlılaşarak İstanbul’a karşı ihanet yoluna girmeleri kesinlikle engellenmiş olmaktaydı... Yine müftü aracılığı ile ideolojik kontrol mekanizması Sultan’ın elinde durmaktaydı. Halktan vergi toplama yetkisi olan vali, defterdar kanalıyla sıkı biçimde denetlenebilmekteydi... İlginçtir, bu satırları yazanın düşüncesine göre, sözkonusu sistem, özellikle bölgesel vilayetin kendine has bir askeri güce sahip olamaması, Pers İmparatoru Büyük Darius’un (Darius I, İ. Ö. 550- 486; imparatorluğu, İ. Ö. 522- 486) kurmuş olduğu satraplık (bölgesel valilik) sistemine sonderece benzemekteydi... Konunun uzmanı tarihçilere göre Büyük Darius, zamanına göre bir yönetim dehası olmanın yanında şeytani zekaya sahip bir kişilik idi. Ülkeyi 20 satraplığa ayırmış olan I. Darius, askeri gücü sadece merkezin emrine vermişti. I. Darius’un oluşturmuş olduğu idari yapıda, satraplıkların (vilayetlerin) kendilerine özgü askeri güçleri yoktu... Diğer yandan anlaşılan, bu satırları yazana göre, Pargalı İbrahim Paşa’da sonderece akıllı, zeki ve bilgili bir karakterdi...

 

Aynı kaynağa göre, Sultan’ın egemenliğini kabuleden Memluklüler, imparatorluğun başka bir yerinde de görev alabilirlerdi. Diğer yandan, Mısır eyeletinde herhangi bir Osmanlı memuru iki yıldan fazla görev yapamazdı. Anlaşılan bu tedbirle, Osmanlı memurlarının, ileri gelen yerel karakterler, Memluklüler tarafında satın alınarak merkeze ihanet eder duruma sürüklenmeleri engellenmiş oluyordu... Yinede bu satırları yazanın anladığına göre, Osmanlı imparatorluğu zayıflayıp idari yapıda başlayan yozlaşma ile birlikte vilayetlerde, özellikle Mısır’da kurulmuş olan sistemin de bozulması kaçınılmaz hale gelecekti. Bu süreçte, 1800’lü yıllarda, “ayan” adını alan ve hatta İstanbul’u tehdit edecek güce erişen yarı-bağımsız valiler doğacaktı...

 

Örneğin, İmparatorluğu yeniden merkezileştirme çabası içindeki Sultan II. Mahmud’un (yönetimi, 1808- 1839) başı, Mısır ayanı (yarı bağımsız Mısır valisi) Kavalalı Mehmed Ali Paşa (1769- 1849) ile derde girecekti... Grek isyanı sırasında Osmanlı’ya yardım etmiş olan yarı bağımsız Mısır-Sudan Valisi (Mısır-Sudan ayanı) Kavalalı Mehmed Ali Paşa, yapmış olduğu yeni idari, mali, askeri ve eğitim reformlarıyla İstanbul’dan daha güçlü konuma yükselmişti. Sonunda O, 1831 yılında, tamamen bağımsız olabilmek amacıyla ayaklanacaktı. Mısır dışında Suriye ve Adana üzerinde de denetim kurmayı başaran, hatta Anadolu içlerine dek giren -Mehmed Ali Paşa’nın oğlunun komutasındaki- Mısır ordusu, 21 Aralık 1832’de, ancak Konya Ovası’nda durdurulabilecekti... Osmanlı, Mehmed Ali’yi durdurabilmek için, Ruslar’dan, İngilizler’den ve bir miktar da Fransızlar’dan yardım almak zorunda kalacaktı. Anlaşılan, Batı’nın ilerigelen güçlü devletleri, Mehmed Ali Paşa’nın Mısır’ını Osmanlı’dan daha tehlikeli bulmuşlardı...

 

Osmanlı, Sırbistan’ın kuzeyine, Belgrad’a henüz egemen olamamıştı. Belgrad, bir Balkan ülkesi olan Macaristan’ın, ve ayrıca Orta Avrupa’nın kapısı sayılabilecek bir konumdaydı... Habsburg Hanedanı’nın bağımsız bir vasalı (kölesi), bağımlı krallığı olan Macaristan’ı elegeçirmeyi ilk hedef olarak önüne koymuş olan Kanuni Süleyman, Tuna cephesini yarabilmek, Macaristan kapısını açabilmek amacıyla, Batı’da ilk seferini Belgrad’a yapacaktı. Sava ve Tuna nehirlerinin birleştikleri yere kurulmuş olan Belgrad, Ağustos 1521’de karadan Kanuni Süleyman tarafından yönetilen güçlü bir ordu ile kuşatılırken, Tuna nehrinden gelen ince bir donanma ile de nehirden kuşatılacaktı. Osmanlı güçleri karşısında dayanamıyacağını anlayan Belgrad kalesi komutanı, kenti Kanuni Süleyman’a teslim edecekti. Bu önemli gelişmeden bir yıl sonra, 29 Aralık 1522 günü, Osmanlı’nın St. (Aziz) John Şovalyeleri’nin Rodos adasından kovduğunu, ve böylece Doğu Akdeniz egemenliğinin bütünüyle Osmanlı İmparatorluğu’nun eline geçmiş olduğunu, daha önce yazmıştım...

 

Belgrad, Osmanlı’nın Habsburg Hanedanı’na ve bu hanedanın bir ölçüde vasalı (bağımlısı) konumundaki Macaristan krallığına yönelik baskısının ve Orta Avrupa’da ilerleyişinin temel üssü haline gelecekti... Avusturya Habsburg Hanedanı’nın vasalı haline gelmiş olan ve günümüz Macaristanı’nın sahibolduğu sınırlardan çok daha geniş sınırlara, şimdiki Romanya’nın kuzeyinin yarısına da sahibolan Macaristan Krallığı, Avusturya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında sıkışıp kalmıştı. Bosna’nın büyük kısmını, Sırbistan’ın kuzeyini, Belgrad’ı ve daha önce de şimdiki Romanya’nın güneyi ile Bulgaristan’ın kuzeyini, Dobruca düzlüklerini, Wallachia’yı (Eflak, güney Romanya) elegeçirmiş olan Osmanlı, Macaristan ile geniş bir sınıra sahibolmuştu...

 

I. Mathias, yada Mathias Corvinus olarak tanınan kişinin takma ad olan Corvinus soyadı, latincesi corvus olan kuzgun adından üretilmiştir. Yani O, açgözlü obur bir kuzguna benzetilmiştir. Macarca, Mátyás Corvin; gerçek adı ise, Mátyás Hunyadi; krallığı ise 1458- 1490 yılları olan bu kişi, tahta oturduğunda (1458), Macaristan on yıllardır feodal bir anarşinin elinde idi. Tahta oturan I. Mathias (Mathias Corvinus, Mátyás Hunyadi), mali, hukuki ve idari reformlar yapmaya başlayacaktı. Ünlü askeri lider János Hunyadi’nin ikinci oğlu olan I. Mathias, hanedan soyundan gelmemekteydi ve ilk kez böyle biri Macaristan kralı olmaktaydı. Sözkonusu seçim, Habsburg Hanedanı’nın canını sıkmıştı... Herşeye karşın O, I. Mathias, Osmanlı’ya karşı savunma sistemini yeniden örgütlemeyi başaracaktı. O, güney sınırlarındaki Bosna ve Sırbistan toprak parçalarını elegeçirerek Osmanlı’ya karşı savunmasını güçlendirecekti... O’nun mali reformları ise, hükümet içinde itirazlara neden olacaktı... I. Mathias, 1463’de Bosna’yı yönetme hakkına kavuşunca, Avusturya’nın bir parçası olan Bohemia (şimdiki Çek ülkesi) krallığını zaptetmeye kalkışacaktı. O’nun bu girişimi, uzun süreli bir mücadelenin kapısını aralayacaktı...

 

Burada hemen, yukarıda anılmış olan tarihlere yakın zamanlar da Bosna toplumunun yaşamış olduklarından, Venedik, Avusturya, Macaristan ve Osmanlı gibi büyük güçlerin arasına sıkışmış Bosna coğrafyasındaki politik değişikliklerden bir-iki cümle ile sözetmek doğru olabilir... Osmanlı orduları 1380’li yıllarda Sırbistan’ı zaptetmeye başlayacaklar, 1386- 88’de Bosna’ya gireceklerdi. Fakat, Macaristan’ın Bosna’ya olan ilgisi ve müdehaleleri yokolmayacaktı. Türkler henüz tüm Bosna’da egemen değillerdi... Osmanlı, 1463’de Bosna’nın önemli kısmını zaptetmekle birlikte, ülkenin kuzey bölümleri, -yukarıda ifade edilmiş olduğu gibi- Macaristan’ın eline geçecekti. Bosna’nın sözkonusu kuzey bölgesi, 1520 yılına dek Macaristan’ın kontrolu altında kalacaktı. Bosna’nın henüz işgaledilmemiş olarak kalmış olan bölümleri, 1482’de Türklerin eline geçecekti. Türkler, merkezi Bosna’nın önemli kısmını ancak 1488’de alabileceklerdi.

 

Mathias Corvinus’un (I. Mathias) 1490’da ölümünün ardından, 1471 yılından beri Bohemia kralı olan II. Vladislas, II. Ulászló adıyla Macaristan tahtına oturacaktı. Bu kişinin krallığı döneminde Macaristan, iç çekişmelere sürüklenecekti... II. Vladislas’ın yönetimi (1490- 1516) sırasında uygulanan politika sonucu, köylülerin toplumsal ve ekonomik durumları kötüleşmiş, üzerlerindeki baskı artmıştı. Aynı süreçte, 16 Nisan 1514’de, Kardinal Tamás Bakózy, Türklere karşı yapılacak haçlı seferi için gönüllü çağrısı yapacaktı. Köylülerin belki de birçoğu, karınlarını doyurma düşüncesi ile çağrıya uyacaktı ve 100 bin köylü gönüllü olarak orduya katılacaktı. Fakat bu kez, çağrıdan bir ay kadar sonra, 23 Mayıs’ta, Haçlı seferi ertelenecekti. Sayıları 100 bini bulan gönüllü köylüden, dağılmaları, işlerine dönmeleri istenecekti. Aç-bilaç ortada kalan bu kitle, dağılmayı, ayrıca büyük toprak sahipleri için ekin biçmeyi, hasada katılmayı reddedecekti. Bunun üzerine ordu, soylular sınıfı hesabına köylüleri cezalandırmaya kalkışacaktı. Sözkonusu gelişmenin ardından aynı yıl (1514), György Dózsa (1470- 1514) önderliğinde büyük bir köylü ayaklanması başlayacaktı...

