PROLETARYANIN DEVRİMCİ ENTERNASYONAL MÜCADELESİNİN VE DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN IŞIĞINDA TÜRKİYE PROLETARYASININ MÜCADELESİNDEN KESİTLER VE 15- 16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ DİRENİŞİNİ DOĞRU ANLAMA VE ANMA ÇABASI

Yusuf Küpeli

6- Türkiye proletaryasının tarih sahnesine çıkışı, Mütareke  yıllarına  dek örgütlenme ve mücadele deneyimleri, İştirakçi Hilmi, Mustafa Suphi, İttehat ve Terakki ve diğerleri  üzerine kısa notlar

 

Oya Baydar’ın ve ayrıca Dimitır Şişmanov’un anlatımları ile 1872 yılına dek Türkiye proletaryası ile ilgili olarak grev benzeri bir eylemin belgelerine rastlanamamıştır. Anılan yıl telgraf ve demiryolu işçileri grevler yapmışlardır. Bir sonraki yıl tersane işçileri ve yine 1875 ve bunu izleyen yıllarda da tersane işçilerinin, iskele hamallarının, demiryolu işçilerinin, terzihane işçilerinin, duvarcıların, ayakkabıcıların, yapı işçilerinin, gemi çalışanlarının, bıckıcıların, tütün işçilerinin, mağaza çalışanlarının, Matbaa işçilerinin grevlerine tanık olunmuştur. Baydar’ın ifadesi ile, 1879- 80’li yıllarda devletin iflas etmesi, devlet sektöründe çalışanların aylarca ücretlerini alamamalarına neden olmuştur.

 

Sözkonusu 1870’li yıllarda “Ameleperver Cemiyeti” (1871) gibi derneklere rastlanmakta ise de, Baydar’a göre bunlar bağımsız sınıf örgütleri değildirler. Devletle bağlantılı kuruluşlardır. Şişmanov’un anlatımında ise aynı cemiyet Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde kurulan ilk işçi örgütüdür. Baydar’a göre sınıfsal öz taşıyan ilk örgütlenme, “Amele- i Osmani Cemiyeti” (Osmanlı Amele Derneği) adlı örgütlenmedir ve bununla ilgili belge 1921 yılına aittir. Şişmanov, aynı adlı cemiyetin İstanbul’da silah fabrikalarında çalışan bir gurup işçi tarafından 1895’de kurulduğunu yazmaktadır. Şişmanov’a göre Paris Komünü’nün etkilemiş olduğu bu işçiler eylemlerini gizli yürütmüşler, Marks- Engels’in “Komünist Manifesto”da ifade ettiği düşünceleri yaymaya çalışmışlardır. Bir yıl sonra yakalanarak 7- 8 yıllık ağır hapis cezalarına ve küreğe mahkum olmuşlardır... Baydar’ın anlatımıyla, 1880’li yıllarda Batı’nın işçi harekerlerinin etkisiyle aydınların sendikalaşma ve İşçi Yardım Sandıkları kurma gibi eğilimleri Abdülhamit rejimi tarafında bastırılmıştır.

 

