Türkiye- politika- ekonomi- tarih 

 

Kültür 

 

Kol ve kafa emekçileri

 

Irkçılık, Faşizm

 

Sovyet Devrimi

 

KAFKASLAR

 

Direnen Irak & Iraq-english

 

Filistin Memleketimdir

 

Asya, Çin, Güneydoğu Asya, Vietnam, Japonya

 

ABD- AB- 11 Eylül- konspirasyon

 

Latinamerika & Afrika

 

İnsan Hakları

 

Kürtler

 

Türkler, Osmanlı, Balkanlar

 

Türkiye'den yazılar

 

Basından

 

Söylesiler

 

Kriminalite, hırsızlık, haksızlık

 

Sinbad'ı hazırlayan Küpeli hakkında çok kısa bilgi

 

linkler

 

- Yusuf Küpeli, Führer dedi: "İşte bu kuvvetler ayrılığı denen olay var ya, o geliyor, sizin önünüze engel olarak dikiliyor!"

Artık ustalık dönemini de aşıp “ermişlik” mertebesine uçmuş olan ve göklerle temas halinde tebasının "menfeatleri" için çalışan Hz. Führer, göklerden gelen sese uyarak, “kuvvetler ayrılığı denen olay”ın halkın menfaatlerinin üzerinde olamayacağını açıkça buyurdu. Böylece sonunda, resmi rakamlara göre yüzde dokuzu bulan, gerçekte ise çalışabilir nüfusun yaklaşık yarısını kapsayan işsizliğin gerçek nedeni anlaşılmış oldu. İmalat sektöründe artık uluslararası sıralamaya giremeyen Türkiye’de yaşanan üretimsizliğin, kağıttan ete, tahıla ve samana dek artan ithalatın sorumlusu bulundu. Yoksulluğun, eksi beş-on derecede kar üzerinde paltosuz ve ayağında terliklerle okula gitmeye çalışırken kameralara yakalanan kız çocukların çaresizliklerinin sırrı çözüldü. Sonuçta, uzun bir liste oluşturacak tüm kötülüklerin baş sorumlusunun, yüce Füfrer’e zincir vuran, O’nun halka hizmetlerini engelleyen “kuvvetler ayrılığı denen olay” olduğu anlaşıldı…

 

- Peki bu “kuvvetler ayrılığı denen olay” nedir, tarihi kökleri nerelere uzanmaktadır?

 

- not: Aslında başbakanın düşünce yapısı daha baştan belli idi...

metnin devamı için tıkla   

 

Yusuf Küpeli GÜNDELİK ALIŞILMIŞ İŞLER Geçmişe dönüşlerle günlük yaşamından bazı sahneler aktarmaya çalışacağım toplumda ve bu toplumun içinde varolduğu dünyamızda ilgiyi çekecek olağan dışı barışcı bir delilik bulamadığım için, hergün yaşanabilen sıradan olaylardan biri ile söze başlayacağım.

 

Yazının bölümleri: 

  • “Trajikomik”

  • İnsan hakları, valiler, çarmıhta leylek

  • Diyarbakır Cezaevi, kayıplar, yargı, AİHM 

  • Zenginler, fakirler ve ücretler

  • “Beyaz Enerji” operasyonu, generaller, çocuklar, unutulan gelecek

  • Silaha giden paralar 

  • Mafya, ekonomi, devlet kurumları ve Meclis

  • “Ulusal gelenek” 

  • Yeni bir Hitler’e gerek yok.      ayrıca bak: İnsan Hakları

Başbakan'ın son mal beyanı ve "açıklama gerektiren sualler"

 

Sabahattin Önkibar, İhlas Finans olayında ABD ile Tayyip bakın ne yaptı

 

Yusuf Küpeli, önce başbakan ve partisi ile ilgili bazı sorular ve ardından videolar

Yusuf  Küpeli, Seçebilmek ya da seçmek zorunda kalmak İnsan bilinci toplumsal yaşamdaki diğer süreçler gibi sürekli dengesiz gelişmiştir. Değişik üst sınıfların yararları yönünde yanlış bilgilendirme veya gerçek bilgiyi yığınlara ulaştırmama politikaları ahmaklıkları besleyerek bilinçler arasındaki dengesizliği arttırmıştır. İletişim teknolojisi ve olanakları çağımızda alabildiğine gelişmiştir ama, medya üzerindeki tekelci sermaye denetimi, dezinformasyonun, yalanın etkilerini... Biryandan uzayın derinlikleri ve sırları keşfedilirken, öbür yandan yükselen mali- sermaye egemenliğinin bir sonucu olarak yayılan ve derinleşen yoksullaşma ile birlikte düşük eğitimli insanların ve analfabetlerin sayıları artmakta, yetersiz beslenme yoksulların beyinsel faliyetlerini zayıflatmaktadır. ayrıca bak: Kol ve kafa emekçileri

Yusuf Küpeli, Hayali zaferlerin gölgesinde kargaşaya doğru

(...) Sonuçta, ”Hayır” oyları ile sisteme toptan karşı çıkan boykotçuların vermedikleri veya geçersiz verdikleri oyların toplam sayıları, 21.7 milyon olan ”evet” oylarının sayısını çok aşmakta, 30 milyon 267 bin olmaktadır. Yani, AKP anayasasını  benimsemeyenlerin sayıları, diğerlerinden 8 milyon 567 bin kişi daha fazladır…  ”Evet”ler kazandı gürültüleri ile kabuledilen yeni AKP anayasasına karşın, gerçek durum budur.

(...) “Evet” kazandı mavalı ile şişinen ve birçeşit başkanlık sistemine geçerek mali-sermaye güçleri hesabına daha güçlü bir diktatörlüğe hazırlanan başbakan ise, Türkiye’yi yeni, çok daha tehlikeli iç çatışmalara hazırlamaktadır. Dileğim şüphesiz bu acılı süreç değildir ama, küçülen dünya da “uzaktan” olayları dikkatle izlemeye çalışan biri olarak, görebildiğim tablo, bundan başka birşey değildir…

metnin devamı için tıkla

 

 Yusuf Küpeli, Bir naylon Kunta Kinte, O’nun hileleri, ve anayasa yalanları üzerine

Yaşananlar üzerine birşeyler söylemek, ve taraf tutmak için, kapışma halinde gözüken iki taraftan birine ait olmak gerekmiyor. En azından burada sözcüklerle kavga da taraf olurken, arenada döğüşen grupların dışında çalışan halkın görülebilen gerçek yararlarından yana olabilmenin yolunu bulmak gerekiyor...

 

Başbakan'ın son mal beyanı ve "açıklama gerektiren sualler"

 

Sabahattin Önkibar, İhlas Finans olayında ABD ile Tayyip bakın ne yaptı

 

Yusuf Küpeli, Yakin tarih, sıradan bazı yalanlar ve birtakım çağdaş “demokratlar” üzerine genel kısa sözler

1- Yalanın büyüğü ve suç ortaklığı üzerine kısa açıklamalar ...suç, gizlilik ve yalana gereksinim duyar. Ortak suçtan kurtulmanın en kolay yolu da bir kurban, günah keçisi bularak işten sıyrılmaktır.

