Not: Aşağıdaki “Türkiye partisi” başlıklı yazı önce türkçe/ kürtçe Dema Nu adlı 15 günlük gazetenin

31 Aralık 2001 tarihli sayısında ve aynızamanda demanu.com.tr/ adresli web sayfasında yayınlanmıştır. Y. K.

 

Yusuf Küpeli, Asıl yazıdan önce gerekli bir yanıt

 

Yusuf Küpeli, “Türkiye partisi”

 

Asıl yazıdan önce gerekli bir yanıt

 

Yusuf Küpeli

 

Susurluk skandalının ünlü katillerini yetiştiren ve eli binlerce yurtsever insanın kanına bulaşmış olan MHP’nin güvenilir bir faşist üyesi/ yöneticisi iken, heryerde bulunabilen “yağlı kemik peşindeki” sıradan uyanıklara özgü “araziye uyma” ve “kazanan ata oynama” hesaplılığı ile “yeni liberal” cepheye atlayan ve George W. Bush kadar “demokrat” olan bir gazeteci, Milliyet gazetesindeki köşesinde, 3 Ocak 2002 günü demagojik ifadelerle Dema Nu gazetesinin asıl sahiplerine saldırarak bu yazıya yanıt vermiştir. Gazeteci yazısının biryerinde şunları söylemektedir: “HADEP’in ‘Kürt partisi değil, Türkiye partisi’ olmak istediğini söylemesinin bir sebebi, kaynaşmış milyonlarca Kürd’e ayrılmayı, bölünmeyi izah imkansızlığıdır.” (bak: http://www.milliyet.com.tr/2002/01/03/yazar/)

 

Büyük sermaye çevrelerinin olanakları ile şişirilip reklamı yapılan ve eline medya gücü verilen bu küçük adam, aklınının gücünü araziye uymaya, sahiplerinin hoşlanacağı yalanlar uydurmaya değilde, gerçeği aramaya verseydi, herhalde bukadar saçmalamazdı.

 

Birincisi, “Türkiye partisi” olma talebini kurum olarak HADEP değil, İmralı’dan gelen emre uyumlu olarak HADEP içindeki ve dışındaki bazı sözkonusu gazeteci benzeri kişiler dillendiriyorlar. Ve zaten eşyanın, tüzel bir kişilik olan HADEP’in konuşmasına olanak yok. İkincisi, “Türkiye partisi” sahtekarlığına karşı çıkan kişi, Türkiye veya başka bir ülke bölünsün istemiyor ve bu görüşü yazısında açıkca yansıyor.

 

Birlik, insanların, halkların, milletlerin haklarına, kültürlerine karşılıklı saygı ile mümkündür ancak. “Türkiye partisi” yazısını yazan kişi, Türkiye toplumunun birliğini savunduğu gibi, kendini bildi bileli yeryüzündeki tüm emekçi insanların birliğini de savunmuştur. Bölmek, parçalamak, daha düne kadar Kürt adını bile ağzına almayan, onları “dağlı Türkler” sayan, yaşadıkları bölgeden “güneydoğu” diye sözeden sözkonusu gazeteci benzeri faşist milliyetçilere veya küçük yararları uğruna her kılığa girebilen bukalemunlara özgüdür. Sözkonusu gazeteci gibi “kaynakçıların” çabalarıyla Türklerle Kürtlerin nekadar kaynaşmış oldukları 1980’li ve 90’lı yıllarda öldürülen 30 bin civarında Türkiye vatandaşı Kürt ve Türkten, yakılan 4 bine yakın köy ve mezradan, göçe zorlanan 5 milyon civarında Kürt insanından, öldürülen 10 milyonu aşkın hayvandan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne açılan binlerce davadan ve sıralamaları daha uzun bir liste oluşturacak acı olaylar serisinden bellidir.

