not: Metinden alıntılar hariç, yedi bölümden oluşan aşağıdaki yazı, 14 punto ile 56 sayfa tutmaktadır. Bölümlerden en uzunu, -yabancı basından alıntılarla- Suriye'de terör örgütlerinin nasıl üretildiklerini, kimler tarafından silahlandırıldıklarını ve Suriye savaş alanında ABD ile Rusya arasında başlayan tehlikeli tırmanışı anlatan son bölümdür... Bu metin, şüphesiz biraz uzundur, ama içinde yoğun ve doğru bilgiler vardır. Ayrıca, farklı bir sayfaya, Suriye'de silah akışını gösteren harita ile birlikte Netanyahu'nun ve Amerikalı senatör McCain'in teröristlerle çekilmiş fotoğraflarını yerleştirdim. Diğer yandan, sayfaya, ingilizce bilenler için bazı ilginç metinleri de koydum... Tavsiyem, uzun olamasına karşın yoğun bilgi içeren aşağıdaki metnin tümünü baştan sona okumanızdır. Kaynaklar metnin içindedir. İyi okumalar dileğiyle- Yusuf Küpeli, 2015/ 11/ 05

 

Yusuf Küpeli, Irak’ta ve Suriye’de yaşanmakta olan kanlı trajediye ortak olanlar, kendi ülkelerine de terörü davet ederler ve  işlerine gelince teröre yol verirler!

 

-En genel anlamı ile Ankara katliamının sorumlusu, sorumluları üzerine

 

-Çılgın piyonlar, kullanıcıları ve acıyı çekenler: “IŞİD” adıyla yeniden kullanıma açılan “Türkiye Hizbullah”ı, kullanıcıları ve acısını çekenler üzerine kısa notlar

 

-Ortadoğu’yu kaosa sürükleme, Lübnanlaştırma planlarının fikirbabaları: Bernard Lewis, Richard Perle,  Ordu-fonu RAND ve kullanılanlar üzerine

 

-Kışkırtılan terörle birlikte artan silah satışları ve bayram yapan silah üreticileri üzerine

 

-Provokasyonlar yoktan varedilemezler, gerçek maddi temeller üzerine inşa edilebilirler. Cihadcı köktendinciliğin tarihi eylemsel ve ideolojik kökleri vardır. Bu gerçeği bilen emperyalist merkezler, cihadcıları manupule edebilmektedirler.

 

-Suriye’de yaşanmakta olanları daha iyi anlayabilmek için, ABD’nin, CIA’nın Afganistan’da işlemiş olduğu günahlara, Mücahidin, Taleban, El Kaide gibi kökten dinci örgütlerin üretilişlerine kısa bir gözatış

 

- Suriye’yi kana bulayan kökten dinci kriminal örgütlerin yaradılışları, beslenişleri, kullanılışları, ABD’nin, İngiltere’nin ve diğer Batı’nın, İsrail’in, Suudi Arabistan’ın, Katar’ın, Türkiye’nin süreçteki rolleri üzerine notlar

 

Suriye'deki terör örgütlerine silah akışını gösteren harita ve bazı fotoğraflar (An Arms Pipeline to the Syrian Rebels)

 

 

 bazı ingilizce metinler

 

Aşağıdaki metinden bazı alıntılar:

(...) Huntington’un “kültürler arası savaş” teorisine alternatif olmasa da, O’nun teorisini tamamlayıp geliştirecek olan bir başka şeytani yıkım teorisi daha aynı yıllarda, 1990’ların başlarında, üretilmiştir... Bir İngiliz Yahudisi olan Princeton Üniversitesi Profösürü ünlü tarihci Bernard Lewis, Ortadoğu’nun Müslüman toplumlarını kaosa sürüklemenin teorisini aynı yıllarda üretmişti... “History Commons”un (historycommons/org) sonbahar 1992 yayınına göre, bölgeyi, Ortadoğu’yu kanlı bir kaosa sürükleme planının fikir babası Bernard Lewis, sözkonusu projesini, “Lübnanlaştırma” (“Lebanonization”) adıyla 1990’lı yılların başında üretmişti. Yine “Foreing Affairs” adlı dergide “Rethinking the Middle East” (“Ortadoğu’yu Yeniden Düşünmek”)  başlıklı makalesine göre O, Bernard Lewis, “Lübnanlaştırma”yı gerçekleştirebilmek için, kökten dinciliğe yeni bir biçim verilebileceğini anlatmaktaydı...

(...) Yayının başyazarı neocon Richard Perle’nin amacı, yeni sağcı İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’ya tavsiyelerde bulunmaktı... “(...) İsrail, Arab komşularının, özellikle de Irak’ın ve Suriye’nin güclerini çökertmeli idi. Bu iş için ülkelerin içindeki tansiyonu yükseltir, iç çatışmaları kışkırtırken, dışta da Arab ülkelerini birbirlerine düşürmek gerekmekteydi. İlk adım, Irak’ta Saddam Hüseyin’i yerinden atmak olacaktı. Irak ile bir savaş, tüm Ortadoğu’yu destabilize edecek, Suriye’nin, İran’ın, Lübnan’ın ve diğer ülkelerin hükümetlerinin yenilenmesini sağlayacaktı.” Yine sözkonusu yayına göre, “İsrail düşmanlarını dudurmakla kalmayacak; aynızamanda onlara üstünlük sağlayacaktı.”

(...) Uygulanacak stratejinin büyük kısmı, 2008 ABD Ordu-fonu RAND raporunda yeralmaktaydı. Rapor, Geleceğin Uzun Süreli Savaşı’nı açmakta idi. Rapora göre, endüstrileşmiş ülkelerin ekonomileri, -stratejik açıdan önemli bir kaynak olan petrolü- ağırlıklı olarak kullanmayı sürdüreceklerdi. En büyük miktarda petrol ise Ortadoğu’da üretilmekteydi. Özet olarak, Ortadoğu’dan petrol akışı güvenlik altına alınmalı idi. Bu nedenle Selefi-cihadcı gurupları birbirlerine düşürmek, enerjilerini kendi içlerine akıtmalarını sağlamak gerekmekteydi (Bu düşünce, daha önce hakkında bilgi vermiş olduğum Prof. Bernard Lewis’in 1990’ların başında ürettiği teze, Ortadoğu’yu “Lübnanlaştırma”, destabilize etme öğretisine sonderece uymaktadır.- Y. K.). Aynı RAND raporu, ayrıca, tutucu Sunni rejimlerin safında yer alınarak Şia-Sunni çelişkisi kışkırtmayı öngörmekteydi...

(...) Bu metne -Batı kaynaklı- haritasını da yerleştireceğim gibi, Vahabi, Deoband, veya Selefi fanatizminin peşinden sürüklenen kriminal unsurlara, el-kol kesen Suudiler gibi kafa kesen puritan fanatiklere, Silahların ve cephanelerin büyük kısmı Türkiye üzerinden gitmektedir. Silah, cephane ve eğitim finasmanının önemli kısmını CIA- Beyaz Saray yaparken, Suudi Arabistan’dan, Katar’dan, Yıkılmış Gaddafi’nin depolarından ve -II. Dünya Savaşı yıllarında işgalci Naziler ile çalışmış ve yaklaşık 800 bin insanı öldürmüş olan faşist Ustasa’nın ülkesi-Hırvatistan’dan uçaklara ve gemilere yüklenen silahlar ve cephaneler, Ürdün’e ve Türkiye’ye indirilmektedir...  Bunlar, Türkiye’den ve Ürdün’den TIR’lar la kökten dinci teröristlere ulaştırılmaktadır...

(...) Business Insider’in The Times of London’un bir önceki ay (Eylül 2012) yayınına dayanarak bildirdiğine göre, bir Libya Gemisine 400 ton silah ve techizat yüklenmiş ve bu gemi Türkiye limanlarından birisine yanaşmıştır. Sonuçta, Türkiye’ye indirilen ve Türkiye’den Suriye’ye taşınan silahlar arasında SA-7 yerden havaya füzeleri dışında, daha birçok ağır silah bulunmakta idi...

(...) Katar, İran’ın Güney Pars alanının bir devamı olan Kuzey alanında üretilen gazı, Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye uzanan ve oradan Batı pazarlarına açılan bir boru hattı ile ihracetmeyi planlamıştı. Suriye hükümeti, Beşar Esad, Avrupa’nın en büyük doğal gaz temin edicisi Rusya Federasyonu’nun Avrupa’ya uzanan gaz-boru hattını değersiz kılacak, bypas edecek bu projeyi kabuletmeyecekti. Bunun yerine Esad, gelecek yıl (2010), İran ile birlikte 10 milyar dolarlık alternatif bir gaz-boru hattı projesi yapacaktı. Bu projeye göre, İran’ın Güney Pars alanından başlayan boru hattı, Irak’ı geçerek Suriye’ye ulaşacak ve İran gazı buradan Avrupa pazarlarına ulaştırılacaktı- İran Güney Pars alanı ile Katar’ın Kuzey alanı, aynı bütünün parçaları idi...

(...) Diğer yandan, Mint Press News’in 29 Ağustos 2013 tarihli nüshasında yeralan kimyasal silahlarla ilgili habere göre, “Birçok kişinin inancına bakılırsa, isyancılar, kimyasal silahları Suudi Arabistan istihbarat şefi Bandar bin Sultan aracılığı ile elde etmektedirler.”... Diğer yandan, 10 Eylül 2013 tarihli Market Watch’da (http://www.marketwatch.com/story/vietnam-911-and-now-syria-going-to-war-on-false-pretexts-2013-09-10) rapor edildiğine göre, “11 Eylül 2001’in 12nci yıldönümü vesilesiyle, -Time Magazine’nin 2002 yılın adamı Colleen Rowlwy ve eski CIA analisti McGovern dahil- önceki 12 CIA, FBI, NSA ajanları ve ABD ordu subayı, Başkan Obama’ya yönelik bir açık mektup kaleme almışlardır. Mektupta onlar, Cumhurbaşkanı Esad’ın Ağustos ayının 21inde kimyasal silah kullanmış olduğuna dair raporun sahte olduğunu bildirmişlerdir.”

(...) The Jerusalem Post’un haberine göre, “Başbakan Benyamin Netanyahu, işgaledilmiş Golan Tepeleri’ndeki IDF sahra hastahanesini ziyaret etmiştir. ” Netanyahu tarafından ziyaret edilmiş olan sahra hastahanesinde, Golan ötesinde askeri operasyonlar yapan İsrail ordusu tarafından doğrudan desteklenen El Nusra lejyonerleri tedavi görmektedirler. Tedavi gören El Nusra Cephesi yaralılarının bazıları, ziyaretlerine gelmiş olan yüksek rütbeli İsrailli subayları ve İsrail başbakanı Netanyahu ile el sıkışırken kameralara yakalanmışlardır

(...) “ ISIS (IŞİD) savaşçıları gibi giyinen SAS komandoları, cihadcılarla birlikte örtülü bir savaş yürütmektedir.” Aynı habere göre, “Sayıları 120’yi aşan elit alaya bağlı SAS komandosu, IŞİD savaşçıları gibi siyahlar giyinmiş olarak ve IŞİD bayrakları taşıyarak Suriye hedeflerine saldırmaktadırlar. Bu operasdyona, ‘Operation Shader’ (Gölge Operasyonu) adı verilmiştir

“(...) Batı’nın özel kuvvetleri, ve İngiliz SAS, Fransız Parachutistes (Paraşütcüleri), CIA, MI6 ve MOSSAD dahil gizli istihbarat ajanları, isyancılarla bütünleşmişlerdir. Onlar, Müslüman ülkelerden gelmiş olan binlerce lejyoner ile birlikte ve yine Türk ve Katar özel birlikleri ile beraber rutin olarak terörist operasyonlara katılmaktadırlar...

(...) Global Research sitesinde 5 Kasım 2015 günü basılan Eric Zuesse’ye ait “U.S. Prepares War Against Russia in Syrian Battlefield” (“ABD, Suriye Savaş Alanında Rusya’ya karşı Savaşa Hazırlanıyor”) başlıklı makalede... Makalede, The Daily Beast’a konuşan ABD Savunma Bakanlığı sözcüsü Laura Seal’in, Rusya’nın Suriye’deki Su-30 havadan havaya savaş uçaklarına karşı harekete hazır 12 adet F-15C havadan havaya savaş uçağının Türkiye’nin İncirlik Hava Üssü’ne yerleştirilmiştir. Hem Amerikan F-15C ve hem de Rus Su-30, sadece düşman uçaklarına karşı havadan havaya füzeler taşımaktadırlar. Yani bunlar, sadece birbirleri ile savaşmak için vardırlar... (...) Aynı metinde devamla, Obama’nın, “Putin Suriye’de yaptıklarını durdurmazsa, ABD ile savaş istiyor demektir.”, diye konuşmuş olduğu...

(...) Putin’in geçenlerde söylemiş olduğu gibi, “Bir savaşın kazananı olmaz.”. Bu satırları yazanın Putin’in sözüne eklemek istediği gerçek ise, bir savaşın kaybedeni olur. O kaybeden de, tüm bölge halkları ile birlikte Türkiye halkı olacaktır... Türkiye toplumunun gerçek yurtseverleri uyanık olmak ve dünyaya yayılabilecek bölgesel bir savaşa kesinlikle engel olmak, barışı savunmak zorundadırlar!

Yusuf Küpeli

 

Irak’ta ve Suriye’de yaşanmakta olan kanlı trajediye ortak olanlar, kendi ülkelerine de terörü davet ederler ve  işlerine gelince teröre yol verirler!

 

Biraz geç oldu, ama önce 10 Ekim 2015 günü Ankara’da yaşanmış olan haince saldırıda yaşamını yitirmiş olanların yakınlarına, arkadaşlarına, sevenlerine, bu insanların acılarını paylaşanlara, Kürt-Türk tüm emekten ve barıştan yana iyi yürekli insanlara sabır ve güç dilerim. Yaralananlara acil şifalar dilerim... Umarım bu göreceli uzun metin, sözkonusu katliamın asıl sorumlularının anlaşılmasına yardımcı olacaktır...

 

-En genel anlamı ile Ankara katliamının sorumlusu, sorumluları üzerine

 

Aslında, Ankara garı önünde yaşanmış olan korkunç olayın benzerleri, Irak’ta ve Suriye’de yıllardır yaşanıyor. Siz buna, - Vahabi ideolojili Suudi Arabistan’ın bonbalamakta olduğu- Yemen’i de ekleyebilirsiniz... Adı geçen ülkelerdeki vahşice cinayetlere, soykırımlara bakarak, bunların mimarı terör örgütlerinin arkasında duran kimlikleri belli güçlere, politikacılara bakarak, Ankara’da işlenmiş olan toplu cinayetin gerisinde de kimin, kimlerin olduğunu daha rahat anlayabilirsiniz... Suudi Arabistan ile, Katar ile, ABD ile, Ortadoğu’yu kana bulayan terör örgütlerini destekleyen güçlerle kimler işbirliği yapıyorlarsa, Ankara garında yaşanmış olan katliamın gerçekleştiricileri de onlardır. IŞİD (ISIS) gibi, El Nusra Cephesi gibi ve benzerleri gibi kökten dinci ve El Kaide bağlantılı örgütlere yollanan silahlar ve cephaneler kimlerin aracılığı ile Suriye’ye sokuluyorlarsa, Ankara garında yaşanmış olan katliamın asıl gerçekleştiricileri de onlardır...

 

Suruç’ta 20 Temmuz 2015 günü patlatılan bombanın yolunu kimler açmışsa, Ankara garında patlayan bombanın asıl failleri de onlardır... Sınır kasabası Reyhanlı’da 5 Mayıs 2013 günü patlayan ve 46 masum insanın canını alan bombanın yerleştirilişine kimler bilerek gözyummuşsa, Ankara garındaki patlamanın sorumluları da onlardır... İlginçtir, Suriye’ye müdahale zemini hazırlama çabası olarak gözüken Reyhanlı bombalamasının üzerinden 24 saat geçmeden, sözde “güvenlik”ten sorumlu olanlar, sanki failleri önceden biliyormuşçasına, dokuz kişiyi tutuklamışlar ve terör eylemini Suriye hükümetinin üzerine yıkmaya çalışılmışlardı. Bu arada, Suriye’de her gün bombalar patlatan kökten dinci gurupların “Reyhanlı patlaması ile alakalarının olamayacağı” resmi ağızlardan açıklanmıştı... Çünkü onlar, aynı resmi ağızlar için, “bizim çocuklar” idi. Türkiye, Suriye’yi kana bulayan bu “masum” terör örgütleri için bir yolgeçen hanı haline getirilmişti. Türkiye sınırları sözkonusu “masum” terör örgütlerine açıktı; onların silahları, techizatları, cephaneleri Türkiye üzerinden geliyordu; yaralılarına Türkiye’de bakılıyordu; hatta askeri eğitimleri Türkiye’de oluyordu...

 

CIA, Suudi Arabistan, Katar gibi elleri kanlı emperyalist maşaların ortağı konumundakş din tüccarları, dolar yeşiline boyanmış bu politikacılar, Suriye’yi kana bulayan kökten dinci kriminal unsurların terör eylemlerinin kısa sürede zafere yolaçacağına inanmışlardı. İslam’ın değil doların yeşiline boyalı aynı din tüccarı yöneticiler, birkaç ay içinde Cuma namazını Şam’da, tarihi Emevi Cami’inde kılacaklarını sanmakta idiler...

 

Örnekler çok ya, anlatımı hızlandırarak devam edelim...

 

Bir Mayıs 1977 katliamını kimler örgütlemişse, Ankara garında yaşanmış olan kanlı katliamın gerisinde de aynı güçler vardır... “Aynı güçler var” derken, anlaşılmış olacağı gibi, tetiği çekenleri veya pimi çekenleri, ya da fitili ateşleyenleri kastetmiyorum. Bunlar, devletin en önemli kurumlarına yerleşmiş NATO-CIA işbirlikçisi yasadışı bir örgütlenmeden, tamamen yasadışı örtülü operasyonlar yürüten bir odaktan başkası değildir...

 

Burada hemen belirtmekte yarar var... Yaklaşık 500 bin kişinin katılmış olduğu 1 Mayıs 1977 gösterisine yapılan ölümcül saldırının ardından, ertesi yıl gerçekleşen 1 Mayıs gösterisine katılım çok daha düşük olmuştu (Ben o yıllarda hapiste idim, ama olayları izledim.- Y. K.) Ayrıca bu saldırı, iktidarı elinde tutanların sonraki 1 Mayıs gösterilerine ve diğer toplumsal gösterilere yönelik baskılarını arttırmaları için vesile oldu. Sözkonusu 1 Mayıs 1977 saldırısının sonuçlarını bilenler, 10 Ekim 2015 günü Ankara garı önünde patlatılacak bonbaların yaratacağı toplumsal etkiyi de bilmekteydiler. Ankara’da yaşanan kanlı trajediye yol veren iktidar odağı, olayın nasıl bir kitle psikolojisi yaratacağını çok iyi bilmekteydi. Onlar, patlayacak bonbaların, birkısım muhalefeti toplumsal tehdit merkezi gibi yansıtacağını ve olayın yaratacağı toplumsal korkunun kendileri için oya tahvil edilebileceğini bilmekteydiler... Zaten bu bilinçle olmalı, Başbakan, 20 Ekim Salı günü yayınlanmış olan basın organlarına yansıyan konuşmasında, “(...) AK Parti iktidardan indirilirse, yaterör çeteleri sokaklarda dolaşacak, ya da eskiden olduğu gibi ‘Beyaz Toroslar’ dolaşacak!”, diyerek toplumsal korkuyu daha da derinleştirmeye çalışacaktı. Bilindiği gibi, Fransız Renault araçlarının bir modeli olan “Beyaz Toroslar”, Jitem tarafından, ölüm mangaları tarafından kullanılmakta idi. Bu araçlarla alınanlar birdaha geri dönmüyorlardı... Kısacası, AKP’yi tek başına iktidar yapmazsanız, gelir “kurt sizi kapar” korkusu toplumda yayılmaya çalışılmaktaydı ve yayıldı da...

 

Başbakan’ın, ya da diğer yüksek politikacıların, ya da onların emrindeki istihbarat servislerinin bizzat ellerini kirletmelerine gerek yoktur. Toplumun hastalıklı unsurlarını, dini ekstremist veya sahte “sol” bir ideoloji çevresinde ikinci elden örgütleyip onları manupule etmek, kullanmak, yada mevcutların içine sızıp onları manupule etmek, Türkiyeli servislere yabancı değildir. Yaşanan dehşetin politik meyvalarını toplayabilmek amacıyla sözkonusu hastalıklı yapıların işleyecekleri cinayetlere engel olmamak, göz yummak, Türkiyeli istihbarat servislerinin bilmedikleri ve yapmadıkları işler değildir...

 

Örneğin, İsrail baş konsolosu Efraim Elrom’un kaçırılacağı önceden bilindiği halde engellenmemiş, yine aynı kişinin tutulduğu apartman dairesi dinlendiği halde konsolosun yaşamı kurtarılmamıştır. Mevcut iktidarı tasviyeye ve politik yaşamı daha da sağa çekmeye yarayan bu kirli işler kanıtları ile ortaya çıkmıştır...

 

Yine, daha 1990’lı yıllarda birçok korkunç cinayete, katliama imza atmış olan ve asıl olarak Kürt muhalifleri yokeden kanlı Türkiye Hizbullah’ının yerli servislerle, JİTEM adlı örgütle bağları ortadadır, kanıtlıdır. Özellikle PKK yandaşlarını ve senpatizanlarını öldürmesi amacıyla üretilip desteklenen, kollanan, silahlandırılan, eğitilen bu örgüt elemanları, başta Uğur Mumcu olmak üzere daha birçok değerli muhalif aydının kanına da girmiştir... İşlerin böyle yürüdüğü gerçeği herhangi bir tanık belirtmeye gerek olmayacak kadar açıktır...

 

Daha önce de bir şekilde belirtmiş olmama rağmen, tekrar altını çizmekte yararvar. Yukarıda sözünü ettiğim kirli yönlendirmelerden, örgütleyip kullanmalardan, ya da göz yummalardan mevcut güvenlik güçlerinin çoğu, hatta ezici çoğunluğu sorumlu değildirler. Güvenlik güçleri veya elemanları olarak birileri gerçekten işlerini yapmaya çalışırlarken, devletin çekirdeğine yuvalanmış ve değişik adlarla anılan tamamen yaşadışı örgütlenmeler, diğer tüm güvenlik güçlerini de atlatarak terör eylemlerinin yollarını açarlar, teröristlere destek olurlar ve bunların yarattığı etkileri ülkedeki faşist merkezlerin hesabına tahvil ederler, darbelere, askeri müdahalelere veya faşist yasaların çıkartılmasına gerekçe yaparlar...

 

İnsan soyunun açgözlülüğü, özellikle ve öncelikle azami kâr peşindeki tekellerin sınır tanımaz açgözlülükleri sonucu milyarların açlığa, barınaksızlığa, eğitimsizliğe, göçlere itildiği, kısacası tüm toplumsal dengelerin alt-üst olduğu, doğanın tahrip edilip ölümcül dengesizliklere sürüklendiği, tüm canlıların koruyucu yorganı atmosferin dengelerinin insan eliyle bozulduğu, kısacası hem toplumsal ve hem de doğal yaşamın ateşli bir sıtmaya yakalandığı ortamda, tehlikeli deliliğin alabildiğine çoğalmasından daha anlaşılır bir gerçek olamaz. Adeta sıtma nöbetleri geçiren böyle hastalıklı bir dünyada, iktidar ve kazanç peşindeki örgütlenmelerin, çılgın piyonları bulup kullanması hiç te zor değildir... Anlamış olacağınız gibi kastettiğim, sözkonusu piyonları değişik yöntemlerle örgütleyip kullananlardır, ya da işlenecek cinayetler için onlara bilinçli olarak gözyuman güçlerdir. Tamamen yasa ve kontrol dışı çalışan bazı devlet servisleridir kastettiğim. “Kontragerilla” veya daha değişik adlarla anılan örgütlerdir, servislerdir kastettiğim. Şüphesiz sözkonusu servislerin gerisinde de birtakım siyasi merkezler, -timsah gözyaşları ve hamasi nutuklar arasında- işlenen cinayetleri politik ranta çevirmeye hazır merkezler vardır...

