Yusuf Küpeli, Yalanlarla taçlanan emperyalist saldırganlıklar ve Suriye halkının trajedisi üzerine notlar

 

(...) Günümüzde, başta İngiltere, ardından Fransa, hatta Ürdün ve Suudi Arabistan dahi geri adım atar, Suriye’ye saldırı konusunda Beyaz Saray’ı yalnız bırakırlarken, İsveç devlet televizyonunun da ifade etmiş olduğu gibi, Suriye’ye müdahale konusunda Washington’un yanında bir tek Tayyip Erdoğan kalmıştır. Hem de O, Tayyip Erdoğan, Nobel “Barış” ödüllü savaş kışkırtıcısı Obama’yı bile geride bırakmaktadır. Obama, “müdahaleden yana olduğunu,” söylemesine karşın sorunu Kongre’ye götürme kararı alırken, “demokrat” tiyatrosu oynayan Tayyip Erdoğan, müdahale ile ilgili kararı TBMM’ne sormak istememektedir. Tayyip Erdoğan ve “komşularla sıfır sorun” gevezeliğinin sahibi dışişleri bakanı, 78 gün sürmüş olan Kosova bombardımanında olduğu gibi Suriye’nin yerle-bir edilmesini istemekte, saldırganlık taleplerinde Washington’u fersah fersah geçmektedirler... Esad’ın kalıcı olmasına ve kendilerinin gidici olmalarına yönelik korkuların ürünü olduğu anlaşılan bu savaş kışkırtıcılığının demokrasi ile, “demokrasi” gevezelikleri ile, Suriye halkı adına dökülen sahte gözyaşları ile herhangi bir bağı olmadığı bellidir.  Savaşın demokrasiye ebelik ettiği şimdiye dek görülmediği gibi, Suriye halkının acılarını arttıracağı da gün gibi ortadadır. Ayrıca Suriye’ye “demokrasi”, elleri kanlı silahlı köktendinci çetelerle, El-Kaide ve benzeri ortaçağ kalıntıları ile gelmeyecektir herhalde... Irak’ta yaşanmış olanlar, sözkonusu gerçeğin yakın zamandaki en somut kanıtıdır... 

(...) İran’da, Guatemala’da, Şili’de ve daha birçok ülkede kanlı karanlık darbelere, provokasyonlara imza atmış olan CIA’nın Suriye’de de benzer işleri yapmaması için bir neden yoktur... Enerji kaynaklarını ve yollarını elegeçirerek Rusya ve Çin üzerinde kontrol sağlama, hegemonya kurma, bu ülkeleri çembere alma stratejisinin kurbanı olan Suriye’ye, ABD önderliğindeki Batı tarafından iki alternatif sunulmaktadır. Suriye’ye, “Ya gelin bizim safımıza katılın, bizlerin vasalı (kölesi) olun, ya da sizi paramparça edeceğiz.”, denilmektedir. Ayrıca, yakın zamanda, Suriye'de yeni petrol ve doğal gaz yatakları olduğu da anlaşılmıştır. ABD ve ortağı Batı, bunları da elegeçirmek istemektedir... “Demokrasi” talepleri, “Baas rejimi” gürültüleri, sadece bahanedir. Ortadoğu’da varolan ortaçağ kalıntısı tüm anti-demokratik rejimler, en gerici devletler, Suudi Arabistan, Katar, Körfez emirlikleri, bunların hepsi, ABD’nin ve ABD’nin ortağı Batı’nın en yakın bağlaşıkları, işbirlikçileri konumundadır. “Demokrasi” gürültüleri, kocaman bir yalandan ibarettir... Suriye eğer vaktiyle ABD’ye teslim olacak olsa idi, Baas rejimi Batı için eleştiri konusu olmaktan çıkardı, ve zaten milliyetci Baas’da ortadan kaybolmuş olurdu...