 

Feodal beylere saldıran yoksul aç köylüler, yüzlerce zengin konağı ve kaleyi ateşe verdiler, ve binlerce soyluyu öldürdüler. Fakat köylüler, -ileride Macaristan kralı olacak olan- günün Temesvár Transylvania (Transilvanya) valisi János Zápolya (John, Szápolyai, krallığı, 1526- 40) tarafından yenilgiye uğratıldılar. En yakın bazı adamları ile birlikte sağ olarak yakalanan György Dózsa, 20 Temmuz 1514’de idam edildi. Ekim 1514’de ise, isyancı ordunun kalan kısmı yokedildi. Bundan sonra köylülerin kendileri için kullanacakları topraklar sonderece sınırlandırılırken, büyük toprak sahipleri, feodal toprak beyleri için çalışacakları günlerin sayısı arttırıldı ve köylülerin omuzlarına ağır vergiler bindirildi. Ayrıca, isyan sırasında varolan yıkımın bedeli de köylülere ödetildi. Kısacası, köylülerin toprak köleliği koşulları ağırlaştırılırken, toplumsal sorun etkisini arttırarak varlığını sürdürdü...

 

II. Ulászló adıyla Macaristan tahtına oturmuş olan II. Vladislas’ın ölümünün ardından, Osmanlı İmparatorluğu’nun Macaristan’ı elegeçirmesinden on yıl önce, Mart 1516’da, Macaristan tahtına II. Louis (1506- 1526; krallığı, 1516- 26) oturacaktı- aynı adda Fransız kralları da vardır, karıştırmamak gerekir... Bohemia (Çek ülkesi) ve Macaristan Kralı II. Vladislas’ın tek oğlu olan II. Louis, Polonya asıllı Jagiello (Jogaila, 1382- 1572) Hanedanı’nın Macaristan tahtındaki son temsilcisi olduğu kadar, Osmanlı İmparatorluğu, Türkler, Macaristan’ın büyük kısmını elegeçirmeden önceki son Macar kralı olacaktı aynızamanda... Sağlıksız, hastalıklı bir bünyeye sahibolan cocuk yaştaki kral II. Louis, bilgili ve zeki biriydi. Aralık 1521’de Kralın artık yönetici olma yaşına (15 yaşına) girdiği ilanedilecek ve ertesi yıl, Ocak 1522’de O, henüz 16 yaşında iken Avusturyalı Maria ile evlendirilip, Habsburg Hanedanı ile bağları sağlamlaştırılacaktı... Tüm bunlar belki gereksiz bilgiler gibi gözükebilirler ama, bu satırları yazana göre, sözkonusu bilgiler, dönemin düşünce yapısını, özellikle dönemin Avrupa üst sınıfları arasındaki egemen düşünce yapısını ve Osmanlı’nın Mohaç’da (1526) neden kolay bir zafer kazanmış olduğunu anlamak için son derece önemlidirler...

 

Anlaşılmış olacağı gibi, Türkler, Osmanlı İmparatorluğu, Macaristan’ı fethetmeden önce, Macar toplumu çalkantılı on yıllar, iç isyanlar yaşamış, önemli zaaflara sürüklenip güçten düşmüştü... Yukarıda özetlenmiş olduğu gibi ülkede önemli bir köylü ayaklanması yaşanmıştı. Ordunun temelini oluşturan ve toprak kölesi konumuna sürüklenmiş olan köylülüğün durumu çok kötü idi... Ayrıca, üst sınıflar içinde, Macar aristokrasisi arasında da keskin çelişkiler mevcuttu. Yukarıda belirtilmiş olduğu gibi, hanedandan olmadığı halde macar tahtına oturmuş olan I. Mathias (Mathias Corvinus, 1458- 1490), kendisinden sonra Macaristan tahtına oturacak olan Bohemia (Çek ülkesi) kralı II. Vladislas (II. Ulászló, 1490- 1516) ile savaşmıştı. György Dózsa önderliğindeki büyük köylü ayaklanmasını bastırmış olan Transylvania’ya (Transilvania, Erdély, Erdel) Prensi János Zápolya, II. Vladislas gibi Macar olmayan yabancı prenslerin Macaristan tahtına oturmalarına kesinlikle karşı idi. Diğer yandan O, bu düşüncesinde yalnız değildi... Aynı süreç içinde yoksul köylüler de baskılara tepki olarak yeni Protestan hareketine katılmaya başlayacaklardı...

 

Transylvania’ya (Transilvania, Erdély, Erdel) valiliğine 1511 yılında getirilmiş olan János Zápolya, 1514 yılındaki György Dózsa önderliğindeki büyük köylü ayaklanmasını acımasız yöntemlerle bastırmasının ardından, en üstteki soylular sınıfından biraz daha altta olan varlıklı sınıf arasında, küçük boy soylular arasında büyük bir üne kavuşmuştu. Bu küçük boy soylular, ülkedeki Habsburg etkisine karşı idiler, ve János Zápolya onların önderi konumuna yükselmişti. Zápolya’nın önderliğindeki bu küçük boy soyluların büyük kısmı, orduyu terkedecekler, Macaristan’ın savunma gücünün zayıflamasına neden olacaklardı...

 

János Zápolya’nın valiliğini yaptığı Transylvania (Transilvania, Erdély, Erdel), 1000’li- 1500’lü yıllarda Macaristan’ın bir parçası idi. Günümüzde Romanya sınırları içinde olan aynı bölge, 1526’dan itibaren, 1500’lü ve 1600’lü yıllarda Osmanlı İmparatorluğu içinde otonom bir prenslik olacaktı... Aynı bölge, 900’lü yılların sonundan, 1000’li yılların başından itibaren Magyar (Macar) denetimi altına girmişti, bölgenin Macar kimliği güçlü biçimde kendisini göstermekteydi... Kısacası, Osmanlı’ya Macaristan’ın büyük kısmının kapılarını aralayan Mohaç meydan muharebesinden (29 Ağustos 1526) önce Macaristan’ın durumu yukarıda özetlenmiş olduğu gibiydi... Yine sözkonusu muharebeye dek Belgrat, Osmanlı ile Macaristan arasındaki sınır çizgisinin Osmanlı tarafında kalırken, Bosna Hersek’in içindeki Sareyevo kenti ve Bosna Hersek’in kuzeyi, ve yine Hırvatistan’ın (Croatia) Zagreb kenti ve kıyıya dek bu kentin tüm batısı, Macaristan’ın denetimi altında idi...

 

Şüphesiz Osmanlı sınırları içinde de herşey dümdüz gelişmiyordu, ortalık bütünüyle güllük gülistanlık değildi... Mısır’da 1524’de  yaşanmış olan Arnavut Ahmet Paşa isyanı, ondan önce Suriye’de yaşanmış olan ayaklanma, -Şah İsmail’in en yaşlı oğlu olan- Şah I. Tahmasp’ın 1524’de İran’da tahta oturması ile birlikte Anadolu’da yeniden başlamış olan Şia-Alevi propogandası, ve büyümeden bastırılmış olmasına karşın 1525’de yaşanmış olan yeniçeri ayaklanması, Kanuni Süleyman’ın kararlaştırmış olduğu Macaristan seferinin gecikmesinin başlıca nedenleri arasında yer alacaklardı...

 

Daha önce, Barbaros Hayrettin ile ilgili bölümde belirtmiş olduğum gibi, 24 Şubat 1525’de, Kuzey İtalya’da, Lombardiya bölgesinde, Pavina (Pavia) Savaşı sırasında Habsburg Hanedanı’ndan İspanya Kralı I. Charles’in (Kutsal Roma İmparatoru olarak V. Charles) eline esir düşen Fransa Kralı I. Francis, 14 Ocak 1526’da, V. Charles’in baskısı altında Madrid Anlaşması’nı imzalayıp İtalya üzerindeki egemenliğini V. Charles’e terkettikten sonra, özgürlüğüne kavuşunca, Osmanlı’ya, Kanuni Süleyman’a yanaşmıştı... Fransa Kralı I. Francis ile anlaşmış olan Kanuni Süleyman, aynı yıl, 1526 yazında Macaristan içlerine girecekti...

 

Macaristan’a giren Kanuni Süleyman komutasındaki Osmanlı ordusunun asker sayısı, -Batılı kaynaklara göre- 100 bini aşmakta idi. Bazı Macar tarihçileri aynı sayıyı 70- 80 bin olarak vermektedir... Macarlar, seferberlikte gecikme yaşamışlardı ve Kral II. Louis -yine Batılı kaynaklara göre- ancak 20 bin kişilik, hatta daha az bir güç toplayabilmişti. Yine bazı Macar tarihcileri Mohaç meydan muharebesine katılmış olan Macar ordusunun asker sayısını 25 bin olarak vermektedirler. Kısacası, Macar ordusunun asker sayısı, Osmanlı ordusunun üçte veya dörtte biri kadardı... Britannica’da Macar ordusunun asker gücü 16 bin olarak gösterilmektedir... Birde şüphesiz Osmanlı ordusunda 300 kadar top vardı. Macar ordusunda böyle birşey yoktu... Sefere bizzat komuta eden Kanuni Süleyman 32 yaşında deneyimli bir hükümdar iken, 20 yaşındaki 1506 doğumlu II. Louis, zeki ve bilgili olmasına karşın deneyimsizdi. Ayrıca, Kanuni Süleyman, ordu komutanlığına getirmiş olduğu Pargalı İbrahim Paşa gibi sonderece bilgili ve deneyimli kumandanlara sahipti... II. Louis, bağımsız Macaristan’ın son hükümdarı olacaktı... (Türklerin ağzında Louis adı, “Lajoş” olmaktadır.)

 

Macar kralı II. Louis, Transylvania’dan (Transilvania, Erdély, Erdel) gelecek destek birliklerini beklemeden Osmanlı güçlerinin üzerine yürüyecekti. Kısacası Macar ordusu, Batılı kaynaklara göre, Osmanlı güçlerine karşı koyabilecek sayıda değildi ama, saldırıyı başlatmıştı... Okumuş olduğum ve Türkler tarafından yazılmış olan kitaplarda ve metinlerde, tarafların asker sayıları hakkında bilgi verilmediği için, yukarıdaki verilerin doğru olabileceğini düşünüyorum... Türkçe bir yazıda, savaş alanında Macar ordusunun kaybının 25 bin ölü ve 20 bin tutsak olarak yansıtılması, beni biraz şaşırttı. Batılı kaynaklar Macar ordusundaki asker sayısını en çok 25 bin ve bazıları da 20 binden az olarak yansıttıklarına, hatta bazıları bunu 16 bin olarak gösterdiklerine göre, bu verilerden birisinin hatalı olması gerekir ve kanımca 25 bin gibi gösterilen ölü sayısı gerçek dışıdır. Çünkü, o günün silahları ile kısa süren, en çok iki saat süren bir savaşta bukadar insanı öldürmek olanaksız gözükmektedir. Yine sanırım, Macar kayıplarını 25 bin ölü ve 20 bin tutsak gibi gösteren tipler, hem karşı tarafın asker sayısını olduğundan çok fazla göstermekte ve hem de karşı tarafa verdirilen kayıpları nekadar çok gösterirlerse, okadar kahramanca bir zafer kazanılmış olduğunu sanmaktadırlar. Onlar, Osmanlı ordusunun verdirmiş olduğu kayıp sayıları ile “gurur” duymaktadırlar. Şüphesiz bu yalanlar ve insancıl olmayan duygular hoş değildir... Macar tarihçilere göre, Macar ordusunun kaybı 14 bin askerdir ve bu da çok büyük bir sayıdır şüphesiz. Macar ordusu, savaş alanında, asker sayısının dörtte üçünü yitirmiştir... Osmanlı ordusunun kayıpları hakkında veri yoktur...