Baydar’ın anlatımıyla, kesin veriler, istatistikler olmamakla birlikte Osmanlı İmparatorluğu tersanelerinde 1872’de 1 000’i, 1876’da ise 3 000’i aşkın işçi çalışmaktadır. Bunun yanında Bahriye Nezareti’nin 500’ü aşkın yapı işçileri, Fişekhane’nin 1 000’i aşkın işçisi, Tophane’nin çeşitli fabrika ve atelyelerinin ise 2 000 civarında işçisi vardır. Bunların yanında dokuma, kibrit fabrikası vs. işçiler vardır ve 1890’lı yıllarda İstanbul’da devlet sektöründe çalışanların sayıları 10 bin civarındadır. Baydar’a göre, özel işyerlerinde çalışanlarda hesaba katılınca, 1908 yılına doğru İstanbul’daki endüstri işçilerinin sayıları 50 bini aşmıştır. Bu anlatımdan çıkan, dünyanın heryerinde olduğu gibi Türkiye’de de endüstrileşmenin eşitsiz geliştiği, İstanbul, İzmir, İzmit vs. gibi belli merkezlerde yoğunlaştığıdır. Sözkonusu dengesiz gelişmenin başlıca nedenlerinden biri, ulaşım, pazara yakınlık sorunlarıdır. Diğeri, Türkiye’de gelişen ilk endüstri dallarının genellikle tarıma dayalı ihraç malları üzerine olmaları ve üretilenlerin sözkonusu limanlardan Avrupa pazarlarına yollanmalarıdır. Şüphesiz bu eşitsiz gelişme dünyanın her ülkesinde politik olarak belli ilerici/ devrimci merkezlerin ve gericiliğin ağırbastığı alanların doğmasınada yolaçmaktadır.

 

Birçok araştırıcının ortak kanılarına göre, Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezi feodal militarist yapısı ve ülkede hakimolan dinsel gericilik, Batı’ya göre endüstrileşmeyi geciktirmiş ve burjuva sınıfının daha geç doğmasına neden olmuştur. Başlangıçta Osmanlı devletinde ticaret ve endüstri daha çok Rum, Ermeni, Slav ve Yahudi gibi müslüman olmayan kişilerin tekellerinde gelişmiştir. Profösör Sina Akşin’in verdiği bilgiye göre, “Türk” sayılan ilk burjuvalar da aslında “Selanikli” ya da “dönme” olarak adlandırılanlar arasından çıkmıştır. Yani bunlar, günümüz Türkiyesinde yoğun biçimde tartışılan, bazı araştırmacılar tarafından “kötü niyetli güçlü gizli bir örgütlenmeye sahiboldukları” iddia edilen Yahudi dönmesi Sabetay Sevi’nin (4) izleyicileridirler veya “Sabetaycı” olarak adlandırılanlardır...

 

Örgütlü gizli ilişkilerini 1600’lü yıllardan beri korudukları iddia edilen bu gurubun, Türk milliyetçisi İttihat ve Terakki Partisi’ni, ulusal hareketi ekonomik olarak desteklediği ve hatta bazı“Sabetaycıların” aktif üyeler olarak İttihat ve Terakki Partisi içinde yeraldıkları yazılmaktadır. “Sabetaycıların” Türk milliyetçilerine yakınlık duymalarının ekonomik menfeatleri ile bağı olduğu kadar, Batı’nın Hıristiyan dünyasının derin anti- semitizminin Osmanlı topraklarında bulunmamasının da etkisi olmalıdır... Türklerin yerini bölgede Rumların veya Ermenilerin vs. almaları, “Sabetaycılar”ın konumlarını da tehlikeye sokacağı için İttihat ve Terakki hareketini destekledikleri düşünülebilir ama, “Sabetaycılar”ın iki ayağından biri hep Batı kapitalizminin üzerine basılı kalmıştır... İslamcı yazarların “Sabetaycıların” ile İttihat ve Terakki Partisi arasındaki yakınlığı açıklamaya çalışan gerekçeleri arasında, yücelttikleri II. Abdülhamit’in Osmanlı sınırları içindeki Filistin toprakları Yahudilere satmak istememesi olgusu da bulunmaktadır...

 

Yine aynı dönemde silahlı kuvvetlerin büyük bir tüketici olarak endüstrinin gelişmesine katkıları olmuştur. Dimitır Şişmanov’a göre, ordunun silah, cephane, yiyecek ve giyecek gereksinimlerinin karşılanması zorunluluğu, silah, maden, dokuma, dericilik ve gıda endüstrilerinin gelişmesinin başlıca motivasyonu olmuştur.