 

Özellikle 1 Mayıs 1977 katliamının ve diğer onlarca siyasi cinayetin failleri yakalandımı? Hayır, çünkü, köpek kendi kuyruğunu ısıramaz...  Fakat gevezelik bol, gevezeliğe izin var... Her olaydan sonra TV kameraları karşısına çıkıp, başını belaya sokacak gerçek analizler yapmaktan dikkatle kaçınarak, “vatansever” ve “terör karşıtı” rolünde “lak lak” etmek serbest. Bu profesyonel “lak lak”çılar aracılığıyla toplumun gazı alınmaya çalışılır, kafalar iyice karıştırılırken, “lak lak”cılar da para ve ün sahibi olmaktadırlar. Gevezeliğin kazançlı bir meslek olduğu daha kaç ülke var, bilemiyorum?..

 

Hele dün (2015.10.11), yazılı basına ve TV kameralarına konuşan biri var ki, doğrusu sözleri akıl oynatır... Bakan koltuğuna oturtulmuş bu kadına, “geveze” dahi diyemiyeceğim. Siyasi iktidarı ve ülkenin gizli servislerini sorumluluktan kurtarma, hedef şaşırtma çabası içinde olduğu anlaşılan “Saray” tetikçisi bu garip kadın, yaşanmış kanlı olayla ilgili olarak, tüm Türkiye toplumu ve ölenlerin yakınları ile dalga geçer gibi, “PKK ile İŞİD (ISIS, ya da Irak-Şam İslam Devleti) birleşmiş olabilir” diyor. Kısacası, iktidarın tetikçisi bu garip kadına göre, sözkonusu kanlı eylemi, “PKK-İŞİD birlikte yapmış olabilirlermiş”...

 

“Allah akıl-fikir versin” değil, “herşeyden önce namus versin”, demek gerekiyor kanımca... Fakat yine de bu kadının işaret ettiği bir gerçek var. Sözkonusu garip kadın, hazırlanan tezgahı açık ediyor. O, masum insanlara yönelik kanlı katliamın sorumluluğunun kimlere, politik iktidarın hesaplarına uygun olarak kimlere yüklenebileceğine dikkatleri çekiyor... Nitekim bu satırlar yazıldıktan sonra ortaya çıkan belirtiler, sözkonusu kadının hangi amaçla konuştuğunu iyice belli etmeye başlamıştır. Çünkü, ülkenin başbakanı da aynı yönde konuşurken, başkaları gerçekleri ifade edemesinler diye olmalı, olayla ilgili bulgular için yayın yasağı konmuştur...

 

Sonunda, zaten bilinenlerle ilgili “yayın yasağı” kalkarken, gaipten aldığı seslerle bilinmeyenleri bilen cumhurbaşkanı, olaya noktayı koymuştur: “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ankara katliamına ilişkin olarak, ‘Şurada garın önünde yaşanan olay terörün nasıl kollektif bir yapı olduğunu gösteriyor. Bu tamamen kollektif bir saldırıdır. Burada IŞİD de var PKK da var El Muhaberat da var PYD de var’... ” demiştir. (bak: 22 Ekim 2015 13:37, http://t24.com.tr/haber/) Anlaşılan Cumhurbaşkanı, daha yakınlarda PYD’ye silah, cephane ve peşmerge akışını sağlamış olduğu gerçeğini unutmuştur. O, ikide bir de, “PYD’nin terörist bir örgüt olduğunu”, haykırmaktadır. Eğer gerçekten böyle ise, Cumhurbaşkanı’nın “teröre yardım ve yataklık etmekten” hemen yargılanması gerekir. Fakat bildiğim kadarıyla, yasalara göre, Cumhurbaşkanı bu tip işler nedeniyle sorumsuzdur. Fakat aslında O, Cumhurbaşkanı, hukuki sorumluluğun veya sorumsuzluğun ötesinde, topluma karşı gerçek anlamda sorumsuzluk taşıyan birisidir. O’nun tek derdi, kendisi ve ailesidir...

 

Aynı cumhurbaşkanı, IŞİD’in yaratıcılarından Suudi Arabistan ve ABD ile “emmioğlu” konumunda olduğunu anımsamıyor, IŞİD’e yönelik yardımları ise “yok” sayıyor olmalıdır... Bu evlere şenlik Türkiyeli “Führer”, ileride danışmanlarına fal baktırıp, Ankarada yaşanmış olan bonbalama olayının içinde, HDP, CHP gibi muhalif partilerin ve kendisini eleştiren basının da “bulunduğunu” anlayabilir. O, “anladığı” bu “gerçeği” açıklarsa, yap bozun tüm kareleri tamamlanmış olur. Sonuçta, “vatan hainleri”ne gereken cezalar verilirken, “Führer”in kaptan pilotluğunda Türkiye, tam gaz uçuşa geçer... Tımarhane de işler böyle yürür, ama tarihin verdiği derse göre böyle yürüyen işlerin sonları, tamamen çözümsüz trajedilerle, büyük yıkımlarla gelir...

 

Vaktiyle, “Demokrasi bir tranvaydır, gittiği yere kadar gider, orada ineriz” diyen, ardından, daha yakınlarda, "İşte bu kuvvetler ayrılığı denen olay var ya, o geliyor, sizin önünüze engel olarak dikiliyor!", vecizesini yumurtlayan “evlere şenlik” cumhurbaşkanı, manevi anlamda herhangi bir sorumluluk hissetmesi olanaksız olan bu kişi, aslında, hem Türkiye’de, hem Irak’ta ve hem de Suriye’de yaşanan kanlı trajedilerin birinci derecede sorumluları arasındadır. O istediği kadar başkalarını, başka devlet başkanlarını suçlamaya çalışsın, yaşanmakta olan trajedinin baş sorumluları arasında yeraldığı tarihe not düşülmüştür bile...

 

Ankara Garı önünde patlayan ve yüzü aşkın insanın canını alan bonbalama olayının ardından, son derce duygusuz, şaşkınlık yaratacak konuşmalardan birisini de ülkenin akademisyen başbakanı yapmıştır... Başbakan, TV kameraları karşısında, Ankara Garı’nın önündeki alanda yaşanmış olan ve 100’ü aşkın insanın canını alan bombalı saldırının gerisinde hangi gücün olabileceğini açık edebilecek sonderece duygusuz bir ifade ile, “Bomba olayın ardından oylarımız yüzde 43- 44 bandına doğru yükselişe geçti!”, demiştir. O, neredeyse, “Bomba iyiki patladı!”, diyecektir... Hatırlarsanız, Suriye’yi işgal amacıyla provokasyon örgütlemeyi düşünmüş olan MİT başkanının sözkonusu provokasyonu açıklayan ifadeleri, birileri tarafından banda alınmış ve ardından basına yansıtılmıştı. Benzer karakterlerin, Kürtler’in ve barış yanlılarının toplantılarını kana boğmakta ve yaratılan toplumsal sarsıntıyı, kuyruku yalanlar eşliğinde gelmekte olan seçimlerde iktidar partisinin yararına tahvil etmeye çalışmakta tereddüt etmeyecekleri açıktır...

 

Bonbalar nedeniyle gerçekleşen 102 ölüm, yüzlerce yaralı ve ömür boyu sakat kalacak kişilerin durumları karşısında kurmuş olduğu sözkonusu duygusuz cümlenin kendilerine oy kaybettirebileceğini düşünen Başbakan, sadece oy kaygusuyla pişmanlık duyan Başbakan, “o sözlerinin yanlış anlaşıldığını, aslında öyle demek istemediğini” vs. anlatmaya çalışacaktı... Fakat onun bu sözleri, aslında gerçeği yansıtmıştı. Sonuçta, yaratılan dehşet havası ve korku, iktidar partisinin oylarını yükselmişti...

 

Genel kanı, hem Suruç’ta 20 Temmuz 2015 günü patlatılan bombanın ve hem de 10 Ekim 2015 günü Ankara garı önünde patlatılan bombanın faillerinin önceden bilindikleri halde yakalanmadıkları, olaya izin verildiği yönündedir...

 

Ana muhalefet partisi CHP’nin genel başkanı Kılıçdaroğlu, bu gerçeği, bombacıların bilinerek engellenmedikleri gerçeğini bağıra bağıra dile getirmiştir. Kılıçtaroğlu’nun güvenilir bilgi kaynakları olması, anlaşılabilir bir gerçektir... Nitekim, Ankara bombacılarından biri olarak tanıtılan kişinin Suruç bombacısının erkek kardeşi olduğu, bu kişinin telefonlarının polis tarafından dinlendiği, bombacının annesinin ve babasının polise başvurarak oğullarının tutuklanmasını istedikleri belirlenmiştir. Aynı bombacının bağlı olduğu Adıyaman ilindeki örgütlenmenin kontrol altında olduğu, canlı bomba olduğu iddia edilen kişinin kardeşi ile yaptığı telefon konuşmalarında “öleceğini” bildirdiği, açığa çıkmıştır. Kısacası, olay ve gerçekleştiricisi önceden bilindiği halde, katliama engel olunmadığı açıkça bellidir...

 

“Makul şüphe” adıyla çıkartılan ve polise insanları kolayca içeri alma yetkisi veren gerici yasa, herkesin gördüğü gibi, daha cezai ehliyeti olmayan çocukları, gençleri, gazetecileri gözaltına almak, muhalifleri sindirebilmek amacıyla kullanılmaktadır.  Yani, halkın deyişi ile, “Taşlar bağlanmakta, kudurmuş köpekler salınıverilmektedir.” Aslında, insanların en iyi dosları olan köpekleri çok severim, adlarını burada üzülerek kullandım, “teşbihte hata olamaz” diyerek köpeklerden özür dilerim...

 

Tüm bu gerçekler karşısında başbakan, “kanunlara saygılı biri” rolünde, pişkince, “bomba patlatılmadan önce faili tutuklayamayacaklarını”, söylemiştir. Halbuki, hukukçulara göre, “terör örgütü olarak damgalanmış yasadışı bir kuruluşun, hem de suç işlemeye hazırlanan bir kuruluşun üyesinin tutuklanmaması suçtur” asıl olarak... “Kanunlara saygılı” Başbakan’ın o suç işliyeceği bilinen ve aslında tamamen yasadışı olan Adıyamanlı IŞİD (eski Türkiye Hizbullah’ı) hücresini ve benzerlerini özgür kılmasının nedeni açıktır. Bu terör gurupları, 1990’lı yıllarda olduğu gibi kullanılma amacıyla özgür kılınmaktadırlar...

 

Başbakan’ın olay yaratan yukarıdaki sözleri, “bomba patlatılmadan önce faili tutuklayamayacaklarını” belirten ifadesi, ve “olaydan sonra oylarının yükselişe geçtiği” üzerine söylemleri, yüzü aşkın insanın canına malolan cinayetin gerisinde kimlerin durduğunu açık etmektedir. Şüphesiz bombayı başbakan ve adamları patlatmamışlardır, ama canilerin yolunu Başbakan’a bağlı servisler açmışlardır...

 

Polisin -zaten önceden de bilinen- bombacıları kişi olarak tesbit etmiş olmasının ve bunların hangi örgüte bağlı olduklarını ilan etmiş olmasının tek başına büyük bir önemi yoktur. Muhalefet partilerinin de ifade ettikleri gibi, asıl önemli olan, maşayı tutan eli ortaya çıkartmaktır. Aslında o el de bellidir ya...

 

Tam seçim öncesi Ankara’da patlayan bonbalara Kürt halkının yaşamakta olduğu illerde aniden alevlendirilen şiddet eylemleri, askere-polise saldırılar, bunlara verilen yanıtlar, ölümler, yıkımlar, halkı rahatsız eden hendek kazmalar, trafiği ve ticareti engellemeler, sıkıyönetim benzeri uygulamalar eklenince, muhalefet partileri sadece alana çıkamaz hale gelmediler, aynızamanda halkın ileriye yönelik korkuları daha da beslendi. Anlaşıldığı kadarıyla bu cehennem ateşi, iktidarı destekleyen gizli karanlık güçler tarafından da beslendi. Patlamaların, cinayetlerin kaç tanesinin gerçekten PKK’ya ait olduğu, biraz düşünebilenler için belli olmadı... Şiddetin yarattığı tedirginliğin özellikle Kürt toplumu içinde yayılması, bu halktan oy toplayan partinin oylarının düşmesine yol açtı. PKK, sanki iktidar partisi için çalıştı (Aslında, defalarca, PKK’nın barışcı mücadeleyöntemleri seçmesi gerektiğini gerekçeleri ile birlikte yazmıştım. Başkaları da bu konuda uyarılar yapmıştı, ama onlar, asıl olarak kendi yandaşlarına zarar veren politikalarını terketmediler. Muhtemelen onlar, destekledikleri partinin “Türkiye Partisi” haline gelerek asimile olacağından, PKK’nın ideallerinden tamamen uzaklaşıp kendilerine rakip hale geleceğinden korkarak şiddete sarıldılar. Aslında tam seçim öncesi bu şiddet politikası, Türkiye’yi yöneten partinin de işine geldi ve terör azdı...- Y. K.). Sonuçta, yükselen şiddetin ürettiği yaygın kitle psikolojisi, en büyük partiye yönelme eğilimini besledi. Tüm bunlara, hukuki yanları su götürür TV ve gazete kapatmaları, basına yönelik saldırılar eklenince, AKP’nin oyları yaklaşık dokuz puan birden arttı...

 

Basına yansımış olan bir diğer çok ilginç olay da, ülkenin Baş Savcı’sının MİT’e yöneltmiş olduğu şaka gibi sorudur... Gerçekte, asıl sorumluları gizleme çabası içinde olduğu anlaşılan Baş Savcı, “dünyadan habersiz” rollerde, sanki dalga geçer gibi, MİT’e, “Ankara Garı önündeki bonbalamada yabancı istihbarat servislerinin rolü olup olmadığını”, sormuştur. Sanki O, MİT’in yabancı servislerle, CIA, MI6, BND, MOSSAD ve daha başka güçlü batılı servislerle zaten ortak çalışmakta olduğunu bilmemektedir... Bu “dış tehdit” algısı yaratma çabasını, aslında, en çok Cumhurbaşkanı kullanmaktadır. O, “Dışgüçlerin Türkiye’yi batırmaya çalıştığını, kendisini istemediklerini”, sürekli tekrarlayarak, “ülkenin kurtarıcı kahramanı” olduğu algısını yaymaya çalışmaktadır. O, tüm kötülüklerini ve yolsuzluklarını bu “dış tehdit” masalı ile unutturmaya çalışmaktadır. Aslında bu kirli entrika, “iç sorunları örtbas edebilmek için bir dış tehdit algısı yaratma” çabası, asırlardır sahnelenen bir oyundur... İlginçtir, Cumhuriyet Baş Savcısı’nın MİT’e yöneltmiş olduğu “Ankara Garı önündeki bonbalamada yabancı istihbarat servislerinin rolünün olup olmadığı”, üzerine sorusu, Cumhur Başkanı’nın “dış tehdit” algısı yaratma çabaları ile paralellik taşımaktadır.  

 

Anlaşılan Baş Savcı, vaktiyle, 12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesi yaşanmış olan terör olayları ile ilgili olarak Ecevit’e rapor veren Ankara Cumhuriyet Baş Savcı Yardımcısı Doğan Öz'ün başına gelenlerden haberdardır. Bu nedenle O, önceden “doğru” safta yerini almış olmalıdır... “Kontragerilla adlı kuruluşun terör örgütlerini yönettiğini, aynı kuruluşun sivil MİT görevlilerini ve siyasi polisi de yönettiğini”, Ecevit’e rapor eden Doğan Öz, yaşanmakta olan kanlı terörün gerisinde -tamamen yasa dışı çalışan- askeri bir devlet servisi olduğunu bildiren Doğan Öz, 24 Mart 1980 günü işine gitmek üzere sabah saat 08:00 sularında özel arabasına bindiği sırada üç kurşunla kafasından vurulup öldürülmüştür. Cinayeti tüm kanıtları ile ortada olan ve ayrıca cinayetini itiraf eden katil İbrahim Çiftci, üst üste dört kez idam cezası almasına karşın, cezası her defasında Askeri Yargıtay’dan geri çevrilmiştir. Sonunda Çiftci, bereat ettirilmiştir...

 

Anlaşılan günümüzün başsavcısı, geçmişte yaşanmış olanlardan gereken dersi çıkartmıştır. Yine anlaşılan O, en akıllıca işin “etliye sütlüye bulaşmadan ve doğru safta yerini alarak” emekliliğini beklemek olduğuna karar vermiştir...

 

Evet, yaşanan trajedilerin gerisindeki gerçek sorumlular bellidir...

 

-Çılgın piyonlar, kullanıcıları ve acıyı çekenler: “IŞİD” adıyla yeniden kullanıma açılan “Türkiye Hizbullah”ı, kullanıcıları ve acısını çekenler üzerine kısa notlar

 

Vaktiyle Türkiye Hizbullah’ını desteklemiş olanların ve şimdi de Suudi Arabistan ve Katar ile birlikte kanlı IŞİD örgütünü destekleyenlerin, Türkiye’de IŞİD adını kullananları desteklememeleri ve muhalefeti terörize edip ezme, özellikle Kürt muhalefetini ezme amacıyla onlardan yararlanma yoluna gitmemeleri düşünülemez...

 

Daha iki gün önce, 19 Ekim 2015 akşamı, biraz haber alma amacıyla karşısına oturduğum televizyonda gezinti turuna çıkmışken, iyi ki açmış olduğum Halk TV’de (h), programa telefonla katılan emekli jandarma Kurmay Albayı Aziz Ergen’in anlattıklarını dinleme olanağına kavuştum...

 

Diyarbakır, Batman, Adıyaman bölgesinde görevli komutanlık yapmış olan emekli Kurmay Albay’ın anlattıkları, düşüncelerimi doğrular ve zenginleştirir yöndeydi. Dürüst bir insan olduğu ve Jitem’ci olmadığı anlaşılan Aziz Ergen, “Günümüzde Türkiye’de örgütlenen IŞİD’i anlayabilmek için, 1980’li yıllarda örgütlenmeye başlanan ve 1990’lı yıllarda Türkiye’yi kana boğmuş olan Hizbullah’ı bilmek gerektiğini, bu Hizbullahcı canilerin günümüzde IŞİD adıyla yeniden sahneye sürüldüklerini”, kendine özgü cümlelerle anlatıyordu. Yine aynı emekli Kurmay Albay, “Hizbullah’cı katillerin korunup kollandıklarını”, söylüyordu, ama konumu gereği O, bu kollayıcıların kimler olduğunu açıkça söyleyemezdi şüphesiz...

 

Aslında, Türkiye Hizbullah’ını koruyup kollayanların kimler olduklarını anlamak hiç te zor değildi. Bunlar, “derin devlet” adını alanlardan, devlet adına yasadışı örtülü operasyonlar yürütürken “kontragerilla”, veya “Jitem” vs. adlarını kullananlardan başkaları değildi... Bunlar, tamamen yasadışı olarak çalışan birtakım gizli devlet birimleri idi... “Devlet zaman zaman rutin dışına çıkabilir!”, diyen Süleyman Demirel, bu gerçeği veciz biçimde itiraf etmişti...

 

Basındaki bilgilere göre, Türkiye Hizbullah’ı nın kuruluş süreci, Beyaz Saray’ın “yeşil kuşak” politikasını Türkiye’ye taşımış olan 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile başlamıştı. Darbenin hemen ardından, darbecilerin koruyucu şemsiyesi altında, 1981 yılında, Türkiye Hizbullah’ı için ilk adımlar atılmıştı... Jitem tarafından silahlandırılıp eğitildiği gerçeği basına yansımış olan sözkonusu örgütleme, 1990’lı yıllarda yaşanmış olan “faili mechul cinayetler” olayında, devletin “ölüm mangaları” ile birlikte başrollerde olacaktı... O yıllarda basın organlarına, Batman’da işlenen satırlı Hizbullah cinayetleri, adam kaçırmalar, korkunç olaylar çokça yansımakta idi...

 

Halk TV’ye konuşan aynı Emekli Kurmay Albay Aziz Ergen, Hizbullah evine yaptıkları bir baskında, “20 bin kişilik ölüm listesini elegeçirdiklerini” sözlerine ilave etmekteydi...

 

Biraz düşünebilen biri, Türkiye Hizbullah’ı gibi militanlarının çoğu kırsal kesimden gelen, ortalama eğitim düzeyi düşük olan, katı ataerkil kültüre sahip kişilerden oluşan bir örgütlenmenin, “toplumda yokedilmesi gereken” 20 bin kişinin listesini hazırlayamayacağını çok iyi bilir. Böylesine kapsamlı bir iş, değişik meslek örgütlerinin, derneklerin, vakıfların, siyasi partilerin üye listelerine ulaşabilen, bu üyelerin düşünce yapıları hakkında istihbarat toplayabilen, güçlü toplumsal istihbaratı olan, nüfus kütüklerine kolayca ulaşabilen büyük istihbarat servisleri ile yapabilirler ancak. Tüm bu olanaklar, devlete bağlı istihbarat servislerinin elinde vardır sadece. Sözkonusu 20 bin kişilik ölüm listesini, devletin yasadışı çalışan servisleri yapabilir ancak...

 

Geçenlerde basına yansıyan bir habere göre, Türkiye başbakanı, Hollanda’da yaşamakta olan Türkiye vatandaşlarının adreslerine mektuplar yollayıp, gelmekte olan seçimler için oy istemiş. Hollanda hükümeti’de, “bu iş nasıl oldu?, adresler nasıl bulundu?”, diye soruşturma başlatmış. Herhalde sözkonusu adresleri Başbakan’a Türkiye Hizbullah’ı veya yeni adıyla Türkiye IŞİD’i ulaştırmadı. Vaktiyle Türkiye Hizbullah’ına o 20 bin kişilik ölüm listesini kim vermişse, günümüzde de başbakana Avrupa’da yaşamakta olan Türk vatandaşlarının adreslerini aynı örgüt vermiştir...

 

Anlaşılan, faşist devlet örgütlenmeleri bilgiyi topluyorlar ve devleti sorumluluktan kurtarma hesabı ile öldürülecek olanların listelerini taşeronları konumundaki Türkiye Hizbullah’ına veya bir başka benzerine ulaştırıyorlardı. Nasıl olsa Türkiye Hizbullah’ının içi, bu servislerin adamları ile doluydu... Günümüzde ise Türkiye Hizbullah’ın yerini, Türkiye İŞİD’inin almış olduğu anlaşılmaktadır... (Özellikle “Türkiye Hizbullah”ı diye altını çizerek yazıyorum, çünkü, Şia inancına bağlı Lübnan Hizbullah’ı [Allah’ın Hizbi, Partisi], karşı-devrimci faşist Türkiye Hizbullah’ının tam tersine ilerici, devrimci bir örgütlenmedir. Günümüzde Suriye’de IŞİD’e karşı da savaşan Lübnan Hizbullah’ı, yoğun toplumsal hizmet veren, İsrail saldırılarını başarılı biçimde durdurabilen, içinde kendi dini ideolojisinden olmayan ilerici bireyleri de barındıran, ilerici örgütler ve devletler ile bağı olan devrimci bir yapılanmadır.)

 

Türkiya Hizbullahı’nın korkunç işkence yöntemleri, işkenceli sorguları banda alması, “domuz bağı” tabir edilen kurbanı bağlama yöntemleri, mezar evler, tüm bu korkunç olaylar, devletin özel eğitilmiş gizli servislerine özgü yöntemlerdir, onların eğitimleri dışında sıradan fanatik dindar köylülerin veya kasabalıların bu işleri bilmeleri olanaksızdır... 