 

İki ordu, 29 Ağustos 1526 günü Budapeşte’nin (Buda ve Pest) -kuş uçuşu- 150 kilometre kadar güneyinde, Tuna Nehri’nin batı yakasında (kıyısında), Mohaç’da karşılaşacaktı. Aslında Macar ordusu, 28 Ağustos günü savaş alanına gelmişti ama, saldırıya 29 Ağustos 1526 günü geçecekti... Güneyde yerleşmiş olan Osmanlı ordusunun konumu daha avantajlı gözükmekteydi. Kuzeydeki Macar ordusunun sol tarafı, ya da doğusu bataklık arazi idi... Eğer bilgiler doğru ise, Osmanlı ordusunun önünde üç kola ayrılmış suvari birlikleri, onların arkasında ateşli silahlara (arkebüz adlı ağızdan dolan ağır ilkel tüfeklere) ve toplara sahip piyadeler, kapıkulu askerleri vardı. İki Osmanlı suvari birliği de, ordunun ana güçlerinin sol tarafına (daha batıya) ağaçların ve bir göletin olduğu araziye gizlenmişti...

 

Macarlar saldırıya geçtikleri zaman, ön saftaki suvari birlikleri, soldan, merkezden ve sağdan geriye doğru kaçarcasına çekileceklerdi. Bu aslında Osmanlı ordusunun çok uyguladığı bir bozkır savaş taktiğinden başka birşey değildi. Durumu kavramayan Macarlar, zaferi kazandıklarını sanarak, Osmanlı güçlerinin hazırlamış olduğu kapana tüm güçleri ile dalacaklar ve birden Osmanlı kapıkulu askerlerinin tüfek (arkebüz) ve top ateşi ile karşılaşacaklardı. Macarlar, büyük kayıplar vermelerine karşın ilerlemeye çalışırlarken, göletin olduğu ağaçlık araziye saklanmış iki Osmanlı süvari birliği tarafından sağ gerilerinden çevrilecekler, kaçmış gözüken diğer suvari birliklerinin geriye dönüşleri ile de tam bir çember içine alınacaklardı... Macar ordusu çok ağır kayıplar vererek erirken, kaçmaya çalışan genç Macar Kralı II. Louis, kaçış yolunda, bataklıkta, boğularak yaşamını yitirecekti...

 

Kanuni Süleyman, 10 Eylül 1526 günü -Tuna Nehri’nin batı kıyısından kalan- Buda’ya (Osmanlı buraya “Budin” diyor) girecekti ama, burada kalmayacaktı. Kent yağmalandıktan kısa süre sonra Osmanlı ordusu, yanında 100 bini aşkın esirle Macaristan’dan çıkacaktı... (Bu bölgede Tuna, kuzeyden güneye doğru akmaktadır. Eğer nehrin akışı yönünde, yani kuzeyden bakacak olursak, Buda, nehrin sağ tarafında, Pest ise sol tarafında kalır. Eğer güneyden, nehrin akışının tersi istikametinden bakacak olursak, sağ ve sol yer değiştirir... Tuna’nın batı yakasındaki Osmanlı ordusu, güneyden kuzeye doğru ilerlediği için, karşısına önce kentin Buda [Budin] parçası çıkmış ve ordu oraya girmiştir... Tuna, daha güneyde, Belgrad’dan itibaren güney yönünde hafif kıvrım yaparak doğuya doğru dönmektedir. Günümüzdeki Romanya- Bulgaristan sınırının büyük kısmını oluşturduktan sonra Tuna, Karadeniz kıyısına yaklaşırken, Silistra’nın oralardan bu kez doğuya doğru hafif bir kıvrım çizerek kuzeye, Romanya içlerine yönelmektedir. Tuna, bir Romen kenti olan Galati’de, kuzeyden gelen Siret nehri ile birleşerek yeniden doğu istikametine, Karadeniz’e doğru akmaktadır. Çok geniş bir delta oluşturan Tuna, üç ana koldan Karadeniz’in batı kıyılarına dökülmektedir... Bu satırları yazan kişi, dayanamayıp Tuna’nın bulanık sularına atlamış ve yüzmüştür. Ardından orada bulunanlar O’na, “Avrupa’nın tüm pisliğinin içinde yüzdüğünü” söylemişlerdir... Kısacası Tuna, günümüzde malesef, endüstrileşmiş Avrupa’nın tüm pisliğini Karadeniz’e taşımaktadır...)

 

Kısaca özetlemek gerekirse, “Budapest” (Budapeşte) adı, Buda ve Pest kentlerinin adlarının birleşmesinden meydana gelmiştir ve Tuna’nın ortadan böldüğü bu karşılıklı iki kentin tek kent haline gelmeleri, 1873 yılında gerçekleşmiştir. Sözkonusu ayrı iki adın (Buda ve Pest adlarının) birlikte ilk kez kullanılmaları, Buda-Pest (Budapeşte) olarak yazılmaları ise biraz daha erkene, 1831 yılına rastlamaktadır... Buda adı, -daha önce hakkında bilgi verilmiş olan- büyük Hun imparatoru Atilla’nın erkek kardeşi Bleda’dan gelmektedir. Bu teoriye göre Buda’nın (Bleda) kurucusu Bleda’dan başkası değildir... Sözkonusu açıklamayı kabuletmeyenler, Buda adının slavca olan voda (su) sözcüğünden türetilmiş olduğunu iddia etmektedirler... Bir diğer teoriye göre Pest adı ise, yine slavca olan ve mağara anlamına gelen peshtera sözcüğünden türetilmiştir. Bu konuda da farklı teoriler vardır... Budapeşte’nin olduğu bölgede İsa’dan hemen önceki yüzyılda Keltler yaşamışlardır...

 

Osmanlı ordusu, girdiği Buda kentini 1526’da yağmalamıştır ama, kentte kalmamıştır. Yine Osmanlı, ikinci Macaristan seferi sırasında, 1529 yılında Buda’yı kuşatacaktı... Sonunda Osmanlı, 1541 yılında, Buda ve Pest kentlerini, içine yerleşerek, camilerini ve hamamlarını yaparak tam anlamıyla eline geçirmiştir… Macar tarihcilere göre ise, kaldığı 150 yıl boyunca Osmanlı, geleneksel Macar mimarisinin yokolmasına neden olmuş, kente (Buda ve Pest) birçok zararlar vermiştir... Adı daha önce sık anılmış olan V. Charles’in kardeşi olan ve Kutsal Roma İmparatoru ünvanını 1531 yılında kullanmaya başlayan I. Ferdinand (1503- 64; Bohemia [Çek] kralı, 1526- 64; Batı Macaristan’ın ve Hırvatistan’ın [Croatia] kralı, 1526- 64; Avusturya Arşidükü [Archduke], 1521- 64; Kutsal Roma İmparatoru, 1531- 64), 1542 yılında Buda’yı ve Pest’i Osmanlı’dan almaya çalışmışsa da, bunda başarılı olamayacaktı... Osmanlı’nın Budin adını verdiği Buda’daki egemenliği, 140 yılı aşkın süre daha devamedecekti. Buda’yı ve Pest’i almaya yönelik olarak I. Ferdinand’ın başarısız girişiminin ardından Osmanlı, 150 yıl merkezi Macaristan’da egemen olacaktı...

 

Mohaç’da Osmanlı güçleri karşısında yaşanan yenilginin ardından Macaristan birdaha kendisini toparlayamayacaktı. Macar toplumu, 1526- 38 yılları boyunca devamedecek uzun süreli bir içsavaşa sürüklenecekti... Avusturya Habsburg Hanedanı ile Osmanlı İmparatorluğu arasında bölünen ülkenin üçte ikisi, doğusu, merkezi bölgeleri ve Transylvania (Transilvania, Erdély, Erdel) Osmanlı kontrolu altına girmişti... Vaktiyle György Dózsa önderliğindeki büyük köylü ayaklanmasını bastıran ve Habsburg Hanedanı’nın karşıtı olan Transilvania (Erdély, Erdel) Prensi János Zápolya, Osmanlı’nın üstünlüğünü tanımış ve Kanuni Süleyman tarafından “Macar Kralı” (1526- 1540) olarak kabuledilmişti. Osmanlı kontrolunda olan ülkenin doğusunun ve Transilvania’nın (Erdély, Erdel) başına kral olarak yerleşen János Zápolya’ya, Osmanlı tarafından otonomi tanınacaktı... János Zápolya’nın yönetiminde ve Osmanlı şemsiyesi altında otonom bir statüye kavuşmuş olan Doğu Macaristan, Transilvania (Erdély, Erdel), Avusturya Habsburg Hanedanı’na karşı savaşı sürdürecekti... Macaristan’ın sürüklenmiş olduğu sözkonusu iç savaş, Osmanlı himayesindeki János Zápolya güçleri ile Habsburg Hanedanı ve bu hanedanın yandaşı birkısım büyük soylu arasındaki savaştan başka birşey değildi... Osmanlı Macaristan’da Protestan güçleri destekleyecekti...

 

Macar tarihçilere göre, Mohaç meydan muharebesi (29 Ağustos 1526) sonrası filen üçe bölünmüş ve iç çatışmalara sürüklenmiş olan Macaristan toplumu, birdaha kendisini asla toparlayamayacaktı. Aynı savaş öncesi 300 bin kilometre kareyi aşkın toprağa sahip bağımsız bir krallık olan macaristan, filen üçe bölünecek, iç çatışmalara sürüklenecek ve günümüzde ancak 93 bin kilometre kare topraklara sahip bir ülke olarak kalacaktı. Ülkenin batısı, Habsburg Hanedanı’nın, aynı zamanda İspanya Kralı olan ve “Kutsal Roma İmparatoru” olarak V. Charles adını taşıyan hükümdarın, Avusturya’nın eline geçerken, doğusu, günümüz Romanyası sınırları içinde kalan Erdel (Transilvania) olarak yarı bağımsız bir beylik haline gelecekti. Osmanlı egemenliğini tanıyan Erdel (Transilvania), Osmanlı himayesinde yarı bağımsız bir statüye sahibolarak Macaristan’dan kopacaktı. Ülkenin merkezi, Buda, Osmanlı’nın ağzında Budin olan topraklar ise, 150 yıl boyunca doğrudan Osmanlı yönetimi altında kalacaktı. Yaşanan göçler nedeniyle, ülkenin demografik yapısı bozulacak, Macar nüfusun yoğun olduğu yerlerde, örneğin Erdel’de (Transilvania) Macarlar sonderece azalacaktı... Macaristan gelişme perspektiflerini yitirecek, birdaha asla eskisi kadar güçlü olamayacaktı...