 

Bütün halklar gibi kültürlerinin olumlu ve olumsuz yanları olan Kürtler, bölgede yaklaşık 2500 yıldır yaşamaktadırlar ve bu süre içinde diğer Ortadoğu halkları ile yakın ilişkiler içinde ama, kendi iç bağımsızlıklarını, politik dalgaya göre sınırları daralan veya genişleyen otonomilerini koruyarak varolmuşlardır. Kıscası Kürtler, başka toplumlarla sözkonusu gazeteci’nin “kaynakçılığına” uygun biçimde kaynaşmamışlardır ve bu nedenlede -bölgedeki diğer kültürlerle derin alışverişi olmasına karşın tamamen kendine özgü olan- kültürlerini, dillerini bugüne dek koruyabilmişlerdir. Batılı anlamda modern milliyetçiliğin kaynağı kapitalizme çok geç evrimleşmelerine karşın Kürtlerin binlerce yıldır başka toplumlarla kaynaşıp asimile edilememiş olmaları, günümüzdeki Kürt milliyetçiliği sorununun ve bu çerçevede gelişen kavganın başlıca nedenidir.

 

Osmanlı İmparatorluğu sınırları içine 1514 Çaldıran savaşının ardından katılan büyüklü küçüklü Kürt beylikleri, Tarihci Molla İdris- i Bedlisi’nin de çabalarıyla birleştirilmişler ve büyüklüklerine göre tam ve yarım olmak üzere iki çeşit otonomi kazanmışlardır. Kısacası, Osmanlı’nın emrinde ama, kendi içişlerinde bağımsız yaşamışlardır. Kürtler, sözkonusu gazeteci’nin “kaynakçılığına” uygun olarak Türk toplumuyla kaynaşmamışlardır. Kürtlerin bu içişlerindeki bağımsız konumları Osmanlı’nın genel idari yapısı içinde çok özel bir ayrıcalık oluşturmuştur ama, Kürtler açısından özünde değişen bir durum olmamıştır. Çok aşırı ve “kaynaksız” bir özet olarak, 1600’lü yıllardan itibaren Kürtlerin otonomilerinde daralma ve 1800’lü yıllarda da Kürt beylerinin ayaklanmaları başlamıştır.

 

Ulusal devlet olan ve resmi ideolojisi ile tek bir millet yaratma çabası içine giren Türkiye Cumhuriyeti içinde de Kürtler, -resmen tanınmamış olsalarda- pratikte Osmanlı’dan pek farklı biçimde yönetilmemişlerdir veya “kaynaklı” olarak yönetilememişlerdir. Cumhuriyet’in ekonomik güçsüzlüğü ve başka zayıflıkları nedeniyle tek millet yaratma düşü uygulamada zayıf kalmıştır. Kürt toplumu, -Türklerle kaynaşamadan- en kolay biçimde kendi dinsel önderleri ve feodal beyleri aracılığıyla yönetilebilmiştir ancak. Asıl olarak bunların (Kürt toplumunun devletle uzlaşan feodal yapısının) yüzü suyu hürmetine toprak reformu yapılamamış, ülke Prusya tipi acılı bir yolla tarımda kapitalizme geçebilmiştir. Aynı nedenle hiçbirzaman ciddi anlamda bir demokratikleşme gerçekleşememiştir.

 

Meclisteki Kürt feodal ve dinsel önderleri en az sözkonusu gazeteci kadar “Türk milliyetcisi” ve hatta icabında “liberal” bile olmuşlardır. Hatta, yüksek bilgi düzeyi tartışılamayacak olan ve yıllarca Türkiye’yi NATO’da temsileden ve yine yedi nesil Kürt beyi olmasına karşın kameralar karşısında -yüreğinin köşesine sıkışmış korkusuyla- üzerine bastıra bastıra “biz Türk milleti” diye konuşan Kamuran İnan’ın sözkonusu gazeteci’den çok daha fazla Türk olduğu bile düşünülebilir.