 

Abdullah Öcalan’ın 15 Şubat 1999 günü CIA-MOSSAD işbirliği ile Kenya’da tutuklanıp Türkiye’ye teslim edilmesinin ardından, anlaşılan, artık PKK’nın sonunun geldiğine inanılmış olmalı ki, Türkiye Hizbullah’ını da yürürlükten kaldırmak için düğmeye basılacaktı. Sözkonusu örgütün kurucularından olan ve örgütün lideri olarak bilinen Hüseyin Velioğlu, 17 Ocak 2000 günü Beykoz’da yapılan bir operasyon ile öldürülecek, ya da “öldürüldüğü” ilanedilecekti. Aynı örgütün önde gelen diğer iki lideri sağ alınacaktı... Örgütün birkısım üyeleri, muhtemelen örgüt içindeki istihbarat elemanları uykuya geçirilirlerken, birçok üye tutuklanacak, korkutucu mezar evler, korkunç işkence yöntemleri teşhir edilecekti. “Faili mechul” cinayetler adı verilen olayların tümü de bu örgütün omuzlarına yüklenirken, “devlet temize çıkartılmış”, sözde aklanmış olacaktı...

 

AKP iktidarının üçüncü yılında, 2005’de, PKK’nın yeniden toparlanmaya başladığı gözlenerek ve anlaşılan Türkiye Hizbullah’ı gibi yapılanmalara yeniden gereksinim duyulacağı düşünülerek, sözkonusu caniler örgütünün elemanlarının serbest kalmalarını sağlayan yasa meclise getirilecekti. Birsüre sonra canileri serbest bırakan ve ardından kaçmalarına gözyuman AKP iktidarı, anlaşılan, devletin yasadışı örgütleri ile birlikte iş yapmaktaydı, onların tavsiyelerine göre davranmaktaydı... Tüm bu yaşananlara, bunları yaşatanların tavırlarına ve konuşmalarına bakılınca, hem AKP yönetiminin ve hem de asıl olarak bu örgütün başındaki kişinin gerçekte ne olduğu daha baştan anlaşılmakta idi. Buna karşın, cırcır böceği “liberaller”, o yıllarda, halen AKP destekçisi konumundaydılar...

 

Hizbullah benzeri örgütlenmelere yeniden gereksinim duyulacağı daha 2000’li yılların ortalarında düşünülmüştü ve Türkiye Hizbullah’ı, IŞİD adıyla kontrollu olarak yeniden günümüzde sahneye sürülecekti... Türkiye’de IŞİD adıyla sahneye sürülenlerin yaptıkları, -aynen vaktiyle Türkiye Hizbullah’ının yapmış olduğu gibi- muhalefeti terörize etmekten, muhalifleri öldürmekten, ülke çapında korku salmaktan, AKP’nin tek başına iktidar olabilmesi için yolu temizlemekten başka birşey değildi, değildir... Bir-iki göstermelik operasyonla kullanan-kullanılan bağını görünmez hale getirmek, kafaları karıştırmak mümkün olmaktadır...

 

Başbakan’ın, 20 Ekim 2015 tarihli basın organlarına yansıyan sözleri, bu gerçeği, kullanan-kullanılan bağını kanıtlar yöndeydi, ama anlayana... Başbakan Davudoğlu, korkuyu iyice yayma düşüncesiyle olmalı, "Şer odakları biliyorlar ki AK Parti zayıfladığında terör odakları güçlenecek ya da çözüm süreci zayıflayacak. Çünkü biliyorlar ki AK Parti iktidardan indirilirse ya bu terör çeteleri dolaşacak ya da eskiden olduğu gibi 'Beyaz Toroslar' dolaşacak" demekteydi (20 Ekim 2015 Salı http://www.radikal.com.tr/).

 

Bilindiği gibi, Oyak ortaklığı ile Türkiye’de üretilmeye başlanan Fransız Renault araçlarının bir modeli olan “Beyaz Toroslar”, Jitem tarafından, ölüm mangaları tarafından kullanılmakta idi. Bu araçlarla alınanlar birdaha geri dönmüyorlardı. Hesaplara göre, Ağırlıklı çoğunluğu Kürt halkının yaşamakta olduğu illerden olan yaklaşık 20 bin kişi bu şekilde kaybolmuştu. “Cumartesi anaları” olarak anılan kayıp anneleri veya babaları veya eşleri, halen her Cumartesi toplanıp kaybolan yakınlarının bulunması, en azından mezarlarının bulunması için kamu oyunun dikkatlerini çekmeye çalışmaktadırlar... 

 

Kısacası Davudoğlu, “Eğer bizi tek başına iktidar yapmazsanız, geleceğiniz, ya terör çetelerinin esiri, ya da ‘beyaz toroslar’ ile alındıktan sonra ölüm mangalarının kurbanı olmaktır!”, demeye getiriyordu...

 

CNN’e konuşan politikacı Masum Türker, Davudoğlu’nun söyleminin rastgele olmayıp, tüm topluma yönelik bir tehdit olduğu kanısındaydı... HDP, CHP gibi partilerin liderleri de aynı görüşü paylaşmaktaydılar... CHP lideri Kemal Kılıçtaroğlu, “’faili mechuller’ olarak anılan cinayetlerin araştırılması amacıyla mecliste vermiş oldukları tüm önergelerin AKP vekillerinin oyları ile reddedildiğini”, söylemekteydi. Bu gerçek, Davudoğlu’nun sözkonusu konuşmalarının korku yayma amacı taşıdığı düşüncesini, üstü kapalı tehdit anlamına geldiği düşüncesini güçlendirir nitelikte idi...

 

Bu satırları yazanın gelişmelerden anladığına göre, başbakan Davudoğlu, sıradan masum bir akademisyen iken politikaya sokulmuş birisi olmayıp, aynen cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan gibi bilinçli olarak seçilip örgütlenmesinin ardından, “derin devlet” olarak veya başka adlarla anılan yasadışı gizli faşist yapıya bağlanmış olarak politikada kariyer yapmaya başlamıştır. Onlar, bu örtülü operasyonlar yürüten gizli faşist yapı sayesinde politika da yolları açılmış kişilerdir... Şüphesiz yine Onlar, gerekirse, -gölgede duran asıl oğlanlar tarafından- harcanabilecek, kurban edilebilecek karakterlerdir...

 

Aynızamanda Madımak Oteli katliamından da sorumlu olan Türkiye Hizbullah’ının hapisteki elemanlarını kurtaracak yasa, AKP oyları ile, 1 Haziran 2005 günü yürürlüğe girmiştir. Bir yandan kamuoyu baskısı, diğer yandan ise muhtemelen bazı hesaplarla, ya da yapılmakta olan gizli anlaşmalarla ilgili olarak uygulama, önce, 1 Nisan 2008’e, sonra da 31 Aralık 2010’a ertelenecekti.

 

Hizbullahcı tahliyeleri, sessizce, kimseye duyurulmadan yapılacaktı. Hemen ardından, aynı Türkiye Hizbullahı’nın öndegelen 15 yöneticisi ortalıktan kaybolacaktı...

 

Irak’ta ve ardından Suriye’de El Kaide uzantısı olarak ortaya çıkan IŞİD veya ISIS (Irak-Şam İslam Devleti) ile birlikte Türkiye Hizbullah’ı da IŞİD adıyla alana sürülecekti... Tüm veriler, bunların Türkiye devletinin yasadışı istihbarat birimleri ile içiçe olduklarını, kontrol altında olduklarını, politik amaçlarla eylemlerine izin verildiğini göstermektedir... Yine Mahsum Türker’e göre, Türkiye’de aktif 4 500, beklemede ise 3 500 IŞİD üyesi vardır (Bazıları, Türkiye’de ortalama 10 bin kadar IŞİD militanı olduğunu söylemektedir.). Mahsum Türker’in aktarmasına göre NATO, IŞİD’in alanda savaşan 30 bin, yedekte ise 100 bin militanı olduğunu açıklamıştır. Şüphesiz Türkiye servisleri, IŞİD ile işbirliği yapanlar, vaktiyle Türkiye Hizbullah’ını örgütlemiş olanlar, bu sayıları daha iyi bilirler...

 

Türkiye Hizbullah’ı gerçeğini yakından tanıyan dürüst aydınların, dönemin dürüst görevlilerinin genel kanısı, sözkonusu örgütün günümüz koşullarında, Türkiye’de, “IŞİD” adıyla reorganize edilip kullanıldığı yönündedir... Tekrarlamak gerekirse, Halk TV’nin programına telefonla katılmış olan emekli jandarma Kurmay Albayı Aziz Ergen’in “Hizbullah’cı katillerin korunup kollandıklarını” üzerine sözleri, -zaten bilinen gerçeğe- daha da netlik getirecek niteliktedir. Emekli Kurmay Albayı Aziz Ergen, Diyarbakır- Batman yöresinde komutanlık yapmış ve Türkiye Hizbullahı’na yönelik operasyonları yürütmüş bir kişidir...

 

Bombacıların ait oldukları ifade edilen Adıyaman hücresinin zaten bilindiği, üyelerinin polis tarafından izlenip dinlendikleri, tüm çılaklığı ile ortaya çıkmıştır. Bu izleyip dinleme olayının, hatta bizzat örgütün tüm hücrelerinin içinde olma olayının, onlara dolaylı biçimde örgütsel yardım yapma ve yollarını açma işinin inkar edilermez bir gerçek olduğunu düşünmemek, aptallık olur...

 

Kısacası, Türkiye’de yaşanmış ve yaşanacak terör eylemlerinin, kanlı cinayetlerin asıl sorumluları bellidir.

 

-Ortadoğu’yu kaosa sürükleme, Lübnanlaştırma planlarının fikirbabaları: Bernard Lewis, Richard Perle,  Ordu-fonu RAND ve kullanılanlar üzerine

 

Ayrıntıyı ileride yazacağım metne bırakarak, olayların nasıl geliştiklerine, terörün arkasında kimlerin olduğuna, Türkiye’yi yöneten kliğin bu pisliğin neresinde durduğuna kısa kısa değineceğim. Sanırım böylesi, asıl suçluya, veya suçlulara daha rahat ulaşmayı sağlayabilir...

 

Sovyetler Birliği -değişik nedenlerle- çökerken, dünyanın tek egemeni olma hevesleri iyice alevlenmiş olanlar, önce, Huntington adlı birisine, yeni düşmanla ilgili “teori”yi ısmarlamışlardır... Samuel Huntington’un  “kültürler arası savaştan” sözeden uzun bir makalesi, 1993 yazında, ABD dışpolitikasına yönveren CFR (Dış İlişkiler Meclisi) adlı kurumun yayın organı “Foreing Affairs” adlı ünlü dergi de yayınlanmıştır. Ismarlama olduğu açıkça belli olan sözkonusu makale, daha sonra kitap haline getirilmiştir...

 

Kısacası, dünya egemenliği için harekete geçmenin aracı olacak olan yeni düşman bulunmuştur. Sözkonusu düşman, İslamiyet’ten, enerji kaynakları açısından zengin, ya da enerji yolları üzerinde duran halkı Müslüman ülkelerden başkası değildir...

 

Sonuçta, 11 Eylül 2001 provokasyonu bahane edilerek, “İkiz Kuleler”e yönelik saldırı bahanesiyle  eyleme geçilmiştir... İkiz Kulelere saldırıyı, El Kaide’nin lideri Usame bin Laden’in örgütlemiş olduğu ve Taleban’ın Laden’i ABD’ye iade etmediği bahane edilerek önce Afganistan’a saldırılmıştır. Ardından, Irak saldırısı başlatılmıştır... Aslında, Bush ailesi ve Suudi Krallık ailesi ile derin iş ortaklıkları olan Laden ailesinden gelme milyarder Usame bin Laden, bir CIA yetiştirmesi idi ve başında gözüktüğü El Kaide örgütünün asıl mimarı da CIA’dan başkası değildi... Bunlara ileride, kaynakları ile birlikte daha ayrıntılı dokunacağım..

 

Beyaz Saray açısından önemli olan, enerji yolları üzerinde bulunan ve ayrıca enerji zengini Orta Asya ve Hazar havzası egemenliği açısında stratejik önem taşıyan, Rusya Federasyonu’na ve Çin’e tehdidi kolaylaştıran Afganistan coğrafyası üzerinde paylaşılmamış bir egemenlik kurmaktı... Petrol, endüstrileşmiş ülkeler, özellikle ABD açısından hayati öneme sahipti, daha uzun süre de sahibolacaktı... Dünyamızın halen kullanılan mevcut fosil enerji kaynaklarının yüzde yetmiş kadarı, adı geçen alanlarda, Orta Asya ve çevresinde, Hazar havzasında, Ortadoğu’da yoğunlaşmıştı. Irak, Ortadoğu, Hazar Havzası ve Orta Asya egemenlikleri açısından stratejik önem taşımaktaydı. Ayrıca, en zengin petrol kaynakları Ortadoğu’da bulunmaktaydı... Sonuçta, Irak petrollerinin yüzde doksanına yakınına, ABD-İngiltere merkezli uluslarüstü tekeller elkoyacaklardı...

 

Gerçekte, daha 11 eylül olayından tam iki ay önce, temmuz 2001’in ilk iki haftası içinde, Laden’in Dubai’deki USA hastahanesinde idrar yolları iltihabı nedeniyle tedavi gördüğü bilinmekteydi. Hatta, lokal CIA görevlisi Lary Mitchell, aynı süre içinde Laden ile görüşmüştü... Hepsinden daha ilginç olan, Laden, lokal CIA görevlisi Lary Mitchell ile Dubai’de görüştüğü sırada, 1998 yılında Kenya’daki ve Tanzanya’daki USA elçiliklerine yapılan bombalı saldırıların sorumlusu olarak ta aranmaktaydı... Kısacası O, Clinton tarafından 1996 yılında imzalanmış olan “ABD Anti-Terör Yasası” gereğince USA güvenlik örgütleri tarafından sözde aranmaktaydı...

 

Durum yukarıda açıklanmış olduğu gibi iken, Beyaz Saray, Neocon ekibi, 11 Eylül saldırısından Laden’i ve El Kaide adlı -kendi eseri- örgütü sorumlu tutarak Afganistan’a saldıracaktı... Herşey çok önceden planlanmıştı... Aslında, Irak saldırısı da önceden planlanmıştı ve planlayıcılar arasında, neocon olarak tanımlananlarla birlikte, İngiltere’nin “sosyal demokrat” başbakanı Blair’de vardı... Komplocular, Irak’a vurulacak darbenin Ortadoğu’da tüm dengeleri bozması beklentisi içindeydiler. Ve zaten öyle de olacaktı... (bak: By Global Research News, Smoking Gun Emails: Bush and Blair Secretly Plotted War on Iraq in March 2002 http://www.globalresearch.ca/; By Felicity Arbuthnot, Tony Blair’s “Deal In Blood” with George W. Bush To Attack Iraq One Year Before the March 2003 Invasion., http://www.globalresearch.ca/; By John Pilger, Tony Blair must be Arrested under the Proceeds of Crime Act. “The Paramount War Crime under Nuremberg”, http://www.globalresearch.ca/; By Tom Steele The Smoking Gun Memo: Tony Blair Should Stand Trial for War Crimes, Say 96% in British Poll, http://www.globalresearch.ca/; By John Wight, The Secret Memo: Tony Blair’s Iraq Role Will “Follow Him to His Grave.”, http://www.globalresearch.ca/)

 

Huntington’un “kültürler arası savaş” teorisine alternatif olmasa da, O’nun teorisini tamamlayıp geliştirecek olan bir başka şeytani yıkım teorisi daha aynı yıllarda, 1990’ların başlarında, üretilmişti... Bir İngiliz Yahudisi olan Princeton Üniversitesi Profösürü ünlü tarihci Bernard Lewis, Ortadoğu’nun Müslüman toplumlarını kaosa sürüklemenin teorisini aynı yıllarda üretmişti... “History Commons”un (historycommons/org) sonbahar 1992 yayınına göre, bölgeyi, Ortadoğu’yu kanlı bir kaosa sürükleme planının fikir babası Bernard Lewis, sözkonusu projesini, “Lübnanlaştırma” (“Lebanonization”) adıyla 1990’lı yılların başında üretmişti. Yine “Foreing Affairs” adlı dergide yayınlanan “Rethinking the Middle East” (“Ortadoğu’yu Yeniden Düşünmek”)  başlıklı makalesine göre O, Bernard Lewis, “Lübnanlaştırma”yı gerçekleştirebilmek için, kökten dinciliğe yeni bir biçim verilebileceğini anlatmaktaydı...

 

“History Commons”un aynı sayısına göre O, Lewis, çok uzun zamandır, 1950’den beri İsrail sağını, İsrail’in en militarist ırkçı çevrelerini, Netanyahu gibi karekterler tarafından temsiledilen politik güçleri desteklemekteydi ve halen desteklemektedir... (not: Bazı TV kanallarında yayınlanan tarih proramlarında Bernard Lewis’i göklere çıkartanlar, sözkonusu düşüncesizce tavırlarını gözden geçirirlerse, sanırım iyi bir iş yapmış olurlar.- Y. Küpeli)

 

Bernard Lewis’in deyimi ile “Lübnanlaştırma”, köktendinci gurupları manupule ederek tüm Ortadoğu’yu kanlı bir kaosun içine sürükleme işi, İsrail’in güvenliğini garanti etmenin ötesinde, İsrail’i bölgede egemen güç haline getirecekti. Ayrıca, bu yolla, Batı düşmanı, ABD düşmanı kökten dinci örgütlerin enerjileri Ortadoğu’nun ulusalcı veya değişik ölçülerde solcu güçlerinin üzerlerine kanalize edilmiş oluyordu. Böylece, bir taşla iki kuş vuruluyordu... Siz, Irak’ı ve Suriye’yi kana bulayan kökten dinci güçlerin İsrail’e ve bazı istisnai olaylar dışında Batılı merkezlere saldırdıklarını hiç gördünüz veya duydunuzmu?

 

Sonuçta, Batı’nın emperyalist merkezlerinin denetimleri altındaki bu kaos sayesinde Ortadoğu’nun ulusalcı güçleri geriletilirken, bölgenin enerji kaynaklarına ve enerji yollarına daha rahat elkonulabilecekti, konulabilmektedir. Diğer yandan aynı kaos, İslam etiketli örgütlerin ve toplumların birbirlerini boğazlar gözükmesi, İslam toplumları içindeki politikacıların, aşiretlerin, değişik etnik ve dini gurupların Batı’nın emperyalist merkezleri tarafından daha ucuza satınalınıp kullanmasını kolay hale getirecekti, getirmektedir (“Denize düşen yılana sarılır”, çaresizlik duygusu, kişileri veya değişik guruplaşmaları celladına hizmete, yaşamı güvenlik altına alabilmek için bir büyük güce hizmete zorlar.-Y. K.)...

 

Tüm bu gelişmelerin, uretilmiş olan kanlı terörün, yaratılmış kontrollu kaosun bonusu olarak, Batılı emperyalist liderler, “İslam’a karşı olmadıkları, sadece terörle savaştıkları” yalanlarının gerisine gizlenme olanağına sahibolacaklardı. Bu yalan, onların halkı Müslüman ülkelere yönelik askeri müdahalelerini kolaylaştıracaktı, kolaylaştırmaktadır. Sözkonusu yalanları ile onlar, hem kendi kamuoylarını ve hem de Müslüman toplumlar içindeki azımsanamayacak kalabalıkları aldatabilmektedirler...

 

Örgütlenip kışkırtılan terörün, üretilen kaosun ekonomik anlamda bonusu ise, silah üreten Batı merkezli tekellerin artan satışları, hızla yükselen kazançları olacaktı, olmuştur... Çatışmalar, terör, bunların yarattığı korkular, özellikle bölge ülkelerinin silah alımlarına daha fazla yönelmelerine yolaçacatı ve yolaçmaktadır...

 

Ortadoğu’nun Müslüman halklarının tarihleri ve İslamiyet konusunda uzmanlaşmış olan Bernard Lewis, hangi inançtan veya etnik guruptan olanların nasıl kullanılabileceklerini, kimin kime nasıl vurdurtulabileceğini, yapılabilecek provokasyonların özelliklerini, herkesten iyi bilebilecek birisidir... Şüphesiz bilgi bir güçtür, iyi-insancıl ellerde halklara, insan soyunun rahatına ve mutluluğuna hizmet edebileceği gibi, kötü, yıkıcı, emperyalist ellerde, insan soyunun felaketine de hizmet edebilir... Bernard Lewis, ikinci tarafı, kötülüğün safını, ırkçı güçlerin safını, emperyalist güçlerin safını, Zorastrianism inancında ifade edildiği gibi, “yıkıcı ahmak Ahriman”ın safını seçmiş birisidir...

 

Dualist bir inanç sistemi olan, yani, iyiliğin ve kötülüğün kaynaklarını ayıran tek yaratılıcı Zoroastrianism’in öğretisine göre insanlar, özgür iradeleri ile, ya Ahura Mazda’nın (Akıllı Efendi, Akıllı Lord) safını, iyiliğin safını, ya da “yıkıcı ahmak şeytan Ahriman”ın, kötülüğün safını seçerler... Aslında, günümüzde kullanılan, “aydınlık” ve “karanlık” benzetmelerinin kökleri de bu düalist eski İran dinnine, Zoroastrianism inancına uzanır. “Başlangıçta varolan sonsuz karanlığın” temsilcisi “yıkıcı ahmak şeytan Ahriman” iken, Ahura Mazda (Akıllı Lord, Akıllı Efendi), sonradan doğan sonsuz aydınlığı, yani iyiliği temsileder...

 

Okudukları bilim dışı metinlerden kalkarak “dünyayı evrenin merkezi” sanmayı ve “düz bir tepsi” gibi farzetmeyi sürdüren, “bunun doğru olmadığını” söyleyen Galileo Galilei’yi (1564- 1642) Engzisyon’a (İnquisition) yollamış olan Vatikan papazlarının düşünce tarzını, orta çağ skolastiğini halen yaşatmakta olanlarla, 1400 yıl önce veya daha da önce kaleme alınmış bilim dışı dogmaların içinde tüm “gerçekleri” aramaya çalışanlarla ve böylece ahmaklıkları ve yalanları kitlelere yayma görevini üstlenmiş olanlarla emperyalist tezgahlar bozulamaz şüphesiz... “Kılavuzu karga olanın burnu boktan kurtulmaz!”, özdeyişine uygun olarak, yukarıda tarifedilen kafa yapısına sahip politikacılarca yönetilen toplumların da başları kolay kolay beladan kurtulmaz... Gerçi kargalar akıllı yaratıklardır ve bu nedenle, “teşbihte hata olmaz” diyerek tüm kargalardan özür dilerim...

 

Bernard Lewis’in ve onun düşüncelerini eyleme geçirenlerin tezgahları, bireysel ve aile yararlarının ötesini göremeyen yöneticilerle bozulamazdı ve bozulamaz... Ortaçağ skolastikçisi din adamları, ve din tüccarı politikacılar, televizyon kanallarında “lak lak” ederek yalanları ile yollarını bulur, halkları aldatarak ülkenin kamuoyuna geriye doğru yön vermeye çalışırlarken,  Bernard Lewis’in öğretisini kullanan yeni konsarvatiflerin (“neocon”ların) işleri tıkırında gidecekti ve gider...