 

Anlaşılmış olacağı gibi, Macaristan’ın büyük kısmının Osmanlı tarafından fethedilmesinin ardından, Avusturya Habsburg Hanedanı ile Osmanlı arasındaki savaşlar hız kazanarak artacaktı. İki büyük hanedan arasındaki savaşlar, zaten 1501 yılından beri sürmekteydiler, ve bunlar daha da şiddetlenerek 1700’lü yılların sonuna dek devamedecekti... Daha önce, Barabaros Hayrettin’i anlatmaya çalışırken belirtmiş olduğum gibi, sözkonusu savaşlara, Habsburg Hanedanı’nın İspanya kolu, Kutsal Roma İmparatoru V. Charles’de (İspanya Kralı olarak I. Charles) Akdeniz’de dahil olmuştu... Osmanlı ile anlaşmış olan Fransa Kralı I. Francis’in safından ayrılarak V. Charles’in emrine girmiş olan Cenevizli ünlü amiral Andrea Doria, daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, Avusturya Habsburg Hanedanı’nın cephedeki yükünü hafifletmek amacıyla, 1532 yılından itibaren, İyonya Denizi’nde (İonian Sea, Mare Ionium) ve Ege’de bulunan osmanlı mevzilerine, kalelerine ve kentlerine yönelik baskınlar, saldırılar yapmaya başlayacaktı. V. Charles’in emrinde Osmanlı karasularında operasyonlar yapan Andrea Doria’nın asıl amacı, Osmanlı güçlerinin önemli birkısmını daha güneye, Peleponnes (Pelopónnisos, Mora) yarımadasına doğru çekebilmekti...

 

Yine daha önce ifade edilmiş olduğu gibi Andrea Doria, önce, Peleponnes’in güneyindeki Messenia (Messiniakós Kólpos) Körfezi’ne egemen Coron (Coróni) kalesini Türkler’den alacaktı. Ardından yine Andrea Doria, Korint Körfezi’ne girecek ve Peleponnes (Mora) Yarımadası’nın en kuzeyindeki Patras (Pátrai) kentini elegeçirecekti. Tüm bunlar, Osmanlı’nın İyonya Denizi’ndeki ve Mora’daki egemenliğine yönelik önemli darbelerdi. Yine daha önce anlatılmış olduğu gibi, Osmanlı Donanması’nın amirali Lütfi Paşa, Andrea Doria’nın Coron (Coróni) kalesine bırakmış olduğu garnizonu ablukaya alacaktı. Garnizona yardıma gelen Andrea Doria, Lütfi Paşa’yı yenilgiye uğratacak ve ablukayı parçaladıktan sonra kaledeki gücü takviye edecekti. Andrea Doria’nın Osmanlı karasularında Türklere karşı kazanmış olduğu bu zaferler, I. Süleyman’ı (Kanuni Süleyman) yeni kararlar almaya zorlayacak, ve Barbaros Hayrettin ile ilgili bölümde anlatılmış olduğu gibi Sultan, 1533 baharında Barbaros Hayrettin’i İstanbul’a davet edecekti. Cezayir Sultanı ve artık 1518’den sonra Osmanlı’nın Cezayir Beylerbeyi olan Barbaros Hayrettin (Hızır Reis), 1533 yılı baharında Osmanlı donanmasının başına geçirilecekti. Aynızamanda mükemmel bir gemi mühendisi olan Barbaros Hayrettin, Osmanlı donanmasının amirali olarak, 1533 kışını tersanelerde yeni gemiler üretmekle geçirecekti. Barbaros Hayrettin, 1534 yılı baharında, Osmanlı donanmasının başında Akdeniz’e açılacaktı...

 

Bundan sonra Akdeniz’de yaşanmış olan gelişmeleri, Barbaros Hayrettin’in işlerini, Preveze önlerinde -kendisininkinden çok daha güçlü olan- Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanmasına karşı 28 Eylül 1538 günü kazanmış olduğu büyük zaferi, ve yine daha sonra yaşanmış olanları, Barbaros Hayrettin’in Fransa kralı I. Francis’e yardıma gidişini, İspanya’nın kontrolundaki İtalya kıyılarını ve İspanya kıyılarını vuruşunu, önceden, Barbaros Hayrettin ile ilgili bölümde anlatmış olduğum için, burada tekrarlamayacağım. Sadece karada olan gelişmeleri, I. Süleyman’ın (Kanuni Süleyman) diğer işlerini ve seferlerini özetlemeye çalışacağım...

 

Yine daha önce ifade edilmiş olduğu gibi Osmanlı, ilk kapitülasyonu, 1536 yılında I. Francis Fransasına verecekti. Bu anlaşma sonucu Fransız tüccarlarına tanınan kolaylıklar nedeniyle Akdeniz ticaretinde varolan dominand rolünün zayıflayacağını kestiren Venedik, Osmanlı’ya karşı cephe alacaktı. Sonuçta, 1537 yılında iki ülke arasında yeniden savaş başlayacaktı... Yine daha önce Barbaros ile ilgili bölümde anlatmış olduğum gibi, ilk saldırıyı Venedik başlatacak ve Osmanlı’yı kışkırtacaktı. Bunun üzerine, Mayıs 1537’de, sayıları yüzü aşan kadırgayla Akdeniz’e açılan Barbaros Hayrettin, İtalya’nın doğu kıyılarını vura vura Adriyatik Denizi’nin kuzeyine doğru çıkarken, Kanuni Süleyman’da yirmi bin kişilik ordusu ile Arnavutluğa, Arnavutluk’un en büyük limanı Valona’ya (Vlorë, Vlora, Vlonë) girecekti. Yapılmış olan plana göre, gemilerle karşıya geçirilecek olan 20 bin Osmanlı askeri, güneydeki Valona limanının tam karşısında duran ve Çizme’nin topuğunun ortasında yeralan Birindizi (Birindisi) liman kentini elegeçirecekti. Yine daha önce anlatılmış olduğu gibi, Birindizi (Birindisi) liman kentinin valisi, Osmanlı tarafından satın alınmıştı ve vali kentin kapılarını Osmanlı’ya açacaktı... Vali’nin ihaneti İtalyanlar tarafından keşfedilince, Osmanlı’nın bu planı suya düşecekti. Osmanlı, Barbaros Hayrettin’in -daha önce anlatılmış olan- yağmaları ve fetihleri ile yetinmek, savaş masraflarını buradan karşılamak zorunda kalacaktı...

 

Osmanlı’nın Macar tahtına oturmasını kabulettiği ve kendisine otonomi tanıdığı János Zápolya (krallığı, 1526- 40), 1540 yılında yaşamını yitirince, János Zápolya’nın (I. John) ölümünden hemen önce doğmuş olan bebek yaştaki oğlu John Sigismund Zápolya (II. John, 1540- 71; krallığı, 1540- 1551 ve 1556- 1570) ulusal parti tarafından kral olarak tanınacaktı. Osmanlı bunu, kralın kendi vasalı (kölesi) olarak kalması, Buda’da, mekezi ve güney Macaristan’da kendi üstünlüğünün sürmesi koşuluyla kabuledecekti... Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, henüz birkaç haftalık bebek iken II. John adıyla krallığı ilanedilmiş olan John Sigismund Zápolya, gerçekte ülkenin büyük kısmını kapsayan doğu ve merkezi Macaristan’ın kralı olmaktaydı. Batı Macaristan’ın ve bununla birlikte Hırvatistan’ın (Croatia) kralı ise, yukarıda adı geçmiş olan Avusturya Arşidükü (Archduke) I. Ferdinand idi- I. Ferdinand aynızamanda Bohemia (Çek) kralıydı...

 

II. John’un (John Sigismund Zápolya) annesi, daha önce sözedilmiş olan Polonya’nın Jagiello Hanedanı’dan (Jogaila, 1382- 1572) Kral I. Sigismund’un kızı olan Isebella Jagiellon idi. Ülkeyi gerçekte yöneten iki kişiden biri Isebella Jagiellon, diğer etkili yönetici ise György Martinuzzi (Jural Utje-Senovic, 1482- 1551) idi. Hanedanın akıl hocası konumundaki Hırvatistan doğumlu Kardinal ve devlet adamı György Martinuzzi, yaşamını yitirmiş olan I. John’un (János Zápolya) baş danışmanlığını yapmıştı. György Martinuzzi, Macaristan’ı birleştirme çabası içinde olan önemli bir karakterdi... Bebek kralın yerine ülkeyi gerçekte yönetmekte olan bu iki kişi arasında, kralın annesi Isebella Jagiellon ile Kardinal György Martinuzzi arasında kişisel çekişmeler vardı...

 

Bohemia (Çek) kralı ve Avusturya Arşidükü (Archduke) I. Ferdinand’ın büyük Macar soylularının kışkırtmaları sonucu Macaristan’ın kuzey ve batı bölümlerini işgale kalkışması üzerine, daha küçük boy soylular tarafından 1527’de krallığa seçilmiş olan János Zápolya (I. John), 1528 yılında Osmanlı’ya ikinci kez bağımlılığını bildirecekti. János Zápolya’nın baş danışmanı György Martinuzzi, Osmanlı’nın Macaristan’da kurmuş olduğu düzeni bozmuş olan Habsburg Hanedanı’ndan I. Ferdinand’a karşı Osmanlı’yı yardıma çağıracaktı. Kanuni Süleyman, 1527’de başlayan güçlü Kalender Çelebi Alevi-Türkmen ayaklanmasının bastırılmasının ardından, 1528 yılında ikinci kez Macaristan seferine çıkmak zorunda kalacaktı. Zaten János Zápolya (I. John), bu nedenle, Osmanlı’dan yardım alabilmek amacıyla, 28 Şubat 1528’de bir anlaşma yaparak Kanuni Süleyman’a bağımlı olmayı yeniden kabuletmişti...  Bu sefer sırasında Osmanlı ordusu, merkezi Macaristan’ı elegeçirecek ve Buda’yı (Budin) kuşatacaktı... I. Ferdinand’ın güçleri geri püskürtüleceklerdi...