2- Yalanın Günümüz Türkiyesi’nde yankılanan sıradan bazı örnekleri ve çağdaş “demokratlar” üzerine (...) Aslında “ben” kimim ki, cancekişen koskoca Osmanlı yönetiminin, bu yönetimi kullanan Alman emperyalizminin, Ermeni burjuvazisini kullanan yarı- emperyalist Çarlık Rusyası’nın, Anglo- Amerikan emperyalizminin ve Fransız emperyalizminin tüm suçlarını “Türk ve Kürt halkları adına” omuzlarıma alıveriyorum? Aslında “ben” bir kapı mandalı bile değilim ama, yalanın ve şantaj politikalarının kapılarını aralamakta usta emperyalist merkezlerin ellerine geçirdikleri küçük geçici bir eldivenim sadece. Suçyerindeki parmak izlerini gizlemeye yarayan ve kullanıldıktan sonra kaldırılıp atılacak şeffaf plastik ince bir eldiven... (...) “Kahramanlığın” böylesinin, engzisyona rağmen “dünya yine de dönüyor” diyen Galilei Galileo’nun bilimsel dürüstlüğüyle, cesaretiyle, ya da Moskova önlerine dek gelmiş tüm Avrupa’ya egemen Alman Nazizmi’ne karşı, Türkiye hapishanelerinde hala işçi sınıfını ve Sovyetler Birliği’nin savunmaya devameden Nazım Hikmet’in ezilenlerden yana başkaldırısıyla uzaktan yakından ilişkisi olamaz... ayrıca bak: İnsan Hakları

 

Yusuf Küpeli, Yalanın, talanın, ikiyüzlülüğün sarmalında

Türkiye, -iktidarı ve muhalefeti ile kişiyi karamsarlığa sürükleyen- yorucu bir ülke. Aslında, herhangi bir dönem de olmadığı kadar dünyamız da yalanın, talanın, insan eliyle bir yokoluşa doğru sürüklenişin, ikiyüzlülüğün, şiddetin derin bataklığı içinde nefessiz kalıyor. Türkiye, bu evrensel bataklığın en derinlerinde biryerlerde çırpınıyor ve konumuna uygun karanlık ruhlu "yöneticileri" tarafından daha da diplere doğru çekiliyor... Yalanın en büyüğü, hem dünya da ve hem de özellikle Türkiye'de "demokrasi" üzerine söyleniyor...

(...) Kısacası, Türkiye'de herhangi bir sorun, çözülmek amacıyla değil, sadece zenginliğe ve politik iktidara yürüyen yolda bir araç olarak kullanılmak, ve ayrıca diğer asıl can alıcı sorunları unutturmak, kitleleri istenilen yönde manupule etmek amacıyla ele alınıp tartıştırılıyor, tartışılıyor...

- 19 Kasım 2009 metnin devamı için tıkla

 

Güngör Uras Olayların içinden guras@milliyet.com.tr

Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir

 metnin devamı için tıkla

 

AKP’nin sağlık balonu patladı!

sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası kanununda yapılan değişikliklerin sağlık hakkına etkileri üzerine Türk Tabipleri Birliği’nin açıklamalarından sadece bazıları:

 

Not: Aşağıdaki metin atom bombasının üretiliş sürecini ve yayılmasını anlatan kitabın alt notudur. Metnin, aynızamanda bağımsız bir yazı olarak basılabileceği düşünülmüştür. - Y. Küpeli

Yusuf Küpeli, Truman Doktrini ve Doğu Akdeniz’de sahnelenen trajedilerden bazı örnekler  Truman Doktrini, Sovyetler Birliği’nin dağılmasına dek geçecek olan yaklaşık kırk yıl içindeki “Soğuk Savaş” sürecinde varolan saldırgan ABD dışpolitikasının temel çizgilerini en genel anlamıyla belirleyecekti. Bu doktrin, ABD yönetimlerinin Hitler’den daha güçlü biçimde dünyaya egemen olma hırsının en karakteristik çizgilerini biçimlemiş olmakla birlikte, asıl olarak Yunanistan’da ve Türkiye’de varolan siyasi rejim sorunları üzerine odaklanmıştı. Bir başka ifadeyle Truman Doktrini, asıl olarak Balkanlar ve Doğu Akdeniz üzerindeki ABD hakimiyeti üzerine yoğunlaşmıştı. Kısacası, Truman Doktrini’nin üzerinde en çok durduğu ülkeler Yunanistan ve Türkiye idi. Şüphesiz Balkanlar ve Doğu Akdeniz egemenliğinin en önemli gerekçelerinden biri de, ABD’nin Avrupa’daki varlığını ve Batı’nın mali- sermaye çevrelerinin bu kıtadaki yararlarını garanti altına alabilmekti. Truman Doktrini, Batı’daki işçi ve halk hareketlerini geriletmeyi ve büyük sermayenin egemenliğini perçinlemeyi amaçlayan Marshall “Yardımı” adlı ekonomik destek programından ayrı düşünülemezdi. ABD’nin Avrupa, Balkanlar ve Doğu Akdeniz egemenliğine uzanan yol haritası Truman Doktrini ile çizilirken, bunun ekonomik dayanağı’da Marshall “Yardımı” olmaktaydı... (...) Aynı “yardımdan” Yunanistan’a ve Türkiye’ye ayrılmış olan 400 milyon Dolar’ın günümüzdeki karşılığı 3 milyar 564 milyon olmaktadır. Kısacası, Yunanistan’ın ve özellikle Türkiye’nin çok ucuza satın alınmış olduklarını söylemek yanlış olmayacaktır... ayrıca bak: ABD- AB- Türkiye- 11 Eylül ve diğer konspirasyon yazıları

 

John Perkins’in Confessions of an Economic Hit Man (Bir Ekonomik Tetikçi’nin İtirafları) adlı kitabını tanıtan ve kitabın özünü yansıtan bu metin, Türkiye ve benzeri ülkelerin aydınlarını ve halklarını yakından ilgilendirmektedir. Günümüzde (2006- 2007) iç ve dış borçları 400 milyar ABD dolarını aşan Türkiye'yi özellikle ilgilendirmektedir... Aşağıdaki çeviriyi dikkatle okumanızı içtenlikle salık veririm.- Y. Küpeli

 

Kiralık bir iktisatçının itirafları  

Bir az gelişmiş ülke danışmanı ve “ekonomik tetikçi/ ekonomik katil” olarak John Perkins’in görevi yoksullardan alıp zenginlere vermekti. Günümüzde O geçmişine farlı bir gözle bakmaktadır. Üçüncü dünyanın tüm kaynaklarının sömürülmesine yardımcı oldu. O kendisini, EHM -economic hit man/ ekonomik tetikçi- olarak adlandırdı. O’nun bilinçli hedefi, görev yaptığı ülkeyi borçlandırıp boyunduruk altına almaktı...

 

Yusuf Küpeli, Demokrasi, faşizm, inanç sömürüsü, Köşk'te türban ve Mango, ve kadınların ve çocukların gerçek durumları üzerine notlar

Kadınlar günü laf günü, “Köşk’te türban”, kadınlara ve laikliğe emperyalist tuzaklar

Çökertilmiş sosyalist ve demokratik akımlar, erkeklerin ve kadınların sorumlulukları

Üniter devlet, ABD’de “yeni tutucular” ve “İsa kampı”, Türkiye’de varolan taklitçileri ve faşizm üzerine kısa notlar

Emperyalizmin tutsağı dünyamızda kadınların ve çocukların gerçek durumları üzerine kısa notlar

ayrıca bak: Türkiye- politika- ekonomi- tarih

 

bağlantılı metinler:

 

Yusuf Küpeli, Uluslararası Kadınlar Günü 8 Mart’ı Selamlarken

 

Yusuf  Küpeli, Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı

 

SİNBAD, YENİ KÖŞK MODASINI TÜM OKUYUCULARINA TANITIR (fotoğraflarla birlikte haberi hazırlayan: Y. Küpeli, 2006.10.21)

 

Yusuf Küpeli, Yaşananlardan çocuklarla ilgili bazı küçük kareler, ya da geleceğimizi kurşunlarken

 

Yusuf Küpeli, PROLETARYANIN DEVRİMCİ ENTERNASYONAL MÜCADELESİNİN VE DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN IŞIĞINDA TÜRKİYE PROLETARYASININ MÜCADELESİNDEN KESİTLER VE 15- 16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ DİRENİŞİNİ DOĞRU ANLAMA VE ANMA ÇABASI

 

Yusuf Küpeli, Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar

 

Nazım Hikmet’in Menderes’i uyaran aşağıdaki şiiri, aslında Tayyip Erdoğan ve avanesi için de bir uyarıdır. Aynı şiir, TV ekranlarında boygösteren vıcık vıcık dizilerle, miğde kaldıran sahte dökümanterlerle, yalanların havalarda uçuştuğu sözde tartışma programları aracılığıyla 27 Mayıs’a saldırmaya çalışan sahtekarlar için de bir uyarıdır…

(...) Türkiye toplumunun önünde asıl sorun olarak 12 Eylül Washington darbesinin getirmiş olduğu anti-demokratik düzen dururken, ülkeye demokrasi getiren 27 Mayıs ile uğraşmak, bu işi yapanların gerçek yüzlerini ve niyetleri açıkça ortaya koymaktadır. Bunlar, yüreklerinin derinliklerindeki suçluluk duyguları ve dipsiz korkuları ile, yeni bir 27 Mayıs olursa korkusu ile, gelişmekte olan halk muhalefetini ve özellikle genç askerler arasında geliştiği hissedilen muhalefeti nötralize etmeye çalışmaktadırlar...

