Sinbad'ın soruları: Ne tip ülkelerde bir başbakan veya cumhurbaşkanı çocuğu evlenirken yollar trafiğe kapatılır, damlara keskin nişancılar yerleştirilir, tüm çevre gizli kameralarla gözetim altına alınır, devletin polisi ve gizli servisleri böyle tamamen özel bir iş için seferber edilir, bölgede yaşayan halkın özgürlükleri elinden alınır? Eğer başkan olduğu yıllarda Clinton kızını benzer biçimde evlendirmeye kalkışsa idi, ABD toplumunda ne çeşit tepkiler doğardı? Tayyip Erdoğan'ın patronu W. Bush, tüm gücüne karşın, ABD toplumuna aynı kısıtlamaları getirerek kızlarını evlendirebilirmi? Hangi tip ülkelerde ne çeşit "babalar" çocuklarını bu şekilde politik işporta tezgahının malzemesi haline getirirler? Hangi tip toplumlar verdikleri vergilerle maaşları ödenen ve aslında halkın güvenliğinden sorumlu olması gereken polislerin, başbakanın tamamen özel bir işi için kullanılmalarına, yollarının bu amaçla kesilmesine, özgürlüklerinin ellerinden alınmasına tahammül gösterebilirler? Eğer bir subay, astsubay veya eğitim bakanlığının veya bir başka bakanlığın herhangibir yetkilisi emrindeki resmi aracı eşinin ve çocuklarının özel işleri için kullandırtsa, yasal olarak başına ne işler açılabilir?

Erdoğan, Sezer'e : "Yahu kardeşim ben senin yaşadığın gibi yaşamaya mecbur muyum, değilim ya" (Bugün, 13:50  09 Temmuz 2004 Cuma http://www.haberx.com/ ) Bu sözler herhangi bir ülkenin başbakanının üslubu olabilirmi?  Özel yaşamdaki özgürlüklerin sınırları nereye kadardır? Örneğin birileri ben sizler gibi yaşamak istemiyorum diyerek dört kadınla evlenme, 11- 12 yaşındaki kız çocuklarını imam nikahı ile satma, zorunlu eğitim yılları içinde çocuklarını milli eğitim bakanlığının okullarına göndermeme, "çocuklar ve karı benimdir" diyerek bunları istediği zaman falakaya yatırma, "boş ol" diyerek 20 yıllık eşini beş parasız sokağa atma özgürlüklerine sahipmidir?  Birileri gözlerine dek kapanırlarken, diğerleride ben böyle yaşamak istemiyorum diyerek anadan doğma sokaklara dökülseler, ve işyerlerine bu şekilde gelseler neler olu? O karılarını kızlarını gözlerine dek kapatanlar, "biz böyle yaşamak istemiyoruz diyerek" Suudi Arabistan'da olduğu gibi Şeriat yasalarını geri getirmeye kalkışsalar, ceza yasasına kafa kol kesmek gibi maddeler ekleseler ve kadınların pasaportlarını ellerinden alarak yalnız başlarına gezi ögürlüklerini ve daha uzun bir liste oluşturacak özgürlükleri yoketseler, neler olur? Yüzde 30'lar civarındaki oy oranıyla seçim sisteminden yararlanarak başbakan olabilmiş olan Tayyip Erdoğan, Mutlak iktidar sahibi Padişah havalarında devletin polisine yolları kestirterek kızının düğününü örgütlerken ve -hiç beğenmiyor olsa bile- bağlı olduğu sistemin en tepesindeki kişiye karşı külhanbeyi üslubuyla seslenirken,  gerçekte neler yapmak istiyor ve kimlere güveniyor?

Ve zaten "başbakan" sıfatı taşıyan kişinin -TV kanallarına yansımış olan- Ukrayna ve Bulgaristan görüşmelerindeki konuşma üslubu da, Türkiye devletini değil, sadece bağlı olduğu belirsiz bir çevreyi temsileder nitelikteydiler ve sanırım bu durum evsahibi ülke yetkililerinin ve diğer herkesin dikkatlerini özel olarak çemiştir.  Eğer insan bir sisteme, devlet yapısına karşı ise, o sistem içinde başbakan olmaya kalkışmaz. Açıkça cephesini alır, eleştirir ve gücü yeterse sistemi kökten değiştirir. Hem cumhurbaşkanına karşı bu şekilde konuşacaksın, hem dışarıda "ben bu devletin gerçek bir yetkilisi değilim" havası yaratacaksın ve hem de Başbakanlık koltuğunda oturmayı sürdüreceksin... Tayyip Erdoğan ve O'nu öne sürenler ne yapmak istiyorlar? Türkiye nereye gidiyor?  www.sinbad@sida.nu

 

ESRA  EVLENİYOR!