 

Türkiye’de olduğu gibi bazı İslam ülkelerinde dümenin başına oturmuş din istismarcısı politikacılarla emperyalist saldırıya karşı durmanın,  Bernard Lewis ve onunla ortaklığa girmiş “nocon”ların (yeni tutucuların), W. Bush, Cheney, R. Perle gibi emperyalist liderlerin tezgahlarına karşı durmanın olanağı yoktu, olamaz... Tam tersine, Orta Çağ kalıntısı bu dar kafalı düzenbaz din tüccarı “İslamcı” politikacılar, iktidarlarını kullanarak ailelerini ve çevrelerini zenginleştirme peşindeki bu doların yeşiline tapınan politikacılar, kendilerine uzatılacak her elma şekerinin peşinde koşmaya, iktidar ve kazanç hırsı ile her kötülüğü yapmaya hazırdılar, hazırdırlar... Sözkonusu gerçek, Müslüman halkları birbbirlerine vurdurmayı daha da kolaylaştırmaktaydı, kolaylaştırmaktadır... Bilindiği gibi, “Büyük Ortadoğu Projesi” adını alan yıkım projesinin başına, dönemin Türkiye Başbakanı, günün Cumhurbaşkanı oturtulmuştur. Ve Irak’ta, ve Suriye’de dökülen kanın başlıca sorumlularından birisi de sözkonusu kişidir. “Büyük Ortadoğu Projesi”nin eş başkanı rolündeki kişinin ve O’nun yakın mesai arkadaşlarının politikaları, kanı, cinayetleri Türkiye’ye de davet etmektedir ve zaten etmiştir...

 

Bernard Lewis’in Ortadoğu’yu Lübnanlaştırma, yani destabilize etme planının bir benzeri de,  Bernard Lewis ile yakınlığı olan ünlü neocon Richard Perle tarafından üretilecekti... “Gelişmiş Stratejik ve Politik Çalışmalar için Enstitü” adlı İsrail think tank kuruluşu, Bernard Lewis’in planlarını tamamlarcasına, “Temiz Yokediş: Devletin Güvenliği için Yeni Bir Strateji” başlıklı yayını yapacaktı. (think tank: politik, ekonomik ve sosyal konular üzerine düşünce ve tavsüye üreten bir grup uzman kuruluşu- Y. K.). Yayının başyazarı neocon Richard Perle’nin amacı, yeni sağcı İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’ya tavsiyelerde bulunmaktı... Richard Perle’nin düşüncesine göre... “(...) İsrail, Arab komşularının, özellikle de Irak’ın ve Suriye’nin güclerini çökertmeli idi. Bu iş için ülkelerin içindeki tansiyonu yükseltir, iç çatışmaları kışkırtırken, dışta da Arab ülkelerini birbirlerine vurdurmak gerekmekteydi. İlk adım, Irak’ta Saddam Hüseyin’i yerinden atmak olacaktı. Irak ile bir savaş, tüm Ortadoğu’yu destabilize edecek, Suriye’nin, İran’ın, Lübnan’ın ve diğer ülkelerin hükümetlerinin yenilenmesini sağlayacaktı.” Yine sözkonusu yayına göre, “Bu strateji ile İsrail, düşmanlarını dudurmakla kalmayacak; aynızamanda onlara üstünlük sağlayacaktı.” (History Commons, July 8, 1996: http://www.historycommons.org/)

 

Afganistan işgaline gerekçe yapılan 11 Eylül 2001 sonrasının dezinformasyonlarını, kuyruklu yalanlarını atlayarak, The Guardian’ın (http://www.theguardian.com/world/2002/sep/03/worlddispatch.iraq) 3 Eylül 2002 tarihli haberine gelecek olursak... Bir teleizyon konuşmasında Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mubarek, “Irak’a yapılacak saldırının Ortadoğu’da yıkıcı etkileri olacağını”,söyleyecekti. Kısacası, Irak’ın yıkılmasının sonuçlarının ne olacağını Arab liderleri de bilmekteydiler. Provokasyonu planlayanlar, “Hüsnü Mubarek’in eski model bir lider olduğunu” söyleyerek, O’nun sözlerini etkisizleştirmeye çalışacaklardı. Irak’ı yıkmayı planlayanlar, “modası geçmiş bir lider olarak Mubarek’in görüşlerinin bir değeri olamayacağı” düşüncesini yayacaklardı...

 

Aynı The Guardian haberine göre İsrail, yıkılan Irak’ta yeniden Haşimi monarşisinin kurulmasını istemekteydi. Bu, İsrail’in -yukarıda özetlenmiş- yeni güvenlik stratejisinin bir gereği idi... İleride, Saddam devrildikten sonra, hernekadar eski Haşimi monarşisi diriltilemese de, 2000’li yılların ortasından sonra Irak Devlet Başkanı birinci yardımcısı Tarık el Haşimi olacaktı... Sonuçta bu kişi, Irak’ta yaşanan kanlı bonbalamaların sorumlusu olarak yargılanmak istenince, Türkiye’ye kapağı atacaktı. İnterpol tarafından da aranan Tarık el Haşimi’ye kucak açacak kişi, Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı Türkiye Başbakanı olacaktı. Zaten Suriye’yi kana bulayan kökten dinci örgütlerin liderleri de O’nun, Türkiye Başbakanı’nın koruyucu şemsiyesi altında toplantılarını İstanbulda yapmakta idiler. Bunlardan bazılarının idari merkezleri de İstanbul’da idi... Türkiye halkını ve olabildiği kadar Arab kamuoylarını aldatabilmek için İsrail’e “lolo”, arkadan ticarete ve politik işbirliğine devam...

 

Bir diğer benzer strateji de, 2008 yılında, ABD Ordu-fonu RAND raporunda yeralacaktı... İleride, Esad’ı devirme planları çerçevesinde yeniden sözedeceğim RAND raporunda, Geleceğin Uzun Süreli Savaşı’na açılım getirilmekteydi... Aynı Rapor’a göre, endüstrileşmiş ülkelerin ekonomileri, -stratejik açıdan önemli bir kaynak olan petrolü- ağırlıklı olarak kullanmayı sürdüreceklerdi. En büyük miktarda petrol ise Ortadoğu’da üretilmekteydi. Özet olarak, Ortadoğu’dan petrol akışı güvenlik altına alınmalı idi. Bu nedenle Selefi-cihadcı gurupları birbirlerine düşürmek, enerjilerini kendi içlerine akıtmalarını sağlamak gerekmekteydi (Bu düşünce, daha önce hakkında bilgi vermiş olduğum Prof. Bernard Lewis’in 1990’ların başında ürettiği teze, Ortadoğu’yu “Lübnanlaştırma”, destabilize etme öğretisine sonderece uymaktadır.- Y. K.). Aynı RAND Raporu, ayrıca, tutucu Sunni rejimlerin safında yer alınarak Şia-Sunni çelişkisi kışkırtmayı öngörmekteydi...

 

Bilindiği gibi, Ortadoğu’da yaşanan dini ayrışmada ABD’nin safı, Sunni inancının en katı puritan kolu Vahabiliğe (Muvahhidun, Tekçi) bağlı Suudi Arabistan’dır. ABD’nin safı, Suudi Arabistan’ın gölgesinde varolan Katar, Körfez emirlikleri gibi ülkelerdir. Aslında, ABD-İngiltere merkezli uluslarüstü tekellerin avukatlığını üstlenmiş Beyaz Saray’ın safı, bu tekellerin saflarından başkası değildir. Bu tekellerin yararları ile uyuştuğu için, Beyaz Saray’ın safı, şimdilik, petrol zengini Suudi monarşisi ve Körfez monarşileri olmaktadır. Ayrıca ABD dışpolitikası, bölgede en kolay bu monarşileri kullanabilmektedir, “onlarla bölgeye demokrasi getireceği” yalanını yaymaktadır... Gerçekte, puritan Vahabi (Muvahhidun) inancı, sadece Şia’ya düşman olmayıp, Sunni inancın diğer kollarına, Şafi, Hanefi, Maliki kollarına da düşmandır...

 

Müslüman-Arab dünyasında rejim değişikliklerine ve ülkeden ülkeye ağırlığı değişen kargaşaya ve yıkıma neden olan “Arab Baharı” adlı gelişmenin yerel ulusal nedenleri olmakla birlikte, bu kalkışmaların da ağırlıklı olarak ABD ve ABD’nin Batılı ortakları tarafından kışkırtılmış olduklarına dair güçlü veriler vardır. Kışkırtmaların ve doğrudan müdahalelerin en somut örneği, açıkça dış müdahaleye maruz kalan, sonunda üçe bölünüp petrollerine el konan Libya toplumunun trajedisidir... Stuart Jeanne Bramhall’ın 28 Ekim 2015 tarihli Global Research sitesinde yayınlanmış olan “The Arab Spring: Made in the USA” başlıklı yazısı, hem “Arab Baharı”nı işleyen Ahmed Bensada’nın kitabını tanıtmakta ve hem de sözkonusu olaylarda nasıl bir ABD-CIA parmağı olduğu gerçeğine açıklık getirmektedir...

 

Evet, yaşanmış ve yaşanmakta olan kanlı trajedilerin gerçek sorumluları ortadadır...

 

-Kışkırtılan terörle birlikte artan silah satışları ve bayram yapan silah üreticileri üzerine

 

Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI) kaynaklarına dayanarak yazan 22 Şubat 2012 tarihli Market Watch’a göre, silah ve askeri malzeme işi yapan yüz büyük kuruluşun hertürlü silah satışı 2010 yılında 411.1 milyar doları bulmuştur. Yüz firma için 2002’den bu yana silah satışındaki artış, yüzde 60 olmuştur... Yine SIPRI verilerine göre, en büyük 100’ün (Çin hariç) 2013 satışları biraz düşerek 402 milyar dolara erişmiştir. Buna, aynı yıl Rusya’nın satmış olduğu 31 milyar dolarlık silahı ve ayrıca SIPRI tarafından görünür hale gelen Brezilya, Hindistan, Güney Kore firmalarının satışlarını da eklerseniz, 2013 yılında silah satışlarının global anlamda daha da artmış olduğunu anlarsınız. SIPRI, 2014 yılında sökonusu toplamaya Singapur’lu ve Türkiye’li firmaları da katmıştır...

 

Silah satışlarının artışı, -II. Dünya Savaşı’ndan bu yana- militarize olan ve bu nedenle kana gereksinim duyan ABD ekonomisi için özellikle ve öncelikle önem taşımaktadır... Ortadoğu’da yaratılan kanlı kaos, silaha olan talebi arttırdıkça, ABD ekonomisi bayram yapmaktadır. İsveç’e özgü, “Birinin ölümü, diğerinin ekmeği !”, özdeyişi, sözkonusu gelişmeye “cuk oturmaktadır”, diyeceğim, ama ölümler vesilesiyle elde edilen kazançlar “birinin ekmeği”nin fersah fersah ötesindedir...

 

Silah ve techizat satışlarından arslan payını ABD şirketlerinin aldığını ve satışların günümüzde daha da arttığını anlamamak aptallık olur herhalde... Hemen belirteyim, ABD’nin 2015 bütçesinin yüzde 55.2’lik payı (640 milyar dolar) askeri harcamalara ayrılmıştır. Kısacası, seçilir seçilmez Norveç’ten Nobel Barış ödülünü almış olan Obama’nın askeri bütçesi, önceki ABD askeri bütçelerine göre rekor düzeye ulaşmıştır. Aynı bütçe, dünyadaki diğer tüm askeri bütçelerin toplam boyutlarını da aşabilecek büyüklüktedir... Menahem Begin gibi ırkçı katliamcı ve soykırımcı eski bir çeteci katile ve Henry Kissinger gibi milyonların ölümüne ve daha sayısız kötülüğe imza atmış bir savaş suçlusuna Nobel barış ödülü verildikte sonra, Obama’ya aynı ödülün verilmiş olmasında garipsenecek bir yan olamaz... Tüm bu rezillikler, ikiyüzlülükler, nasıl bir dünyada yaşamakta olduğumuzun en sembolik göstergeleridir aynızamanda...

 

SIPRI’nin verilerine göre, sözkonusu en büyük 100’ün üçte ikisinin merkezleri Kuzey Amerika’da ve Batı Avrupa’da bulunmaktadır. Bunlar, toplam silah satışlarının yüzde 84.2’sini yapmaktadırlar. Dünyanın diğer yarısına ait firmalar ise satışların sadece yüzde 9.2’sini gerçekleştirmektedirler... Aralık 2014 tarihli SIPRI tablosuna göre, 2013 yılında dünyadaki toplam silah ve techizat satışlarının yarıdan epeyce fazlası ABD’ye, ABD merkezli firmalara aittir... Çin hariç 2013 yılıda en büyük 10 silah ve techizat üreticisinin altı tanesinin merkezleri ABD’dedir. Bunların en başında, Lockheed Martin firması gelmektedir. Üçüncü büyüklükte olan, İngiltere’nin BAE Systems firmasıdır... Yedinci sırada, EADS (Trans-European); dokuzuncu sırada, İtalyan, Finmeccanica;  ve onuncu sırada ise, Fransız, Thales firmaları durmaktadır... (http://www.sipri.org/research/armaments/production/recent-trends-in-arms-industry/Fact%20Sheet%20Top100%202013.pdf)

 

Evet, yaşanmış ve yaşanacak kanlı trajedilerin asıl sorumluları bellidir...

 

-Provokasyonlar yoktan varedilemezler, gerçek maddi temeller üzerine inşa edilebilirler. Cihadcı köktendinciliğin tarihi eylemsel ve ideolojik kökleri vardır. Bu gerçeği bilen emperyalist merkezler, cihadcıları manupule edebilmektedirler.

 

Provokasyon, yoktan varedilemez. Kurulacak tezgahın, topumsal yaşamda birtakım ideolojik ve yapısal maddi temelleri olması gerekir. Ancak varolan bu temeller üzerinde yeni yapılanmalar oluşturulabilir ve bunlara yön verilebilir. Herhangi bir zaman olmamış birşey yoktan varedilemez ve olmayan zaten manupule edilemez... Tüm tek yaratıcılı dinler, geçmişin inanç biçimleri bile, kendilerinden önceki kültürlerin üzerine inşa edilmişlerdir, yoktan varolmamışlardır...

 

Örneğin, -birleştirici bir toplumsal tutkal olması düşüncesiyle, tamamen politik hesaplarla- ölümünden çok süre sonra İsa’nın “baba-oğul-kutsal ruh” ilanedilmesi, İsa’ya tanrısal bir kimlik kazandırılması, İsa’dan önceki Greko-Romen mitolojisinden soyutlanarak ele alınamaz... Hem Yunan’da (İonia) ve hem de Roma’da tanrılar insan biçiminde tasvir edilmekte idiler. Zaten insan olan İsa’ya da onlar gibi bir kimlik vermek, O’nu insan biçimli tanrı haline getirmek, İsa’yı bir biçimde eski tanrıların tasvirlerine benzeyen yeni bir kutsal varlık olarak üretmek, en akıllıcası idi. Eski tanrılar gibi insan biçimli bu yeni Tanrısal gücün Yunan-Roma etki alanı içindeki yığınlara kabulettirilmesi, göreceli kolay olacaktı. Geçmişin insan görünümlü tanrılarına inananların zaten bir insan olan İsa’yı kolayca “kutsal ruh” olarak kabuletmeleri mümkündü...

 

Yine örneğin, Muhammed’in herşeye kadir “yaratıcı” gücü, hem iyiliği ve hem de kötülüğü elinde tutan Allah, Muhammed’den çok önce, Batı Canaan (Batı Kenan) mitolojisinden yeralan 100 kadar tanrı ve şeytandan (demondan) sadece birisi idi. Yani, Allah inancı Muhammed’den çok önce de vardı, ama o zamanki Allah, Muhammed’in Allah’ı kadar güçlü değildi... Muhammed daha küçük bir çocukken, hatta O doğmadan, Muhammed’in ailesinin -Batı Kenan tanrılarından biri olan- Allah ile yakın bağ içinde idi. Muhammed’in babasının adının Abdullah olması, bu gerçeğin en somut kanıtlarından birisidir... Bilindiği gibi Abdullah, “Allah’ın hizmetkarı, bekçisi”, anlamına gelmektedir. Allah’ın sözcük kökeni ise, “Al-İlah” kelimesidir... Muhammed, Batı Kenan mitolojisinin tanrılarından (ya da yaratıcı güçlerinden) sadece birisi olan Allah’a tüm iktidarı bahşetmiş, iyiliği de kötülüğü de onun ellerine vermiştir...

 

Muhammed’in Allah’ı, iyiliği de, kötülüğü de kendi ellerinde tutmaktadır, çünkü, iyilik ile kötülüğü farklı kaynaklara bağlayan düalist Hint-Avrupai mitolojilerin tersine Semitik Mezopotamya (Mesopotamia) mitolojilerinin yaratıcı güçleri, çoğunlukla, iyiliği ve kötülüğü birlikte ellerinde tutan varlıklardı... Tanrılaştırılan İsa, düalist Hint-Avrupai Zoroastrianism’in tek yaratıcı gücü Ahura Mazda (Akıllı Efendi, Akıllı Lord) gibi sadece iyiliğin sahibi iken, İslam’ın Allah’ı, Mezopotamya Tanrılarının birçoğu gibi, her iki gücü birden eline alacaktı...

 

Sonuçta, tek tanrılı dinler nasıl geçmişin kültürleri üzerinde yükselmişlerse, İslam içinde de, zamanın akışına uygun olarak, başlangıçtaki katı ataerkil izole Bedevi kültüründen ve ayrıca İslam’ın temasa gelmiş olduğu diğer zengin  kültürlerden esinlenen farklı yollar üretilmiştir. Örneğin, İran’a egemen 12 İmam Şiası, eski İran dini Zoroastrianizm’in 500 yıllık bir süreç içinde İslam kabuğunun içine yerleştirilmesi ile şekillenmiştir ve İran toplumu kendi eski kimliğini bu şekilde koruyabilmiştir. Sunni İslam içindeki dördüncü ve sonuncu anakol Hanbeli mezhebi ise, Muhammed dönemi Bedevi kültürünün diğer zengin kültürlere, özellikle Harici rasyonalizmine, Yedinci Abbasi Halifesi al-Mamun’un rasyonalizmine yönelik gerici bir reaksiyon olarak şekillenmiştir. Bu reaksiyoner akımın içinden daha da gerici puritan bir akım olarak doğan Vahabizm (Muvahhidun, Tekçi) akımı ise, halen çölde Bedevi yaşamını sürdüren katı ataerkil Suudi aşireti ve benzerleri arasında yer edinebilmiştir...  Kısacası, reaksiyoner kökten dinciliğin, puritan inançların ve terör yöntemlerinin kökleri derinlere gider. Din içindeki çatışmalar, yüzlerce yıl geriye gider...

 

Binbirgece Masalları’nın ünlü Abbasi Halifesi Harun ar-Rashid’in (beşinci Abbasi Halifesi, 763/ 66- 809) ilk oğlu olarak İranlı bir cariyeden doğan ve Hariciliği devlet doktrini haline getiren yedinci Abbasi Halifesi al-Mamun (786- 833; Halifeliği, 813- 833), 827’de, “Kuran’ın bir devlet dogması olduğunu” ilanedecekti. Peygamber, “vekili” tarafından yalanlanmaktaydı ve yine al-Mamun döneminde Halifelik kurumu, doğrudan Allah’ın temsilciliği sıfatıyla anılacaktı...

 

Aklın Evi (Bayt al-Hikmah) adını alan bir akademi kuran, Tüm  eski Grek bilimiyle ve felsefesiyle ilgili yapıtları ve önemli Bizans (Doğu Roma) metinlerini arapçaya çevirten al-Mamun, “Peygamber’in vekili” anlamında Halife ünvanını taşıyan al-Mamun, Peygamber’in “getirdiği” kitabın gökten biryerlerden yollanmadığını anlaşılır gerekçeleri ile iddia ederken, kaçınılmaz olarak, gerici reaksiyoner güçleri de harekete geçirmişti... Mamun döneminde ve bir sonraki yüzyılda İslam toplumları, dönemin mevcut tüm bilimlerine önderlik ederken, altın çağlarını yaşamaktaydılar...

 

Al-Mamun’un  yaşadığı yıllarda ve ilk haçlı seferlerinin olduğu yüzyıllarda ortaçağın karanlığında boğulan Batı dünyası, doğudan Haçlı seferleri, Batıdan ise İspanya’nın Endülüs Emevi devleti aracılığıyla Arab-İslam dünyasının kimyasından tıbbınaa, matematiğinden astronomisine dek en ileri bilgilerine, gelişmiş felsefi yapıtlarına bir pencere açabilecekti. Sözkonusu pencereyle, arapça kanalıyla Batı dünyası, başta Aristo olmak üzere eski Yunan klasiklerine ulaşabilecekti... Batı toplumları, ileriye sıçramasını, yeniden yaradılışını, Rönesans’ını ancak böyle gerçekleştirebilecekti... Şimdi, yaşamakta olduğumuz yıllarda, aynı Batı’nın birtakım emperyalist önderleri, bazı tekellerin üç kuruşluk kazançları uğruna, İslam dünyasını, Arab dünyasını yıkmak ve kana boğabilmek için ellerinden gelen herşeyi yapmaktadırlar...

 

Araştırıcı akla, rasyonel düşünceye, dönemin bilimine gerici bir tepki olarak doğan katı dogmatik Hambeli okulu, ileride, çok daha reaksiyoner bir biçimde Ibn Taymiya (1263- 1328) tarafından yeniden üretilecekti. Moğol istilası, ağır baskı yılları, -aynen günümüzde olduğu gibi- reaksiyoner tepkilerin üremesi için elverişli iklimi yaratmakta idi... Ahmad ibn Hanbal’ın Manâkıb (menakıb, menkibeler) adını taşıyan ve İslamiyet içindeki önemli tarihi kişilerin serüvenlerini anlatan kitabı, İslam’ın diğer kolları tarafından dahi “büyük fitne” olarak kabuledilen Emevi yönetiminin baskıcı tüccar önderlerine, Peygamber soyunu neredeyse bütünüyle yokeden Muaviye ve Yezid’e övgülerle doluydu...

 

Merkezi Arabistan’da, ya da Najd (Nejd) adlı yerde, yaklaşık 1702 veya 1703 yılında doğmuş olan Muhammed ibn Abdulvahab (Abd al-Wahhab), İslam inancını saflaştırma, İslam’ı zenginleştiren tüm kültürleri dinden temizleme, Muhammed’in yaşadığı yıllardaki izole ve katı ataerkil bedevi kültürüne dönme işlemine girişerek, -ileride kendi adıyla anılacak- Muvahhidun (tekçi, birlikçi) ideolojisini geliştirecekti. Fazla vakit geçirmeden Saudi (Suudi) aşiretinin liderleri, Suudi hanedanı, 1744 yılıda, bu katı ataerkil puritan (yabancı etkilerden temizlenmiş, saflaştırılmış anlamına) ideolojiji kabuledip kendilerine bayrak yapacaklardı...

 

“Taleban” adlı fanatik silahlı gücün ideolojisi konumundaki Deoband okulu, veya diğer arapça adıyla Dar al-Ulum veya Darul Uloom (Eğitimin/ ilmin evi), 1867 yılında Muhammed Abid Hüseyin önderliğinde Kuzey Hindistan’da, Vahabi (Muvahhidun) okulunun bir türevi olan şekillendirilecekti (Aynı okulun kuruluş tarihini 1866 olarak veren kaynaklarda vardır)... Bu okula takılan Deoband adı, Hindistan’ın kuzeyindeki büyük Delhi kentinin yaklaşık 150 kilometre kadar kuzeydoğusunda, dağlık Nepal sınırındaki Uttar Pradesh’e konumlanmış küçük Deoband kentinden gelmektedir... Mısır’da ise, Vahabi öğretisinin bir uzantısı olarak Salafiyah öğretisi doğacaktı... Adından da anlaşılmış olacağı gibi Salaf veya türkçe söylenişiyle Selef, öncekiler, atalar, cedler anlamına gelmektedir. Aslında Vahabi okulunun farklı bir adla tekrarından başka birşey olmayan Salafiyah öğretisi, Atacılar veya Cedciler olarak ta türkçeleştirilebilir...