 

HAVANA (LA HABANA) RÖPÖRTAJI, NAZIM HİKMET'in KENDİ SESİNDEN KÜBA DEVRİM TARİHİ. ANADOLU'dan ve DÜNYAMIZIN DİĞER HALKLARINDAN ÇAĞRIŞIMLARLA KÜBA DEVRİMİ VE KAZANDIRDIKLARI ÜZERİ GERÇEKLER. + Nazım Hikmet'ten diğer bazı şiirler ayrıca bak: Kültür  + Latinamerika & Afrika  

 

Nazım Hikmet'in kendi sesinden bazı şiirleri  & Nazım Hikmet’in Menderes’i uyaran  şiiri bak: Kültür

 

Türkiye toplumunun gerçeğini yansıtan aynı tarihli iki haber: "Açlık sınırı 128 TL arttı" (07 Kasım 2010 Pazar, Haber X), ve "İstanbul Auto Show'da Ferrari ve Maserati'ler 5'er 5'er kapışıldı" (07/11/2010 Radikal)

 Y Küpeli'nin notunu ve haberleri görmek için tıkla

+

Yoksulluk artık geçici değil kalıcı

08 KASIM 2010 PAZARTESİ http://www.aksam.com.tr/2010/11/08/haber/

guncel/17570/

yoksulluk_artik_gecici_degil_kalici.html

ODTÜ öğretim üyesi Prof. Oğuz Işık uzun yıllardır yoksulluk üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyor. Işık, yeni süreç için şu değerlendirmeyi yaptı: Geçmişte nöbetleşe yoksulluk vardı. Şimdi ise devredilmiyor. Onun yerini müebbet yoksulluk aldı... (...) Dolayısıyla aynı gemideyiz hissi artık yok oluyor. Kendilerini bu ülkenin bir parçası değilmiş hissetmeye başlıyorlar...
Yusuf Küpeli'nin açıklamasını ve metnin tamamını görmek için tıkla

 

 

 

Yusuf Küpeli, Yasaları çiğnerken yüzleri kızarmayanlar ve denetleyemeyenler

(...) Dağlarda tuzağa düşen -yoksul aile çocuğu- 15 askerin daha cenazeleri kaldırılmadan, aynı "cumhurbaşkanı", yüzbinlerce YTL harcamayla, ve ünlü oyun yazarı Molière’nin (1622- 1673) sonradan görme zengin karakterlerini aratmayacak çiğlikler sergileyerek, ve şüphesiz yüzü kızarmadan, kızına "masallar"daki gibi bir düğün yapıyor…

Yaklaşık seksen yıl önce kılık kıyafetini ve yasalarını modern dünyaya uydurmuş, dini devletin denetimine alarak din ve devlet işlerini birbirinden ayırmış Türkiye Cumhuriyeti’nin "cumhurbaşkanı" ve başbakanı, ülkenin tarihiyle ve yasalarıyla dalga geçer gibi, Molière oyunlarını çağrıştıran sözkonusu  gösterişli düğünde, bir Katolik manastırından çıkmış görünümü veren sıkmabaşlı eşleriyle, kameraların karşısına geçiyorlar…

(...) Orada biryerlerde özel güvenlik şirketleri dururken, devletten maaş alan polisler, devletin helikopterleri, kayserili bir zenginin ithalatçı oğlu ile cumhurbaşkanının kızının düğününü güvenlik altına almak için, yani tamamen özel bir iş için seferber ediliyorlar. Ve aynı "cumhurbaşkanı", baştan sona ruhsuz yapay bayram mesajları yayınlıyor, yüzü kızarmadan, "birlik" çağrıları yapıyor. Ve insanlar yardım kuyruklarında birbirlerini çiğniyorlar, dağlarda vurulan gençlerin cenazeleri kalkıyor… (metnin tamamına ulaşmak için tıkla)

Ayrıca bak: Yusuf Küpeli, “Sözde vatandaş”

 

Rüyamda görsem, bu satırları yazacağıma inanmazdım...

 

O pilotlar Konya'da eğitildi! + "İsrail’li pilotlar Konya’da eğitilmeye devam ediyor"

 

yusufk@telia.com

Sinbad, bilgi denizinde bir yelkenli  http://www.sinbad.nu/ 

daha eski metinler için Türkiye-politika-ekonomi-tarih 1 ; Türkiye-politika-ekonomi-tarih 2 tıkla

"ULAN AHLAKSIZ"

"Ulan ahlaksız" diye söze başlayan, "profösör olsan ne yazar, doçent olsan ne yazar, doktor olsan ne yazar" vs., diye söze devam eden, bu üslupla konuşan kişi bir sokak serserisi değil. "Başkumandanı" sözkonusu üslupla konuşan bir toplum bütünüyle rayından çıkmış demektir. "Başkumandan"ın üslubu buysa, birtakım eğitimsiz genç askerler de TV kameraları karşısında "bilmemneli yavşakları bilmemne yaptık", diye marş söylerler ve bu utanmazlık bir marifetmiş gibi yayınlanır. ABD tezgahından geçmiş değişik kökten dinci guruplardan derleme paralı askerler "kuvayı-milliye" gibi sunularak dünyanın ilk anti-emperyalist kurtuluş savaşı karalanır. Şöven aşırı milliyetci ve köktendinci bir fırtına toplumu önüne katıp savurur ve çok daha baskıcı faşist bir toplumun ilmikleri hızla örülür. "Anti emperyalizm" yalanı hertürlü soyguna ve suça maske yapılırken, emperyalist ABD üsleri yerli yerlerinde dururlar ve işlerini sürdürürler. Emperyalizmin olmazsa olmazı mali-sermaye güçleri, uluslarüstü tekeller ülkedeki egemenliklerini arttırırlar; ve sözkonusu sermaye çevreleri "başkumandanı" perde gerisinden desteklerler. Ülkeye egemen emperyalist tekellerin gücü ve egemenliği arttıkça, -aynen dünyanın bütününde olduğu gibi- Türkiye toplumundaki gelir uçurumları büyür. Toplumun ahlakındaki çöküş hızlanır. Kaynağı yalanlar olan milliyetçi selin önüne katıp sürüklediği birtakım yoksul kişiler, ilerlemiş yaşları nedeniyle askere alınmayacaklarının bilincinde olarak "savaşta gönüllü olma" tiyatrosuna başlarlar. Bu gösterilerle yoğunluğu artan militarist baskıcı selin akıntısında "başkumandan", "demokrasi tranvayı"ndan gerçek anlamıyla iner. Böyle bir toplumda "başkumandan"a aykırı söz ve düşünce "vatan hainliği" olur. Ülkenin ve halkın tüm gerçek sorunları halı altına süpürülürken, köşeyi dönen, daha da döner. Sadece ekonomik olarak değil, düşünsel, kültürel olarak ta uzlaşmazlıklar derinleşir. İktidarını korumaya çalışan "başkumandan" ve "aile"den olanlar bu toplumsal ayrışmayı bilinçli olarak kışkırtırlar... Aslında benzer süreçler değişik ülkelerde yaşandılar ve büyük toplumsal felaketlere, yıkıntılara neden oldular. Anlaşılan Türkiye yoplumu da ağır bir bedel ödemek zorunda kalacak. Umarım, dediğim gibi olmaz.