 

Avusturya’nın askeri güçlerini dağıtmayı amaçlayan Kanuni Süleyman, sözkonusu seferin son hamlesi olarak, 27 Eylül- 15 Ekim 1529’da birinci Viyana kuşatmasını başlatacaktı... Daha önce, Barbaros Hayrettin ile ilgili bölümde yazmış olduğum gibi, Osmanlı ile anlaşmış olan Fransa kralı I. Francis, Viyana kuşatmasından hemen önce, 3 Ağustos 1529’da, savaşmakta olduğu Habsbur Hanedanı’ndan İmparator V. Charles (İspanya Kralı olarak I. Charles) ile barış yapmıştı- daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, V. Charles, Avusturya Arşidükü (Archduke) I. Ferdinand’ın kardeşi idi... Osmanlı ile olan anlaşmasını biryana koyan I. Francis, V. Charles ile birlikte Viyana’ya yardım yollayacaktı...

 

Aslında Osmanlı ordusu, Viyana’nın varoşlarına girmişti, surlar yer yer yıkılmıştı, ve I. Ferdinand maiyeti ile birlikte kentten kaçmıştı. Buna karşın kent direnmeyi sürdürmekteydi... Kent tam düşmek üzere iken, o yıl, kış erken gelecekti. Kış geliyor gerekçesi ile, ayrıca cephane ve diğer ikmal zorluklarını hesaba katan Kanuni Süleyman, aniden kuşatmayı sonlandırıp İstanbul’a dönecekti... Bazılarına göre, Sultan biraz sabretse, muhtemelen kent alınır ve Osmanlı ordusu kışı Viyana’da geçirebilirdi... Stanford Shaw’a göre, Buda’yı yağmalamalarına izin verilmemiş olan yeniçeriler, huzursuzdular. Diğer yandan, Türk akıncıları Alpleri aşarak güney Almanya’ya girmişlerdi. Avrupa panik içindeydi... Viyana’yı Osmanlı’dan kurtaran, Kanuni Süleyman’ın kış ve ikmal sorunları ile ilgili endişeleri olmuştu...

 

“Celali isyanları” olarak adlandırılan ve kısa aralıklarla bir yüzyılı aşkın süre devameden ve ağırlıklı olarak Alevi-Türkmen başkaldırıları olarak gelişen halk ayaklanmaları, öncesi de olmakla birlikte, 1511 yılında yaşanmış olan oldukça güçlü Şah Kulu ayaklanmasını bir yana koyacak olursak, asıl güçlü biçimde 1519 yılında başlayacaktı. Yavuz Selim’in (Alevi diliyle, Zalim Selim) Mısır Seferi’nin sonunda, 1519 yılında, Tokat yakınlarında Şia- Alevi inancına bağlı Şeyh Celal adlı bir Türkmen’in önderliğinde başlayan güçlü ayaklanma, önderinin adı nedeniyle “Celali ayaklanması” olarak anılacak ve bundan sonra yaşanacak olan aynı katagorideki tüm ayaklanmalara “Celali ayaklanmaları” adı verilecekti... Benzer özellikler taşıyan, ya da aynı katagori de sayılabilecek ikinci büyük kalkışma, Kanuni Süleyman’ın iki Macaristan seferinin arasına, 1526- 28 yıllarına rastlayacaktı. Daha sonra benzer ayaklanmalar, 1595- 1610, 1654- 55, ve 1658- 59 yıllarında alevlenerek süreceklerdi. Bu trajik süreçler içinde ağır kırımlara uğrayan halk, acılarla yüklü kendi kültürünü, efsanelerini, şiirini, ve müziğini üretecekti...

 

Daha önce, Şah İsmail’in en yaşlı oğlu olan Şah I. Tahmasp’ın 1524’de İran’da tahta oturması ile birlikte Anadolu’da yeniden başlamış olan Şia- Alevi propogandasından sözetmiştim. Şüphesiz ortada bir sorun, halka büyük sıkıntılar veren birtakım olaylar olmasa, sadece propogandanın etkisi ile -belirli bir üretim tarzının içindeki- yığınlar yaşamlarını tehdit altına sokarak ayaklanmazlar (Kitlelerden kopuk bireysel terör eylemlerinin hastalıklı karakterleri bu açıklamanın dışındadırlar)... Aşağıda anlatmaya çalışacağım Baba Zünnun ve Kalender Çelebi ayaklanmalarının, Şia inancına bağlı ve Türk asıllı İran Safavi hanedanı’nın kışkırtmaları sonucu olduğu söylenemez... Gelişmelerin kökeninde bizzat Osmanlı’nın Alevi (Kızılbaş) halka, göçebe ve yarı-göçebe Türkmenlere uyguladığı baskının, zulmün, haksızlıkların yattığı açıkça anlaşılmaktadır...

 

Ortada bir değil, birçok ağır toplumsal sorun vardı... Dönemin ilk Alevi-Türkmen ayaklanması, tapu-kadastro yazımına, toprak meseleleri ile ilgili gelişmelere ve ağırlaşan vergilere karşı çıkan Yozgat’ın Bozok yaylası (Bozok platosu) türkmenleri, göçerleri tarafından 28 Ağustos 1526 günü başlatılacaktı. Bu ayaklanmada, halktan kişilere uygulanan ağır aşağılamaların da etkisi vardı... Sonuçta, Şia- Alevi inancına bağlı göçebe ve yarı-göçebe Türkmenler, yaşam tarzlarını, geçmişten kalan özgürlüklerini, benliklerini aşağılamalar ve haksız uygulamalar karşısında korumaya çalışmaktaydılar...

 

Yozgat’ın doğusundaki Bozok Platosu’nda başlayan ayaklanmanın başına, Baba Zünnun adında bir Şia- Alevi vaizi geçmişti. Adından da anlaşılacağı gibi Baba Zünnun, daha önce Baba İshak ayaklanmasında (Babai ayaklanması, 1240) görmüş olduğumuz gibi, eski göçebe Türkmen kültürünü İslam inancına taşıyanlardan biri, sade yaşamlı bir Sufi deviş olmalıydı. Dulkadir Türkmenlerinden olduğu da söylenen Baba Zünnun’a, İsa’ya dendiği gibi “Baba” denmesi, bu satırları yazanın düşüncesine göre, bu kişinin birkısım Türkmen halkın gözünde ermiş mertebesine, beklenen kurtarıcı katına, “Mehdi” mertebesine yükseltilmiş olduğunu anlamına gelmektedir (Bu konuda biraz daha geniş bilgiyi, Baba İshak ayaklanmasını anlatmaya çalışırken vermiştim.). Zünnun adı ise, Yunus Peygamber’in lakabıdır ve bu lakab nedeniyle aynı kişinin Yunus soyundan geldiğine de inanılmış olduğu anlaşılmaktadır... Sözkonusu Şia- Alevi ideolojili göçebe ve yarı-göçebe Türkmen ayaklanması, bölgenin feodal güçleri tarafından bastırılacaktı... Bilindiği gibi, Ankara ile Sıvas arasında yeralan merkezi Anadolu ili Yozgat, Ankara’nın yaklaşık 160- 170 kilometre kadar doğusundadır...

 

Ayaklanmanın nedeni, Osmanlı’nın Alevi (Kızılbaş) halka yapmış olduğu baskılar açısından ilginç bir örnektir... Dr. Çetin Yetkin’e göre olay, Sancak Beyi Hersekzade Ahmet Paşaoğlu Mustafa Bey’in ve bu kişinin emrindeki kadı Müslihuddin ile katibi Mehmed’in haksız uygulamaları ve zulümleri nedeniyle başlamıştır... Aynı anlatıya göre Mustafa Bey’in adamları, Süğlün Koca adlı bir köylüye, fazladan iki yüz akça vergi yazmışlardır. Süğlün Koca bu verginin haksız olduğunu ileri sürünce, dönemin en büyük aşağılamalarından birini gerçekleştirmişler, bu kişinin sakalını ve bıyığını keserek O’nu insan içine çıkamaz hale getirmişlerdir. Bunun üzerine Süğlün Koca ve halk, -anlaşılan ermiş bir kurtarıcı gibi görülen- Baba Zünnun’a olanları bildirmiş ve O’ndan yardım istemiştir. Yine anlaşılan, bu sakal-bıyık kesme olayı, uzun süredir yaşanmakta olan haksız uygulamanın, baskı ve zulmün -bardağı taşıran- son damlası gibi olmuştur...

 

Dr. Çetin Yetkin’in “Türk Halk Hareketleri ve Devrimler” adlı kitabındaki anlatıya göre, Karaman Beyi İskander Paşa’nın oğlu Hurrem Paşa komutasında bir güç isyancıların üzerine yollanmıştır... Yardıma gelecek diğer güçlerle birleşmeden saldırıya geçen Hürrem Paşa, isyancılar karşısında yenilgiye uğramış ve yaşamını yitirmiştir. Hürrem Paşa ile birlikte daha birçok zaamet ve tımar sahibi bey ve İçel sancak beyi Ali Bey’de öldürülmüştür... Büyüyen ayaklanmanın üzerine, bu kez, Rumeli Beylerbeyi Hüseyin Paşa, Dulkadir güçleri, ve Maraş hakimi Mahmud bey gönderilmiştir. Sıvas’ta konaklayan Osmanlı ordusu, Malatya Sancak Beyi Yular-Kıstıoğlu İskender Bey komutasında bin kişilik bir birliği, keşif amacıyla öncü olarak yollamıştır. İsyancılara pusu hazırlayan İskender Bey, başarısızlığa uğrayarak yenilmiş ve yanındakilerle birlikte öldürülmüştür... Sonuçta, Rumeli Beylerbeyi Hüseyin Paşa, Höyüklü yakınlarında Baba Zünnun önderliğindeki güçlerle karşılaşmış ve onları yenilgiye uğratarak Baba Zünnun’u öldürmüştür. Fakat, aynı günün akşamı yeniden toparlanan isyancılar, geceyarısı Osmanlı güçlerine saldırarak Hüseyin Paşa’yı öldürmüşlerdir... Bu satırları yazanın düşüncesine göre, aynen -daha önce anlatılmış olan- Baba İshak ayaklanmasında olduğu gibi, “Baba Zünnun’un ölmediğine, sadece göğe uçtuğuna, halen kendileri ile birlikte olduğuna, ve birgün döneceğine” inanan Alevi (Kızılbaş) Türkmenler, tekrar toparlanarak savaşlarını sürdürebilmişlerdir...