 

İşin gerçeği, sözkonusu gazeteci’ye bir noktada hak verilebilir: Devamlı güçlüden veya güçlü olduğunu sandığından yana olan, halkının kanını pazarlayarak binyıllardır konumunu koruyabilen Kürt üst sınıfları, yönetici sınıfları ile sözkonusu gazeteci ve benzerleri, karakter olarak tam bir kaynaşma içindedirler. Sözkonusu gazeteci’nin bügünlerde yazdığı yazılar, bu kişinin -karakter olarak çok iyi kaynaşmış olduğu Kürt yönetici sınıfları gibi- George W. Bush’u desteklediğini ve yıllardır ağır emperyalist baskılar altındaki yoksul Irak halkına yönelik yasadışı Pentagon saldırganlığını dikkatli bir üslupla savunduğunu göstermektedir. Kamuflaj gereği nekadar “milliyetçi” geçinirlerse geçinsinler yağlı kemik peşinde koşanların milliyetlerinin olmadığı ve birbirleri ile kolayca kaynaşabildikleri Sözkonusu gazeteci örneğinden de rahatça anlaşılmaktadır.

 

Sözkonusu gazeteci’nin “Türkiye partisi” konusunda Mihri Belli ve benzerleri ile tamamen aynı görüşte olması, bu satırları yazanı sadece haklı çıkartır ve sevindirir.

 

3 Mart 2003 

yusufk@telia.com

 

 

“Türkiye partisi”

 

Yusuf Küpeli

 

Uydurma bir cuntacı ve eski bir General Faruk Gürler hayranı olarak ünlenmiş milliyetci “sosyalist” Mihri Belli, 25 haziran 2000 günlü Özgür Politika gazetesinde şu satırları yazmıştır: “Türk kesimi ile Kürt kesiminin bir siyasi parti çatısı altında birleşerek, bir Türkiye partisi olarak kendini ifade etmesi ve ülke politikasına ağırlığını koyması gündeme geliyor. Bu oldumu ulusal sorun hakca bir çözüme bağlanabilir.”

 

Şüphesiz Mihri Belli’nin ifadesi yanlıştır ve yanlış olduğu kadarda komiktir. Çünkü Kürtler Türkiye’de -halen- yasal olarak ayrı bir ulus değillerdir. Kendi dilleri ile eğitim yapmaları ve resmi kurumlarda dillerini kullanmaları yasaklıdır. Ve yine zaten Kürtler yıllardır Türkler ile aynı politik partilerin içindedirler. Ülkede Türkten başka bir ulusun varlığını tanımayan sözkonusu politik partilerdeki, veya bu “Türkiye partileri”ndeki beraberliğe karşın ulusal sorun hiçbirzaman çözülememiştir. Mihri Belli’nin kullandığı “Türk kesimi”, “Kürt kesimi” sözcükleri bile Kürtler’in ayrı ulus olduklarını inkara yönelik devlet politikasına uygun bir terminolojidir. Mihri Belli, Kürt ulusu dememek için, ne anlama geldiği belli olmayan “Kürt kesimi” sözcüğünü kullanmaktadır. Aynen devlet görevlilerinin ağzı ile Kürtlere, “gelin aramızda eriyip kaybolun”, demektedir.

 

Sonuçta, cezaevindeki PKK başkanının da yardımları ile devlet, HADEP’i tam Mihri Belli’nin istediği çizgiye getirmiştir. Kürtlere başta dilleri ile ilgili olmak üzere hiçbir ulusal hak tanımayan devlet politikası sürerken, HADEP içinde Kürt ulusal kimliğini savunan unsurlar polis tarafından avlanırlar veya halen sürmekte olan yargısız infazların kurbanları olurlarken, aynı partinin başkanı, “artık Kürt sorununu ön plana çıkartmayacaklarını” söylemektedir. Parti başkanına ve çevresindeki bazı yöneticilere göre, bundan böyle HADEP bir “Türkiye partisi” olacaktır. Mevcut diğer tüm politik partiler gibi HADEP’te, “toplumun ekonomik sorunlarının cözümünü, yoksulluğa ve işsizliğe karşı mücadeleyi programının ve tüm çalışmalarının temeline oturtacaktır vs.”.

 

İsveç’te uzun yıllar Kürtlük ticareti yaptıktan sonra, aynı ülkede emeklilik hakkı kazanabilmek için kalış süresini biraz daha uzatan ve döner dönmez HADEP’in tepesine yerleşen bir Molyer karakteri de “Türkiye partisi olma” çizgisini hararetle savunmaktadır. Yakından tanıyanların anlatımları ile İsveç’e gelmeden önce Türkiye’de -döviz değeri ile- mülti milyoner olan bu becerikli kişi, hiç ihtiyacı olmadığı halde hem İsveç’ten, hem de Türkiye’den emekli maaşı almaktadır.