Yusuf küpeli

2018.02.01

"Baba" ve " kardeşlik hukuku "

"Aileden olmak veya olmamak! Kardeşlik hukuku! " Bunlar, günümüz Türkiyesi'nde havalarda uçuşan cümleler. Bu ifadeler demokratik siyasi partilere değil, mafya örgütlenmelerine özgüdür. "Baba" tabir edilen aile reisi tarafından yönetilen ve yazılı olmayan patriyalkal (ataerkil) bir hukuka dayanan bu toplum düşmanı kriminal örgütler, sadece "ailenin yararı, ailenin ekonomik zenginliği için işlerler ve aykırı sesleri kendilerine özgü şiddet yöntemleri ile sustururlar. Bu söylemlerin sahipleri, "parti" adını taktıkları örgütlenmeleri ile eğer siyasi iktidarı, ülkenin kolluk güçlerini, istihbarat servislerini elegeçirirlerse, sıradan mafya örgütlerinin topluma verebileceği zararın binlerce katını verebilirler. Böylesine hastalıklı zihniyetlerle yönetilen toplumlarda, değil sadece kadın cinayetleri, hertürlü toplumsal şiddet, kişisel ve gurupsal boğazlaşmalar katlanarak artar. Toplum, çözümsüz kanlı bir iç çatışmaya doğru adım adım sürüklenir. Çünkü, böyle bir toplumda adalet mekanizması, yargı erki ölmüş, tüm toplumsal dengeler yokolmuş, "baba"nın gücü sahte bir egemenlik sağlamıştır. "Milliyetçilik" ve "din" kalkanının gerisine saklanmaya çalışarak malı götüren "baba"ve "aile"si, giderek artan korkularının tutsağı olarak "kardeşlik hukuku"na uygun özel silahlı güçlerini oluştururlar. Artan korkuları, "baba"nın ve "aile"sinin  baskılarını, topluma uyguladıkları şiddeti arttırır. Sonunda, işlenen suçlar nedeniyle katlanarak artan korkunun, gelmekte olan ölüme faydası olmaz ama, malesef bedeli tüm toplum öder.

Yusuf küpeli

2018-01-10

- Yusuf Küpeli, Führer dedi: "İşte bu kuvvetler ayrılığı denen olay var ya, o geliyor, sizin önünüze engel olarak dikiliyor!"

Yusuf Küpeli, "Adalet" Türkiye'de bir kadın adıdır

Gerçi artık 35'e bakla bulmak olanaklı olmasa da, bir kara mizah örneği olan "Ne hakla, 35'e bakla!", deyişini ile Türkiye halkı, hak, adalet aramanın mümkünü olmadığının altını çizmek istemiştir... Aslında dünyada da durum pek farklı değildir...

(...) Sorunun büyüklüğüne karşın Kılıçtaroğlu'nun önderlik ettiği "adalet" yürüyüşü, haklı ve doğru bir davranıştır. Sorunlara çare olmasa da, en azından toplumda bir uyanışı, adalet yönünde bir hareketliliği başlatması açısından önemli bir yürüyüştür olan. Böyle yüce bir talep kısa vadeli kariyer hesaplarına, kısa vadeli politik ün kazanma hesaplarına feda edilmezse eğer, bu tip kazançlar için bir araç haline getirilmesse eğer, topluma fayda sağlayacaktır. En azından yargı erkinin yürütmenin tasallutundan kurtarılması ve yasaların doğru biçimde uygulanmasının sağlanması, herkes için sağlanması, toplum açısından büyük bir kazanım olacaktır... Kanımca Kılıçtaroğlu'nun önderlik ettiği adalet yürüyüşü desteklenmelidir!

 

 metnin tamamına ulaşmak için tıkla 

- Yusuf Küpeli, Führer dedi: "İşte bu kuvvetler ayrılığı denen olay var ya, o geliyor, sizin önünüze engel olarak dikiliyor!"

Ön not:  Birbirleri ile bağlantılı iki ayrı metinden oluşan aşağıdaki yazıların ilki, ulusal değerlerin, inançların istismarı ve tepeden aşağıya işlenen nefret suçları ile ilgilidir. Bu yazıda, aşağılanıp ”kitapsız” olarak gösterilmeye çalışılan zengin bir kültür, Zerdüştlük (Zoroastrianism) üzerine çok kısa bilgiler de verilmektedir… İstanbul’u henüz Bizans olmadan önceki geçmişiyle, Grek kolonisi oluşuyla, Roma dönemiyle ve II. Mehmed tarafından fethi ile kısaca anlatan ”Geçmişten günümüze Byzantinium, Konstantinoupolis, İstanbul” adlı ikinci metin... (ikinci metin kısa süre sonra sinbad.nu adresine yerleştirilecektir) Yusuf Küpeli,  2016-06-07

Yusuf Küpeli, Dinin, ulusal değerlerin, İstanbul’u fethetmiş olan II. Mehmed’in istismarı, ırk ve din ayrımcılığı ve nefret suçları üzerine çok kısa notlar

Tarihçiler tarafından çağının en aydın hükümdarı olarak anlatılan II. Mehmed’in (Fatih Sultan Mehmed’in) günlük politikaya alet edilmesi, at üzerinde bile duramayan ve kulağına fısıldananları konuşmaktan öte bir bilgisi olmadığı hissedilen yasa tanımaz bir laf ebesi tarafından kullanılmaya kalkılması, beni bunları yazmaya ve yayınlamaya zorladı. Kendisini ulusun ”önder”i (führer) ilanetmiş, ikide-birde kendisini ”başkomutan” olarak tanıtan bir dikta heveslisi tarafından İstanbul’un alınışının güncel politikaya malzeme yapılmaya kalkışılması,  kutlama gösterilerinin  iktidar partisinin mitingine dönüştürülmüş olması, -biraz geç te olsa- beni, aşağıdaki metni yayınlamaya zorladı… (metnin tamamına ulaşmak için tıkla)

 

not: Aşağıdaki metin, 12 punto ile 15 A-4 sayfası tutmaktadır. Tamamının okunması yararlı olacaktır. İyi okumalar dileğiyle.- Yusuf Küpeli, 2015- 06- 29

Yusuf Küpeli, Öldürmeye gelmiş olanlar, “Perdeleri aç orospu çocuğu!”, diye bağırıyorlar ve darbe atışları yapıyorlardı...

(...) O’na, laf olsun diye, “Dışarıda durum nasıl, bir hareketlilik varmı?”, diye soracaktım. “Yok, heryer çok sakin(!)”, biçiminde bir yanıt verecekti. Halbuki o sırada, üniformalı polisler, sivil polisler, inzibat birliğinden askerler, MİT mensupları, “kontragerilla” denen örgütlenmenin tetikçileri, yaklaşık bin kadar devlet görevlisi, kaldığım yeri üç kez çembere almışlarmış... Sağ kurtulmayı başaramasam, bunları göremeyecektim şüphesiz... Çok güzel güneşli bir sabahtı ve doğum günüme sadece iki gün kalmıştı. Nerede ise doğmuş olduğum gün (27 mart) öldürülecektim...