 

Osmanlı İmparatorluğu’na karşı ayaklanan Vahabi (Muvahhidun) ideolojili Suudiler, Şia inancının kutsal kenti Kerbela’yı işgaledip, katliam yapacaklardı. Onlar, aynen günümüzde Taleban’ın Afganistan’da, İŞİD’in Irak’ta ve Suriye’de yapmakta olduğu gibi, anıtları, mezar taşlarını parçalayacaklar, tarihi tahrib edeceklerdi. Yine onlar, Mekke’yi ve Medine’yi işgaledip, Kabe’yi yıkmaya kalkışacaklardı... Yani, günümüzün Taleban’ı, IŞİD (Irak-Şam İslam Devleti) gibi El Kaide kökenli birsürü örgüt, El Kaide, Irak’ı ve Suriye’yi kana bulayan, paha biçilemez değerdeki tarihi kalıntıları yokeden bu canavarlar, Suudi hanedanı ve emrindekiler ile aynı ideolojiye sahiptirler ve onların izinden gitmektedirler...

 

Mısır Ayanı (yarı bağımsız Mısır valisi) Mehmed Ali Paşa’nın (yönetimi, 1805- 49) güçleri, 1812 yılında, Suudi hanedanının önderliğindeki Vahabi güçleri yenilgiye uğratacaklardı. Mehmed Ali Paşa’nın ordusu Vahabi güçlerine karşı savaşırken, ilginçtir, Kızıl Deniz’de bulunan İngiliz donanması, Vahabi güçlere ateş desteği sağlayacaktı. Biritanya, Suudi hanedanının safında savaşa doğrudan taraf olmuştu... Günümüzde de Anglo-Amerikan emperyalizminin yapmakta olduğu bundan başka birşey değildir. Afganistan’ı ve Ortadoğu’yu kana bulayan canavarı onlar, onların servisleri örgütleyip silahlandırmıştır. Daha önce CIA’nın Pakistan gizli servisi ISI (Intern-Services Intelligence) ile birlikte Taleban’ı örgütlediğini ve bu işe 3- 3.5 milyar dolar yatırmış olduğunu defalarca yazdım... Vahabi inançlı Suudi ailesi ile İngiliz emperyalizmi arasındaki ittifak 1809 yılında kurulmuştu ve I. Dünya Savaşı yıllarında ve sonrasında da bu ilişkiler gelişerek sürecekti...

 

Muhammed ibn Suud’un ölümü ile yerini alan oğlu Abdul Aziz, Mısır Ayanı Muhammed Ali Paşa güçleri tarafından 1814 yılında yakalanıp barışa mecbur edilecekti. Fakat savaş, 1816 yılında yeniden başlayacak ve 1818 yılında Vahabi güçleri, kurtulamıyacakları bir askeri çemberin içine alınıp kesin yenilgiye uğratılacaklardı. Yakalanan Vahabi liderlerinin birkısmı Mısır Ayanı tarafından idam edilirlerken, en öndegelen liderler İstanbul’a, refomcu Osmanlı Sultanı II. Mahmud’a (yönetimi, 1808- 1839) yollanacaklar ve O’nun tarafından cezalandırılacaklardı...

 

İlginçtir, günümüzde “Osmanlıcılık” taslayan ve Osmanlı adını kullanan faşist bir gençlik örgütü şekillendiren iktidar partisi ve bu partinin lideri rolünü oynamayı sürdüren Cumhurbaşkanı, Osmanlı’nın cezalandırmış olduğu Suudi hanedanının kuyruğuna takılmaktadır. El Kaide, El Nusra, IŞİD gibi örgütlerle aynı ideolojiye sahip Suudi Arabistan’ın peşine takılan cumhurbaşkanı ve iktidar partisi, Ortadoğu’yu kana bulayan kökten dinci kriminal unsurlara hertürlü yardımı sağlamaktadır. Bu, kanıtları olan bir gerçektir... IŞİD Türkiye’nin Musul Konsolosluğu’nu çembere aldığında hava kuvvetlerini harekete geçirmeyenlerin ve daha sonra anlaşılmaz biçimde konsolosluk elemanlarını geri alanların safları, ya da gizli ilişkileri, daha ozaman belli olmuştu...

 

Pek uzağa gitmeye de gerek yoktur; daha dün, Mekke’de “şeytan taşlamaya” çalışırken yaşamlarını yitiren iki binin çok üzerindeki kişinin ölümlerinin sorumlusu olarak -haklı biçimde- Suudi yönetimi suçlanırken, yıllardır gerekli tedbirleri almaması nedeniyle ülkenin yönetimi ve yönetimin başı konumundaki Kral suçlanırken, Türkiye’nin cumhurbaşkanı, Suudi hanedanının avukatlığına soyunmuştur. O, uygun ortamı bulsa, “Şeytan’ın kafası attı, kendisini taşlayanları cezalandırdı, suç tümüyle şeytanındır!”, diyecektir... Cumhurbaşkanı’nın bu acı olaya yaklaşımını ve Suudi Arabistan kralını nasıl savunmaya çalıştığını merak edenler, o günlerin gazetelerine bakarlar...

 

Mekke Şerifi Hüseyin, I. Dünya Savaşı yıllarında (1916) İngiliz desteği ile Osmanlı’ya karşı ayaklanıp kendisini Hicaz (Batı Arabistan) kralı ilanedecekti. Suudi aşiretleri ise daha 1913 yılında ayaklanıp Merkezi Arabistan’ı (Najd veya Nejd) elegeçirmişlerdi. Onlar da I. Dünya Savaşı boyunca (1914- 18) İngilizlerle birlikte Osmanlı’ya karşı savaşacaklardı...  Yine onlar, Suudiler, 1926’da Hicaz’a saldıracaklardı... Sonunda, İngilizlerin müdahaleleri ile içsavaş sonbulacak ve Najd (Merkezi Arabistan) ile Hicaz (Batı Arabistan) 23 Eylül 1932 günü, Suudi Arabistan adıyla tek bir kırallık haline gelecekti...

 

Anlaşılmış olacağı gibi günümüzde, yine Anglo-Amerikan emperyalizminin desteğinde, Suudi hanedanı ile aynı ideolojiye sahip El Kaide kökenli örgütler, IŞİD (ISIS veya Irak-Şam İslam Devleti), El Nusra Cephesi vs. gibi örgütler, Ortadoğu’yu, Irak ve Suriye’yi kana bulamaktadırlar... Kısacası, Vahabi güçlerin ve Deobandi, Selefi vs. gibi türevlerinin geçmişte yaratmış oldukları yıkımlarla günümüzde yaşanmakta olanlar arasındaki tek fark, çok gelişmiş ölüm makinelerinin alanda olması ile ilgilidir. Geçmişte olduğu ğibi İngiltere ve II. Dünya Savaşı’nın ardından ek olarak ABD, günümüzde de Vahabi vahşetinin destekçisidir... Günümüzle ilgili bir diğer dikkat çekici değişiklik ise, Vahabi inancına bağlı Suudileri cezalandırmış olan Osmanlı’nın “mirascısı” rolünü oynamaya çalışanların, bu kez Suudiler ve Anglo-Amerikan emperyalizmi ile aynı safta olmalarıdır...

 

ABD ve müttefiklerinin son günlerde IŞİD’i bombalamaya başlamalarının nedeni, IŞİD’in, baştanberi ABD’ye sığınmış olan güçlere, Kürtlere saldırmaları ile ilgilidir. Sözkonusu ABD bombalamaları, IŞİD’i yoketmeye değil, ona eylem sınırlarını göstermeye yöneliktir...

 

Gerçekte, bu kökten dinci ve başlangıçta Batı karşıtı konumdaki sözkonusu örgütler, ABD’nin müsadesi ve bilgisi dahilinde Suudi Arabistan’ın çabaları ile silahlandırılmışlardır... (IŞİD,  El Nusra vs. gibi El Kaide kökenli olan ve ABD-Batı karşıtı söyleme sahip güçler, örgütlenmeler, enerjilerini bir başka düşmana karşı kanalize ettikleri zaman, diğer düşmanlıklarını unuturlar, ya da unutmak zorunda kalırlar. Onlar, girmiş oldukları bu yeni yolun tutsağı haline gelirler. İşte Prof. Bernard Lewis’in anlattığı ve tezgahladığı da tam bu olmuştur...- Y. K.)

 

-Suriye’de yaşanmakta olanları daha iyi anlayabilmek için, ABD’nin, CIA’nın Afganistan’da işlemiş olduğu günahlara, Mücahidin, Taleban, El Kaide gibi kökten dinci örgütlerin üretilişlerine kısa bir gözatış

 

Daha Sovyetler Birliği Afganistan’a girmeden çok önce, 200 bin aileyi toprak sahibi yaparak köylülüğü feodal esaretten kurtarmaya, ülkeyi endüstrileştirerek demokratikleştirmeye ve modernleştirmeye çalışan reformcu Afganistan hükümetine karşı feodal beyleri, orta çağ kalıntısı unsurları örgütleyip silahlandırmaya, onlara hertürlü yardımı yapmaya yönelik gizli emri 3 temmuz 1979 günü başkan Jimmy Carter’e (başkanlığı, 1977- 81) imzalatmış olan ulusal güvenlik danışmanı Zbigniev Brzezinski, başkana yolladığı notta, “Bu yardım, Sovyet askeri müdahalesine yolaçmak amacıyla yapılmaktadır!”, diyerek duruma açıklık getirmekteydi...

 

Zbigniev Brzezinski’nin düğmesine basmış olduğu operasyon, 1977 yılında bizzat kendisi tarafından ilanedilmiş olan ve Sovyetler Birliği’ni güneyinden İslamcı rejimlerle çenbere almayı içeren “Yeşil Kuşak” politikasının uygulamalarından birisi idi... Batıdan doğuya doğru NATO (North Atlantic Treaty Organization), CENTO (Central Treaty Organization) ve Pakistan’ın da dahil olduğu SEATO (Southeast Asia Treaty Organization) arasındaki tek boşluk, Afganistan idi. Afganistan’ın ABD güdümüne girmesi, Orta Asya üzerinde çok önemli stratejik bir üs kazanmanın ötesinde, NATO-CENTO-SEATO çemberinin de tamamlanması anlamına gelmekteydi...

 

CIA’nın 3- 3.5 milyar dolar yatırması ile oluşturulan Mucahidin koalisyonunun başına, Afganistan’ın en büyük eroin üreticisi ve ihracatcısı Gulbeddin Hekmetyar  oturtulacaktı. CIA elemanlarının, arkasından, “Bukalemun, kadın düşmanı faşist!” tanımlamaları ile dalga geçtikleri Gulbeddin Hekmetyar’a hertürlü yardım yapılırken, -Afganistan ile Pakistan arasındaki sınıra konumlanmış-  Hekmetyar’a ait refinerilerde üretilen yüksek kaliteli eroinler CIA uçakları ile taşınmaktaydı. ABD’nin eroin tüketiminin en az yüzde 60’ı, Hekmetyar’ın üretimi ile karşılanmaktadı...  

 

“Hangi Gulbeddin Hekmetyar’dan sözediyorsun?”, diye soracak olursanız?, size, 1990’lı yılların basınını karıştırmanızı tavsiye edebilirim. O yayınlarda, Gulbeddin Hekmetyar ile birlikte, bu zatın dizlerinin dibinde yere oturup poz vermiş olan günümüz Türkiyesi’nin cumhurbaşkanının gençlik fotoğrafını görebilirsiniz... (Bak:Y Küpeli, Dünya ve Türkiye tehlikeli delilere emanet)

 

Sovyetler Birliği’nin 15 şubat 1989’da Afganistan’dan çekilmesinden sonra CIA, Pakistan servisi ISI (Intern-Services Intelligence) ile birlikte, çok daha kökten dinci Taleban (Taliban) örgütlenmesini, Vahabi ideolojisinin bölgedeki biçimi olan Deobandi inancına bağlı fanatik Taleban örgütlenmesini sahneye sürecekti... Mucahidin örgütlenmesinin “pabucunun dama atılması”, Mucahidin’in gözden çıkartılması, Mucahidin ile birlikte Afganistan’da İran etkisinin artması nedeniyle olacaktı. “Yeşil Kuşak” politikasının Pakistan meyvası askeri diktatör Ziya ül-Hak’ta konumunu hatalı değerlendirmiş ve İran ile ortak düşler kurmaya başlamıştı... İran İslam rejimi bölgede ABD yararları için bir tehdit idi. Diğer yandan, İran Şia inancının en büyük düşmanı, Vahabi- Deobandi- Selefi ideolojiler idi...

 

Önce Ziya ül-Hak’ın halledilmesi gerekmekteydi. Zia ül-Hak, 17 Ağustos 1988 günü, yanındaki en yüksek beş generali ve ABD elçisi ile birlikte İslamabad’ın 530 kilometre güneyindeki Bahawalpur’a uçmak üzere C-130 Hercules askeri nakliye uçağına binecekti. Uçak havalanmak üzere iken, ABD elçiliğinden yollanma bir mango sepeti gelecekti. Bomba, elçilikten gelmiş olması nedeniyle şüphe çekmemiş olan mango sepetinin içinde idi... ABD’nin bölgedeki politikalarına engel oluşturabilecek Ziya ül-Hak’ın ve onun emrindeki genelkurmay başkanı ile gizli servisin başındaki kişilerin yokedilmesi uğruna bir değil, beş ABD elçisi feda edilebilirdi...

 

The Washington Post gazetesinin Asya uzmanı, 50 yıldır güney ve doğu Asya sorunları üzerine çalışan, aynızamanda Woodrov Wilson Uluslararası Merkezi’nin yüksek değerde üyelerinden olan ABD’nin Ulusal Güvenlik Programı Direktörü Selig Harrison’un ifadesiyle CIA,  üç- üçbuçuk milyar dolar yatırılarak Taleban’ı örgütlemiş ve 1994 yılında sahneye sürmüştü. Pakistan gizli servisi ISI’de (Intern-Services Intelligence), CIA ile birlikte Taleban’ın şekillendirilmesinde başrolde olacaktı. Bu kez, Suudi Arabistan’da olayın içinde idi...

 

Sanjay Suri’nin 6 Mart 2001 tarihli ve “CIA worked with pak to create Taliban” başlıklı yazısında belirttiği üzere, Woodrow Wilson Uluslararası Merkezi’nden Selig Harrison, geçen hafta öğrenciler için verdiği konferansta, Taliban (Taleban) örgütlenmesini kastederek, “Bir canavar ürettiğimiz konusunda onları uyardım”, demişti... Harrison, değişik ülkelerden kökten dinci gurupları Afganistan’da toplayan CIA’nın tarihi bir hata yaptığı, kanısında idi...

 

Fakat anlaşılan CIA (1947-) yöneticileri, farklı bir frekansta düşünmekteydiler. Ne de olsa CIA’nın kurucuları arasında, örgütün temellerindeki harçta, Nazi yandaşı Allen W. Dulles ve bu kişiyle yakın bağ içindeki Nazi askeri istihbaratı şeflerinden Tümgeneral (Major General) Reinhard Gehlen gibi kişiliklerin çimentosu vardı.  Nazi Askeri istihbaratının doğu bölümünün şefi iken, savaşın kaybedilmekte olduğunu anlayınca, İsviçre Bern’de ABD istihbaratı OSS’in (Office of Strategic Services, 1942- 47) şefi olarak görevli Allen W. Dulles’e elindeki belgelerle birlikte sığınıp, onun tarafından tarafından ABD’ye kaçırılmış olan Tümgeneral Reinhard Gehlen, ileride CIA başkanı olarak birçok kanlı operasyona imza atacak olan Allen W. Dulles ile birlikte CIA’nın başlıca kurucuları arasında yeralacaktı...  

 

Taleban’ın harcanması, Afganistan üzerinden Pakistan’a, oradan’da Hint Okyanusu limanlarından birisine taşınacak Orta Asya petrolü ve gazından pay istemeye kalkışması ve işi yapacak ABD şirketine karşı rakip şirket aramaya kalkması ile ilgili olacaktı... Unucal Corporation (Union Oil Company of California) Türkmenistan’da, Özbekistan’da, Kazakistan’da ve Rusya’da bulunan bölgesel boru hatlarını birleştirip bir ana hat olarak petrolü ve gazı Türkmenistan coğrafyası üzerinden Afganistan’a ve oradan da Pakistan kıyılarına ulaştırma planlanı yapmaktaydı... Taleban, bu hattan Afganistan için pay isteyip, Washington ile pazarlığa kalkışınca, Beyaz Saray onun anti-demokratik kökten dinci bir örgüt olduğunu “anlayacak”tı...

 

Unucal, taşıma işinin Taleban yönetimi ile olamayacağı düşünecek ve Beyaz Saray’a baskı yapacaktı... Mart 2001’de özel Taleban temsilcisi, yanında çok değerli bir Afgan halısı armağanla Washington’a gelecek, ve W. Bush yönetiminin şef uygulamacısı ile sözkonusu petrol işi üzerine pazarlığa başlayacaktı. Beyaz Saray temsilcisi Brisard, Taleban temsilcisine, “Ya bizim altın bir halı olan teklifimizi kabuledersiniz, ya da biz sizi halı bombardımanının altına taşırız!”, diyecekti... Sonuçta, 11 Eylül 2001 provokasyonu bahane edilecek ve Afganistan’a saldırı başlayacaktı...

 

Değişik ülkelerden onbinlerce kökten dinci militanı El Kaide olarak Afganistan’da örgütleyip eğiten ve bunların başına yine “lider” diye kendi yetiştirmesi Usame bin Laden’i oturtan CIA’dan başkası değildi. Ailesi hem Suudi kırallık ailesi ve hem de Bush ailesi ile iş ortağı olan -el bebe gül bebe büyümüş- böbrek hastası Usame bin Laden’in El Kaide gibi uluslararası bir gücü nasıl “örgütleyebildiği” pek anlaşılamazdı, ama CIA böyle liderler üretmekte sonderece başarılı idi... Bu gerçeğe karşın CIA’nın patronları, “İkiz Kuleler”e yönelik 11 Eylül 2001 saldırısını Laden’in gerçekleştirmiş olduğu ve O’nun Taleban tarafından korunduğu söylentisini yayacaklardı...

 

Tanınmış gazeteci John Pilger’in 20 Eylül 2003 tarihli Guardian’da yazdığına göre, CIA direktörü William Casey’in planına uygun olarak, Pakistan gizli servisi ISI ile birlikte CIA ve İngiliz gizli servisi MI6, dünyanın heryerinden 100 bin kadar köktendinci militanı Afgan cihadına dahil etmişti. Bunlar, 1986’da ve 1992’de, Pakistan’da bulunan kamplarda, İngiliz SAS komandoları tarafından eğitilmişlerdi. İleride El Kaide ve Taliban savaşcıları olacak olan bu kişiler, bomba yapımından diğer hertürlü karanlık işe dek eğitim görmüşlerdi... Bunların liderleri ise, ABD’de, Virginia’da bulunan CIA kampında eğitilmişlerdi... “Operation Cyclone” (“Siklon Operasyonu”) adını alan bu iş, Sovyetler Birliği’nin 1989’da Afganistan’ı terketmesinden sonra da sürecekti... John Pilger’e göre CIA, sözkonusu işe dört milyar dolar yatırmıştı... (Cyclone veya Siklon, saniyede 90 metre hıza erişebilen müthiş yıkıcı fırtına, çok şiddetli yıkıcı rüzgar olmaktadır... Diğer yandan, günümüzde Irak’ta ve Suriye’de terör estiren ISIS veya IŞİD militanlarının önde gelenlerinin köklerinin bu eğitimlere, “Siklon Operasyonu” adlı karanlık işe uzanmaktadır. Dr. Paul I.. Williams’ın araştırmasında belirtildiği üzere, halen ABD’nin birçok yerinde terör kampları bulunmaktadır...- Y. K.)

 

Mücahidin’in ve Taleban’ın başına gelenlerin, ileride, Ortadoğu’da IŞİD’in ve diğer kökten dinci örgütlerin başlarına gelmemesi için bir neden yoktur. Buna karşın, anlaşılan, ABD dışpolitikasının halen bir süre için Ortadoğu’da bu yapılara gereksinimi vardır. Anılan köktendinci örgütler, ABD’nin Suriye üzerine yürüttüğü pazarlıkta, bölgeye yeni bir şekil verme çabasında halen koz olarak kullanılmaktadır... Fakat yine de sözkonusu örgütlerin bir geleceği, özellikle ABD ile bir gelecekleri yoktur...

 

Yaşam deneyiminden süzülüp gelmiş bir Alevi deyişi, “Yatma tilki gölgesinde ko arslan yesin seni; geçme namert köprüsünden ko sel apartsın seni!”, der. Aslında bu özlü söz, bölgede ABD, İngiltere, Suudi Arabistan, Katar gibi ülkelerle ortak davranan Türkiye yönetimi için de geçerlidir. Türkiye’nin, geleceği olmayan bu insanlık düşmanı ortaklığa girmesi, halkının geleceğini üç kuruşa pazarlaması, ülkesinin felaketini hazırlaması anlamına gelmektedir... Türkiye’de patlayan ve yüzlerce can alan bonbalar, bu kirli ittifakın ilk ürünleridir. Türkiye’de patlayan bonbaların yarattığı dehşeti oya çevirme, ya da bu dehşetten yararlanılarak yeni faşist yasalar çıkartma çabaları, sonunda gelip bir bumerang gibi sözkonusu kurguların sahiplerini vuracaktır...

 

Aslında, Afganistan halkının 40 yıla yakın süredir yaşamakta olduğu kanlı trajedinin, Irak ve Suriye halklarının yaşamakta oldukları kanlı trajedilerin, Türkiye’de patlayan bonbaların ve tehlikeli gelişmenin, bunların hepsinin asıl sorumluları bellidir...

 

- Suriye’yi kana bulayan kökten dinci kriminal örgütlerin yaradılışları, beslenişleri, kullanılışları, ABD’nin, İngiltere’nin ve diğer Batı’nın, İsrail’in, Suudi Arabistan’ın, Katar’ın, Türkiye’nin süreçteki rolleri üzerine notlar

 

Türkiye’yi yönetenler, tüm dünyanın bildiği, yabancı basında haritaları ile yer alan kirli işlerini, Suriye’de kan döken terör örgütlerine silah götürme işlerini, kendi halklarından gizlemektedirler. Onlar, Suriye’de korkunç cinayetler işleyen, katliamlar yapan, tarihi yerleri yıkan terör örgütlerine silah ve cephane taşıma işlerini Türkiye halkından gizlemeye çalışırlarken, bazı yargıçlar ve jandarma,  yasadışı yollarla Suriye’ye silah ve cephane taşımakta olan MİT’e ait TIR’ları yakalayarak, uzun zamandır süren bu kirli işi bir ucundan açık etmiştir. Silah taşıma işi yasadışı, silahları taşıyanları yakalamak ise yasal olduğu halde, silahları yakalayanlar, “vatan haini” ilanedilip tutuklanmışlardır. Herkesin bildiği gibi, hem yakalanmış olanlarla ilgili gerçeklere ve hem de yargılama sürecinde söylenenlere yayın yasağı konmuştur...

 

Sözkonusu MİT TIR’ları olayıyla ilgili olarak iktidar cephesinden çığlık çığlığa yayılan yalanların haddi hesabı yoktur... Yok neymiş, “Bayır-Bucak Türkmenlerine malzeme yolluyorlarmış(!)” vs. Eğer öyle ise, olayla ilgili bulgulara ve olayı açığa çıkarttıktan sonra tutuklanan güvenlik elemanlarının duruşmalarına neden yayın yasağı konulmaktadır? İktidar sahipleri, Bayır-Bucak Türkmenlerine tırnak çakısı dahi yollamış olsalar, bu yaptıklarını oya tahvil edebilmek için, değil yayın yasağı koymak, olayı tüm TV kanallarından bire bin katarak duyurmaya çalışırlardı...