 

Dimitır Şişmanov’un Karl Marks’dan aktardığına göre, “Anadolu’da  büyük limanlara yerleşmiş olan Rum, Ermeni, Slav ve diğer Batılı tüccarlar ticaretin tekelini ellerinde tutmuşlardır.” Osmanlı yönetiminin himayesindeki bu ticaret burjuvazisi, batının gelişmiş endüstri mallarını rahatça iç pazara sürerek yerli endüstrinin gelişmesini engellerken, başta tütün, ipek, bazı sebze ve meyvalar olmak üzere endüstriye yönelik tarım ürünlerini de alabildiğine ucuza kapatıp derin bir sömürü gerçekleştirmiştir... Feroz Ahmad aynı konuda şunları yazmaktadır: “Komprador burjuvazinin çekirdeğini Rumlar ve Ermeniler oluşturuyordu. Sussnitzki’ye göre bu iki cemaat, Osmanlı ekonomik yaşamının neredeyse bütün alanlarında hakimdi. Tahıl yerine pazarda değerleri yüksek olan sebze, meyva, tütün, dut gibi ürünleri yetiştiriyorlar ve dolayısıyla Batı Anadolu’daki ipekçilik üretimini ellerinde tutuyorlardı... Ticaret ve bankacılık alanlarında Rumlar ile Ermeniler üstünlüklerini kurmuşlardı

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle son 300 yılı içinde merkezi iktidar sarsılırken palazlanıp güçlenen mahalli feodalizmin iç pazarı daraltarak neden olduğu frenleyici etkisine, limanlara yerleşmiş komprador burjuvazi aracılığıyla Batı ile girilmiş olan ticari ilişkilerin biçimi de eklenince, yerli endüstri ağır darbeler yemiştir. Osmanlı’da kapitalizmin gelişmesi çok yavaş ve acılı bir süreç izlemiştir. Kısacası, ülke Batı’nın sömürgesi haline gelmiştir... Ayrıntılara girmeden Gündüz Ökçün tarafından yayına hazırlanmış olan “Osmanlı Sanayii 1913- 1915” adlı kitaptan birkaç sayı aktaracak olusak, 1913 yılında 30 sanayi sayım alanında yapılan bir sayıma göre, İstanbul’da 12, İzmir’de 9 ve diğer sayılan yerlerin toplamında da yine 9 adet değirmen vardır. Makarna üreten yerlerin sayıları ise İstanbul’da 7, İzmir’de 2 tanedir. İstanbul’da 6, İzmir’de 2 tane konserve üreten işletme vardır. Bira, dokuma ve ayrıca sabun imalatı ile sınırlı kimya endüstrisi üzerine verilen sayılar ise çok daha düşüktür vs.. Büyük toprak sahipleri ile daha çok limanlara kümelenmiş olan komprador burjuvazi arasındaki ittifakın, ülkedeki politik gericiliğin ve anti- demokratik ağır baskıların temel nedeni olduğunu görmek gerekir.

 

Genel kanıya göre, Abdülhamit’in mutlak iktidarına sonveren 23 Temmuz 1908 II. Meşrutiyet’i, yarı sömürgeleşmiş cancekişen bir imparatorluk yapısında günümüz Türkiye’sine özgü renkler taşıyan yarım kalmış bir burjuva devrimidir. Köklü ekonomik ve toplumsal refomların yapılamadığı bu uzlaşmacı devrim, ülkede demokratik bir ortamı yeşertememiştir. Feodalizmi tasviye ederek ülkeyi demokratikleştirecek bir toprak reformunun yapılamaması, dünya düzeyinde artan emperyalist baskılar ve sürüklenilen uluslararası gerilim ortamında, Abdulhamit’in baskıcı sisteminin yerini bu kez İttihat ve Terakki Partisi’nin diktatörlüğü almıştır.