 

Ayaklanmanın sürmesi üzerine Osmanlı, Diyarbakır sancak beyi Hüsrev Paşa’yı isyancıların üzerine yollamıştır. Bazı anlatılara göre, yanına aynızamanda Kürt aşiret askerlerini de alan Hüsrev Paşa, isyanı bastırmış, Baba Zünnun yandaşlarını kılıçtan geçirmiştir... Dr. Çetin Yetkin’in aktarması ile, Prof. Dr. Faruk Sümer, “Mohaç savaşı yapıldığı gün, Anadolu’da da kan gövdeyi götürüyordu.”, diye yazmıştır... Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, Mohaç meydan muharebasi 29 Ağustos 1526 günü yapılmış ve Osmanlı ordusu 10 Eylül 1526 günü Buda’ya (Budin) girmiştir... Eğer tarih doğru ise, Baba Zünnun ayaklanması da 28 Ağustos 1526 günü başlamış ve aynı yılın sonbaharında bastırılabilmiştir... Mohaç meydan muharebesi öncesi güçlü köylü ayaklanmaları, kanlı iç çatışmalar, bastırma, tenkil (cezalandırma) eylemleri yaşayarak, kendi halkını biçerek güçten düşen Macar üst sınıflarının serüvenlerinin bir benzeri, belki de daha ağırı, Osmanlı imparatorluğu sınırları içinde yaşanmıştır. Fakat Osmanlı’nın kaynakları Macarlar’a göre çok daha zengin olduğu için, Mohaç’da kazanan Osmanlı üst sınıfları olacaktı...

 

Her ikisi de sınıflı toplumlar, farklı özelliklerde feodal yapılar olan sözkonusu toplumlarda savaşlar, görüldüğü gibi, hem kendi içlerinde, kendi halklarına karşı ve hem de dışlarında rakip üst sınıflara karşı ve bu üst sınıfların dayandıkları toplumsal güçlere karşı sürmekteydi ve günümüzde de toplumsal-sınıfsal kavgaların özü bundan farklı değildir... Aynı süreç içinde Osmanlı, kendi mevcut çevresinde hapsolurken, Osmanlı’nın rakibi Batılı güçler, yeni ticaret yolları keşfederek, yeni zengin dış sömürgeler elde ederek, kaynakları açısından Osmanlı’yı aşacaklar, ekonomik sıçramalar sağlayarak evrimleşmiş oldukları kapitalizmin gereksinim duyduğu bilimi ve teknolojiyi geliştirerek Osmanlı karşısında üstünlük sağlayacaklardır... Osmanlı’dan yardım dilenmiş olan zeki Fransa Kralı I. Francis bile, yeni dünya da koloniler, sömürgeler edinme seferini 1524 yılında başlatacak, 1534, 1541 yıllarında sürdürecekti... Yaklaşık iki yüzyıl içinde büyük bir sömürge imparatorluğuna dönüşecek olan Fransa’nın kaynakları, vaktiyle yardım dilenmiş olduğu ve artık çöküş sürecine girmiş olan Osmanlı’nın kaynaklarını fersah fersah aşacaktı...

 

Bozok yaylası göçerlerinin ayaklanmalarının bastırılmasının ardından, 1526 yılı sonunda ve 1527 yılının ilk aylarında, Kilikya’da (Cilicia, Mersin, Tarsus, Silifke ve Adana’dan Suriye sınırına doğru Toros Dağları ile Akdeniz arasında kalan bölge.) ve Orta Anadolu’da bir dizi göçebe Türkmen ayaklanması daha yaşanmıştır. Bunların en önemlisi, Hacı Bektaş Veli’nin soyundan geldiğini ileri süren Kalender Çelebi önderliğindeki ayaklanma olmuştur. Hacı Bektaş Veli’nin soyundan gelme iddiasını doğrulayan bir kaynağa göre, Osmanlı tarihçisi Peçevi İbrahim Efendi, “Kalender, Hacı Bektaş-ı Veli’nin torunlarındandır”, diye yazarak sözkonusu kişinin soy kütüğünü sıralamıştır...

 

Bilindiği gibi Hacı Bektaş Veli, ya da Hacı Bektaş-ı Veli, doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmemekle birlikte, muhtemelen 1210 yılında Horasan’da doğmuş ve yine muhtemelen 1271 yılında Anadolu’da ölmüştür... Şaman kültürünü, Orta Asya göçebe kültürünü, Sufi İslam’ın içine taşımış olan ünlü Sufi Türk düşünürü ve şairi Ahmed Yesevi’nin (1103- 1166/67) izinden yürüyen Hacı Bektaş-ı Veli, yaşam felsefesinin merkezine insanı oturtan, insan ile insan, insan ile doğa arasında uyumu ve barışı savunan bir düşünce sisteminin savunucusu olarak Anadolu halkını aydınlatmaya çalışmıştır. Kucağının bir yanında arslan, diğerinde ceylan olan resimlerle sembolize edilen; hedefe ulaşmak için sabrı öğütleyen; “eline-beline-diline sahib ol” özdeyişini ürettiği söylenen Hacı Bektaş-ı Veli, yeniçeri güçleri arasında, Balkanlar’da, özellikle Arnavutluk’ta yayılan Bektaşi tarikatının da piri (üstadı) olarak bilinmektedir. Sufi İslam’ın en önemli karakterlerinden olan Hacı Bektaş-ı Veli, Anadolu Alevi inancının da en saygın üstadlarının, pirlerinin başında gelmektedir... 

 

Temelinde ekonomik nedenler, ağırlaşan vergiler, artan yoksulluk, Türkmen kökenli sipahilerin tımarlarının ellerinden alınması, yönetim kademelerinde artan yolsuzluklar ve rüşvet, adalet dağıtması gereken kadıların adletsizlikleri, ayaklanmanın başlıca nedenleri arasında sayılabilir. Diğer yandan, II. Bayezid’in (yönetimi, 1481- 1512) son yıllarından ve I. Selim’in (yönetimi, 1512- 20) ilk yıllarından itibaren Alevi- Türkmen halka karşı ağır baskılar uygulanmıştı. Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, örneğin, I. Selim (Yavuz Selim veya Zalim Selim), Türk asıllı İran Safavi Hanedanı’nın kurucusu Şah İsmail’e karşı 1514 yılında sefere çıkmadan önce, bir söylentiye göre, Anadolu’da 40 bin kadar Alevi Türkmeni öldürtmüştü. Zamanın nüfusu gözönüne alınırsa, bu büyük bir katliamdır. (Yine aynı nedenle, zamanın nüfusunu dikkate alarak, birtakım tarihçiler, bu sayının şişirme olduğunu iddia etmektedirler...) Alevi Türkmen halkı ötekileştiren, ve unutulacak gibi olmayan bu yaşanmış acı olaylar, her an alevlenerek bilince vurmaya hazır küllenmiş bir isyan ateşi olarak halkın hafızasında için için yanışını sürdürmekteydi... Anlaşılan, isyan patlamadan önce, epey bir hazırlık aşamasından geçilmiş, birtakım görüşmeler yapılmıştır. Eyleme, Mart 1527’de Sivas ili çevresinde geçilmiştir...

 

Kalender Çelebi önderliğindeki bu Alevi Türkmen ayaklanmasına, Dulkadir Hanedanı’nın baskılarından yakınan Maraş-Elbistan-Malatya yöresi Türkmenleri’de katılmışlardır. Ayrıca, Stanford Shaw’a göre, Ferhat Paşa’nın kötü yönetiminden, haksızlıklarından bıkmış olan kentli Türkmenler’de ayaklanmaya katılmışlardır. Yine bazı kaynaklara göre isyan, Kırşehir, Ankara, Çorum, Amasya, Bozok Platosu, Tokat ve Sivas sancaklarının tamamında etkili olmuştur. Yine İsyan, Sarız, Elbistan ve Maraş yöresinde kendini göstermiştir... Sivas yöresinde bulunan tüm Alevi (Kızılbaş) Türkmen aşiretleri, Maraş- Elbistan yöresinin Dulkadir boyları, daha önceki kıyımlardan kurtulmuş olan eski isyancılar, bozulan tımar sisteminin bir sonucu olarak gelir getiren tımarlarını haksız yere yitirmiş olan Sipahiler, bunların hepsi aynı isyana katılmışlardır...

 

Dr. Çetin Yetkin’in aynı kitabında kaynaklarını belirterek anlattığına göre, Kalender Çelebi’nin güçü 30 bin silahlı savaşcıya ulaşmıştır- bazı kaynaklara göre bu sayı ileride 40 bine dek ulaşacaktır. Yine aynı anlatıya göre, sözkonusu başkaldırı, o güne dek görülmüş en büyük ayaklanma haline gelmiştir... Ayaklanmaya, sadece Alevi Türkmenler’in değil, aynızamanda Sünni inanca bağlı Türkmenler’in de katıldıkları söylenmektedir...

 

Elbistan-Maraş-Malatya yöresinde kurulu olan ve 1337’de Osmanlı himayesine girmiş gözükmekle birlikte, zaman zaman Mısır Memluklu Sultanlığı ile de ortak davranan Dulkadir Türkmen Beyliği, Yavuz Selim’in 1514 İran seferinin hemen ardından, 1515 yılında Osmanlı’ya ilhak edilmiş, ve 1522’de tamamen ortadan kaldırılmıştır. Dulkadir beyi Şehsuvaroğlu Ali Bey’in Osmanlı tarafından aynı yıl hile ile öldürülmesi ve ardından o vilayette bulunan timarların devlet hazinesine kaydedilmesi, bazı Dulkadir boylarının sözkonusu isyana katılmalarının başlıca nedeni olmuştur...

 

Kanuni Süleyman, Batı Yunanistan kıyısında, Parga’da doğmuş olan Grek asıllı İbrahim Paşa’yı (1493- 1536), Kalender Çelebi isyanını bastırması için, üç bin yeniçeri ve iki bin sipahi ile Anadolu’ya yollamıştır (Dr. Çetin Yetkin’in adı geçen kitabında, İbrahim Paşa ile birlikte 30 bin yeniçeriden sözedilmektedir ama, bu bir imla, veya baskı hatası olmalıdır. Çünkü, Osmanlı’da bu sayıda yeniçeri gücü yoktur, toplam yeniçeri sayısı çok daha düşüktür... Diğer yandan, Kanuni Süleyman tarafından 1523 yılında başvezir [1523- 36] yapılan İbrahim Paşa, Sultan’ın tahtını tehdit ettiği şüphesi ile Ocak 1536’da yine Kanuni Süleyman tarafından idam ettirilmiştir... Bazılarına göre İbrahim Paşa İtalyan asıllıdır. Kişiliğinin temel özelliklerinin şekillenmesinden sonraki yaşlarda devşirilmiş bu kişinin çok iyi italyanca bildiği dikkate alınırsa, italyanca konuşan bir ailede doğmuş olduğu da düşünülebilir...) Yine bazı anlatılara göre İbrahim Paşa’nın güçleri, Aksaray Sancağı’nda, Anadolu Beylerbeyi Behram Paşa’nın ve Karaman Beyi (valisi) Mahmud Paşa’nın güçleri ile birleşmiştir. Bunlar, Mahmut Paşa komutasında birkısım tımarlı sipahiyi isyancıların üzerine yollamışlardır. Kalender Çelebi, 1527 Mayıs sonlarında, Tokat yakınlarında, üstüne gelen bu gücü yenilgiye uğratmıştır. Dr. Çetin Yetkin’e göre, bu savaşta Karaman beyi Mahmud Paşa, Alaiye beyi Sinan Bey, Amasya beyi Koçi Bey, Birecik beyi Mustafa Bey, Anadolu tımar deftardarı Nuh, ve Karaman defteri kethüdası Şeyh Mehmed öldürülmüşlerdir. Osmanlı ordusunun tüm ağırlıkları Kalender Çelebi güçlerinin ellerine geçmiştir. Ahmet Refik’ten aktaran Dr. Çetin Yetkin’e göre Türkmenler, “Uryan (çıplak) ve püryan iken, giyinip kuşanmışlar, elbise-i fahire ile donanmışlardır”... Bu başarısının ardından, Kalender Çelebi’nin güçlerinin sayısı, 40 bine ulaşmıştır...