 

“Ortalık sakin, birşey yok(!)” demesinin hemen ardından Hasan Erkılıç, bodruma inip sobanın altı için saç hazırlayacağını, demir döğeceğini söyleyecekti. O, kendisine öğretilmiş olana, plana uygun davranmakta idi... Erkılıç, elinde demirden bir saç ile o ilk odadaki delikten aşağıya, bodruma inecekti. Biraz sonra, yeri-göğü inleten bir gürültü başlayacaktı. “Kontragerilla” ispiyonu Hasan Erkılıç, demiri öyle bir döğüyordu ki, ses bir kilometre öteden duyulabilirdi... Anlaşılan, “Bodrumdayım; kendimi emniyete aldım; operasyon başlayabilir!”, sinyalini vermekte idi o. Bu durum, önceden aralarında kararlaştırılmış olmalıydı...

 

Döğülmekte olan demirin seslerine, birden, başka sesler de karışmaya başlayacaktı... “Çat, çat, çat...” biçiminde üst üste gelen, birkaç saniye kesilip yeniden başlayan bu sesleri, ilk anda, birilerinin, muhtemelen çocukların pencereye atmakta oldukları küçük taşların sesleri sanacaktım. Fakat, sözkonusu seslere, “Perdeleri aç orospu çocuğu!”, bağrışmaları karışınca, durumu kavrayacak, eğilerek yan odanın penceresine koşacaktım....

metnin tamamına ulaşmak için tukla

 

not: 12 punto ile 54 A-4 sayfası tutan bu metnin sonuna dek okunmasının yararlı olacağını düşünmekteyim. Metne herhangi bir arabaşlık koymuş olmamakla birlikte, olayların bütünsellik içinde anlatılmış olduğu kanısındayım. Ayrıca hemen belirtmeliyim ki, bu metinde anlatılanlar, yaşamımdan sadece bazı karelerdir. Yaşamım burada anlatılanlardan defalarca daha zengindir...

İyi okumalar dileğiyle, Yusuf Küpeli, 19 Haziran 2015

Yusuf Küpeli, “Politikacı” olmadığım; Türkiye’yi 1983’de değil, 1980 baharında gizlice terkettiğim; ve ayrıca, bazı kirli karanlık işler, yaşamımdan bazı ilginç kareler üzerine

(...) Sanal dünyadaki bu ansiklopedi, yıllarca, “Kuleli Askeri Lisesi’nden atıldığım”, yalanını yaydı...

(...) Şimdi de aynı ansiklopedide, yıllardır, mesleğimin “siyasetci” olduğu yalanını yaymaktadırlar.

(...) Birde, “1983 yılında çıkan infaz yasası ile tahliye edilip aynı yıl İsveç’e kaçtığım”, yalanını yaymaktadırlar... Sözkonusu yalanları, kasıtlı davrandıklarını düşünmeme neden olmaktadır. Çünkü, Türkiye’de veya Avrupa’da yaşamakta olan biri, “infaz yasası” denen şeyin 1979 yazında çıktığını rahatca öğrenebilir...

(...)Haksızlıkların kaynağı olarak gördüğüm devletin yıkılıp yerine adaletlisinin kurulması ötesinde beklentisi olmayan birisi olarak, gerçekten isyan etmiş, başkaldırmış birisi olarak, mevcut düzende herhangi bir yer edinmeye asla çalışmadım ve tüm yaşamım bu gerçeğin kanıtıdır.

(...) Ortada gerçekten bir parti olmadığı halde, henüz böyle bir yapı oluşmamış olduğu halde, mahkemede, duruşmalar sırasında, “uydurma genel yönetim kurulu üyesi” adları sayan kişiye, kaçırılmasının ardından, “Neden böyle birşey yapmış olduğunu?”, soracaktım... Yanıtı, “Fenamı yaptım; işte ortada güçlü bir parti varmış gibi gösterdim!”, diye histerik çığlıklar atmak olacaktı...

(...)Türkiye’de baskıları arttırmak, demokratik süreçleri bitirmek isteyenlerin istemleri de bu yönde idi zaten. Onlar da, “karşılarında güçlü bir düşman varmış ta, o nedenle baskıları sürdürmek zorunda imişler”, görünümü vermeye çalışmaktaydılar.

(---) O kişinin, Sibel Erkan’ın rehin alarak üç gün boyunca müthiş bir anti-komünist propogandaya neden olmuş kişinin cebinden çıkarttığı fotoğraf, Filipinler’de yaşanmış bir olayı yansıtmaktaydı... Sözkonusu fotoğraf  karesinde, kriminal bir serseri, küçük bir kız çocuğunun kafasına kocaman 45’lik bir tabanca dayamıştı ve böylece kendisini kurtarmaya çalışmaktaydı... O, Sibel’i rehin almış olan kişi, işte bu fotoğrafı göstererek, “Bak bak, dünyanın heryerinde gerillalar aynı işi yapıyorlar!”, diye bağırmaya başlayacaktı...

(...)Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, kaçış hikayesi çıktığında, Merzifon üssünde görevli olan hava-yer yüzbaşısı Orhan Savaşcı İstanbul’a bir kursa yollanmıştı. Sanki olaya yardımcı olması için, “bir kurs” bahanesi ile özel olarak İstanbul’a yollanmıştı. Bu durum beni sonderece işkillendirmiş, tedirgin etmişti. Savaşçı’ya, “Senin bu günlerde İstanbul’a yollanmış olmanda bir gariplik yokmu?”, diye soracaktım. O’da, kendinden olağanüstü emin pozlarda, “Yok yavv, bunlar ahmak, aptal(!)”, diye bir yanıt verecekti. İleride, hapisten kaçırılmalarının ardından, terörü durdurma düşüncesiyle Orhan Savaşcı ile konuştuğumda, O’na, “Sıkıyönetim ilanedildiği gün, sizlere, olanların yanlış olduğunu ayrıntıları ile anlatmıştım ve siz de bunu kabuletmiştiniz!” dediğimde, yine aynı kendinden emin havası ile, “Biz seninle dalga geçmiştik; biz bildiğimiz yolda gideriz!”, biçiminde bir yanıt verecekti...

metnin tamamına ulaşmak için tıkla

 

YOLSUZLUK, RÜŞVET, MİLYARLIK SARAY, LÜKS HARCAMALAR, YOKSULLUK, YARGIYA BASKI, DİKTATÖRLÜK HEVESLERİ, CUMHURBAŞKANI TAYYİP ERDOĞAN'A KAYBETTİRDİ!

Yusuf Küpeli, 2015.06.07

 

- Yusuf Küpeli, Führer dedi: "İşte bu kuvvetler ayrılığı denen olay var ya, o geliyor, sizin önünüze engel olarak dikiliyor!"

 

Aslında Türkye'de yeni birşey yok... (Tıkla)

 

aşağıya, geçmişte yazılmış olmasına karşın günümüzde olanlarla uyumlu bazı metinlerin başlıklarını yerleştiriyorum

- Yusuf Küpeli, Führer dedi: "İşte bu kuvvetler ayrılığı denen olay var ya, o geliyor, sizin önünüze engel olarak dikiliyor!"

- Yusuf Küpeli, HALK TÜRBANLA OYALANIRKEN, İŞÇİLER VE TOPLUMUN TÜMÜ ÜZERİNDEKİ FAŞİST BASKILAR YOĞUNLAŞIYOR!