 

Şüphesiz halktan gizlenmeye çalışılan sadece bu MİT tırları olayı olmayıp, IŞİD (Irak-Şam İslam Devleti) dahil Suriye’de terör estiren örgütlerle kurulan tüm gizli ilişkilerden, PKK ile kapalı kapılar ardında yapıla görüşmelere dek herşey halktan gizlenmektedir... Tekrarlamak gerekirse, IŞİD Türkiye’nin Musul Konsolosluğu’nu çenbere aldığında hava kuvvetlerini harekete geçirmeyenlerin ve daha sonra anlaşılmaz biçimde konsolosluk elemanlarını sessizce geri alanların IŞİD ile kurmuş oldukları gizli ilişkiler o sırada anlaşılmıştı. Şüphesiz bu sadece onların değil, “emmioğlu” konumundaki Suudi Arabistan’ın, Katar’ın, Pentagon’un ilişkileri idi aynızamanda...

 

“Türkiye’nin artık ABD’nin stratejik müttefiki olmadığı” vs. üzerine yazılmış büyükelçi raporlarının basına sızdırılması, bilinen eski bir oyundan başka birşey değildir. İncirlik ve Diyarbakır hava üslerini Pentagon’a açan, Pentogon ve İsrail ile birlikte Suriye pisliğinin içine dibine kadar dalan Cumhurbaşkanı'na ve O’nun partisine güç verebilmek için, onların sahte “milliyetçi” tiyatrolarına güç verebilmek için, “Türkiye’ye yönelik dış tehditlere direniyoruz” yalanlarına güç verebilmek için, ABD yanlısı iktidar sahiplerinin halk arasındaki popülaritelerini korumalarına yardımcı olabilmek için üretilmiş ve basına sızdırılmş sahte bir rapordur bu... Biraz düşünenler, “neden başka raporlar değil de böyle bir rapor açığa çıkıyor ve basına yansıyor?”, diye kendilerine sorabilirler...

 

Vaktiyle, “Demokrasi bir tranvaydır, gittiği yere kadar gider, orada ineriz” diyen, ardından, daha yakınlarda, "İşte bu kuvvetler ayrılığı denen olay var ya, o geliyor, sizin önünüze engel olarak dikiliyor!", vecizesini yumurtlayan “evlere şenlik” cumhurbaşkanı tipin özel adamı olduğu bilinen MİT başkanı, Suriye’nin işgaline gerekçe yapılabilecek bir provokasyonu nasıl örgütleyebileceğini anlatırken dinlenmiştir. Naziler’in Polonya’yı  işgali için gerçekleştirmiş oldukları provokasyonlarından esinlenme bu karanlık plan, deşifre olmuştur. Sonuçta, MİT başkanının Suriye’nin işgali provokasyonu planı basına yansımıştır... Buna karşın, ülkenin insani sorunları ve politik skandalları okadar çoktur ki, ruhunu ve dilini satışa çıkartmış gevezelerin de yardımları ile herşey çabucak unutulmakta, kimseye hesap sorulamamaktadır. "İşte bu kuvvetler ayrılığı denen olay var ya, o geliyor, sizin önünüze engel olarak dikiliyor!", diyen dikta heveslisi kişi ve ekibi, “kuvvetler ayrılığı prensibinin” en önemli ayaklarından olan yargı erkininin bağimsızlığını tamamen yoketmişler, adeta gömdükleri bu erki tamamen işlemez hale getirmişlerdir...  Böyle bir düzende ve böyle kafalarla yönetilen Türkiye servislerinin sorumsuzca yaptıkları yanlarına kâr kalmaktadır doğal olarak. Aynı yasa tanımaz ve hesap sorulamaz servislerin yaptıkları, yukarıda özetlenen bir-iki işle sınırlı değildir şüphesiz...

 

Basına yansımış olan haberlere göre, daha geçen gün, petrolden başka bir haltı olmayan avuç içi kadar Katar’ın CIA kuklası şeyhi, büyük bir güç pozlarında, “gerekirse Suudi Arabistan ve Türkiye gibi müttefikleri ile Suriye’ye müdahale edebileceklerini, bu ülkeye askeri güç sokabileceklerini”, söylemiştir. Katar’ın boyunu defalarca aşan bu söylem, CIA kanalizasyonlarında dolaşan bir farenin, kendisi ile kıyaslanamayacak büyüklükteki bir organizmayı bataklığa sürme provokasyonudur... Katar şeyhi ünvanlı paragözün, bu CIA “ofis oğlanı”nın Türkiye ile ilgili olarak bu şekilde konuşmaya cesaret edebilmesi, sözkonusu cesareti ona vermiş olan mevcut siyasi iktidar ve bu iktidarın cumhurbaşkanı için bir utanç vesilesi olmalıdır. Fakat anlaşılan, onlar bu duyguyu çoktan yitirmişlerdir... Avuç içi kadar Katar’ın Esad iktidarını yıkabilmek için gösterdiği çılgınca çabanın, saldırganlıkta sınır tanımaz motivasyonunun gerisinde, milyarlarca dolarlık kazanç sağlayacak gaz-boru hattı projesinin Suriye yönetimi tarafından reddedilmiş olması gerçeği durmaktadır... İleride geleceğim...

 

Suriye’de 200 bini aşkın insanın ölümüne, 10 milyon insanın göçüne ve hesapsız yıkıma neden olan trajedinin baş oyuncularının kirli işlerine dönecek olursak... Bu metne -Batı kaynaklı haritasını da yerleştireceğim gibi- Vahabi, Deobandi, veya Selefi fanatizminin peşinden sürüklenen kriminal unsurlara, el-kol kesen Suudiler gibi kafa kesen puritan fanatiklere, Silahların ve cephanelerin büyük kısmı Türkiye üzerinden gitmektedir. Silah, cephane ve eğitim finasmanının önemli kısmını CIA- Beyaz Saray yaparken, Suudi Arabistan’dan, Katar’dan, Yıkılmış Gaddafi’nin depolarından ve -II. Dünya Savaşı yıllarında işgalci Naziler ile çalışmış ve yaklaşık 800 bin insanı öldürmüş olan faşist Ustasa’nın ülkesi-Hırvatistan’dan uçaklara ve gemilere yüklenen silahlar ve cephaneler, Ürdün’e ve Türkiye’ye indirilmektedir...  Bunlar, Türkiye’den ve Ürdün’den TIR’lar la kökten dinci teröristlere ulaştırılmaktadır...

 

Örneğin... Gaddafi’nin depolarından gemilere yüklenenler arasında, Rus yapımı yerden havaya SA-7 ve SA-7s füzeleri de bulunmaktaydı (Sovyetler Birliği’nde 1968 yılında servise sokulan ve tek kişi tarafından omuzdan havaya, uçaklara ve helikopterlere karşı ateşlenen SA-7’ler, Vietnam’da, Rodesya’da, Afganistan’da, Lübnan’da, Çeçenistan’da vs. kullanılmışlardır- Y. K..). Suriye’deki köktendincilere ulaştırılan biraz eski model bu SA-7 füzeleri, Stinger füzeleri kadar etkili olmasalar da, aynı işi görmektedirler...

 

Telegraph’ın Kasım 2011’de yazdığına dayanan Business Insider’in 9 Ekim 2012 tarihli raporuna göre, Tripoli Military Council, İstanbul’da ve Türkiye sınırında, “Özgür Suriye Ordusu” (FSA) ile toplanıp onlara para ve silah yardımı yapmaya söz vermiştir. Yine Aynı yayının The Times of London’un bir önceki ay (Eylül 2012) yayınına dayanarak bildirdiğine göre, bir Libya Gemisine 400 ton silah ve techizat yüklenmiş ve bu gemi Türkiye limanlarından birisine yanaşmıştır. Sonuçta, Türkiye’ye indirilen ve Türkiye’den Suriye’ye taşınan silahlar arasında SA-7 yerden havaya füzeleri dışında, daha birçok ağır silah bulunmakta idi...

 

Daha ayrıntılı bilgiyi ileriye bırakarak bir örnek vermek gerekirse, NBC News raporuna dayanan 2 Ağustos 2012 tarihli The Guardian’ın yazdığına göre, uçaklara ve helikopterlere karşı -tek kişi tarafından- omuzdan ateşlenen MANPADS roketleri, Türkiye sınırından köktendincilere dağıtılmıştır (Gelişmiş modellerinin İŞİD’in elinde olabileceği düşünülen MANPADS [Man-portable air defence systems] roketleri, 1940’lı yıllarda geliştirilmeye başlanmış olup, günümüzde ABD, İngiltere, Rusya dahil 25 ülke tarafından üretilmektedirler. Tek kişi tarafından omuzdan havaya ateşlenen MANPADS roketlerinin gelişmiş versiyonları dört bin kusur metre yükseklikteki hedefleri vurabilmektedir.)...

 

The Guardian’ın 26 Eylül 2003 tarihli nüshasında yeralan bir habere göre (http://www.theguardian.com/politics/2003/sep/27/uk.syria1?cat=politics&type=article), Irak’ın işgalinden yaklaşık 50 yıl önce bir başka Arab ülkesinin, Suriye’nin işgali ve öndegelen yöneticilerin öldürülmeleri planlanmıştı. Yeni keşfedilmiş olan bir dökümana göre, 1957’de yapılan CIA-MI6 ortak planına göre, bir sınır olayı, Batı yanlısı bir komşusu üzerinden Suriye’nin işgaline gerekçe yapılacaktı... SS’in ve Gestapo’nun en acımasız ve en önemli liderlerinin başında gelen Reinhard Heydrich’in Polonya’yı işgal amacıyla sınırdaki bir radyo istasyonunu kullanarak gerçekleştirmiş olduğu provokasyonu çağrıştıran sözkonusu provokasyon planı, 1957 yılında İngiltere başbakanı olan Harold Macmillan ve ABD başkanı Dwight Eisenhower tarafından onaylanmıştı...

 

Suriye, -o yıllarda halen- Batı’nın kontrolu altında olan Irak’tan Türkiye’ye uzanan petrol boru hattı üzerinde egemen durumdaydı... Sözkonusu 1957 yılında, Kasım önderliğindeki halkçı devrim henüz olmamıştı. Irak halen İngiliz kuklası Haşimi monarşisi tarafından yönetilmekteydi... Yine o yıllarda Türkiye’de iktidarda -İngiliz kuklası Haşimi monarşisinin can dostu- Menderes yönetimi vardı. Haşimi iktidarı 1958 yılında devrilince, heyecanlanan Menderes, Türkiye’den Irak’a askeri müdaha hesabı yapacaktı, ama...

 

Aynı 1957 tarihli rapora göre, Irak’ın ve Ürdün’ün Suriye’yi işgalini sağlayabilmek amacıyla, yeterli dercede korku üretebilecek sınır olayları gerekli idi. “Suriye’nin, komşu hükümetlere yönelik sabotaj ve terör eylemlerinin destekçisi”, olarak yansıtılması gerekmekteydi. Yine aynı rapora göre, “CIA ve SIS, bütün yeteneklerini kullanarak, psikolojik ve eylem alanlarında gerilimi olabildiğince yükseltmeli idiler.” (SIS’in açılımı “Secret Intelligence Service” olmaktadır. Açılımı “Military Intelligence, Section 6” olan İngiz dış istihbarat servisi MI6’in diğer adı SIS’tir- Y. K.). Kısacası, CIA’nın ve SIS’in birlikte “Ürdün, Irak ve Lübnan’da sabotajlar, ulusal komplolar ve ağır silahlı eylemler örgütleyip”, tüm bunların sorumluluklarını Şam (Demascus) hükümetinin üzerine yıkması planlanmıştı. Sözkonusu plan, “Özgür Suriye komitesi” kurmayı ve Suriye hükümetine karşı savaşabilecek “paramiliter (yarı-askeri) politik gurupları ve eylem kapasitesine sahip herkesi silahlandırmayı” öngörmekteydi...

 

Harold Macmillan ve Dwight Eisenhower tarafından onaylanmış olan sözkonusu planın, 1950’li, 60’lı ve 70’li yıllarda başarı şansı olamayacaktı. Suriye’ye tuzaklar kuran Batı’lı güçler tarafından desteklenen Müslüman Kardeşler’in 1982 yılında Hama’da başlatmış oldukları isyan, Hafız Esad tarafından acımasızca kanla bastırılacaktı... Lübnan’da 1975- 76 yıllarında yaşanan içsavaş sırasında da -İsrail dahil- batının istediği sonuc doğmayacaktı... Israil, 1982’de Lübnan’ı işgal edecekti. İran Yanlısı Hizbullah 1980’in başlarında kurulacak ve Lübnan’daki İsrail egemenliğini sonlandıracaktı...

 

Suriye ordusu, 1990’da, merkezi ordu ile birlikte, eski Lübnan ordusu kumandanı ve 1988’den beri Lübnan Başbakanı olan sağcı General Michel Aoun’a karşı harekete geçeçek ve Lübnan’da kontrolu sağlayacaktı... Roma Katolik Kilisesi’nin -Doğu Kilisesi olarak- bir uzantısı olan ve Fransa tarafından korunan Maruni Kilisesi’nin desteklediği Michel Aoun, asker olarak Fransa ve ABD eğitimli biri idi ve Müslüman-Dürzi-Filistinli güçlere karşı savaşmıştı. İsrail ile birlikte davranan Aoun, 15 yıl sürgünde yaşadıktan sonra, Hariri süikastinin ardından, 2005’de, Suriye ordusunun Lübnan’dan çekilmesi ile geri dönecekti...

 

Yukarıda özetlenmiş olan 1957 tarihli CIA- MI6 provokasyonu, ancak, 2005 yılında örgütlenen Hariri süikastı ile -tam gaz- yaşama geçmeye başlayacaktı... Yaklaşık bir tonluk (bin kiloluk) TNT, 14 Şubat 2005 günü, Lübnan’ın bir önceki başbakanı ve dünyanın sayılı zenginlerinden Refik Hariri’nin özel aracı Beyrut’ta yolunda giderken patlatılacak ve Hariri ile birlikte daha 21  kişi yaşamlarını yitirecekti... Sözkonusu cinayet, aynen 1957 tarihli planda anlatıldığı gibi, Suriye hükümetinin üzerine yüklenecekti... Sonuçta, aynı yıl Suriye ordusu Lübnan’dan çekilmek zorunda kalacaktı, ama CIA ve ortaklarının Suriye’ye yönelik saldırıları bitmemişti, tam tersine yeni başlamaktaydı...

 

İşgalin ve Şia ağırlıklı hükümetlerin kurulmalarının ardından da Irak’ı istikrasızlaştırmaya yönelik politikalar bitmeyecek, yaklaşık her hafta en aşağı üç- beş kez patlayan bonbalar, yarattıklatı büyük yıkımlarla birlikte yüzlerce insanın canını alacaklardı (Şia ağırlıklı hükümetler, çünkü, Irak nüfusunun yaklaşık yüzde 64’ü Şia inancına bağlıdır.)...

 

Asia Times’in 15 Şubat 2005 (http://www.atimes.com/atimes/Middle_East/GB15Ak02.html) tarihli sayısında yazıldığına göre, Pakistan üretimi roketler, roket başlıkları, tüfekler, el bonbaları, cephane ve diğer hafif silahlar, ABD görevlileri tarafından satın alınıp, Chaklala hava üssünde bir ABD kargo uçağına yüklenerek Irak’a ulaştırılacaktı. Bunlar, Irak’ın güneyinde bulunan ve üç ayrı fraksiyona bölünmüş olan Baas Partisi militanlarına dağıtılacaktı. Bu fraksiyonlardan sadece birisi Saddamcı idi... O sırada Irak’ın başında ABD yanlısı başbakan Iyad Allawi olmasına karşın, ülkeyi karıştırma operasyonu başlatılmaktaydı. Verilenlerin ABD üretimi silahlar olmaması, Pakistan’dan alınmış olmaları, daha önce Afganistan’da Mücahidin’e de yapılmış olduğu gibi, “direnişçilerin farklı kaynaklardan silah elde ettikleri” imajını yayabilmek içindi... Irak için cehennemin kapıları yeniden açılmaya başlamıştı, birsüre sonra Suriye’nin başına da aynı felaketler çökecekti...

 

İsgal sonrası yıkılmış Irak’ta Şia ağıtlıklı hükümetlerin kurulması ve sonuçta Şia İran’ın etkisinin Irak’ta artması üzerine, ABD ve bölgesel Sunni müttefikleri tarafından Irak için cehennemin kapılarının yeniden aralanmıştır. İşte o yıllarda, ABD- İsrail baskısı ile, 2000’li yılların ikinci yarısında, ülkenin Devlet Başkanı yardımcılığına, Tarık el Haşimi oturtulmuştur. Tarık el Haşimi, hatırlarsanız, 1921 yılında Irak’ın başına İngilizler tarafından kukla bir Kral olarak oturtulan ve geniş halk yığınlarının da katılımları ile Abdul Kerim Kasım önderliğindeki ordu subaylarının Temmuz 1958’de gerçekleştirmiş oldukları devrimle yıkılan Sunni Haşimi ailesinden gelmektedir... Aslında, daha önce de ifade etmiş olduğum gibi İsrail, Irak’a yönelik Saldırı’dan, Irak işgalinin (Mart 2003) başlamasından önce, Irak’ta Haşimi monarşisinin diriltilmesini istemişti. Hernekadar bu özlem gerçeğe dönüşememiş olsa da, Tarık el Haşimi, ABD- İsrail etkisi ile, alakası olmayan Şia yönetiminde önemli bir mevkiye, Başkan yardımcılığına oturabilmişti...

 

Her yıl 20 bini aşkın insanın canına malolan bu bonbaların patlatılmalarından -Irak içinde- Tarık el Haşimi sorumlu gösterilecekti. Yargılanmayı bekleyeceğine O, önce -ABD korumasındaki- Kürt bölgesine, ardından da Türkiye’ye sığınacaktı. Haşimi, 9 Nisan 2012 günü Türkiye’ye, AKP iktidarının koruyucu şemsiyesi altına sığınacaktı. Dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan ile de görüşen Tarık el Haşimi, İnterpol tarafından aranmasına karşın, Türkiye yönetimince korunup misafir edilecekti... Tayyip Erdoğan ve çevresi hernekadar İsrail’e “atıp tutsalar” da, gerçekte onlar, ABD- İsrail politikaları ile aynı safta idiler ve halen de öyledirler... Tayyip Erdoğan ve çevresi, söylemlerinin tam tersine, Ortadoğu halklarına yönelik kirli tezgahın içinde yeralmaktadırlar. Bu gerçeğin çok daha farklı kanıtları olmakla birlikte, Interpol tarafından aranan Tarık el Haşimi’nin Türkiye’de güvenlikli bir sığınak bulması bile, Türkiye’yi yönetenlerin saflarına açıklık getirmektedir...

 

Time Magazine’nin 19 Aralık 2006 (http://content.time.com/time/world/article/0,8599,1571751,00.html) tarihli sayısında belirtildiğine göre, Bush yönetimi, Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad (Bashar Assad) rejiminin altına mayın döşeyebilme amacıyla, Suriye hükümetine muhalif  bireyleri ve partileri, hem ülke içinde ve hem de Avrupa’da desteklemeye başlamıştı. Sözkonusu destek operasyonu, Amar Abdulhamid adlı birisi tarafından yönetilen Washington merkezli “National Salvation Front” (NSF, “Ulusal Kurtuluş Cephesi”) adlı şemsiye örgüt tarafından yürütülmekteydi... Ayrıntısı uzun provokasyon artık tam hızıyla başlamıştı. Biryandan milyonlar Suriye rejimi karşıtlarına akarken, diğer yandan Suudi Arabistan, Katar, diğer Körfez emirlikleri ve malesef Türkiye yönetimi, bu ölümcül kirli işe ortak olacaktı...

 

Sonuçta, 8 Nisan 2011 tarihli CBC News’a, 18 Nisan 2011 tarihli Reuters’e, 7 Temmuz 2011 tarihli Chiristianity Today’a, 27 Eylül 2011 tarihli New York Times’a, 1 Kasım 2011 tarihli The Guardian’a, 27 Kasım 2011 tarihli The Telegraph’a, 20 Aralık 2011 tarihli Jarusalem Post’a göre, artık olaylar büyümeye, başta “Müslüman Kardeşler” ve ayrıca El Kaide bağlantılı örgütler başta olmak üzere Esad karşıtı guruplara, komşu ülkelerden, Ürdünden, Lübnan’dan, Suudi Arabistan’dan, Libya’dan silah ve cephane akmaya ve ABD dolarları ulaşmaya başlamıştı...

 

ABD’li neocon Evangelistler kökten dinci cihadcılara yardım ederlerken, Suriye nüfusunun yüzde on kadarını oluşturan Hristiyan halk, laik Esad rejimini desteklemekteydi... Irak’ta da, 2003 işgaliden önce, 1.5 milyon kadar Hristiyan vardı. Keldani, Süryani, Ermeni vs. bu Hristiyan halk ve ülke Yahudileri, Müslümanlar ile barış içinde yaşamakta idiler. İşgalden sonra bunların yarısı, ülkeyi terketmek zorunda kalacaktı. Şimdi aynı tehdit, Suriye Hristiyanları için de sözkonusu idi... Evangelist Bush ekibi, neocon denenler, köktendinci Vahabi ve Selefi guruplarla omuz omuza, Ortadoğu’nun laik rejimlerinin ve Hiristiyanların başlarına bela olmuşlardı...

 

The Guardian’ın 30 Ağustos 2013 tarihli nüshasında yazıldığına göre, Bush, Mayıs 2007’de, İran’da yapılacak CIA operasyonlarına onay vermişti. New Yorker’de yazan tanınmış gazeteci Seymour Hers’in anlatımıyla, sözkonusu programın bir parçası olarak Suriye’ye yönelik operasyonlar da aynı zamanda tüm hızlarıyla başlatılmıştı. Hükümet içinden ve istihbarat çevrelerinden bazı kaynaklara dayanarak yazan Hers, ABD yönetiminin, İran’a, İran’ın bağlaşığı Suriye’ye ve Şia inancına bağlı Lübnan Hizbullah’ına karşı yürütülecek operasyonlar için Suudi Arabistan hükümeti ile anlaşmış olduğunu belirtmekteydi. Yine Hers’e göre, ABD yönetimi, El Kaide sempatizanı ve ABD düşmanı ekstremist guruplara yardım konusunda da Suudi Arabistan ile anlaşmıştı. Suudi yönetimi, Washington’un müsadesi ile, Esad’a karşı bu kökten dinci guruplara yardımcı olacaktı. Aynı anlaşma, İsrail’e de açıktı...

 

ABD, Suudi Arabistan kanalıyla, sürgündeki Suriye Müslüman Kardeşler örgütünü besleyecekti... Özel istihbarat firması Stratford’dan sızmış bir e-post’ta (e-mail) yazıldığına göre, Pentagon görevlileri, ABD-İngiltere, Esad’ı devirebilmek amacıyla, 2011’den beri Suriyeli muhalif gurupları eğitmekteydiler. Sözkonusu e-posta bu gerçeği doğrulamaktaydı. Esad’a karşı uygulanacak stratejinin büyük kısmı, daha önce de kısaca belirtmiş olduğum gibi, 2008 ABD Ordu-fonu RAND raporunda yeralmaktaydı. Rapor, Geleceğin Uzun Süreli Savaşı’na açılım yapmaktaydı. RAND raporuna göre, endüstrileşmiş ülkelerin ekonomileri, -stratejik açıdan önemli bir kaynak olan petrolü- ağırlıklı olarak kullanmayı sürdüreceklerdi. En büyük miktarda petrol ise Ortadoğu’da üretilmekteydi. Özet olarak, Ortadoğu’dan petrol akışı güvenlik altına alınmalı idi. Bu nedenle Selefi-cihadcı gurupları birbirlerine düşürmek, enerjilerini kendi içlerine akıtmalarını sağlamak gerekmekteydi (Sözkonusu plan, daha önce hakkında bilgi vermiş olduğum Prof. Bernard Lewis’in 1990’ların başında ürettiği Ortadoğu’yu “Lübnanlaştırma”, destabilize etme öğretisine ve ayrıca R. Perle’nin görüşlerine sonderece uymaktaydı.- Y. K.). Aynı RAND raporu, ayrıca, “tutucu Sunni rejimlerin safında yer alınarak Şia-Sunni çelişkisini kışkırtmayı” öngörmekteydi...