 

bağlabtılı metinler:

 

 

Yalanlarla taçlanan emperyalist saldırganlıklar ve Suriye halkının trajedisi üzerine notlar

 

Bugün, 1 Eylül 2013. Bundan tam 74 yıl önce, 1Eylül 1939 günü Nazi Almanyası, Polonya’yı işgale başlamıştı... Günümüzde Washington’un Afganistan’a, Irak’a ve daha önce Vietnam’a ve kaynaklarını sömüreceği daha birçok ülkeye yapmış olduğu gibi, Nazi Almanyası’nın, Hitler’in, I. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru, 1917 Sovyet devrimi sırasında bağımsızlığına kavuşmuş Polonya’yı işgal için kendince geçerli bir neden bulamaması düşünülemezdi. Ortada ikna edici bir neden yoksa, “neden” üretilirdi, yaratılırdı...

 

Avusturya ve Çekoslavakya işgalleri ile dünya egemenliği operasyonunu başlatmış olan Hitler, I. Dünya Savaşı sırasındaki Alman savaş stratejisinde olduğu gibi, önce gelişmiş Batı’yı dize getirmek istemekteydi. Yine O, Batı ile Sovyetler Birliği’nin bağlarını kopartmak amacıyla kuzeyde Skandinavya’da, Norveç’te ve güneyde -Sovyetler Birliği’nin Akdeniz’e iniş yolu ve Avrupa’nın arka kapısı sayılan- Balkanlar’da egemen olduktan sonra, Sovyetler Birliği’ne saldırmayı planlamaktaydı. Hitler için Ukrayna’nın tahılı, Kafkasya’nın petrolü çok değerli olmakla birlikte, Alman Jeopolitiği açısından Sovyetler Birliği’nin önemi bunlarında ötesinde idi... O günün silah teknolojisi ve diğer teknik olanakları da gözününe alınarak üretilmiş olan bilim dışı Alman jeopolitiğine göre, uçsuz bucaksız bir derinliğe ve zengin kaynaklara sahibolan istila edilmesi çok zor Rusya’ya ve Kuzey Afrika’ya egemen olan, dünyaya da egemen olurdu. Kısacası Hitler'in savaşı, -günümüzde ABD’nin vermekte olduğuna benzer- bir dünya egemenliği mücadelesi idi. Polonya’nın işgali, sözkonusu Nazi stratejisinin ön adımlarından biriydi...

 

Hemen anti-parantez belirteyim... Hitler’in planlarına göre, kuzeyden Kafkasya üzerinden ve güneyden Kuzey Afrika üzerinden ilerleyecek olan Nazi güçleri İran platosunda birleştikleri an, ortada kalan Türkiye Cumhuriyeti, tek kurşun atılmadan Nazi Almanyası’nın eline tam anlamı ile düşmüş olacaktı... Aynen günümüzde Kafkaslar’da, Kuzey Afrika’da, Ortadoğu’da, ve Orta Asya’da tam egemenlik sağlamış bir ABD’nin ve güçlü ortaklarının karşısında herhangi bağımsız bir politik manevra yapabilecek güçü kalmayacak olan Türkiye Cumhuriyeti gibi... Anlayın, günümüzde Türkiye’nin dışpolitikasını kimler çiziyor, ülkeyi hangi tipler yönetiyor...

 