- Yusuf  Küpeli, Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı

- Yusuf Küpeli, “Türklüğü, cumhuriyeti, ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni korumak” yalanı üzerine

- Yusuf Küpeli, Zehir, yavaş yavaş zehirlenen toplumlar anlaşılabilir gerçeklerdir... ayrıca bak: Türkiye- politika- ekonomi- tarih

- Yusuf Küpeli, “YÜZ TEMEL ESER” VE YOZLAŞMA ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ bak: Kültür

- Yusuf Küpeli, Laiklik, Cumhuriyet’in en trajik açmazı ve çürütülen Cumhuriyet üzerine

 

not: 12 punto ile toplam 10 A-4 sayfası uzunluğundaki bu metnin ve Mısır tarihi ile ilgili 34 sayfalık tamamlayıcı diğer metnin içinde yararlı bilgiler olduğu kanısındayım. Her iki metni de ilginç bulacağınızı sanıyorum.- Yusuf Küpeli

Yusuf Küpeli, MISIR TOPLUMUNUN AÇMAZI, TÜRKİYE’NİN BAŞBAKANI, VE “ÇÖZÜM” SÖZCÜĞÜNÜN ANLAMI ÜZERİNE KISA DÜŞÜNCELER

Bazı tarihi süreçlerde, bazı toplumlarda, yaşanmakta olan çağın ruhuna, toplumsal gelişmişlik düzeyine uygun çözümler bulunamayacağı, geçici de olsa toplumsal kaos süreçleri yaşanacağı gibi, sosyal gelişmenin tersi yönde geriye, geçmişe doğru gidişler de olabilir. Örneğin,...metnin tamamına ulaşmak için tıkla

Yusuf Küpeli, Yalanlarla taçlanan emperyalist saldırganlıklar ve Suriye halkının trajedisi üzerine notlar

(...) Günümüzde, başta İngiltere, ardından Fransa, hatta Ürdün ve Suudi Arabistan dahi geri adım atar, Suriye’ye saldırı konusunda Beyaz Saray’ı yalnız bırakırlarken, İsveç devlet televizyonunun da ifade etmiş olduğu gibi, Suriye’ye müdahale konusunda Washington’un yanında bir tek Tayyip Erdoğan kalmıştır. Hem de O, Tayyip Erdoğan, Nobel “Barış” ödüllü savaş kışkırtıcısı Obama’yı bile geride bırakmaktadır. Obama, “müdahaleden yana olduğunu,” söylemesine karşın sorunu Kongre’ye götürme kararı alırken, “demokrat” tiyatrosu oynayan Tayyip Erdoğan, müdahale ile ilgili kararı TBMM’ne sormak istememektedir. Tayyip Erdoğan ve “komşularla sıfır sorun” gevezeliğinin sahibi dışişleri bakanı, 78 gün sürmüş olan Kosova bombardımanında olduğu gibi Suriye’nin yerle-bir edilmesini istemekte, saldırganlık taleplerinde Washington’u fersah fersah geçmektedirler... Esad’ın kalıcı olmasına ve kendilerinin gidici olmalarına yönelik korkuların ürünü olduğu anlaşılan bu savaş kışkırtıcılığının demokrasi ile, “demokrasi” gevezelikleri ile, Suriye halkı adına dökülen sahte gözyaşları ile herhangi bir bağı olmadığı bellidir.  Savaşın demokrasiye ebelik ettiği şimdiye dek görülmediği gibi, Suriye halkının acılarını arttıracağı da gün gibi ortadadır. Ayrıca Suriye’ye “demokrasi”, elleri kanlı silahlı köktendinci çetelerle, El-Kaide ve benzeri ortaçağ kalıntıları ile gelmeyecektir herhalde... Irak’ta yaşanmış olanlar, sözkonusu gerçeğin yakın zamandaki en somut kanıtıdır...  metnin tamamına ulaşmak için tıkla

 

Yusuf Küpeli, Bende şaşkınlık yaratan “Ergenekon” davası kararları üzerine bir- iki söz

Onlarca ve onlarca davadan, haksız politik davalardan yargılanmış olmama karşın hukuktan anlamam ve hukukla ilgili bilgiler bende sıkıntı yaratır. Diğer yandan politik görüşlerim ve tavırlarım ne yargılanan ve ne de itham eden tarafla uyum içerisindedir. Fakat tüm bunlar “Ergenekon” adlı dava üzerinde bir görüş sahibi olmama engel değil...

Bazılarına göre “Ergenekon” davası aslında...

Yusuf Küpeli, Provokatörü dışarıda aramayın

(...) Eğer başbakan -dini inançları da sözlerine alet ederek- yandaşı gördüğü yığınlara, “bizlere bidon kafalı” dediler; “bizlere göbeğini kaşıyan adam” dediler; “köylü diyerek bizi aşağıladılar”; “biz bu ülkenin zencileriyiz”; “inançlarımızı hor gördüler”; “tüm kutsallarımıza saldırdılar”, biçiminde konuşmalar yapıyorsa, provokatörü dışarıda aramaya gerek yoktur. Anlaşılabileceği gibi Başbakan, kendisinden saydığı yüzde elliyi, karşısında gördüğü yüzde elliye karşı açıkça kışkırtmakta, iktidarını yitirmemek amacıyla bir iç çatışmayı başlatmaktan çekinmeyeceğini açıkça ifade etmektedir... Aslında bu kışkırtmaları sıradan biri yapsa...

metnin bütünü için tıkla

Yusuf Küpeli, Yalanın gölgesinde insan kanı ile yazılan politikalar

(...) İlginç olan, “gevezelik” olarak tanımlanabilecek yorumlar sırasında, Suriye muhalefetini temsileden bir konuşmacı, sözkonusu bombalamaların, içinde olduğumuz ayın ortasında Washington’a gidecek olan başbakanın, Tayyip Erdoğan’ın elini güçlendireceğini, rahatca ifade etti. Doğrusu Suriye hükümeti, kendilerine karşı düşmanca davranan Tayyip Erdoğan’ın elini güçlendirmek için mi bu bombalamaları yapmıştı? Hem’de Washinton’un Moskova’ya yaklaştığı ve Moskova ile birlikte Suriye için uluslararası bir konferans toplanmasını kabulettiği sırada Suriye hükümetinin böyle kirli bir işe kalkışmış olmasının ne anlamı olabilirdi?.. Yalan sırıtmaktaydı...

ot: 12 punto ile 31 A4 sayfası tutan aşağıdaki metnin tamamının okunmasının yararlı olabileceğini düşünüyorum. İyi okumalar dileğiyle.- Y. K.

Yusuf Küpeli, Türkiye’de şiddet kültürü; seçimden seçime demokrasi; Türkiye halklarına, Türklere ve Kürtlere ihanet; “barış” yalanı, “başkanlık” tezgahı, yalanlar ve ikiyüzlülükler üzerine

1) Demokratik denetimsizlik, terör, hile, ikiyüzlülükler ve kurulan “başkanlık sistemi”  tezgahı üzerine

2) Gizli servislerce manupule edilen kitlelerden kopuk terör guruplarının yığınsal demokratik mücadeleye zararları, bu konuda söylenen yalanlar, “demokrasi” yalanı,  sahte “barış”, Türkiye’ye, Türk ve Kürt toplumuna ihanet üzerine kısa kısa

3) Dünyada demokrasinin yokluğu, şiddetin egemen olduğu bir dünya, terör üzerine ikiyüzlülükler, yalanlar

4) Geçmişe dönüşlerle yaşamın her alanında terör, terör yöntemlerinin topmlumsal mücadeleden dışlanmasının gereği, ve “başkanlık” tezgahına basamak yapılmak istenen “İmralı” üzerine

Yusuf Küpeli, Türkiye’de demokrasinin kıstaslarından “sıkmabaş”a özgürlük gürültüsü ve TÜRKİYE'nin ORTADOĞU POLİTİKALARI ÜZERİNE NOTLAR

Söze nasıl başlamalı? Aslında okadar çok çarpıcı gerçek var ki... “Sıkmabaş” iktidarının, bu yemlikten beslenenlerin, ve siyasi iktidarın kuyruğa takılmış liberallerin, “demokrasi geliyor” şamatalarına karşın, demokrasi yolunda bir arpa boyu bile gidilmediğinin, tersine geriye doğru bir gidiş olduğunun kıstaslarından birisi, “özgürlükler” adına “sıkmabaş” üzerine kopartılan gürültüdür. Demokrasinin olmazsa olmazı laiklik ilkesine doğrultulmuş bu mızrak başının yanında, şüphesiz, demokrasinin ne durumda olduğunu belirten daha birçok kıstas vardır. Öncelikle, ekonomik anlamda bir demokrasi gerçekleşmeden, politik anlamda bir demokrasinin gelişmesini beklemek ham hayaldir. Örneğin, "İstanbul Auto Show'da Ferrari ve Maserati'ler 5'er 5'er kapışıldı" haberleri basında yeralırken, yani lüks malların pazarına nur yağar, ve aksine temel ihtiyaç maddelerinin pazarı ise daralırken, gelir uçurumları derinleşirker, üretimden kopuk küçük bir azınlık daha zenginleşir ve geniş yığınlar yoksullaşırken, ülkeye demokrasi gelmez, gelemez...