 

Asıl metinde daha ayrıntılı anlatılan,yukarıda ise özetlenmiş olan sözkonusu RAND stratejisi, İran etkisinin yarattığı korku ve Suriye-İran petrol ve gaz boru hattı projesine duyulan ürküntü tarafından motive edilmekteydi... Daha önce “ileride geleceğimi” ifade etmiş olduğum gerçeğe göre, Suriye yönetiminin Katar’ın boru hattı projesini reddetmesi, Suriye yönetimine yönelik saldırının motivasyonlarından biri, ama sadece biri olmuştu. İlk olarak, önceki Fransız dışişleri bakanı Dumas ve ingilizler, 2009 yılında, Suriye’de operasyon planları yapmaya başlamışlardı...

 

Katar, İran’ın Güney Pars alanının bir devamı olan Kuzey alanında üretilen gazı, Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye uzanan ve oradan Batı pazarlarına açılan bir boru hattı ile ihracetmeyi planlamıştı. Suriye hükümeti, Beşar Esad, Avrupa’nın en büyük doğal gaz temin edicisi Rusya Federasyonu’nun Avrupa’ya uzanan gaz-boru hattını değersiz kılacak, bypas edecek bu projeyi kabuletmeyecekti. Bunun yerine Esad, gelecek yıl (2010), İran ile birlikte 10 milyar dolarlık alternatif bir gaz-boru hattı projesi yapacaktı...

 

Suriye-İran ortak projesine göre, İran’ın Güney Pars alanından başlayan boru hattı, Irak’ı geçerek Suriye’ye ulaşacaktı. İran gazı, buradan Avrupa pazarlarına ulaştırılacaktı (İran’ın Güney Pars alanı ile Katar’ın Kuzey alanı, aynı bütünün parçalarıdır.)... Sözkonusu Suriye-İran ortak projesi, Suriye iç savaşı Şam’a (Demascus) ve Halep’e doğru yayılırken, Temmuz 2012’de, İran ile Suriye arasında imzalanacaktı. Ardından, 2013 başında, Irak hükümeti de aynı projeye imza atacaktı. Suriye-İran-Irak boru hattı projesi, doğrudan Katar’ın suratına vurulmuş bir şamardı. Bunun üzerine, Suudi Prensi Bandar bin Sultan, umutsuzca bir teşebbüsle, Rusya Federasyonu’nu kendi saflarına çekmeye çalışacaktı. Hemen belirtmekte yarar var, Katar’ın boru hattı projesinin en büyük ortağı, Suudi Arabistan idi... O, Bandar bin Sultan, “Esad sonrası Suriyesi’nin bütünüyle Suudi Arabistan’ın elinde olacağını ve Rusya’nın gaz sevkiyatındaki üstünlüğünü yokedecek biçimde Körfez ülkelerinden Avrupa’ya gaz sevkini engelleyeceklerini”, söyleyerek Putin’e rüşvet teklif edecekti. Putin bu rüşveti reddedince, O, Bandar bin Sultan, -diplomatik kaynaklara göre- savaş yemini edecekti...

 

Tüm köten dinci örgütlenmelere en büyük desteği vererek Esad yönetimini hırsla yıkmaya çalışan Suudi Arabistan’ın bu savaştaki en önemli motivasyonlarından biri, sözkonusu gaz-boru hattı projesinin suya düşmüş olmasıdır. Katar’dan başlatılması planlanan gaz-boru hattı projesi, İran ve Suriye yönetimlerininin bölgede etkilerini sınırlarken, milyarların Suudi Arabistan’ın ve Katar’ın kasasına akmasını sağlayacaktı. Muhtemelen İran’ın Güney Pars alanının gazını da çalacak olan aynı proje, Rusya’dan Avrupa’ya uzanan gaz-boru hattını da önemli ölçüde etkisizleştirecekti... Diğer yandan, yine aynı proje içinde yeralan Türkiye hükümetinin Esad’ı devirebilmek için harcadığı yoğun çabanın motivasyonlarından biri de, anlaşılan, sözkonusu boru hattı projesidir... Fakat şüphesiz, Suriye’ye yönelik saldırıda, bunun dışında da önemli nedenler vardır...

 

İran’dan -Irak’ı geçerek- Suriye’ye döşenecek gaz-boru hattı anlaşmanın imzalandığı 2012 yılında, müttefikler, Suriye rejimine karşı savaşanlara giderek daha iyi ve daha ağır silahlar vermeye başlayacaklardı... Washington Post’un 15 Mayıs 2012 tarihli nüshasında, silahların, Türkiye sınırından -Suriye rejimine karşı savaşan- kökten dinci örgütlere verildikleri yazılmaktadır. Aynı habere göre, Suudi Arabistan’dan, Katar’dan, diğer Körfez emirliklerinden Suriye içindeki kökten dinci guruplara her ay düzenli olarak milyonlarca dolar akmaktadır. “Müslüman Kardeşler”  örgütü de aynı rejim karşıtı guruplara yardım yaptığını söylemektedir...

 

Reuters’in 20 temmuz 2012 tarihli haberine göre, Başkan Barack Obama, Esad’ı devirmek amacıyla isyancılara verilecek yardımı resmileştiren gizli emri imzalamıştı... Wall Street Journal’ın 26 Temmuz 2012 tarihli nüshasında rapor edildiğine göre, El Kaide, Suriye’de, El NusraDoğu Akdeniz Halkları İçin El Nusra Cephesi”) adını kullanarak operasyonlar yapmaktaydı. ABD Hazine Bakanlığı görevlilerinin bir söyleşide ifade ettikleri üzere, bunların Türkiye ve Irak ile yoğun trafikleri vardı. Bu kökten dinci Vahabi ve Selefi yapılar, buralardan, Doğu Akdeniz toplumlarından eleman devşirmekteydiler... Aynı Wall Street Journal haberine göre, yabancı savaşcılar için en güvenli yol, Türkiye ve Irak üzerinden geçmekti...

 

Aynı yönde haber veren 27 Temmuz 2012 tarihli The Star’a göre Türkiye, bazı eğitim ve istihbarat işleri için sınırları boyunca güvenlikli bir cennet sağlamaktaydı... Suriye’ye şeriat yasaları getirmeyi hedeflediklerini konuşan bu yabancı savaşçılar, çoğunlukla Bengaldeş’ten, Çeçenistan’dan, Pakistan’dan ve İngiltere’den gelmekteydiler... Ürdün yönetimi de, Türkiye ile aynı rolü oynamaktaydı. Suudi Arabistan para ve silah sağlarken, CIA, muhaliflerin kumanda ve kontrol işlerine yardımcı olmaktaydı...

 

Time Magazine’nin 18 Eylül 2012 tarihli nüshasına göre, Suudi Arabistan'ın ve Katar’ın ortak adamları, bölgesel askeri bir güç olan Türkiye’den operasyon yapmaktaydılar. Esad’a karşı Ankara hükümeti, sınırlarından silah geçişini sağlamaktaydı. Suudi Arabistan’ın adamı olan Lübnanlı politikacı Okab Sakr’ın kontrol merkezi İstanbul’da idi - Okab Sakr, eski Lübnan başbakanı Hariri’nin örgütünden gelme biri idi... Sekuler muhalefete silah yollanmazken, silahların çoğu kökten dinci guruplara verilmekteydi. Suudi Arabistan ve Katar’dan gemilere yüklenen silahlar, Türkiye ve Ürdün üzerinden TIR’lar ile Suriye içlerine, kökten dinci örgütlere taşınıyorlardı... Buna, devrik Gaddafi’nin depolarından ve Hırvatistan’dan yollanan silahları da ekleyebilirsiniz...

 

The Telegraph’ın 8 Mart 2013 tarihli haberine göre, Hırvatistan’ın başkenti Zagrep’ten 3 bin ton silah, Kasım 2012’den beri 75 uçakla -Ürdün üzerinden- Suriye’de rejime karşı savaşan kökten dinci örgütlere yollanmıştı... Bu satırları yazan için olayın ilginçliği, Vatikan’ın etki alanı içindeki Hırvatistan’dan yollanan sözkonusu silahların, aynızamanda Suriyeli Hristiyanlara karşı da kullanılmakta oluşuydu. Artık, iki yüzlülüğün ve ahlaksızlığın sınırı kalmamıştı...

 

Dr. Paul I.. Williams’ın 3 Temmuz 2015 tarihinde “Global Research” sitesinde yayınlanmış olan ve ayrıca terör eğitim kamplarının yerlerini ABD haritası üzerinde işaretleyen “The CIA’s Creation of ‘Islamic Terrorism’ on American Soil” (http://www.globalresearch.ca/the-cias-creation-of-islamic-terrorism-on-american-soil/5460047) başlıklı makalesi özel olarak dikkati çekmektedir. Yazar, El-Kaide bağlantılı örgütleri, ve daha başkalarını, bizzat CIA’nın  ve diğer ABD servislerinin örgütlenmiş olduğu, bunların birkısmının ABD toprakları içinde askeri eğitim kampları bulunduğu üzerine ciddi bilgiler vermektedir... Yazara göre bu kampların öyküsü yeni olmayıp, varlıkları 1979 yılına uzanmaktadır... Sözkonusu 1979, Afganistan’daki ortaçağ kalıntısı Mücahidin guruplarına silah ve cephane dahil hertürlü ABD-CIA yardımının hız kazandığı bir yıldır. Aynı yıllarda Amerikalı Müslümanların’da Mücahidin’e katılmaları için yoğun çalışmaların olduğu, bunların ABD içindeki kamplarda eğitildikleri bilinmektedir...

 

Joachim Hagopian’ın 6 Ağustos 2015 tarihli “Global Research” sitesinde yayınlanmış olan “Will the US-Created ISIS Attack Americans on US Soil?” (http://www.globalresearch.ca/will-the-us-created-isis-attack-americans-on-us-soil/5467507) başlıklı uzun makalesi ise, Dr. Paul I.. Williams’ın anlattıklarını doğrular ve zenginleştirir yöndedir... Yazara göre, daha El Kaide, IŞİD (ISIS) gibi örgütler kurulmadan önce, ABD, İsrail ile ortaklaşa, çok iyi silahlandırılmış paralı askerleri örgütlemiştir. NATO üyesi diğer Batılı milletler ve ABD’nin Müslüman müttefiklerinden Türkiye, Suudi Arabistan ve petrol zengini kukla Körfez emirlikleri projeye dahil olmuşlardır. Diğerlerinin, şimdi adları duyulan kökten dinci örgütlerin şekillenmesinde bunlar anahtar rolü oynamışlardır... Aşırı mükemmel finanse edilen bu paralı askerler, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Yemen’de, kendi oluşumlarını eğitip silahlandırmışlardır...

 

Irak’ta bir tutuklama kampı komutanı olan Ordu Albayı Kenneth King, geçen yıl Daily Beast’a, IŞİD (ISIS) lideri Ebu Bekir al-Bağdadi’nin (Abu Bakr al-Baghdadi), yönetmekte olduğu hapishaneden 2009 yılında salıverildiğini ve ondan “New York’ta görüşmek” için söz aldığını anlatmıştır... Eski NSA ve CIA ajanı Edward Snowden’in belgelerine göre, herkesin üstünde bir konumda olan “Bağdadi,  İsrail’de doğup İsrail vatandaşı olarak yetişmiştir. O, MOSSAD ajanı olarak Elliot Shimon adını taşımaktadır...”

 

Anas Chihab’ın, “Former CIA Agent: ‘The ISIS Leader Abu Bakr Al Baghdadi Was Trained By The Israeli Mossad’” başlığıyla 17 Temmuz 2014’de Moroccantimes’ta (http://moroccantimes.com/2014/07/6414/nsa-documents-reveal-isis-leaderabu-bakr-al-baghdadi-trained-israeli-mossad) yayınlanan makalesinde, önceki NSA ve CIA ajanı Edward Snowden’den alıntı yapılarak, “Irak-Suriye İslam Devleti”nin lideri “Ebu Bekir al-Bağdadi’nin İsrail’de eğitilmiş olduğu”, yazılmaktadır. Yine Snowden’in anlatımıyla, “CIA ve İngiliz gizli servisi, MOSSAD ile işbirliği yaparak, dünyadaki tüm kökten dincileri kendisine çekecek ve tek bir yerde toparlayabilecek bir örgüt oluşturmayı amaçlamışlardır. Onlar, ‘The hornet’s nest’ adını taktıkları strateji üzerinde çalışmışlardır. Oluşturulacak sözkonusu örgütle onlar, Arab ülkelerindeki stabilitenin sarsılmasını, silkelenmesini planlanmışlardır.” Aynı açıklamasında NSA ajanı Snowden, devamla, şunları söylemiştir: “’Halife’ ünvanı taşıyan ISIS (IŞİD) lideri Ebu Bekir al-Bağdadi, liderlik koltuğuna oturtulmadan önce, İsrail gizli servisi MOSSAD tarafından yoğun askeri eğitimden geçirilmiştir. Askeri eğitimin yanında Bağdadi, dünyanın her köşesinden teröristleri etkileyerek kendisine çekebilmesi için, iletişim ve kitle karşısında konuşma ustalığı sağlayacak bir eğitimden de geçirilmiştir”

 

New York Times’ın 6 Haziran 2012 tarihli sayısında, küçük bir gurup CIA subayının, Türkiye’nin güneyinde operasyonlar yaptığı, Suriyeli gurupların silah elde edebilme amacıyla sınırın Türkiye tarafına geçtikleri yazılmaktadır. Artık Türkiye sınırları, Suriye’yi kana bulayan kökten dinci örgütlenmelerin militanlarınca kalbura döndürülmüştü...

 

Şüphesiz sözkonusu gelişmenin baş sorumluları arasında, -günün Cumhurbaşkanı olan- dönemin Türkiye Başbakanı ve yakın çevresi de vardır. Anlaşılan O, dönemin Başbakanı, belki Beyaz Saray’ın saflarına çekebilirim düşüncesi ile, ya da kendisine böyle bir görev verilmiş olduğu için, birsüre Esad’ın “kan kardeşi” rolünü oynamıştı... Şühesiz aynı Washington piyesinin içinde rol alan ve “komşularla sıfır problem” mavalının üretmiş olan dönemin Dışişleri ve günün Başbakanı Davudoğlu’da yaşanmakta olan trajedinin baş sorumluları arasında yeralmaktadır... The Telegraph’ın 12 Temmuz 2012 tarihli nüshasına göre, artık, Türkiye’nin sınırlarının hemen karşısında El Kaide bayrakları dalgalanmaktaydı...

 

Yoğun olayları atlaya atlaya gidecek olursak... Los Angeles Times’ın 21 Haziran 2013 tarihli sayısına göre, CIA operasyon ekipleri ve ABD özel operasyon birlikleri, Suriyeli kökten dincileri, geçen yılın sonlarından beri Türkiye’de ve Ürdün’de bulunan üslerde gizlice eğitmekteydiler. Bu özel operasyon ekibleri, onlara, tanklara ve uçaklara karşı kullanılan füzeler konusunda gizlice eğitim vermekteydiler... ABD görevlilerine ve Suriye rejimine karşı savaşan gurupların liderlerine göre Başkan Obama, 2013 yılı içinde, Esad’a karşı savaşanları doğrudan silahlandırmayı uygun bulmuştu... Artık dolanbaçlı yollardan gidilmeden, açıkça, anti-tank silahlar ve diğer ağır silahla kökten dinci guruplara verilecekti...

 

The Times of Israel ‘in 1 Temmuz 2013 tarihli sayısında (http://www.timesofisrael.com/we-have-no-beef-with-israel-syrian-islamist-rebel-group-says/), benim daha önce de ifade etmiş olduğum gerçek açıkça yazılmaktadır. İsrail gazetesine göre, “Golan Tepeleri’nde İsrail sınırı boyunca operasyonlar yapan isyancı gurupların savaşları, İsrail’e, Yahudi devletine karşı değildir. Onlar, Cumhurbaşkanı Beşar Esad’a karşı  savaşmaktadırlar...”. Şüphesiz olay, The Times of Israel’den alınma tırnak içindeki cümle ile sınırlı değildir. “The Times of Israel”in isyancı guruplar olarak adlandırdığı kökten dincilerin yaralananları, işgaledilmiş Golan tepelerindeki İsrail askeri hastahanesinde tedavi görmektedirler... The Jerusalem Post’un haberine göre, “Başbakan Benyamin Netanyahu, işgaledilmiş Golan Tepeleri’ndeki IDF sahra hastahanesini ziyaret etmiştir. ” Netanyahu tarafından ziyaret edilmiş olan sahra hastahanesinde, Golan ötesinde askeri operasyonlar yapan İsrail ordusu tarafından doğrudan desteklenen El Nusra lejyonerleri tedavi görmektedirler. Tedavi gören El Nusra Cephesi yaralılarının bazıları, ziyaretlerine gelmiş olan yüksek rütbeli İsrailli subaylar ve İsrail başbakanı Netanyahu ile el sıkışırken kameralara yakalanmışlardır (bak: Prof. Michel Chossudovsky and Cem Ertür, Global Research, February 19, 2014, http://www.globalresearch.ca/israeli-military-support-to-syria-al-qaeda-terrorists-operating-out-of-the-golan-hights/5369619)...

 

Aynen Netanyahu gibi, tanınmış Amerikalı senatör John McCain’in de cihadcı terör örgütlerinin liderleri ile Suriye'de çekilmiş fotoğrafları bulunmaktadır  (her iki fotoğrafla ve olayla ilgili ayrıntılı bilgi için bak: Prof Michel Chossudovsky, Twenty-six Things About the Islamic State (ISIL) that Obama Does Not Want You to Know About, Global Research, September 03, 2015 http://www.globalresearch.ca/twenty-six-things-about-the-islamic-state-isil-that-obama-does-not-want-you-to-know-about/5414735)... Prof. Michael Chossudovsky tarafından kaleme alınmış aynı metne göre, fotoğrafta yeralan cihadcı yaralılar, Golan Tepeleri’nde İsrail tarafından desteklenen IŞİD (ISIS veya Irak-Şam İslam Devleti) örgütüne ve yine El Kaide kökenli El Nusra Cephesi’ne bağlı militanlardır...

 

McClatchy’nin 17 Temmuz 2013 tarihli (http://www.mcclatchydc.com/news/nation-world/world/middle-east/article24750766.html#.UdrydzvVBVI) metnine göre, ABD’nin ve Suudi Arabistan’ın etkisi altında Suriye muhalefetinin şemsiye örgütünün yeni liderlerinin seçimi, Cumartesi günü, İstanbul’da yapılmıştır. ABD tarafından şekillendirilmiş olan sözde “Suriye halkının biricik yasal temsilcileri”nin, Suriye Muhalefet Koalisyonu’nun başına Ahmed Assi al Yarba adlı biri seçilmiştir. “Laik ılımlı” bir kişilik görüntüsü verilen Ahmed Assi al Yarba, gerçekte, hem politik anlamda ve hem de aşiret bağları ile kökten dinci Vahabi Suudi Arabistan’ın adamıdır...

 

İlave olarak...  New York Times’ın 8 Temmuz 2013 tarihli nüshasında yeralan (http://www.nytimes.com/2013/07/09/world/middleeast/syria.html?_r=1) habere göre, sürgündeki Muhalif Suriye guruplarının içteki kendi “ulusal” hükümetlerinin Başbakanı gürültülü biçimde çekildikten iki gün sonra, Esad’a karşı savaşan silahlı gurupları birleştirmeye çalışan yeni seçilmiş Cumhurbaşkanı’da görevden çekilmiştir. Neden çekilmiş olduğu henüz tam belli olmayan başbakan Ghassan Hitto, uzun yıllar ABD-Teksas’ta yaşamış olan -Şam (Demascus) doğumlu- bir ABD vatandaşıdır. İsyancı bölgelerini çeşitli kez ziyaret etmiş olan bu kişi, bir ABD memuru, yetenekli bir teknotrattır... Bu satırları yazana göre, Batı terminolojisinde “Suriye muhalefeti” olarak veya “isyancı” olarak adlandırılan kökten dinci Selefi ve Vahabi gurupların kimin veya kimlerin denetimi altında oldukları, yukarıdaki örneklerden de bellidir...

 

The Times of Israel’in 9 Ağustos 2013 tarihli sayısında, Körfez emirlikleri ile İsrail arasındaki bağların daha da sıkılaşmış olduğu anlatılmaktadır. Jerusalem Post’un 23 Ağustos 2013 tarihli raporuna göre ise, Ürdün’ün Suriye sınırındaki eğitim kamplarında, CIA operasyoncuları, ayrıca Ürdün ve İsrail komandoları, Suriye’de savaşa girecek olan muhalif guruplara birkaç ay eğitim vermişlerdir... Perşembe günkü Le Figaro’ya göre, aynı guruplar, Ağustos ortasında Demascus’a (Şam’a) doğru harekete geçmişlerdir... Tamamen anti-demokratik ve kaskatı ataerkil Körfez monarşileri ve onlardan da beter Suudi monarşisi tarafından desteklenen ve CIA tarafından eğitilen kökten dinciler, Suriye’ye “demokrasi” getireceklerdir. Şaka gibi...

 

Aslında, ciddi ekonomistlerin araştırmalarına göre, dünya pazarlarının yaklaşık yüzde 50 kadarını kontrol eden uluslarüstü tekeller, sadece 13 ailenin elindedirler. Bunlar, dünya düzeyindeki tüm ticaretin yüzde 60’ını ellerinde tutmaktadırlar... Hükümetlerin kararlarını belirleyen sözkonusu ailelerle dünyada demokrasi olamayacağı, olanın da -kuyu kazdırıp kuyu doldurtma tarzı, düşünceyi engellemeye yönelik boşa vakit doldurma tarzı- seçim tiyatrosundan başka birşey olmadığı açıktır. Bu acı gerçek, sözde “demokratik” Batı’nın en yakın bağlaşıklarının neden Ortaçağ kalıntısı tamamen anti-demokratik Suudi Arabistan, Katar ve diğer Körfez emirlikleri gibi ülkeler oldukları gerçeğine de açıklık getirmektedir... Aslında herhangi birşeye gerçekten sahibolmayan birileri, “Asıl olan vatandır, gerisi teferruattır!”, gibisinden boşluklarını tatmine yönelik hamasi söylemler üretselerde, Türkiye’nin de içinde yeraldığı böyle bir dünya da, asıl olan tekellerin kazançlarıdır. İçinde yaşadığımız gerçek sosyal-ekonomik yapıda, “demokrasi, vatan vs.” teferruattır. Tüm bu tip hamasi söylemler, ne vatana ve ne de demokrasiye sahip olamayanları uyutabilmenin, afyonlayarak kullanabilmenin  araçlarıdır...

 

Suriye Devlet Televizyonu’nu kaynak gösteren Reuters’in 24 Ağutos 2013 tarihli haberine göre, Suriye devletine bağlı askerler, isyancıların, Şam (Demascus) varoşlarında açmış oldukları tunellerde kimyasal silahlar bulmuşlardır... Sözkonusu haber karşısında bu satırları yazanın aklına ilk gelen, o günlerde, Türkiye’de, Suriye ile sınırı olan bir ilde yakalanan ve kimyasal silah yapmaya yarayan kaçak kimyasal maddeler olmuştur... Diğer yandan, Mint Press News’in 29 Ağustos 2013 tarihli nüshasında yeralan kimyasal silahlarla ilgili habere göre, “Birçok kişinin inancına bakılırsa, isyancılar, kimyasal silahları Suudi Arabistan istihbarat şefi Bandar bin Sultan aracılığı ile elde etmektedirler.”... Diğer yandan, 10 Eylül 2013 tarihli Market Watch’da (http://www.marketwatch.com/story/vietnam-911-and-now-syria-going-to-war-on-false-pretexts-2013-09-10) rapor edildiğine göre, “11 Eylül 2001’in 12nci yıldönümü vesilesiyle, -Time Magazine’nin 2002 yılın adamı Colleen Rowlwy ve eski CIA analisti McGovern dahil- önceki 12 CIA, FBI, NSA ajanları ve ABD ordu subayı, Başkan Obama’ya yönelik bir açık mektup kaleme almışlardır. Mektupta onlar, Cumhurbaşkanı Esad’ın Ağustos ayının 21inde kimyasal silah kullanmış olduğuna dair raporun sahte olduğunu bildirmişlerdir.”