 

Dimitır Şişmanov’un verdiği sayılara göre, o yıllarda ekilebilir toprakların yüzde 65’ini nüfusun yüzde 5’ini oluşturan büyük toprak sahipleri kontrol etmekteydiler. Aslında Cumhuriyet’in ilanından sonra da aynı çizgi izlenecektir. Ekonomik olarak yeterince güçlü olmayan burjuvaziye dayanan çok sorunlu ve relatif zayıp politik iktidar, yönetme zorlukları nedeniyle ve özellikle Kürt feodalizmi ile anlaşarak o bölgeyi yönetme zorunluluğu sonucu, hiçbirzaman ciddi bir toprak reformu yapmayacaktır. Sonuçta tarımda kapitalizm alabildiğine acılı bir yol olan “Prusya tipi”ne uygun biçimde gelişecektir. Bu uzlaşma ülkedeki anti- demokratik baskıcı sistemin, özellikle proletaryanın ekonomik ve politik örgütlenmelerine yönelik ağır baskıların temel nedeni olacaktır.

 

Dimitir Şişmanov’un verilerine göre, II. Meşrutiyet’in hemen ardından, Ağustos- Eylül aylarında 30 gün içinde 30 ayrı grev yaşanmıştır. Bunların en önemlileri yabancı firmalar tarafından işletilen maden ocaklarında ve demiryollarında olanlardır. Hızla büyümüş olan Alman endüstrisini Ortadoğu ve Alt Kıta Hindistan’ın pazarları ve zengin hammadde kaynakları ile bağlayacak ve vaktinde tamamlanabilecek olsa İngiliz emperyalizminin başına çok daha fazla işler açacak olan ünlü Berlin- Bağdat Demiryolu’nun Anadolu bölümünde çalışan işçiler, 17 Ağustos 1908’de taleplerini içeren bir dilekçeyi Alman şirketine verip, istemleri gerçekleşmezse greve gideceklerini bildirmişlerdir.

 

Şişmanov’un sıraladığı tamamen haklı işçi talepleri özet olarak şunlardır: Çalışanların derneklerinin resmen tanınması; şube müdürleri dışında tüm memurlara birer maaş ikramiye ve kıdemleri oranında zam verilmesi; işçilerin gündeliklerine 3 kuruş zam yapılması; gündelikçilerin günlük ücretlerine 4 kuruş zam yapılması ve çalışma günleri dışında çalıştırılmamaları; gece çalıştırılanlara çift yövmiye ödenmesi; hastaların işten çıkartılmamaları; memur tüzüğünün değiştirilmesi ve ücretinden yüzde 1.5 kesinti yapılan herkesin bedava tedavi ettirilmesi, hastahane masraflarının kumpanya tarafından karşılanması... Bu istemler, Alman demiryolu şirketinde memur ve işçi (günün deyimiyle amele) statüsünde çalışanların hiçbir yasal haklarının ve toplumsal ekonomik güvencelerinin olmadığını da açıkça göstermektedir.

 

Profösör Sina Akşin, aynı demiryolu işçilerinin “aylık izinleri olmadan günde 16- 17 saat çalıştırıldıkları ve bir okka (1 283 gr) ekmeğin bir kuruşa satıldığı bu yıllarda ancak 7- 8 kuruş gündelik aldıkları” bilgisini vermektedir. Yine Akşin, “Jön Türkler ve İttehat ve Terakki” adlı kitabında şunları yazmaktadır: “Fiyatların bugünkü gibi dalgalanmadığı o dönemde, Anadolu Demiryolu Şirketi’nin on senelik memurlarına % 40, beş senelik memurlarına % 30 zam önermesi ve bunun çalışanlarca reddedilmesi, ücret ve maaşların ne denli düşük olduğunu gösterir. Ayrıca, Osmanlı memurları, yabancı memurların fazla maaş alıp kayrılmalarından yakınıyorlardı.”... Alman emperyalizminin mali yapısının kalbi konumunda olan ve Berlin- Bağdat demiryolu projesinin mali kaynağını sağlayan Deutsche Bank, Şişmanov’un anlatımıyla işçilerin talepleri kabuletmemiştir ve bunun üzerine İstanbul- Eskişehir- Ankara- Konya hattında ve buna bağlı tüm hatlarda 14 Eylül 1908 günü büyük grevler başlamıştır. Ve daha birsürü farklı grev haberleri dönemin basın organlarında yeralmıştır...