 

Sözkonusu becerikli ve şanslı kişi, “Türkiyelileşme ve Türkiye partisi olma kavramlarının HADEP tabanı tarafından tam olarak anlaşılamadığından” yakınmaktadır. Yalan söylediği için olmalı, sıkıntılı karmaşık kötü cümlelerle 5 aralık 2001 tarihli Özgür Politika gazetesinde özet olarak şunları yazmaktadır: “Şu veya bu şekilde HADEP’in bir Kürt partisi olma görünümünden kurtulması gerekmektedir. Zaten ulus- devlet anlayışı da yokolmaktadır ve AB’ye girilecektir vs.”

 

Aynı kişi, sözkonusu yazısında HADEP içindeki Türklerin sayılarının azlığından da yakınmakta, “daha fazla Türk üyeyle birlikte patinin pratikte Türkiye partisi haline hızla getirilmesi” düşüncesinin altını çizmektedir. Bu kişi, 28 kasım 2001 tarihli Özgür Politika gazetesinde, üç gün önce Antalya’da katıldığı işkence ve insan hakları ile ilgili bir konferansta, 1894- 96 ve 1915- 18 yıllarında “Kürt beylerinin Ermeni katliamına nasıl katıldıklarını” anlattığını yazmaktadır. Yeni Gündem gazetesinin 30 eylül 2000 tarihli sayısında da -zamanın Osmanlı (Türk) hükümetini işin içine hiç karıştırmadan- Ermeni katliamı nedeniyle sadece Kürtleri suçlayan bu -kasası büyük yüreği küçük- Kürdün Mephistophales (şeytanla) ile anlaşma imzaladığını anlamak hiçte zor olmamaktadır.

 

İnsanlar işkencehanelerde ölürler veya kaybolurlarken, yargısız infazlar kesintisiz sürerken, Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları illerde Olağanüstü Hal (OHAL) uygulaması 1978 yılından beri kesintisiz sürer ve 55. kez uzatılırken, “Kürt aydını” olduğunu iddia eden bir kişinin yüz yıl önce olmuş olayları gündeme getirmesi ve özellikle kendi halkını suçlayarak gündeme getirmesi, şeytanla yaptığı anlaşmanın bir sonucu olarak yorumlanabilir ancak.

 

Yukarıdaki kısa bilgilerden sonra, böyle bir kişinin “Türkiyelileşme ve Türk partisi olma kavramlarını kavrıyamayan” HADEP tabanına sinirlenmesini de anlayışla karşılamak gerekir. İnsan hakları ile ilgili toplantıda aktüel gerçekler yerine yüz yıl önceki olaylardan sözederek asıl konuyu kurnazca saptıran ve ayrıca canını ve malını güvence altına almasını bilen bu becerikli kişinin halen Kürtlük taslayan “akılsızlara” sinirlenmesi doğaldır.

 

“Kürtlükten çıkma gereğini” herkesten önce kavramış olan bu akıllı kişi, aynı gerçekleri kavrayamayan ve HADEP’in “Kürtlük yükünden” kurtulmasını frenleyen “cahil ve aptal” Kürtleri uyarması “eğitici” bir çabadır. Ve yine bu kişi, akıllı ve aydın bir Kürt olarak, Mihri Belli, Ertuğrul Özkök gibi “Türk büyükleri”yle aynı görüşleri paylaşmaktadır. Devletin ve “halen devletin yükünün yüzde 90’ını kaldırmakla gurur duyan” “sayın başkan”ın ustaca yardımları ile HADEP’in tepesine oturtulan bu ve benzeri akıllı kişilerin görüşleri Kürt toplumu tarafından anlaşıldığı zaman, Türkiyeyi yönetenlerin “etnik sorunları” kalmayacaktır. Onlar açısından zaten Kürt olmadığı için, bitecek olan “etnik sorundur” şüphesiz.