Hitler’in “Polonya’yı işgal için kendince geçerli bir neden bulamaması düşünülemezdi. Ortada ikna edici bir neden yoksa, “neden” üretilirdi, yaratılırdı...”, diye yazmıştım yukarıda... Gerçek, Nürnber Duruşmaları (1945- 46) sırasında tüm çıplaklığı ile ortaya çıkacaktı. Organizasyonun başındaki kişilerden birincisi, toplama-imha kamplarının, Varşova Gettosu’nun, kitle kıyımlarının baş mimarı ve Heinrich Himler’in emrinde SS’in ikinci (pratikte birinci) kişisi olan -sahteciliklerin azizi- Reinhard Heydrich (1904- 1942) idi (Hitler muhalifi olan, ve 20 Temmuz 1944 günü Hitler’e yapılan başarısız süikast girişiminin ardından tutuklanıp idam edilen Alman Amirali ve askeri istihbaratın eski şefi Kanaris’in [Wilhelm Franz Canaris, 1887- 1945] emrinde kripto subayı olduğu sırada Ahlaksızlık nedeniyle donanmadan kovulan Heydrich, Nazi Partisi içinde kariyer yapmış, 27 Mayıs 1942 günü Berlin’den Prag’a giden anayolda, Prag yakınlarında, iki yurtsever Çek partizanı tarafından ağır yaralandıktan sonra, 4 Haziran günü Prag Hastahanesi’nde ölmüştür.). Karanlık organizasyonun, daha doğru ifadesi ile provokasyonun ikinci baş mimarı ise, Gizli Devlet Polisi GESTAPO’nun şefi Heinrich Müller adlı kriminal karakterden başkası değildi...

 

Sözkonusu iki karanlık karakter, Reinhard Heydrich ve Heinrich Müller, şüphesiz Hitler’in bilgisi dahilinde, 31 Ağustos 1939 gecesi, Polonya askeri üniformaları giydirilmiş küçük bir Alman komando gurubu ile -güneyde, Polonya sınırına çok yakın bir yerde- Alman Gleiwitz radyo istasyonunu elegeçirecekler ve buradan Polonya dilinde kısa bir mesaj yayınlayarak Almanya’ya savaş ilanedeceklerdi... Alın size yeterli “mazeret”... Ertesi gün, 1 Eylül 1939 günü, Nazi orduları Polonya’yı işgale başlayacaklardı... Gleiwitz, günümüzde, ülkenin güneyinde, Polonya sınırları içindedir...

 

General Franko, Hitler’in ve Mussolini’nin yardımları ile demokratik Cumhuriyetci yönetimi İspanya’da yokederken (1936- 39); Hitler, Şubat 1938’de Sosyal Demokrat Parti’nin iktidarda olduğu Avusturya’yı ve Mart 1939’da Çekoslavakya’yı işgalederken kıllarını kıpırdatmamış, Hitler’in Sovyetler Birliği’ne saldıracağı günleri beklemiş olan İngiltere’nin ve Fransa’nın “demokratik” yönetimleri, sonunda, sıranın kendilerine de gelmekte olduğunu anlayarak, 3 Eylül 1939 günü Nazi Almanyasına karşı savaş ilanedeceklerdi. Böylece, II. Dünya Savaşı resmen başlamış olacaktı...

 

Geçenlerde bir TV kanalında “Söz Sizde” adlı programı izlerken, at yelesi gibi uzamış seyrek dümdüz ve bembeyaz kirli saçlarının altında kaybolan ince seyrek sakallı yüzü ve bilgiçlik salgılayan ağzı ile bir garip akademisyen beni oldukça şaşırttı ve güldürdü. Bu garip tip, CIA “liberal”, FBI ise “tutucu” olarak tanınır diyerek insanları, dinleyicileri yanıltmakta idi... CIA ile ilgili belgesellerde bile, bizzat CIA’da çalışmış olan ajanlar, CIA’nın kökünün bozuk olduğunu, daha kuruluş sırasında kötülük tohumlarının ekilmiş olduğunu anlatırlarken, sözkonusu garip tip, “liberallik” masalı söylemekteydi... Gerçekte, bu konulara biraz meraklı herkes, 1947 doğumlu CIA’nın baş mimarlarının, faşist Allen Dulles ile Nazi istihbaratının şeflerinde Orgeneral Reinhard Gehlen olduğunu bilir...