 

Aynı dönemde endüstrinin yoğunlaşmış olduduğu İstanbul ve İzmir gibi büyük kentlerde proletaryanın politik savaşımı ile bağlantılı bazı dernek, parti ve yayınlara da rastlanmaktadır. Şişmanov, Selanik’te kurulmuş olan “İşçi Kulübü” adlı bir örgütlenmeden ve 1909’da 1 Mayıs’ın Selanik’te kutlanmış olduğundan sözetmektedir. Yine Şişmanov, aynı yıl İstanbul’da -üyelerinin çoğu Bulgar olan-“Sosyal Bilimler Öğrenme Derneği” ve ayrıca türkler tarafından sosyalist eğilimli “İşçiler Kulübü”nün kurulduğunu yazmaktadır... Bilindiği gibi, Bulgaristan Komünist Partisi’nin kurucusu ve uzun yıllar genel sekreteri olan “Dedo” lakaplı değerli aydın Dimitır Blaguev’de orta öğrenimininin bir bölümünü Boğaz’ın Rumeli yakasındaki Robert Kolej’de tamamlamıştır.

 

Aynı yıllarda “İşçiler Kulübü”, “Amele Gazetesi” adlı bir türkçe ve “Journal des Ouvrière” adlı bir de fransızca iki ayrı gazete yayınlamaktaymış. Yine aynı kaynağa göre, İzmirde bulunan Türk sosyalistleri de “Irgat” adlı bir gazeteye sahip olmuşlar. Şişmanov’a göre anılan örgütlenmeler sendikal hareketin gelişmesine önemli katkılar yapmışlar ve İstanbul’da 16 ayrı sendikayı birleştirerek 2 500 işçinin tek çatı altında toplanmalarını sağlamışlardır- sayı şimdi küçük gözükse de ozaman için önemlidir. Yine Şişmanov, 1908 devriminin hemen ardından bazı Türk işçi temsilcilerinin ve sosyalistlerinin II. Enternasyonal ile bağ kurduklarını ve Enternasyonal’in yürütme organı olan Uluslararası Sosyalist Büro’nun Ekim 1908’de Brüksel’de düzenlediği toplantıya katıldıklarını yazmaktadır.

 

Şişmanov, toplantının kayıtlarına dayanarak yukarıdaki bilgiyi vermektedir ama, II. Enternasyonal toplantısına katılanların adlarını ve hangi örgütlenmeleri temsil ettiklerini yazmamaktadır. Şişmanov anlatımında, Uluslararası Sosyalist Büro’nun toplantısındaki şu kaydı tırnak içinde aktarmaktadır: “...büyük devletlerin yardımlarıyla Abdülhamit’in yıllar yılı devamettirdiği iğrenç rejimin yıkılmış olması, halkların kaderlerini ellerine alma ve yeni doğmuş olan Türkiye proletaryasının dünya proleterleriyle sıkı bir işbirliği içinde sınıf mücadelesini yürütme olanaklarını doğurmuştur. Uluslararası Sosyalist Büro, politik özgürlüklerin kapısını açan bu gelişmeyi sevinçle karşılar.”