 

Daha önce de belirtmiş olduğum gibi, akıllı ve zeki bir insan olduğu anlaşılan İbrahim Paşa, yenilgiye uğramış olan ordunun askerlerini ve komutanlarını kendi ordusuna katmayarak, onları safdışı bırakarak, emrindeki gücün moralini ve disiplinini korumuştur... Yine İbrahim Paşa, güç kullanmadan önce, isyancılar arasındaki birliği bozacak adımlar atmıştır. Önce isyanın nedenlerini dikkatle araştıran İbrahim Paşa, isyana katılmış olanların birkısmının, öncelikle Dulkadir beylerinin, gelir getiren timarlarını yitirmiş olmaları nedeniyle başkaldırdıklarını anlayınca, bunları -başkaldırının çekirdeğinde duran- Alevi (Kızılbaş) Türkmenlerden koparma çareleri aramıştır... İbrahim Paşa, Dulkadir Beyleri’nin ellerinden alınmış olan toprakları onlara geri verme vaadinde ve başka vaadler de bulunmuştur. Bunun üzerine üç Dulkadir Beyi isyancılardan kopmuştur. Ardından, başlayan moral bozukluğu ile Kalender Çelebi güçlerinin çözülme süreci hızlanmıştır... Kalender Çelebi, sonderece azalmış olan gücü ile, Doğu Toroslar’ın uzantısı olan, Malatya ile Maraş arasında, Elbistan’ın hemen güneyinde uzanan Nurhak Dağı civarına çekilmiştir. Dr. Çetin Yetkin’e göre O, Başsaz denilen mevkide yenilgiye uğratılmıştır...

 

Stanford Shaw’a ve başka kaynaklara göre, 22 Haziran 1527 günü Osmanlı güçleri ile son kez karşılaşan Kalender Çelebi, yenilgiye uğratılmış ve öldürülmüştür. Eğer bilgi doğru ise, Kalender Çelebi’nin ve yakını Dulkadir Beyleri’nden Veli Dündar’ın kellesi İstanbul’a, Sultan’a yollanmıştır... Sonuç olarak Kalender Çelebi isyanı bastırılmış, güçleri dağıtılmıştır ama, egemen sınıflı toplum yapısı içinde ne zulum ve ne de haksızlıklara karşı başkaldırı bitecektir... Yoksulun, ezilenin umudu “bir başka bahara” ertelenmiştir sadece...

 

Daha önce, Kanuni Süleyman’ın (Batılılar’ın deyişi ile Muhteşem Süleyman) 27 Eylül- 15 Ekim 1529 tarihlerinde Viyana’yı kuşattığını, İmparator V. Charles’in  (İspanya Kralı olarak I. Charles) kardeşi olan Bohemia (Çek) kralı ve Avusturya Arşidükü (Archduke) I. Ferdinand’ın kentten kaçtığını, buna karşın direnişin sürdüğünü, surları kısım kısım yıkılmış olan Viyana’nın dış mahallelerine giren Osmanlı ordusunun, kışın erken bastırması ve ikmal sorunları nedeniyle kuşatmayı aniden bırakarak İstanbul’a döndüğünü, yazmıştım... Amerika kıtasından akan altın, gümüş gibi değerli madenler ve diğer zenginlikler nedeniyle zenginleşip güçlenen Habsburg Hanedanı’nın üyesi I. Ferdinand, yayın yönetmenliğini Sina Akşin’in yapmış olduğu “Türkiye Tarihi 2, Osmanlı Devleti 1300- 1600” adlı kitapta yeralan bilgilere göre, Osmanlı ordusunun karşısına doğrudan çıkmaktansa, ordunun İstanbul’a çekilmesini beklemekte ve bundan sonra karşı saldırıya geçmekte idi...

 

I. Ferdinand, karşı saldırı için, Osmanlı güçlerinin İstanbulda oldukları kış sonunu ve baharın erken dönemlerini seçmekte idi. O’nun bu saldırıları, Macaristan’ın üçte ikisini kontrol eden Osmanlı tarafından Macar kralı olarak kabuledilmiş olan Transilvania (Erdély, Erdel) Prensi János Zápolya ile birlikte yerel Osmanlı güçleri, akıncılar ve Rumeli birlikleri tarafından karşılanmaktaydı... Macaristan’ı elegeçirmekten vazgeçmemiş olan I. Ferdinand, biryandan János Zápolya’nın egemenliğini yıkmaya çalışırken, diğer yandan da Osmanlı ile diplomatik ilişkiler geliştirerek, “kendi kontrolundaki Macaristan’ın Osmanlı’ya vergi ödemesi alternatifini” İstanbul’a kabulettirmeye çalışmakta idi. Şüphesiz Osmanlı böyle bir teklifi kabuledemezdi; Osmanlı, böyle bir tuzağa düşmeyecek kadar aklıbaşında yönetime sahipti. Osmanlı’nın böyle bir tuzak öneriyi kabuletmesi demek, Macaristan’daki tüm müttefiklerini satması, Macar toplumundan tamamen izole olması ve sonuçta Macaristan’ı gerçek anlamı ile yitirmesi demek olurdu...

 

Bohemia (Çek) kralı ve Avusturya Arşidükü (Archduke) I. Ferdinand, Osmanlı’nın asıl güçleri İstanbul’da iken, 1530 kışında, 23 Aralık 1530’da Buda’ya (Budin) saldıracaktı... Stanford Shaw’a göre Osmanlı ordusunun Viyana kuşatması, Batı’yı telaşlandırmış, yeni bir Haçlı seferi için arayışları yoğunlaştırmıştı. Hatta bu konuda, kısa süre önce Osmanlı’ya yanaşmış olan Fransa kralı I. Francis bile -uzun süredir savaşmakta olduğu- İmparator V. Charles ile anlaşmaya hazırdı. Fakat O’nun Kuzey İtalya üzerindeki hak iddiaları kabul edilmeyince, I. Francis kendisini geriye çekmişti... Diğer yandan Habsburg Hanedanı, V. Charles ve I. Ferdinand, gelişmekte olan reform hareketlerini, Protestanism’i durdurabilmek için savaştan medet ummakta idiler. I. Ferdinand’ın Macaristan üzerindeki bitmeyen hak iddialarının bir nedeni de bu idi... Aslında Kanuni Süleyman, sürekli savaştan yana değildi, istediği yasal yapıyı ülkeye yerleştirebileceği barışcı bir dönemin arayışı içindendi. Fakat O, Macaristan’ı kaybedemezdi... Sonuçta, Macaristan’ın yalnız olmadığını, Macaristan konusunda Osmanlı’nın kararlı tutumunu göstermek isteyen Kanuni Süleyman (I. Süleyman, Muhteşem Süleyman; sultanlığı, 1520- 66), 1526 ve 1529 seferlerinin ardından, 1532 yazında Habsburg Hanedanı’na yönelik üçüncü büyük Macaristan kampanyasını başlatacaktı. Osmanlı’nın planlı seçilmiş hedefi, Orta Avrupa idi...

 

Stanford Shaw’a göre aynı yılın (1532) Temmuz ve Ağustos aylarında Macaristan’a geçen Kanuni Süleyman, 300 bin kişilik büyük bir ordu toplayacaktı. Bu orduyla O, -Avusturya’nın güneydoğusundaki Graz kentinin kuzeyinde yeralan dağlardan doğarak doğuya akan ve daha sonra kuzeye dönerek ileride Tuna ile birleşen Raab nehrini geçerek Avusturya’ya girecekti... I. Ferdinand’ı savaş alanına çekebilmek amacıyla Kanuni Süleyman, her yana akıncılar yollayacaktı ama, sözkonusu akıncıların yıkımlarına karşın I. Ferdinand ortaya çıkmayacaktı. Viyana’nın 100 kilometre kadar güneydoğusundaki Guns (Güns) kalesi önünde duraklayan Osmanlı ordusu, yaklaşmakta olan kış nedeniyle Macaristan’a çekilecekti. Kesin bir sonuç alamadan İstanbul’a dönecek olan Sultan Süleyman, dönmeden önce, Slovenya’nın ve Hırvatistan’ın Avusturya ile olan sınır bölgelerine akıncılar yollayacaktı... Batılı kaynaklar, uzun süre Osmanlı ordusunu durdurmuş olan Guns (Güns) savunmasından gururla sözetmektedirler...

 

Daha önce, Barbaros Hayrettin ile ilgili bölümde sözedilmiş olduğu gibi, Habsburg Hanedanı’ndan V. Charles’in emrine girmiş olan Andrea Doria, Kanuni Süleyman’ın üçüncü Macaristan kampanyası sırasında, 1532’de, İyonya Denizi’ndeki (İonian Sea, Mare Ionium) Osmanlı üslerini, kalelerini, kentlerini vurmaya başlamıştı. Kanuni Süleyman’ın sonuçsuz biten bu son seferinin ardından, Habsburg Hanedanı ile Osmanlı arasındaki savaşlar, -daha önce anlatılmış olan biçimleri ile- Akdeniz’de sürecekti... Bu arada, 1533- 35 yıllarında Safavi İran’ına yapılan seferin hemen ardından, saray içinde iktidar peşinde olan ve oğlu Sarı Selim’i (II. Selim, 1524- 74) tahta oturtabilmel için ustaca örgütlü entrikalar çeviren Hürrem Sultan (Roxelena), önünde büyük engel olarak gördüğü sadrazam Pargalı İbrahim Paşa’ya oyun oynayacak, iftiraları ile O’nu ölüme yollayacaktı. Kanuni Süleyman’a büyük hizmetler sunmuş olan İbrahim Paşa, 14- 15 Mart 1536’da boğularak idam edilecek ve malına mülküne elkonulacaktı...