 

Wall Street avukatı faşist Allen Dulles, II. Dünya Savaşı günlerinde, OSS (Ofice of Stratejik Services) temsilcisi olarak İsviçre-Bern’de görev yapmıştı. Allen Dulles, daha savaş sürerken, 1943 yılında, Nazi Almanyası’nın Doğu Cephesi Askeri İstihbaratı’nın (“Gurbette Doğu Ordusu”) şefi olan Orgeneral Reinhard Gehlen ile temasa geçmişti... Hitler’i destekleyen Alman sermayesi ve birkısım ABD mali-sermaye gurupları, -sendikaların direnişlerini kırma ve Hitler’in ekonomik sorunlarını çözme amacıyla- 4 Ocak 1933 günü Nazi Almanyası’nda bir toplantı örgütlemişlerdi. Bu toplantıya, Standart Oil’in (şimdiki Exxon) avukatı olarak Allen Dulles ile kardeşi John Foster Dulles katılmıştı... CIA’nın baş mimarlarından Allen Dulles, sadece Reinhard Gehlen’i değil, Klaus Barbie, Von Botschwing gibi aranan daha birçok Nazi savaş suçlusunu Amerikaya kaçırmış ve bunlardan yararlanmıştı... CIA’nın kurucusu ve 1953- 61 yıllarında başkanı olacak olan Allen Dulles, 35 yıl sürecek kanlı olayları başlatan 1954 Guetemala darbesinin ve Küba’ya yönelik Domuzlar Körfezi çıkartmasının ve daha birçok kanlı karanlık komplonun baş mimarıdır... Kısacası CIA, Nazi modeline uygun olarak kurulmuştur ve Nazi yöntemlerini kolayca benimsemiştir... CIA, Nazi Almanyası’nın uygulamış olduğu komploları, provokasyonları geliştirmiştir... CIA’nın baş mimarlarından Reinhard Gehlen’e gelince, O, 1956 yılından, eski SS ve Gestapo görevlilerini, Nazi savaş suçlularını çevresinde toparlayarak Federal Alman dış istihbarat örgütü BND’yi örgütlemiş ve 1968 yılına dek bu örgütü yönetmiştir...

 

İran’da, Guatemala’da, Şili’de ve daha birçok ülkede kanlı karanlık darbelere, provokasyonlara imza atmış olan CIA’nın Suriye’de de benzer işleri yapmaması için bir neden yoktur... Enerji kaynaklarını ve yollarını elegeçirerek Rusya ve Çin üzerinde kontrol sağlama, hegemonya kurma, bu ülkeleri çembere alma stratejisinin kurbanı olan Suriye’ye, ABD önderliğindeki Batı tarafından iki alternatif sunulmaktadır. Suriye’ye, “Ya gelin bizim safımıza katılın, bizlerin vasalı (kölesi) olun, ya da sizi paramparça edeceğiz.”, denilmektedir. Ayrıca, yakın zamanda, Suriye'de yeni petrol ve doğal gaz yatakları olduğu da anlaşılmıştır. ABD ve ortağı Batı, bunları da elegeçirmek istemektedir... “Demokrasi” talepleri, “Baas rejimi” gürültüleri, sadece bahanedir. Ortadoğu’da varolan ortaçağ kalıntısı tüm anti-demokratik rejimler, en gerici devletler, Suudi Arabistan, Katar, Körfez emirlikleri, bunların hepsi, ABD’nin ve ABD’nin ortağı Batı’nın en yakın bağlaşıkları, işbirlikçileri konumundadır. “Demokrasi” gürültüleri, kocaman bir yalandan ibarettir... Suriye eğer vaktiyle ABD’ye teslim olacak olsa idi, Baas rejimi Batı için eleştiri konusu olmaktan çıkardı, ve zaten milliyetci Baas’da ortadan kaybolmuş olurdu...