 

Rahmi Yıldırım rahmiyil@ttnet.net.tr

 

Yunan filozofu Sokrates ve karısı Ksantippe bir türlü geçinemezlermiş. Tarihçiler geçimsizlikte asıl kabahatlinin Ksantippe olduğunu söylüyorlar. Ansiklopedilerde Ksantippe maddesinin karşısında aynen, “Sokrates’in şirretliği ve hırçınlığıyla ünlü karısı” diye yazıyor.

Karı koca bir gün yine kavgaya tutuşmuşlar. Daha doğrusu  Ksantippe bir bahaneyle Sokrates’e açmış ağzını yummuş gözünü. Sokrates hiçbir tepki vermeyince,  Ksantippe daha da öfkelenmiş, bir kova suyu alıp filozofun basından aşağı boşaltmış. Sokrates nihayet ses vermiş:

- Bu kadar gök gürültüsünden sonra bir sağanak kaçınılmazdı.

Sokrates’in bu cevabından sonra Ksantippe sakinleşti mi, yoksa daha da mı azdı, bilmiyorum. Platon bu konuda bir şeyler yazmışsa bile ben görmedim. Kesin olan bir şey varsa Sokrates’in karısından yana hiç de mutlu olmadığı. Hatta Sokrates’in evliliğinde mutlu olamadığı için filozof olduğuna dair rivayetler bile var! Sokrates’in evlilik aleyhindeki sözleri belki de bu yüzdendir.

Öğrencileri Sokrates’e sormuşlar:

- Evlenmek mi iyidir, yoksa bekâr kalmak mı?

Sokrates duraksamadan yanıtlamış:

- Hiç fark etmez!

Öğrenciler şaşırmışlar. İçlerinden biri üstelemiş:

- Nasıl fark etmez üstadım? Birinde tek başınasınız, ötekinde hayat yoluna iki kişi devam ediyorsunuz?

Sokrates söylediğinden şaşmamış:

- Fark etmez. Çünkü ikisinde de pişman olursunuz.

Sokrates’in öğrencileri bu yanıttan tatmin oldular mı olmadılar mı bilinmiyor.  Bilinen bir şey varsa, evliliğin lehinde ve aleyhindeki evrensel külliyatın çok zengin olduğudur. Tayland ahalisine göre , “Evlilik, dışarıdakilerin içine girmek için, içindekilerin de dışına çıkmak için uğraşıp durdukları bir mapusane gibidir.”

Türkler ise “Bekârlık sultanlık, evlilik krallıktır” deyip avunurlar.

 

Sözü Tayyip Erdoğan’ın Pazar günü evlenecek kızının düğününe getirmek için aslında evlilik felsefesinden dem vurmaya, Sokrates’i filan  malzeme yapmaya hiç lüzum yoktu; ama oldu bir kere. Artık Sokrates affetsin!…

Allah mesut bahtiyar mutlu etsin! Tayyip Bey, kerimesi Esra’yı Pazar günü evlendiriyor. Damat adayı, gazeteci-yazar Sadık Albayrak’ın oğlu Berat Albayrak.

Nikâh, İstanbul’da Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda kıyılacak. Salon çevresinde NATO zirvesini aratmayacak tedbirler alındı ki, civarda oturanlara Allah sabır ve kolaylık versin.

Nikâha tam 7 bin kişi davet edildi. Davetliler arasında krallar başbakanlar bile var. Muhtemelen Tayyip Bey’in Kasımpaşa’daki bakkalı ve manavı ile Ankara’da oturduğu mahallenin terzisi, berberi, kasabı ve çöpçüsü de vardır. Ne de olsa Tayyip halk adamı, geldiği yeri unutmadı!

Nikâhta,  Gece Yolcuları adlı gruba sipariş edilen, “bir peri kızı ile prensin düğünü” hayal edilerek  bestelenen “Vuslat” adlı parça çalınacakmış. Yani öyle ilahi  milahi söylenmeyecek.  Aslında, Tayyip Bey’in benzincisi Adnan Şenses Mozart’tan bir arya icra etse, daha şenlikli olurdu; ama akıl edememişler.

Medya, haliyle Pazar günü kıyılacak nikâha odaklandı. Şaşmamalı. Çünkü, her zaman başbakan kızı evlenmiyor. Topluluklar, peri masallarını, görkemli düğünleri severler, gelin ve damatla kendilerini özdeşleştirirler. Medyanın ilgisi biraz da toplumun talebinden kaynaklanır.

Fakat medya ne kadar çabalarsa çabalasın, Esra’dan bir “tesettürlü Stephanie” (Monaco Prensesi) çıkarması mümkün değil. Çünkü, her ne kadar nikâhta ilahi filan söylenmeyecekse de “Esra Banu” yabancıya gitmiyor; mütedeyyin bir aileye gelin gidiyor.

Bu noktada Esra için endişelenmemek mümkün değil. Çünkü, adı nikâh töreni olsa da Pazar günü aslında siyasal ve dinsel bir gösteri olacak.