 

HADEP’e yukarıda özetlenen yeni biçimi vermeye çalışanlar, henüz kürtlerin varlıklarının resmen kabuledilmediği bir ülkede Türklerin ve Kürtlerin aynı parti içinde hangi ilkelere göre birarada olacaklarına açıklık getirmemektedirler. Parti yönetimi Kürt sorununu artık önplana çıkartmaktan vazgeçtiğine göre, herhalde isteyen her Türk ve belki de faşist MHP’ye dahi üye olabilecek kişiler gelip HADEP’e gireceklerdir. Nasıl olsa MHP içinde bile Kürtler vardır, hatta Türkçeyi bile konuşamayan bazı Kürtlerin bu parti içinde herkesten daha fazla “Türk” oldukları anlatılmaktadır.

 

Diğer yandan, “AB savunucusu” rolünde “ulusal devletin artık erozyona uğradığından, yokolma sürecine girdiğinden” sözetmek ve kibarca “gelin bu Kürtlük işinden vazgeçin” demek, büyük bir yalandır. “AB savunucusu aydın” rolü oynayan kişilerin, Avrupa Birliği içinde tüm üyelerin kendi ulusal egemenliklerini çok büyük ölçüde koruyarak ve özellikle tüm ulusal değerlerini, dillerini ve kültürlerini koruyarak eşitlik temelinde birarada olduklarını bilmeleri gerekir. “Ulusal devlet erozyona uğruyor” gerekçesi ile AB üyeleri birbirlerinin kültürel varlıklarını yoketmeye çalışmamaktadırlar. Örneğin hiçbir güç, gelin İsveçli, İtalyan, Portekizli vs. olmaktan vazgeçin, demeye kalkışmamaktadır. Halkına yönelik ihanetine, “ulusal devlet erozyona uğruyor” yalanını gerekçe yapmaya çalışan karakterin, Türk yöneticilerin kendi ulusal kimliklerine sımsıkı yapıştıklarını bilmesi gerekir. Aynı kişinin, Türk olmak dışında başka ulusal bir varlığın kabul edilmediğini herkesten iyi bilmesi gerekir. 

 

Türkiye’de Kürtlerin ulusal haklarının savunulmasının, Kürt halkının bu topraklar üzerinde en az 2 500 yıldır yaşamakta olduğunun kabulettirilmeye çalışılmasının, herşeyden önce bir demokrasi sorunu olduğunun, büyük bir haksızlığa karşı başkaldırı anlamı taşıdığının bilinmesi gerekir. Kürtlerin varlığının ve haklarının savunulmasının ülkedeki faşist baskıların kırılabilmesi için kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunun anlaşılması gerekir. Toplumsal haksızlıklara başka türlü karşı çıkılamayacağının, Kürtlerin ezilip dağıtılmaları süreci içinde faşist MHP’nin iktidar koltuğuna oturduğunun unutulmaması gerekir.

 

Bundan yüz, iki yüz, beş yüz yıl sonra Kürt, Türk veya Fransız kalmayacağını iddia etmek işin başka yanıdır... Önce, insanların ve ulusların eşit haklara sahip oldukları kabuledilmelidir. Bu gerçek inkaredildiği zaman, USA’nın veya başka büyük emperyalist bir gücün, aralarında Türkiye’nin de olabileceği ülkelere saldırıları onaylanabilir. İnsan soyunu kapitalist pazarın burnu halkalı kimliksiz köleleri durumuna indirgeyen, zengin halk kültürlerini yoketmeye yönelen hertürlü kültür emperyalizmine rahatça kucak açılabilir. Kendi milletini, Kürtleri inkareden, sırası gelince Türkleride, diğer milletleride inkareder, sürekli en güçlünün düdüğünü çalar... Günümüzde Kürt kültürünün insancıl yanlarını, dilini, folklorunu inkara yönelenler, yarın aynı rahatlıkla insancıl Türk kültürünü, dilini, Anadolu’nun kültür zenginliği ile kaynaşmış Türk folklorunu inkaredebilirler. Türk üst sınıflarına yaranma çabası, rahatça USA, İngiliz veya başka emperyalist güçlere yaranma ve uşaklık çabasına dönüşebilir ve tarihte bunun örnekleri çok görülmüştür.