 

Aslında, Suriye Dışişleri Bakanı Muallim, geçenlerde, “Bize, ya teslim olun, ya da yokolun.”, diyorlar ifadesini kullanarak, yukarıdaki gerçeği açıkça dillendirmiş ve “teslim olmayacaklarını, tüm güçleri ile direneceklerini”, sözlerine eklemiştir... Suriye’yi teslim alma operasyonu, önce, bezirgan yöntemleri ile, satınalma yolları kullanılarak denenmiştir. Bu oyun, kanlı Irak işgalinin ve yıkımının baş destekçilerinden Tayyip Erdoğan eliyle sahnelenmiştir. Tayyip Erdoğan, “can-ciğer kuzu sarması” rollerde Esad’a yaklaşıp O’nu ABD’nin safına çekmeye çalıştı ise de başarılı olamamıştır. Bunun üzerine O, Tayyip Erdoğan, Esad’a ve ailesine lanetler yağdırmaya başlamış ve bu aşırılıklarını prangasına takılarak Suriye politikasında geri dönülemez bir yola girmiştir...

 

Günümüzde, başta İngiltere, ardından Fransa, hatta Ürdün ve Suudi Arabistan dahi geri adım atar, Suriye’ye saldırı konusunda Beyaz Saray’ı yalnız bırakırlarken, İsveç devlet televizyonunun da ifade etmiş olduğu gibi, Suriye’ye müdahale konusunda Washington’un yanında bir tek Tayyip Erdoğan kalmıştır. Hem de O, Tayyip Erdoğan, Nobel “Barış” ödüllü savaş kışkırtıcısı Obama’yı bile geride bırakmaktadır. Obama, “müdahaleden yana olduğunu,” söylemesine karşın, sorunu Kongre’ye götürme kararı alırken, “demokrat” tiyatrosu oynayan Tayyip Erdoğan, müdahale ile ilgili kararı TBMM’ne sormak istememektedir. Tayyip Erdoğan ve “komşularla sıfır sorun” gevezeliğinin sahibi dışişleri bakanı, 78 gün sürmüş olan Kosova bombardımanında olduğu gibi Suriye’nin yerle-bir edilmesini istemekte, saldırganlık taleplerinde Washington’u fersah fersah geçmektedirler... Esad’ın kalıcı olmasına ve kendilerinin gidici olmalarına yönelik korkuların ürünü olduğu anlaşılan bu savaş kışkırtıcılığının demokrasi ile, “demokrasi” gevezelikleri ile, Suriye halkı adına dökülen sahte gözyaşları ile herhangi bir bağı olmadığı bellidir.  Savaşın demokrasiye ebelik ettiği şimdiye dek görülmediği gibi, Suriye halkının acılarını arttıracağı da gün gibi ortadadır. Ayrıca Suriye’ye “demokrasi”, elleri kanlı silahlı köktendinci çetelerle, El-Kaide ve benzeri ortaçağ kalıntıları ile gelmeyecektir herhalde... Irak’ta yaşanmış olanlar, sözkonusu gerçeğin yakın zamandaki en somut kanıtıdır... 

 

Birleşmiş Milletler görevlileri daha zehirli gaz araştırması ile ilgili raporlarını yayınlamadan, kaynağı belirsiz birtakım sözde bilgilerle “Suriye rejiminin zehirli gaz kullandığı” gürültüsünü yayarak Suriye’ye askeri müdahale çığlıkları atmak, Irak'ta oynanmış olan oyunu yeniden sahneye koyma çabasından başka birşey değildir. Irak'ta da Birleşmiş Milletler görevlilerini dinlemeden, satınalınmış bir-iki onursuz kişinin ve yalana dayalı sözde istihbarat raporlarının ardından yapılan müdahaleden sonra, ülkede ne nükleer ve ne de kimyasal ve biyolojik silah bulunmuştur. Fakat bu arada tüm ekonomik alt yapısı ile birlikte Irak yıkılmış, hesabı belirsiz ekonomik kayıpların yanında bir milyonu  aşkın insan yaşamını yitirmiş ve 4- 5 milyon kadar insan ise göçe zorlanmıştı... Bu arada şüphesiz fosil enerji tekellerinin, silah tekellerinin, özel ordular kuran şirketlerin kasaları dolmuştur, dolmaktadır...