Siyasal gösteri. Çünkü, Türkiye’de padişahlık dönemi dışında, bakanlar, başbakanlar, cumhurbaşkanları, düğün törenlerini böyle kitlesel ve medyatik bir gösteriye çevirmediler, kralları yabancı devlet adamlarını çağırmadılar, memleketi ayağa kaldırmadılar.

Dinsel bir gösteri. Çünkü, gelin türbanlı, kaynanalar türbanlı. Medyatik şovun ana mesajı, dönüp dolaşacak dinci siyasetin simgesini zihinlere nakşedecek.

Esra’nın ve müstakbel kocası Berat’ın, politik-dinsel gösterinin figüranı haline geldiklerinin bilincinde olmadıkları ortada. Olsalar, şov malzemesi olmak yerine  “evlenecek olan bizleriz, sizler değil” diye seslerini yükseltirler;  hazır, ikisi de Amerika’da tahsildeyken gözlerden uzak şekilde birbirlerine sevgilerini armağan ederler,  ortalığı telaşa vermezlerdi.

İkincisi, gerek dünürler gerekse gelin ve damat mütedeyyin insanlar. İnşallah gül gibi geçinip giderler, Sokrates ve Ksantippe gibi saçsaça başbaşa kavga etmezler. Ama insanlık hali. Hiç kavga etmeyecekler de değil. Bu noktada  Berat damat, postmodern halife kayınpederi Tayyip Erdoğan’ın fetvasına dayanarak hükmi ilahiyi hatırlatır ve  Esra’nın üstüne ikinci üçüncü dördüncü bir gül koklama hakkını kullanmaya kalkarsa; ya da ne bileyim, “Serkeşlik etmelerinden kaygılandığınız kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihayet onları dövün!..”  ayeti kerimesinin hakkını vermeye kalkarsa ne olur? Doğrusu Esra adına kaygılanmamak mümkün değil.

Ancak, bana sorarsanız bu endişeler de yersiz. Nedenini sonra anlatırım. Şair İsmet Özel’in “Müslüman arayanlar, ancak mezarlarda bulabilir” sözlerini aktarayım da şimdilik idare edin.

 

Pazar günü sadece politik ve dinsel bir gösteri olmayacak. Tecrübeyle sabit ki, pazar günü bir ailenin serveti bir kez daha katlanacak.

Tayyip Erdoğan, 1994 yılında belediye başkanı seçildiğinde cüz’i bir mal varlığına sahipti. “Kasımpaşa’da bir daire, Maltepe’de bir kooperatif dairesi, Bolluca'da (Gaziosmanpaşa) 346 metrekare arsa, Burak Gıda ve Ticaret Ltd. Şirketi’nde yüzde 10 hisse...”

Dört yıl sonra belediye başkanlığından ayrıldığı tarihte, servetindeki artışın   360 milyar liralık bölümünü, oğlu Burak Erdoğan’ın düğününde verilen hediyelerle açıklamıştı. (Tansu Çiller de, yalının çatı katında vefat eden annesinin yastığında çıkan dolarla açıklamıştı zenginliğini.)

Tayyip Erdoğan geçen yıl oğlu Necmettin Bilal’i evlendirdi ve 7 bin kişi çağırdı.  Nikâhtan sonra tebrik faslında, Başbakan’ın hemen yanında duran sekreter Müge Gülbaran’ın tuttuğu takı torbasının kaç defa dolup boşaldığını hiçbir gazeteci yazmadı.

Pazar günü nikâha çağrılan 7 bin kişinin de aynı şekilde servete bereket getireceği kesin. Artık Esra gelinin kesesine mi yazılır, Berat damadın kesesine mi kaydedilir, kendileri bilir.

Onlar ersin muradına, biz çıkalım kerevetine ve bir fıkrayla vedalaşalım.

 

Karı koca 100 km hızla gidiyorlar, arabayı koca kullanıyor. Kadın  birden “Hayatım” demiş... “Seninle 15 yıl güzel bir beraberlik yaşadık. Ama, artık boşanmak istiyorum.”

Adam sesini çıkarmamış, arabanın hızını 110’a çıkarmış.

Karısı, “Neden diye soracağını biliyorum. Nasıl söyleyeyim. Artık seni sevmiyorum, başkasını seviyorum.”

Adam yine ses çıkarmadan hızı 120’ ye çıkarmış.

Kadın devam etmiş: “Evi, bütün çekleri, kredi kartlarını, arabayı ben istiyorum..”

Adam sesini çıkarmadan arabanın hızını 140’a çıkarmış.  Kadın sormuş:  “Hiçbirşey söylemeyecek misin? Sen hiçbir sey istemiyor musun?”

Kilometre saati 180’i gösterirken adam yanıtlamış: “Hayır. Hiçbir şey istemiyorum.”

Karısı şaşırmış, “Neden?” diye sormuş. Araba karşıdaki duvara saatte 200  kilometre hızla çarpmadan once adam yanıtlamış:

- Çünkü, airbag bende canım! ....

 

Burası Türkiye.

Rahmi Yıldırım

9 Temmuz 2004

http://www.sinbad.nu/