 

Akdeniz’de üstünlük Osmanlı’nın eline geçtiği sırada, Habsburg Hanedanı karşıtı olan ve Osmanlı’nın vasalı konumundaki Macar kralı János Zápolya, 1540 yılında yaşamını yitirecekti. Bunun üzerine I. Ferdinand, Macar tahtı üzerindeki iddialarını yeniden ortaya atacak ve aynı yıl Buda’yı (Budin) kuşatacaktı. Budin’i (Buda) savunmakta olan Macarlar’a yardıma gelen Kanuni süleyman, ordusunun başında kente girecekti. Osmanlı, 1541 yılında Buda’ya gerçek anlamıyla yerleşecekti. Sonuçta Kanuni Süleyman, Transilvania, (Erdély, Erdel) Prensliği ile Avusturya arasındaki sınır ilişkisini koparan Budin (Buda) Beylerbeyliği’ni oluşturacaktu. Artık Budin (Buda), doğrudan Osmanlı’ya bağlı bir uç beyliği haline gelecekti. Kentte Osmanlı mimarisi, camiler, hamamlar boyvermeye başlayacaktı... Tekrarlamak gerekirse, János Zápolya’nın (I. John) ölümünden hemen önce doğmuş olan bebek yaştaki oğlu John Sigismund Zápolya (II. John, 1540- 71; krallığı, 1540- 1551 ve 1556- 1570), ulusal parti tarafından kral olarak tanınmış ve Osmanlı’da kralın kendi vasalı (kölesi) olarak kalması, Buda’da, mekezi ve güney Macaristan’da kendi üstünlüğünün sürmesi koşuluyla bu durumu kabuletmişti... Kıral henüz bebek olduğu için, -daha önce de belirtilmiş olduğu gibi- ülkeyi gerçekte yöneten, II. John’un (John Sigismund Zápolya) annesi Isebella Jagiellon ile Kardinal ve devlet adamı György Martinuzzi ikilisi idi. Polonya’nın Jagiello Hanedanı’dan gelen Isebella Jagiellon, György Martinuzzi’nin arkasından entrikalar çevirdiği gibi, ileride Osmanlı’ya da oyun oynamaya kalkışacaktı...

 

Osmanlı, 1541 yılında Buda’ya (Budin) yerleşmesinden ve burayı bir uc beyliği haline getirmesinden sonra, 1542 yılında I. Ferdinand, Buda’yı alma girişiminde bulunacak ama, başarısızlığa uğrayacaktı. Bundan sonra Osmanlı, 140 yılı aşkın süre bu kentte kalacaktı... Bohemia (Çek) Kralı ve Avusturya Arşidükü (Archduke) I. Ferdinand’ın 1542 yılında Buda’ya yönelik başarısız saldırısının ardından Kanuni Süleyman, yeniden Avusturya’nın üzerine yürüyecekti ama, bu kez de I. Ferdinand savaş alanına çıkmayacaktı. Buna karşın Osmanlı ordusu, aralarında Estergon kalesinin de bulunduğu kuzeybatı Macaristan’da birkaç kaleyi ve kasabayı Avusturya’dan alacaktı (Osmanlı’nın deyişi ile Estergon, macarca Esztergom, latince Strigonium, slovakca Ostrihom, adlarını alan kasaba, şimdiki kuzeybatı Macaristan’da, Tuna’nın güney kıyısında, Budapeşte’nin 40 kilometre kuzeybatısında, Slovak sınırında bulunmaktadır. Türkiye toplumunda Estergon adını duymuş olmak için tarih bilgisine gerek yoktur. Askeri müdahalelerin başlangıcında radyo dinlemiş olan herkes, Estergon adına aşinadır...)...

 

Bu seçkin kale, Estergon (Esztergom), en kuzeybatı uçtaki Osmanlı sancağının merkezi olacaktı. Burası, cevreye ve Viyana’ya yapılacak akınların da ana üssü haline gelecekti... Sözkonusu gelişmenin, Budin’in (Buda) ve çevresinin, Estergon’un Macaristan’dan, Erdel’den (Erdély, Transilvania) kopartılarak en uçtaki bir Osmanlı sancağı haline getirilmesinin ve Osmanlı’nın Rumeli Beylerbeyliği’nin Avusturya içlerine düzenlediği akınların ardından, direnci kırılan I. Ferdinand, 1544 yılında Osmanlı’dan barış istemek zorunda kalacaktı...

 

Macaristan’a zor kullanarak giremeyen I. Ferdinand, bu kez, “kaleyi içten fethetme” taktiği izleyecekti... Bebek kral II. John’un (John Sigismund Zápolya) annesi Isebella Jagiellon ve yakınları, Buda’nın Osmanlı sancağı haline getirilmiş olması nedeniyle tedirginliğe kapılmışlardı. Onlar, aynı değişikliğin, yönetmekte oldukları otonom Transilvania (Erdel Erdély) prensliğinin de başına gelebileceğinden korkmaya başlamışlardı. Bu nedenle onlar, Isebella Jagiellon ve yakınları, gizlice -eski düşmanları- I. Ferdinand’a yaklaşacaklar ve onunla anlaşacaklardı. Kardinal György Martinuzzi’de aynı entrikanın bir parçası idi... Taraflar arasında yapılan anlaşmaya göre, Avusturya askerleri Transilvania (Erdel Erdély) kalelerine yerleşecekler, ve bundan böyle Transilvania Avusturya’nın himayesi altına girecekti... Kardinal György Martinuzzi, 19 Temmuz 1551’de, bölgede Habsburg valisi olma karşılığında Avusturya ordusunun Transilvania’yı (Erdel Erdély) işgal etmesine izin verdi... Anlaşılmış olacağı gibi, bu tarihten, 1551’den itibaren -Osmanlı’nın vasalı olan- John Sigismund Zápolya’nın (II. John) Macaristan krallığı sonbulacak, -eski durum 1556’da Osmanlı tarafından bazı değişikliklerle restore edilinceye dek- Zápolya’nın yerini, Avusturya’nın Transilvania’ya valisi olarak Kardinal György Martinuzzi alacaktı...

 

Osmanlı böyle bir duruma, Avusturya’nın bölgedeki egemenliğine izin veremezdi. Kanuni Süleyman, Bosnalı bir devşirme olan Rumeli Beylerbeyi Sokullu Mehmed Paşa’yı (1505- 79; 1565’den itibaren başvezir) büyük bir ordu ile Macaristan, Transilvania üzerine yolladı. Bu arada, Avusturya güçleri, I. Ferdinand, haksız ugulamaları nedeniyle birçok Macar soylusunun, ve halkın önemli kısmının güvenini yitirmişti... Sonuçta Osmanlı güçleri, 1552 yazında, günümüz Romanyası’nın batısında yeralan Temeşvar (Temesvár, Timisoara, Timişora) kentini ve Transilvania’nın (Erdel, Erdély) büyük kısmını elegeçirdiler. Avusturya, I. Ferdinand, ancak kuzeyde, ufak bir alanda egemenliğini koruyabilecekti...

 

Osmanlı, elegeçirmiş olduğu toprakları, Temeşvar Beylerbeyliği olarak doğrudan kendi merkezi yönetimine bağlayacaktı. Egemenlik alanı iyice daralmış olan Transilvania (Erdel Erdély), yeniden Osmalı’nın vasalı olmayı, Osmanlı’ya bağımlı kalmayı kabuledecekti. Osmanlı’nın vasalı olmayı kabuleden John Sigismund Zápolya (II. John), 1556’da yeniden Transilvania (Erdel Erdély) Prensliği’nin başına Macar kralı olarak oturtulacak ve 1570 yılına dek tahtını koruyacaktı... Diğer yandan I. Ferdinand’da, Budin’i (Buda) ve Temeşvar’ı Osmanlı toprağı olarak tanıyacaktı. Yine I. Ferdinand, Transilvania’nın (Erdel Erdély) Osmanlı himayesine girmesini kabullenmek ve elinde kalan Macar toprağı için Osmanlı’ya vergi ödemek koşulu ile barışa kavuşabilecekti...

 

Avusturya Habsburg Hanedanı ile Osmanlı arasındaki bu barış, bazı sınır olayları ve Kanuni Süleyman’ın 1566 yılında Macaristan’da Zigetvar (Szigetvár) seferi dışında 40 yıl sürecekti... Günümüz güneybatı Macaristan’ında, Hırvatistan (Croatia) sınırına 30 kilometre mesafede bulunan 12 bin nüfuslu bu tarihi kasabanın kuşatması, 6 Ağustos günü başlayıp 8 Eylül’e dek sürecekti. Osmanlı ve Moldavia (Bogdan) güçlerine karşı kenti, Avusturya, Macar, ve Hırvat (Croatia) güçleri savunmakta idiler. Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, Hırvatistan (Croatia) ve Batı Macaristan, bağımsız Macaristan’ın Osmanlı ile Habsburg Hanedanı tarafından paylaşılmış olduğu 1526 yılından beri, I. Ferdinand’ın egemenlik alanı içinde idi. Daha kuzeydeki Balkan ülkelerinde, Orta Avrupa’da, otuz yıl kesintisiz sürmüş olan Habsburg-Osmanlı savaşları içinde önemli bir yer tutan bu savaş, Macaristan’da Osmanlı egemenliği için önemli bir dönüm noktalarından biri olacaktı...

 

Zigetvar (Szigetvár) kalesi fethedilmeden iki gün önce, 6 Eylül 1566 günü Kanuni Süleyman yaşamını yitirecekti ama, bu gerçek ordudan gizlenecekti... Otuz yıl süren Osmanlı- Habsburg savaşları, Osmanlı’nın Macaristan egemenliği ile sonbulacaktı... Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, bu arada Osmanlı Akdenizde’de egemen duruma gelecekti ama, Batı’nın keşfetmiş olduğu yeni ticaret yolları, yeni sömürgeler, Amerika kıtası, Afrika, Güney ve Güneydoğu Asya nedeniyle, artık Akdeniz ticareti önemini yitirmekteydi. Buna karşın Akdeniz’de savaş bitmeyecekti... Osmanlı Batı’da Habsburg Hanedanı, Doğu’da ise yine Türk olan İran Safavi Hanedanı ile pahalı ve kanlı savaşlara girerken, Batı, sömürgelerden yağmaladıkları ile zenginleşmekteydi. Zenginleşip güçlenen burjuvazinin gereksinim duyduğu bilimi ve tekniği geliştiren Batı, dünyanın egemeni olma yolunda ilerlemekte idi...

 

METNİN DEVAMI: Kanuni Süleyman 2 (trajedilerin Kahramanı)

 

 

http://www.sinbad.nu/