 

Basındaki bilgilere göre, Vladivostok kentinde gazetecilerin suallerini yanıtlayan Putin, “Suriye ordusunun taarruza geçtiği şartlarda Suriye hükümetinin kimyasal silah kullandığını söylemek büyük bir aptallıktır. Esad hükümetinin kazanmakta olduğu bir savaşta kimyasal silah kullanmasının mantığı yoktur. Şam yönetimi Suriye’ye müdahale isteyenlerin ellerine neden koz versin ki? Kimyasal saldırının bu nedenle bir provokasyondan başka bir şey olmadığına inanıyorum...”, demiştir. Yine Putin, “Provokasyonu yapanlar, diğer ülkeleri savaşa çekmek ve böylece uluslararası toplumun güçlü ülkelerinin desteğini almak isteyenlerdir.”, diyerek olaya açıklık getirmiştir.  Bu sözleri ile O, Putin, acaba Türkiye yönetimini mi kastetmiştir? Ayrıca yine Putin, haklı olarak, “ABD’li meslektaşlarımız, kimyasal silah kullanılmış olduğuna dair ellerinde kanıt olduğunu söylüyorlar. Eğer gerçekten kanıtları varsa, bunu Birleşmiş Milletler uzmanlarına ve Güvenlik Konseyi üyelerine göstersinler. Bunu yapmıyorlarsa, kanıt yok demektir.”, sözleri ile olası gerçeği yansıtmıştır.

 

Diğer yandan Suriye Dışişleri Bakanı Velid el-Muallim, kimyasal silah kullanmadıklarını ifade ederek şunları söylemiştir: "Bizim kimyasal silah kullandığımızı iddia edenler yalancıdır. Biz tam bir şeffaflıkla BM denetçileriyle işbirliği yaptık. Nereye, ne zaman gitmek istediklerini söylemişlerse, buyurun gidin dedik. Silahlı grupların denetimindeki bölgelere de gitmek istediler, ancak bu gruplar kendi aralarında anlaşıp BM denetçilerine güvenli bir koridor temin etmediği için gidemediler. BM denetçilerine silahlı grupların kontrolündeki bölgeden ateş açıldı." Muallim’in bu açıklamasından sonra BM uzmanları kimyasal kullanıldığı iddia edilen bölgelere girebilmişlerdir ve şu sırada uzmanların bulguları Hollanda’da bir labaratuarda incelenmektedir... Bu arada, basındaki bilgilere göre, İsrail gazetesi Haaretz, “Suriye’de kimyasal silahı İslamcı çetelerin kullanmış olduğunu”, iddia etmiştir. Suriye’nin Birleşmiş Milletler daimi temsilcisi Caferi’de, "Terörist grupların, 22, 24 ve 25 Ağustos günleri Şam yakınlarında Suriye askerlerine sarin gazı ile saldırmış olduklarını, ve gazdan etkilenen askerlerin hastanede tedavi altına alındıklarını”, söylemiştir... Caferi, “Genel Sekreter'den, BM heyetini bu saldırıları incelemekle görevlendirmesini”, istemiştir... Ruslar’da, kimyasal madde taşıyan el yapımı füzelerin, Zehran Alluş komutasındaki “İslam Tugayı” bölgesinden atılmış olduğunu söylemişlerdir. Amerikalılar, buna karşıt bir başka belge sunamamışlardır... Olay, uydu fotoğrafları ile tesbit edilmiştir...