 

Aynı Mint Press News’in haberinin devamı olarak... “Ghota kasabasının halkının anlatımına göre, silahlarını tunellere saklayan isyancılar, camilerde ve özel evlerde uyumaktadırlar.”... “Kendileri ile görüşme yapılan bir düzineden fazla isyancının anlatımına göre, bunların aylık maaşları Suudi arabistan tarafından ödenmektedir.”... Anlaşılmış olacağı gibi, ABD-Batı propogandasına göre sözde “demokrasi” için savaşan, “Suriye’ye demokrasi getirecekleri” söylenen bu kişiler, katı bir monarşinin hüküm sürdüğü tamamen anti-demokratik Suudi Arabistan’ın kullandığı paralı askerlerden, lejyonerlerden başka birşey değillerdir... Bu bilgiden ve daha birçok veriden anlaşıldığı kadarıyla, El Kaide, IŞİD, El Nusra vs. gibi örgütlenmelerin üyesi olmak, herhangi bir inanca gerçekten bağlı olmanın çok ötesinde, bir geçim kaynağı haline gelmiştir. Açlığın, yoksulluğun, issizliğin bukadar yoğun olduğu bir dünyada, özellikle derin bir yoksulluğun hüküm sürdüğü halkı Müslüman ülkelerde, sözkonusu kökten dinci örgütlere militan bulmak hiç te zor olmamalıdır. Yeterki, Suudi Arabistan gibi, petrol zengini Körfez monarşileri gibi, ABD gibi birtakın ülkeler kesenin ağzını biraz açsınlar. Böylesi, sosyal yardımlara ödenek ayırmaktan çok daha ucuza malolur...

 

NBC News’in 10 Eylül 2013 günlü sayısında belirtildiğine göre, özet olarak, Washington’da alevlenen tartışmaya göre, Esad’a karşı savaşan güçlerin birliğinin önderi konumundaki “Özgür Suriye Ordusu”na yollanan silahların çoğu, ekstremist gurupların ellerine geçmektedir. Pentagon subaylarına göre, Esad’a karşı savaşanların yüzde 50’den fazlasını ekstremistler oluşturmaktadır ve bunların sayıları giderek artmaktadır. Bunlar ABD’ye de karşıdırlar. Örneğin, “Özgür Suriye Ordusu”nun bir parçası olan El Aksa Tugayları’nın facebook sayfalarında yayınlanmış olan bir çizim, maskeli cihadcıları yanan ABD Capitol binasından yürürken göstermektedir... Washington Post’un 11 Eylül 2013 tarihli nüshasının raporunda, ABD görevlilerine ve Suriyeli kişilere göre, Obama yönetiminin sözünü vermiş olduğu öldürücü silahlar, CIA tarafından Esad muhaliflerine dağıtılmaya başlanmıştır. Bu madde akışı, Suriye iç savaşında ABD’nin konumunu yükseltmektedir. Türkiye’de ve Ürdün’de bulunan gizli üslerle CIA gemileri arasında bir iletişim ağı oluşmuştur. Suudi Arabistan’ın ve Katar’ın yardımlarında da artış vardır...

 

Türkiye’yi yönetenler hernekadar inkar etmeye çalışsalar da, ancak iç kamu oyunu aldatabilmektedirler. Buna karşın, daha birçok Batılı tanınmış basın organı, -ekstremistler dahil- Suriye’de Esad rejimine karşı savaşan guruplara silahların Türkiye üzerinden gittiğini, bu köktendincilerin birkısmının Türkiye’de bulunan gizli üslerde eğitilmekte olduklarını yazmaktadır... “Tek adam” olma hevesleri taşıyan, demokrasinin temel direği “kuvvetler ayrılığı” ilkesine saldıran Cumhurbaşkanı’nın ve bu kişinin memuru gibi davranan başbakanın meydanlarda, TV kameraları karşısında -yaşanmakta olan trajedi nedeniyle- Esad yönetimini suçlaması, Suriye’de yaşanmakta olan ölümlerden, yıkımdan, göçten, kanllı trajediden tek başına Esad yönetimini sorumlu tutmaya çalışması, yalanların en büyüğüdür. Suriye’de yaşanmakta olan kanlı trajedinin baş sorumluları arasında, terörü baştan beri besleyip kışkırtan ABD yönetimi, Batı Avrupa yönetimleri, Suudi Arabistan ve Katar monarşileri olduğu kadar, doların yeşiline tapınan Türkiye yönetimi de vardır... Mother Jones’in 12 Eylül 2013 raporuna göre, Suriye’de 150 bin kadar Rejim karşıtı savaşcı vardır ve bunların en az yüzde 16’sı ekstremistlerden oluşmaktadır. Bu satırları yazanın düşüncesine göre, ekstremistleri yüzde 50’den fazla gösteren Pentagon subaylarına ait bilgi daha doğrudur...

 

Yine bilinen, 15- 20 bin kadar kökten dinci savaşçı, Çeçenistan’dan ve halkı Müslüman Orta Asya ülkelerinden gelmedir. Suriye’de rejime karşı savaşan sözkonusu 150 bin kişinin ezici çoğunluğu dışarıdan Suriye’ye girmiş ve yapmakta oldukları işi bir geçim kaynağı haline getirmiş yabancı lejyonerlerdir. İdeoloji, bu gerçeğin kılıfı olmaktadır sadece... Bir düşünün, maaşa bağlanmış bu 150 bin kişiyi sürekli beslemek, silahlandırmak, su gibi akan cephaneyi bunlara sürekli yetiştirmek, hava desteği vermek, ve 2011’den beri, yani dört yıldır iğmesi artan bir yoğunlukla aynı işi yapmak, kaça malolur? Bu yıkıma harcanmış ve harcanacak olan paralarla kaç Suriye daha inşa edilebilir?, kaç yoksul ülkede açlık, yoksulluk, eğitim, sağlık, su ve elektrik sorunları çözülebilir?.. İşte Türkiye’yi yönetmekte olanlar, insan soyuna yönelik bu ölçüde büyük bir ihanetin ortağı konumundadırlar... Çünkü onlar, halkların değil, tekellerin hükümetleridirler...

 

Suriye’de, Irak’ta, Afganistan’da yaşanmakta olan trajedilerin, 200 bini aşkın ölümün, 10 milyon kişinin göç yollarına düşmesinin baş sorumlusu, Batı yönetimleridir. Şimdi de onlar, aynı Batı yönetimleri, herkesin hergün TV ekranları karşısında seyrettiği gibi, ölümden, felaketten kaçmaya çalışanlara sınırlarını kapatmaktadır... Türkiye yönetimi iki milyon göçmeni almakla övünmektedir, ama kendi halkının çoğunluğuna asgari yaşam koşullarını sunamayan bir yönetimin bu insanları sokakta bırakıp kendi kaderlerine terketmesi, göçmen kabulünün insancıl bir anlam taşımadığını, sadece politik bir manevra olduğunu göstermektedir... Türkiye vatandaşlarının 22 milyonu, yedi milyon aile, ayda 300 TL gibi açlık sınırının çok altında bir gelirle yaşam savaşı vermeye çalışmaktadır. Resmi rakamlara göre 8 milyon işsiz vardır, ama gerçekte çalışabilir nüfusun yarısı işsizdir. Böyle bir ülkeye gelen Suriyeli göçmenler, -kamplarda çadırlara yerleştirilen bir azınlık dışında- sokaklara, kendi kaderlerine terkedilmektedir. “Eşşeği saldım çayıra, otlayıp karnın doyura”, ifedesi otoburlar için doğru olabilir, ama insanları -vahşi bir ormanı çağrıştıran- sosyal yaşamın içine öyle salıvermek, onların sorunlarını büyütmekten başka işe yaramaz...

 

Sokaklara salınmış çaresiz göçmenlerin biraz paralı olanları, ellerinde kalmış son dolarlarını veya eurolarını, insafsız insan kaçakçılarına kaptırarak, kapasitesinin çok üstünde yolcu alan botlara doluşmakta ve çoluk-çocuk ölüme gitmektedirler. Gazeteler, sahillere vuran acıklı ölü haberleri ve fotoğrafları ile doldurmaktadır... Geçenlerde bu göçmenlerden biri, İsveç televizyonuna, silah zoru ile, korkutularak, 20- 30 kişilik botlara 100 kişinin tıkıldığını anlatmıştır... Anlaşılmış olacağı gibi tüm bu bol kazançlı kirli işler, Türkiye’nin güvenlik güçlerinin gözleri önünde, onların bilgisi dahilinde, ve muhtemelen birkısım güvenlik görevlisinin insan kaçakçılığından pay almaları ile yapılmaktadır... Tüm bu yaşanmakta olanların sorumlusu, yine Türkiye’yi yönetmekte olanlardır ve onların övünülecek herhangi bir işleri yoktur...

 

Biraz da son günlerdeki bilgilere gelecek olursak... Stephen Lendman imzalı ve “İngiliz SAS Özel Güçleri, ‘IŞİD (ISIS) Savaşçıları gibi Giyinip’ Suriye’de Esad’a Karşı Savaşmaktadırlar” başlıklı 4 Ağustos 2015 Global Research (http://www.globalresearch.ca/british-sas-special-forces-dressed-up-as-isis-rebels-fighting-assad-in-syria/5466944) makalesine göre, gizli bir savaş sürmektedir. Global Research’in atıf yaptığı 2 Ağustos tarihli Britain’s Sunday Express gazetesinin manşetine göre, “ ISIS (IŞİD) savaşçıları gibi giyinen SAS komandoları, cihadcılarla birlikte örtülü bir savaş yürütmektedir.” Aynı habere göre, “Sayıları 120’yi aşan elit alaya bağlı SAS komandosu, IŞİD savaşçıları gibi siyahlar giyinmiş olarak ve IŞİD bayrakları taşıyarak Suriye hedeflerine saldırmaktadırlar. Bu operasdyona, ‘Operation Shader’ (Gölge Operasyonu) adı verilmiştir.” Aynı Global Research makalesine göre, muhtemelen ABD Özel Kuvvetlerin’den kişiler ve CIA elemanları da sözkonusu örtülü operasyona bulaşmışlardır. Özetleyerek yazacak olursam, sözkonusu metinde, “Libya savaşı sırasında da SAS komandoları ve ABD özel birliklerince aynı işin yapılmış olduğu bilinmektedir”, diye yazılmaktadır. Emredildiği takdirde kısa sürede nüdahale edebilme amacıyla 800 kadar Kraliyet Deniz Piyadesi ve 4 000 kadar karışık ABD birliği yedekte beklemektedir...

 

Prof Michel Chossudovsky imzalı ve 26 Ekim 2015 tarihli “Washington Accuses Putin. Russian Airstrikes are Targeting ‘Our Guys’ in Syria: CIA Operatives, Military Advisers, Mercenaries, Special Forces, … Instead of ISIS Terrorists” başlıklı, Global Research makalesi (http://www.globalresearch.ca/washington-accuses-putin-of-targeting-our-guys-including-cia-operatives-and-western-military-advisers-inside-syria-instead-of-isis-terrorists/5482475?utm_source=Global+Research+Newsletter&utm_campaign=20796d21d3-Newsletter_26_10_1510_26_2015&utm_medium=email&utm_term=0_0ec9ab057f-20796d21d3-81331385&ct=t(Newsletter_26_10_1510_26_2015)&mc_cid=20796d21d3&mc_eid=870aeb9e9e) , sözkonusu “örtülü operasyon” ile ilgili bir önceki haberi doğrular niteliktedir.

ABD görevlileri, Fox News’e, “Putin’in kendi adamlarını hedef aldığını, oğlanlarının yaşamları için savaştıklarını”, söylemişlerdir... Sürüp giden metinde, “(...) Batı’nın özel kuvvetleri, ve İngiliz SAS, Fransız Parachutistes (Paraşütçüleri), CIA, MI6 ve MOSSAD dahil gizli istihbarat ajanları, isyancılarla bütünleşmişlerdir. Onlar, Müslüman ülkelerden gelmiş olan binlerce lejyoner ile birlikte ve yine Türk ve Katar özel birlikleri ile beraber rutin olarak terörist operasyonlara katılmaktadırlar.”, diye yazılmaktadır... Makale, daha ayrıntılı bilgilerle uzayıp gitmektedir...

 

Son haberlere göre ABD hava kuvvetleri, vaktiyle Irak’ta yıllarca yapmış olduğu gibi, Suriyede’de, terörist ilanetmiş olduğu örgütler yerine ülkenin ekonomik alt yapı kuruluşlarını, elektrik santrallarını bombalamaktadır... “Russia Insider News” adlı yayının 20 Ekim 2015 tarihli sayısında, “Moon of Alabama”da Marko Marjanovich imzası ile yayınlanmış olan “Why Is the US Silently Bombing Syria's Electricity Network?” yazısı yeniden yayınlanmıştır. Marko Marjonovich’in belirtildiğine göre, Halep’in 25 kilometre kadar doğusunda “Mitsubishi Heavy Industry” tarafından inşa edilmiş 1000 megawatt gücündeki termal santral, ABD uçakları tarafından bonbalanmıştır. Aynı kirli işi Stephen Lendman gibi Amerikalı yazarlar’da duyurmaktadırlar. Şikago’dan Lendman,  ABD’nin ISIS’e (IŞİD’e) karşı savaşının bir efsane olduğunu, ciddi herhangi bir IŞİD hedefinin vurulmadığını, tam tersine ABD bombardımanlarının sistematik olarak Irak’ın ve Suriye’nin alt yapısını yıktığını, yazmaktadırlar. Örneğin, Lendman’ın yazdığına göre, “IŞİD bombalanıyor” derken, gerçekte, Suriye Hükümeti’ne ait Halep elektrik santralı vurulup yokedilmiştir... Aynı yazar, ABD görevlilerinin IŞİD’e yardımları sürdürdüğünü de yazmaktadır. (Bak:  By Stephen Lendman, Obama Rejects “Cooperation” with Putin on Syria: Washington’s War on Terror is A Fabrication, Zero ISIS Targets Destroyed…, October 19, 2015 http://www.globalresearch.ca/ ; By Stephen Lendman, New York Times Perpetuates the Myth About US Figthing ISIS, October 20, 2015 http://www.globalresearch.ca/)

 

Yine 22 Ekim 2015 tarihli Global Research sitesinde yayınlanmış olan Eric Zuesse imzalı “U.S. Tells Iraq: If You Ally With Russia Against ISIS, ‘You’re Our Enemy’” başlıklı uzun makaleye göre, Obama, “ABD’nin Rusya’ya karşı olan savaşının ISIS’e (IŞİD’e) karşı savaşından daha önemli olduğunu” vurgulamıştır. Bu, ABD’nin IŞİD’e halen gereksinim duyduğu, onu yoketmek istemediği anlamına gelmektedir... Beyaz Saray’ın Irak yönetimine, “Eğer IŞİD’e karşı Rusya ile işbirliği yaparsanız düşmanımız olursunuz!”, biçimindeki tehdidine karşın, Irak yönetimi, Rusya’ya ülkesinde operasyon yapma izni vermiştir. Çünkü onlar, IŞİD tehdidine karşı  ABD’nin ciddi birşeyler yapmadığının farkındadırlar... Örnekler uzayıp gitmektedir...

 

Yukarıdaki paragrafta ifade edilenleri doğrular nitelikteki son haber, Global Research sitesinde 5 Kasım 2015 günü basılan Eric Zuesse’ye ait “U.S. Prepares War Against Russia in Syrian Battlefield” (“ABD, Suriye Savaş Alanında Rusya’ya karşı Savaşa Hazırlanıyor”) başlıklı makalede verilmektedir. Makalede, The Daily Beast’a konuşan ABD Savunma Bakanlığı sözcüsü Laura Seal’in ifadesine göre, Rusya’nın Suriye’deki Su-30 havadan havaya savaş uçaklarına karşı harekete hazır 12 adet F-15C havadan havaya savaş uçağının Türkiye’nin İncirlik Hava Üssü’ne yerleştirilmiştir. Hem Amerikan F-15C ve hem de Rus Su-30, sadece düşman uçaklarına karşı havadan havaya füzeler taşımaktadırlar (Türk basınının 30 Eylül 2015 tarihli sayılarında, Adana İncirlik Hava Üssü’ne ve Diyarbakır Üssü’ne ABD uçaklarının yerleştirilmesi için anlaşma yapıldığı yazılmaktadır. Ayrıca, 21 Ekim 2015 tarihli basında da, “Tank Katili” olarak tanınan A-10 ABD uçaklarının 12 tanesinin İncirlik’e inmiş olduğu bildirilmektedir... IŞİD ve benzeri örgütler hava kuvvetlerine sahip olmadıklarına göre, sadece düşman uçaklarına karşı havadan havaya füzeler atan F-15C Amerikan uçakları, Rus ve Suriye uçaklarına karşı kullanılacaklar demektir. Rusya’da böyle bir saldırı beklediği için olmalı, aynı görevi yapan Su-30 uçaklarını Suriye’de bulunan üssüne yerleştirmiştir. Diğer yandan, kökten dinci örgütlerin, IŞİD vs. gibi örgütlerin öyle ciddiye alınacak zırhlı birlikleri olmadığına göre, “Tank Katili” olarak tanınan A-10 ABD uçaklarının İncirlik’e yerleştirilmelerinin nedeni de, Suriye zırhlı birliklerine karşı kullanılmaları içindir. Kısacası, hem bölgeyi ve hem de dünyayı ilgilendiren tehlikeli bir tırmanış vardır, ve bu tırmanışta Türkiye’nin taraf olması, Türkiye toplumu için özel olarak bir tehdittir...- Y. K.).

Aynı metinde devamla, Obama’nın, “Putin Suriye’de yaptıklarını durdurmazsa, ABD ile savaş istiyor demektir.”, diye konuşmuş olduğu belirtilmektedir. Kısacası, Obama’nın, “karşı tarafın kuvvet kullanma dilinden anladığını ifade ettiği”, belirtilmektedir. Obama’nın 11 Ekim 2015 günü CBC televizyonunun “60 Dakika” programındaki sözlerine atıfta bulunularak, Ukrayna sınırından sonra Suriye’de de ABD ile Rusya’nın karşı karşıya geldiği ve ABD’nin bölge Rusya ile savaşa hazırlandı ifade edilmektedir. ABD Başkanı Obama’nın konuşması, bu savaş hazırlığını belli etmektedir...

 

Rusya ile Suriye’de savaşa hazırlanan bir ABD’nin, IŞİD’e ve diğer kökten dinci örgütlere gerçekten saldırması olanak dışıdır. Zaten ABD yönetiminin, Irak hükümetine, “Eğer IŞİD’e karşı Rusya ile işbirliği yaparsanız düşmanım olursunuz!”, tarzındaki tehdidi, bölgede ABD’nin gerçek düşmanının IŞİD olmadığını ortaya koymuştur... Türk basınına yansımış olan, “ABD ile Türkiye artık eskisi gibi stratejik ortak değil” ifadesi -Tayyip Erdoğan ve çevresine sempati kazandırmaya yönelik- nekadar sahte ve şaşırtmaca bir raporsa, “Türkiye’nin ABD ile birlikte IŞİD’e karşı operasyona hazırlanmakta olduğu”, haberleri de okadar uydurmadır... ABD’nin Suriye’nin kuzeyindeki Kürt bölgesine indirmiş olduğu söylenen uzman askerler de, IŞİD’e karşı kullanılmak amacıyla değil, Suriye’ye ve müttefiki Rusya’ya karşı kullanılmak amacıyla bölgeye sokulmuşlardır. Türkiye silahlı kuvvetlerinin böyle karanlık bir tezgaha ortak edilmesi, öncelikle Türkiye toplumunun yararına değildir... ABD bölgeden onbinlerce kilometre uzaktadır, ama Türkiye, hem Rusya ve hem de Suriye ile komşudur. Türkiye, en büyük enerji ithalatını Rusya’dan yapmaktadır...

 

Şüphesiz eğer gerek duyarsa, ABD, aynen Afganistan’da önce Mucahidin’e, ardından da Taleban’a yapmış olduğu gibi, Suriye’de de kendi ürettip desteklediği, silahlandırdığı örgütleri yoketmeye kalkışabilir.Fakat anlaşılan, Suriye’de ve Irak’ta IŞİD’in ABD için henüz yokedilme zamanı gelmemiştir... Bu kökten dinci vahşet örgütlenmeleri, tüm “terörizme karşı savaş” yaygaralarına karşın, halen ABD’nin kozları durumundadırlar...

 

Geçenlerde, TV kameraları karşısında Başbakan Davudoğlu, usta bir kumarbaz üslubuyla, “Türkiye olmadan Suriye sorununun çözülemeyeceğini ve henüz Türkiye’nin tüm kartlarını oynamadığını”, ifade etmiştir. Bir pokerci üslubuyla konuşmuş olan Davudoğlu’nun elinde bir “kare as” olduğunu düşünecek olursak, bunların arasındaki Kupa ası Pentagon ise, Maça ası IŞİD, Sinek Ası El Nusra Cephesi, Karo ası ise Suudi Arabistan ve Katar olmalıdır, denebilir, ama bu dizilim gerçek değildir. Davudoğlu'nun ABD'yi bir ölçüde koz olarak kullanabilecek kartının, ABD'yi ikna kartının İncirlik üssü olduğu düşünülecek olursa, O, bunu, dişe dokunur birşey almadan, tekrarlayıp durduğu "uçuşa yasak bölge" konusunda herhangi bir garanti dahi almadan ABD uçaklarına açmıştır. Gözüken koşullarda kumar masasında oturan Davudoğlu değil, ABD’dir ve oynanacak kartlar ABD’ye aittir. Davudoğlu kendisini oyunun asıl elemanı sansa da, O, ABD’nin elindeki kartlardan birisidir sadece. Diğerleri ise, birleştirilmeye çalışılan IŞİD- El Nusra Cephesi, Suudi Arabistan-Katar ortaklığı, ve aslında güvenilir olmayan AB’dir. AB bu kumarda ABD’nin elinden kayıp gidebilir ve öyle olacağa da benzemektedir... Davudoğlu bilmelidir ki, bilinci ve duyguları zaman içinde değişebilen insanlardan oluşan toplumsal yaşam ne satranç oyunu na ve ne de özellikle poker oyununa benzer... Diğer yandan, Putin’in geçenlerde söylemiş olduğu gibi, “Bir savaşın kazananı olmaz.”. Bu satırları yazanın Putin’in sözüne eklemek istediği, bir savaşın kaybedeninin olacağı gerçeğidir. Ortadoğu'da alevlenip tüm dünyayı sarabilecek bir ateşin kaybedeni de, öncelikle, tüm bölge halkları ile birlikte Türkiye halkı ve dünya halkları olacaktır...

 

Türkiye toplumunun gerçek yurtseverleri uyanık olmak ve dünyaya yayılabilecek bölgesel bir savaşa kesinlikle engel olmak, barışı savunmak zorundadırlar!

 

Yusuf Küpeli

2015/ 11/ 05

yusufk@telia.com

 

 

 

 

 

   bazı ingilizce metinler

 

- Israeli Military Support to Syria Al Qaeda Terrorists, Operating out of the Golan Heights

 

- The Western Coalition and ISIS: Benign State Violence vs. Barbaric Terrorism

 

- Twenty-six Things About the Islamic State (ISIL) that Obama Does Not Want You to Know About

 

- U.S. Prepares War Against Russia in Syrian Battlefield

 

http://www.sinbad.nu/