Kısacası, Türkiye’de demokrasinin durumunu belirleyecek daha birçok kıstas sıralanabilir ama, burada ölçü olarak sadece “sıkmabaş” gürültüsünün üzerinde duracağız...

Geriye gidişin kıstası olarak, “sıkmabaş”

Sadece bazı yasaları biçimsel olarak değiştirmek, demokrasiyi bir ülkeye yerleştirmek için yeterli değildir. Kaldı ki, -özellikle Batı’nın patronlarının gönüllerini hoş tutabilmek, küresel oyuna uyum sağlayabilmek amacıyla yapılan- bu yasa değişiklikleri bile hilelidir. Bir adım ileriye doğru atılıyormuş gibi yapılırken, başka yasalarla iki adım geriye gidilmekte, doğal olarak hukuktan anlamayan çoğunluğun gözü boyanmakta, kafası karıştırılmaktadır. Diğer yandan, ileriye doğru adım atılıyor, ülke demokratikleştiriliyor tiyatrosu sahnelenmeye çalışılırken, demokrasinin olmazsa olmazı laiklik ilkesinden adım adım uzaklaşılmakta, kadınlarda köleliğin sembolü olan, kadının bir erkeğin malı olduğunu gösteren “sıkmabaş”, sahte bir “özgürlük” sembolü haline getirilmektedir. Bizzat başbakan ve cumhurbaşkanı tarafından savunulan, ve Köşk’e yerleşmiş olan bu kapanın, bu cenderenin, “sıkmabaş”ın içine, toplumun tüm kadınları sokulmaya çalışılmaktadırlar. Böylece, kadınları köleleşen bir toplumun tümüyle köleleşeceği hesaplanmaktadır...

Türkiye-İsrail, ABD, Suriye-İran üzerine

Bölgesel manipülasyon hesapları ışığında sıkmabaş ve yeşile boyanmış baskıcı rejime doğru

metnin tamamına ulaşmak için tıkla

 

Yusuf Küpeli, İşçi düşmanlarından demokrat, işçi düşmanlığı ile demokratik açılım olmaz, olamaz

 

1) Demokrasi, işçiler, çalışanlar, ya da “sözde vatandaşlar” için değil

2) Laiklik düşmanları ile, kadını aşağılayan ataerkil kültürle, ve “yargı benim” kafasıyla, demokrasi ve demokratik açılım değil, ancak birçeşit faşizm olur

3) Türkiye’de yaşanmış olanlara ve yaşananlara ışık tutması amacıyla faşizm üzerine kısa notlar

4) Tekel işçilerine yönelik saldırı, mevcut sınırlı demokrasiye yönelik bir saldırıdır

(metnin devamı için tıkla )

 

Yusuf Küpeli, önce başbakan ve partisi ile ilgili bazı sorular ve ardından videolar

Y Küpeli, Dünya ve Türkiye tehlikeli delilere emanet

11 Eylül 2009 Cuma http://www.hurriyet.

com.tr/gundem/

12462030.asp?gid=229

İstanbul’da yaşanan sel felaketinin ardından dere yataklarında yaşanan yoğun yapılaşma sorunu tekrar gündeme geldi. Başbakan Erdoğan ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Topbaş dere yataklarına yapılan binaların yıkılacağını açıkladı ancak İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bir kuruluşu olan Kiptaş’ın, Dragos sahilinde dere yatağına trilyonluk villalar yaptığı ortaya çıktı.

 

"Dere yatağını muhakkak bulur ve derenin intikamı ağır olur." RTE

Yusuf Küpeli, Zehir, yavaş yavaş zehirlenen toplumlar (...) Aynen Napolyon’un en yakınındaki “güvenilir” kişi tarafından yavaş yavaş zehirlenmesi gibi, toplumlar da bazı dönemlerde güvenip başlarına oturttukları kişilerce daha kolay zehirlenip ölüme sürüklenebilirler... Devlet olanakları da kullanılarak Türkiye Cumhuriyeti toplumunun özellikle göreceli az eğitimli bölümlerinin, henüz yetişme çağında olan genç nesillerinin değişik hurafelerle (boş inançlarla), bilim dışı hertürlü pislikle, kadınları safların en gerilerine iten çağdışı ataerkil kültürlerle, sınıflardışı yozlaştırıcı alt kültürler aracılığıyla yalanın en yapışkan yokedici ağlarına yavaş yavaş çekilip zihinsel anlamda zehirlenmeleri, ve tüm bunların “demokrasi” adına yapılıyor olmaları, artık açıkça görülebilir ve aynızamanda sonderece anlaşılabilir gerçeklerdir... ayrıca bak: Türkiye- politika- ekonomi- tarih

Yusuf Küpeli, “YÜZ TEMEL ESER” VE YOZLAŞMA ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ bak: Kültür

(bazı eski metinler)

 

Yusuf Küpeli, Laiklik, Cumhuriyet’in en trajik açmazı ve çürütülen Cumhuriyet üzerine

- “Cumhuriyetimizi koruyalım!”

(...) Böyle iğmesi artarak değişen bir dünyada, 83 yıl önce temelleri atılmış olan bir cumhuriyeti olduğu gibi korumaya yönelik çağrılar, “asker, yerinde say!”, ya da “kıt-a dur!” gibi komutları çağrıştırmaktadır... (...) Ya daha ileriye gidilecektir, ya da cumhuriyetin -vaktiyle elde edilmiş- tüm olumlu kazanımları da yitirilecek ve...

- cumhuriyet ve demokrasi üzerine bazı notlar

(...) Burada önemli olan, üzerlerinde oynanmış resimleri değil, olayların ve kişilerin...

- Türkiye Cumhuriyeti, laiklik, demokrasi ve cumhuriyetin en trajik açmazı üzerine kısa notlar

(...) Aslında, sınıflı toplumlarda tüm üstyapı kurumları istismara açıktır ve birtakım seçilmişler “vallahi” derlerken de, veya olmayan “namusları” üzerine...

not 1, “teneke-davul” ve “ıslık çalmak” gibi sözcüklerle ilgili

not 2, Avrasya deyiminin anlamı üzerine

not 3, Yugoslavya deneyi ve birtakım diğer trajik deneyler üzerine

not 4, “şıracının şahidi bozacıdır” özdeyişine uygun savunma ve bilim ve dogmalar ve politik iktidar üzerine

Yusuf küpeli, 10 Kasım 2006   ayrıca bak: Türkiye- politika- ekonomi- tarih

 

Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal ile Giresun Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Osman Metin Öztürk ve 3 eski rektör gözaltına alındı.

Türkan Saylan: Muhalifiz, onurumuzla yaşıyoruz

 

Haberal: Bu Türkiye Cumhuriyeti'ne yakışmıyor

TÜRKİYE'DEN İŞÇİ HABERLERİ: Kriz bahanesi ile işten atılmalara karşı direnişler, işgaller ve diğer haberler

Kot işçileri ve ölüm

 fabrikalar olaylar

 Asgari ücret 527 YTL 

Metal işçisinden grev provası

Kıyıma karşı fabrika işgali

Tekstil’de çalışan kadınlar işten çıkartılıyor ve diğer haberler

 

 

Yusuf Küpeli, HALK TÜRBANLA OYALANIRKEN, İŞÇİLER VE TOPLUMUN TÜMÜ ÜZERİNDEKİ FAŞİST BASKILAR YOĞUNLAŞIYOR!