 

Peki bu işten, savaş kışkırtıcılığından Tayyip Erdoğan’ın, Erdoğan çetesinin ve Türkiye ekonomisinin ne kazancı olacaktır... Basındaki bilgilere göre, Irak’ın yıkımı Türkiye ekonomisine en az 40 milyar dolar civarında bir kayıp getirmiştir. Suriye’de yaşanacak olan bir yıkımın da, Türkiye’nin ticaretini baltalamasının yanında, artacak olan petrol fiyatları ile birlikte -zaten inişe geçtiği söylenen- ekonomiye çok büyük yeni yükler getirecektir. Yani Türkiye ekonomisinin ve Türkiye halkının savaş kışkırtıcılığından herhangi bir kazancı yoktur ama, Tayyip Erdoğan ve çetesi, anlaşılan, iktidarda kalabilme, muhalefeti susturabilme olanaklarını Suriye’ye yapılacak bir müdahaleye ve Mısır’da sürecek kargaşaya bağlamış durumdadır...

 

Muallim’in açıklamaları da yukarıdaki gerçeği teyid eder özelliktedir... Suriye’ye bir askeri müdahalenin Türkiye’nin dengelerini bozacağını iddia eden Muallim, "İki gün önce Türk Dışişleri bakanı, 'BM Güvenlik Konseyi karar alsın almasın biz Suriye'ye askeri müdahalenin parçası oluruz' dedi. Bu sözlere yorum yapmıyorum. Sadece şunu söylüyorum. Mısır'daki olaylar sebebiyle Türkiye'nin dengeleri sarsıldıysa, Suriye'ye müdahale ile tamamen bozulacaktır.", diyerek sözlerini bağlamıştır...

 

Tüm bunların ötesinde, CIA işbirliği ile Tayyip Erdoğan ve çetesi tarafından desteklenen, silahlandırılan, askeri eğitimden geçirilen, irtibatları sağlanan ortaçağ kalıntısı sözde İslamcı gurupların, El-Kaideci katillerin, El-Nusra Cephesi gibi El-Kaide uzantısı karanlık unsurların, yarın-öbür-gün Türkiye toplumunun başına da bela olmayacaklarının bir garantisi yoktur... Somali’de Türkiye Cumhuriyeti elçiliğine saldırmış olan El-Kaideciler için “sözde Müslüman” ifadesini kullanan Tayyip Erdoğan, aynı tipleri Suriye’de silahlandırmakta ve desteklemektedir. Yine, Reuters kaynaklı ve 25 Ağustos 2013 tarihli Milliyet Gazetesi’nin haberine göre, Suriye’de savaşan kökten dinci guruplara en büyük silah ve cephane sevkiyatı Türkiye’den yapılmıştır. Reuters’e konuşan muhaliflerden Muhammed Salam, Türkiye’den gelen silah dolu 20 römorkun, karargahlara dağıtıldığını ifade etmiştir...

 

“Demokrasi” savunucusu pozlarında Türk TV kanallarında sürekli boy gösteren ve “Kırmızı Başlıklı Kızı yutmaya hazırlanan kurt” örneği mazlumların “savunucusu” kılığında Suriye’de ölen 100 bini aşkın insan için yakınan ve bunları Esad’ın öldürmüş olduğunu sürekli tekrarlayan Tayyip Erdoğan’ın ikiyüzlülüğünün ve yalancılığının derecesini ölçebilecek bir aygıt, sanırım henüz icad edilmemiştir. Yukarıdaki bilgilerin ışığında, Suriye’de yaşamını, yerini-yurdunu yitirmiş olan mazlumların başlarına gelmiş olanlardan Tayyip Erdoğan’ın ve çetesinin de birinci derecede sorumlu olduğunu anlayabilmek için alim olmaya gerek yoktur. Elleri armut toplamayan, CIA’dan, Türkiye’den ve daha birkaç ülkeden aldıkları modern silahlar ve cephane ile aralarında sivillerin, hatta çocukların da olduğu binlerce, onbinlerce insanı katleden, dinsel temizlik yapmaya çalışan, köyleri boşaltan El-Kaide, Müslüman Kardeşler, ve benzeri daha birçok kökten dinci örgütün işlenen cinayetlerdeki, yaşanan kayıplardaki rolleri ortadadır. Başta Tayyip Erdoğan olmak üzere bunları destekleyenlerin Suriye’de yaşanmakta olan trajedideki rolleri de ortadadır...