 

İlginç olan bir diğer gerçekte, Mihri Belli veya bazı HADEP yöneticileri, HADEP’i “Türkiye partisi haline getirmekten” sözederlerken, “Bu parti eskiden USA, İngiliz, veya Fransız partisimiydi?”, diye soranların bulunmamasıdır. Şüphesiz HADEP -farklı adlarla- ilk kurulduğu andan beri Türkiye partisidir. Çünkü Kürt sorunu USA’nın, İngiltere’nin veya Fransa’nın değil, Türkiye’in sorunudur... Aslında, anılan emperyalist ülkelerden özellikle ilk ikisi Kürt sorunu ile uzun zamandır ilgilidirler. Sözkonusu ilgi, Ortadoğudaki emperyalist yararları ile doğrudan bağlantılıdır ve bunlar emperyalist hedefleri uğruna Kürt halkını ateşin içine atacak kanlı etnik çatışmaları kışkırtmaktan hiçbirzaman çekinmemişlerdir.

 

Kürt sorunu Türkiye’nin birinci derecede önemli sorunu olduğu için, ülke nüfusunun yaklaşık yüzde yirmisi Kürtçe konuştuğu için, diğer “Türkiye partileri” Kürt halkının ulusal haklarını “yok saydıkları” için, zorunlu olarak HADEP gibi bir parti şekillenmiştir. Türkiye sorunlarının ürettiği bu parti herzaman bir Türkiye partisi olmuştur. Şimdi HADEP’i “Türkiye partisi haline getirmekten” sözetmek, Kürt sorununun Türkiye’nin bir iç sorunu olduğunu inkaretmekle, “etnik sorunun” bir dış kışkırtma ürünü olduğu yalanlarını onaylamakla eş anlamlıdır. Ve şüphesiz aynı zamanda bu kirli iş, Kürtleri ellerindeki -iyi veya kötü- legal bir politik mücadele aracından mahrum etmeye yöneliktir.

 

“Türkiye partisi” çizgisi, Kürt halkının ulusal kimliğine sahip çıkmaya çalışırlarken tamamen antidemokratik bir uygulama ile Meclis’ten atılan ve sekiz yıldır cezaevinde olan Kürt saylavlarının aldıkları cezaları onaylamakla da eş anlamlıdır. Çünkü onlar -yapmış oldukları iş hatalı bulunsada- Meclis’ten yaka paça atılırlar ve sekiz yıldır cezaevinde çile doldururlarken, şimdi “Türkiye partisi” kurmaktan sözetmek, HADEP’in başlangıcı olan DEP’in bir “Türkiye partisi” olmadığını onaylamak anlamına gelmektedir.

 

Şüphesiz Kürtlerin eriyip tarih sahnesinden çekilmeleri ulusal sorunun hakim sınıflar yararına Türkiye’de çözümü anlamına gelir ama, böyle bir çözüm hiçbirzaman demokratikleşmeye ve bir ucu da Türk halkının bileklerine bağlanmış olan kölelik zincirlerinin kırılmasına hizmet etmez. Ve yine zaten Türkiye devletini yönetenlerin mevcut politikalarının hangi hedefe ulaşacağı, gelecekte toplumda daha başka hangi trajedilerin sahneleneceği şimdiden belli değildir.

 

Şüphesiz, feodal- patriyalkal geleneği koruyarak geleneksel işbirlikçi (kimi daha güçlü görüyorsa onunla işbirlikçi) politikalar çizmeye çalışan Kürt unsurların veya politik partilerin de hem kendi halklarına ve hem de tüm bölge halklarına zarar vermekten başka yapabilecekleri birşey yoktur.

 

Sonuçta, halkların karşılıklı saygı temelinde birleşebilecekleri antiemperyalist demokratik örgütlenmelerin yolu bulunabilmelidir.

 

6 aralık 2001

yusufk@telia.com

 

http://www.sinbad.nu/