Çalışanların yüzde 55'i kayıtdışı. Yani, vergisiz, sigortasız, hertürlü güvenlikten yoksun. İstanbul'un en yoğun nüfuslu semtlerinden birinde bulunan böyle kaçak bir işyerinde patlama oluyor, 23 sahipsiz genç köle işçi yaşama veda ediyor...

(...) Şili'de faşizm nasıl ITT tekeli ve Washington dayanaklı olmuşsa, Türkiye ve benzeri ülkelerde varolan faşizm de, uluslarüstü tekeller ve Washington dayanaklı olabilir ancak. Bu gerçek unutulmayacak olursa, Tayyip Erdoğan'ın...

(...) Sözkonusu dini dogmalarla yönetilen toplumlarda kadınların, ve dolayısıyla beyinleri sıkmabaşlar içinde iğdiş edilmiş aynı kadınların ellerinde büyütülen erkeklerin, ve sonuçta sözkonus toplumun tümünün trajedisi, çözümsüzlüğü, gözler önündedir. Türkiye toplumu da, uluslar üstü mali-sermaye ve Washington dayanaklı faşist bir rejime sıkmabaş aracılığıyla adım adım itilmektedir.

(...) Tek kelimeyle laik sistemin özü, dini dogmaları devlet idaresinden, başta medeni kanun olmak üzere hukuk sisteminden, yargı sisteminden, eğitim sisteminden, ve sosyal yaşamın her alanından uzaklaştırmaktır. Tüm bu alanları katı tartışılamaz kalıplar içine, cendereler içine sokacak dini dogmalar, toplumsal ilerlemenin önündeki en büyük egel oldukları gibi, toplumsal trajedilerin de asıl kaynağıdırlar. Bu tip dini doğmalar sadece kadınların baskı altına alınmalarına değil, mutlak iktidarlara dayanak oluşturarak tüm toplumun boyunduruk altına alınmasına da hizmet ederler.

(...) Mali-sermaye güçleri desteklemedikçe ve istemedikçe bir ülkeye faşist rejim gelemez. Ayrıca, her diktatörlük faşizm değildir, ve mali-sermaye güçleri ile çelişen faşist bir rejim de olamaz. Faşizm, en güçlü mali sermaye çevrelerinin öncelikle işçi sınıfı, diğer tüm çalışanlar, ve sermayenin henüz tekelleşememiş kanatları üzerinde kurduğu değişik ağırlıklardaki diktatörlüğün adıdır.  (metnin devamı ve bağlantılı metinler için tıkla ve ayrıca bak: Irkçılık, Faşizm + Kol ve kafa emekçileri)

basından bağlantılı metinler:

Bekir COŞKUN, Başbakan’ın dilini... + Jeton düştü... + Hasan PULUR, Türbanlı Anayasa + Serdar Akinan, Kanlı olacak...

 ayrıca bak: Basından

 

ikiyüzlülük ve demogoji sınır tanımıyor!

RTE: “Geçen yüzyılın maddiyatı her şeyin üstünde tutan, gelişmeyi sadece rakamlarla ifade eden ilerleme anlayışı, bugün yeryüzünü bir güçler savaşının arenası haline getirmiştir. İnsanlık ne yazık ki maddeyi mananın önüne aldı. Hayatın gerçek gayesi ve anlamını unuttuğu. Manevi değerlerden uzaklaşan, inançları doğru biçimde öğrenmeyen, kendisi gibi olmayanı ötekileştiren anlayışların sevgiyi, dostluğu, merhameti, paylaşmayı ve dayanışmayı yeterince yaşatmayı başaramadı.” (Topkapı Sarayı Müzesi Kutsal Emanetler Bölümünün açılış konuşmasından, 29-12-2007)

ve bak: başbakanın mal varlığı ile ilgili haberler

Yusuf Küpeli, “Tüm nehirler pislik akıyor!”

Kirli karanlık serüvenlerinin öyküleri çok çok daha eskilere uzananlar, çalışıp üretenlerin emeklerini kişisel kazanca dönüştürme becerisine sahip sermaye ve büyük toprak sahibi üst sınıflar; yığınları aldatıp manupule etme, toplumsal dengelerle oynayıp insanları gütme konusunda becerikli üst sınıf politikacıları, tüm bu sözde “demokrasi” kahramanı ülke yöneticileri, ABD’nin Batı Pasifik’teki yararları için, Meclis’e bile sormadan, genç “vatan” evlatlarını Kore’ye yollayıp öldürttüler. “Bu politika yanlıştır!”, diyenleri yaka-paça içeri tıktılar…

(...) Anıtkabir’i (Atatürk’ün mozolesi) bombalatmaya ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük provokasyonunu yaratmaya çalışırken, birden...

(...) Savimbi, “soğuk savaş” sonrasında da silah ve cephane konusunda sıkıntı çekmeyecekti. Çünkü, Angola’nın UNITA kontrolu altındaki doğu bölgelerinde zengin elmas yatakları vardı. Gerçi Birleşmiş Milletler buradan elde edilen UNITA elmaslarının Batı’da ticaretini yasaklamıştı ama, Mucahidin nasıl Batı pazarlarını eroine doyuruyorsa, UNITA’nın da aynı Batı’yı elmasa doyurmaması için bir neden yoktu. Her işin bir inceliği, ve bu incelikleri bilen uzmanları vardı... Gizli karanlık işlerde İsrail şirketleri uzmanlaşmışlardı. İsrail şirketleri ile elmaslarını sorunsuz Batı pazarlarına süren Savimbi, buradan elde ettiği tatlı kazançlarla istediği kadar silah ve cephane alabiliyor, ve yıkımını kesintisiz sürdürebiliyordu...

Savimbi, tam hedefe yaklaştığını, Angola’nın dalından düşen olgun bir meyva gibi eline teslim edileceğini düşlerken, ülkede, hükümetin denetlediği alanlarda, zengin petrol yatakları keşfedilecekti. Ülkenin bağımsızlığını sağlamış, devrimi gerçekleştirmiş iktidar partisi MPLA, Angola hükümeti, ABD şirketleri ile petrol anlaşmaları imzalar imzalamaz, Jonas Savimbi, aralarında iki generalinin de bulunduğu 21 askeriyle birlikte 22 Şubat 2002 günü delik deşik edilerek öldürülecekti. Ülkenin doğusundaki Moxico bölgesinde akan Luvuei Nehri yanında cansız yatan gövdesinde 16 mermi bulunacaktı. Ve şüphesiz, CIA’dan bir taziye mesajı bile gelmiyecekti. Zaten mesajın yollanacağı adres te yoktu, UNITA hemen dağılacaktı...

Beynimde düşünceler daldan dala atlıyorlardı... Bu son düşündüklerim, birden aklıma, kızıl yıldızlı sembolleriyle Ortadoğu’da CIA’nın koynuna girmiş olanları nasıl bir sonun beklediğini getirecekti... Bir Alevi özdeyişi, “Yatma tilki gölgesinde, ko arslan yesin seni; geçme namert köprüsünden, ko sel aparsın seni!”, diyordu... Yanımdaki kimbilir nekadar kirli işe bulaşmıştı. Ve o, vicdanını rahatlatmak, “tek kirli ben değilim” demek istercesine, bildiği bazı pislikleri anlatmayı sürdürüyordu... Aslında pek haksızda sayılmazdı; çünkü, ortalık pislikten, ikiyüzlülüklerden geçilmiyordu...

Sonunda kalkacak, ve kulağıma fısıldar gibi, Amerikalılar buna, “Tüm nehirler pislik akıyor!”, derler deyip, evine gitmek üzere metro istasyonuna doğru yürüyecekti... (metnin tamamı için tıkla)

http://www.sinbad.nu/