 

Vaktiyle, 31 Ağustos 1939 günü, Reinhard Heydrich ve Heinrich Müller tarafından organize edilmiş olan komandolara Polonya askeri üniformaları giydirtilerek Alman Gleiwitz radyo istasyonunu basıp buradan Polonya dilinde Almanya’ya savaş ilanedilerek Nazi ordularının bu ülkeye, Polonya’ya saldırıları için nasıl gerekçe yaratılmışsa, 1999 yılında 78 gün süren ve bu süre zarfında Yugoslavya’yı yerle-bir ederek II. Dünya Savaşı sonrası düzeyine gerileten NATO saldırısı için de, birkısım eski aşırı “solcu” ve kriminal unsurlardan oluşan UCK (arnavutça, Ustrhria Clidimatare e Kosoves; ingilizcesi, KLA, Kosovo Liberation Army; ya da türkçesi ile, “Kosova Kurtuluş Ordusu”) adlı örgütlenme kullanılmıştır. 2000 yılında yayınlanmış olan “Tarihin İzinde Balkanlar ve ABD” adlı kitapta yazmış olduğum gibi, tanınmış Türk gazeteci Aslı Aydıntaşbaş ile Mart 1999’de New York Brookly’de görüşen UCK’nun ABD temsilcisi Florin Kranski, barışcı olan halkın taleplerini biryana iterek, dış müdahaleye ortam hazırlayabilmek amacıyla Sırp güçlerini nasıl kışkırttıklarını, nasıl bir terör ortamı yaratmış olduklarını açıkça anlatmıştır... Yine 26 Haziran 2012 günü sinbad.nu de yayınlamış olduğum “Savaşa hayır” başlıklı yazımda belirtmiş olduğum gibi, Suriye’ye müdahale ortamını yaratabilmek için de kökten dinci guruplar, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan tarafından  2007 yılında örgütlenmeye başlanmıştır. Aslında bu üçlüye Türkiye’yi de eklemek gerekir...

 

Sonuçta, aralarında Türkiye’nin de olduğu birtakım ülkeler ve CIA tarafından silahlandırılan köktendinci çetelerin, Türkiye’yi Suriye’yi işgale davet eden sözde “islamcı” ve “yurtsever” Müslüman Kardeşler ve El-Kaide gibi örgütlerin uyguladıkları terör yöntemleri ile ülke bir harabeye dönerken, “Suriye’ye yapılabilecek ABD müdahalesi” tartışmaları da başlatılmıştır... Umarım, uluslararası dengeler, Batı’nın barışsever halkları ve sağduyulu politik güçleri ve ABD Kongresi, bir askeri müdahaleyi önler. Böylesi, savaşsız bir ortam, demokrasiye giden yolu aralayabileceği gibi, Ortadoğu’da başlayabilecek ve dünyayı da etkileyebilecek çok büyük bir kaosu da engelleyecektir...

 

Halkların yararı barıştadır.

 

Yusuf Küpeli

2013.09.01

yusufk@telia.com

 

bağlabtılı metinler:

Yusuf Küpeli, Savaşa hayır!

Yusuf Küpeli, Yangın yayılırken

Yusuf Küpeli, Yalanın gölgesinde insan kanı ile yazılan politikalar

Anglo-Amerikan askeri ekseni: Arab Dünyası’nda ve Basra Körfezi’nde Kontrolu Sağlama Amacıyla Batı, Geçmişin Kutsal İttifakına Dönüyor

Yusuf Küpeli, “Demokrasi” mavalı ve İran’a ve Suriye’ye yönelik saldırının gerisinde duran emperyalist düşler üzerine

Yusuf Küpeli, Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar

Yusuf Küpeli, ABD’nin Ortadoğu’daki askeri varlığı, işleri, planları, Irak, İran, Suriye, Türkiye ve Kürtler üzerine kısa bir analiz

http://www.sinbad.nu/