 

Sözkonusu sevincin ömrü kısa olmuştur. İngiliz emperyalizmi tarafından desteklendiği açıkça anlaşılan ve şeriat istemiyle başlayan karşı- devrimci 31 Mart (13 Nisan) 1909 ayaklanması, Rumeli’den gelen Mahmut Şevket Paşa komutasındaki ve Mustafa Kemal’in kurmay başkanlığındaki “Hareket Ordusu” tarafından bastırılması ile birlikte Abdülhamit rejimini aratmayacak farklı bir süreç adım adım gelişmeye başlamıştır. İttihat ve Terakki Partisi’ne iktidar kapısını açan 23 Ocak 1913 tarihli ünlü “Babıali Baskını”nın veya az kanlı hükümet darbesinin ardından yeni kabinenin başı konumuna sürüklenen eski Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın 11 Haziran 1913 günü karanlık bir süikaste kurban gitmesi, İttihat ve Terakki Partisi’nin diktatörlüğünü perçinlemiştir. Süikast olayının da yardımıyla, farklı görüşlerdeki politik partilerin ve özellikle işçi örgütlenmelerinin yolları tıkanmıştır.

 

Şişmanov, II. Enternasyonal’in yönetici organının 1908’de Brüksel’de yaptığı toplantının Türkiye kayıtlarından sözetmektedir. Osmanlı’nın Hıristiyan kökenli halkları dışında Müslüman kökenli Türklerden oluşan sosyalist düşüncelerle bağlantılı ve işçi sınıfının haklarını savunmaya çalışan ilk örgütlenmesinin Eylül 1910’da Hüseyin Hilmi (“iştirakçi” veya “sosyalist” Hilmi) önderliğinde kurulduğunu yazmaktadır. “Sosyalist” Hilmi’nin başında bulunduğu örgütün adı, “Osmanlı Sosyalist Fırkası”dır. Aynı yazara göre bu partinin II. Enternasyonal ile ilişkileri olmuştur. Sözkonusu partinin asıl bağının Fransız Sosyalist Partisi ve bu örgütün ünlü önderi Jean Jaures ile olduğunu, J. Jaures’in H. Hilmi ile mektuplaştığını, “hertürlü yardıma hazır olduğunu” bildirdiğini ve parti programını yolladığını anlatmaktadır Şişmanov...

 

“Türkiye’de Sol Akımlar [1908- 1925]” adlı yapıtında Profösör Mete Tuncay, J. Jaures ve H. Hilmi ile ilgili olarak benzer bilgileri vermektedir. Hüseyin Hilmi’nin önce, 26 Şubat 1910 Cumartesi günü “İştirak” adlı bir dergi yayınlamaya başladığını, derginin 16’ncı sayısına dek düzenli olarak çıktığını ama, 13 Haziran günü basılan Ahmet Sami ile ilgili özel 17’nci sayısı nedeniyle Divan- ı Harbi- i Örfi tarafından kapatıldığını yazmaktadır. Tarık Zafer Tunaya, “Türkiye’de Siyasi Partiler” adlı ayrıntılı araştırmasının birinci cildinde aynı kuruluşun 22 maddeden oluşan programını vermektedir.

 

Sözkonusu programda, idam cezasının kaldırılması; demiryollarının, bankaların, madenlerin, sigorta şirketlerinin millileştirilmeleri; eğitimden herkesin eşit olarak yararlanabilmesi; işçilerin haftada bir gün tatil yapabilmeleri; iş- gününün sekiz saate indirilmesi; 14 yaşından küçük erkek ve 16 yaşını doldurmamış kız çocukların işçi olarak çalıştırılmalarının yasaklanması; bir işçi bakanlığının oluşturulması; tüm amele/ işçi sendikalarına yaşam olanağı sağlanması gibi çok olumlu talepler vardır. Bu taleplerden aynızamanda o yıllarda işçilerin haftalık tatil yapmadan ve sekiz saati aşan iş- günleri ile ne ölçüde ağır koşullar altında çalışmakta oldukları da anlaşılmaktadır. Yalnız dikkati çeken nokta, Hüseyin Hilmi önderliğindeki “Osmanlı Sosyalist Fırkası”nın programında proletaryanın politik iktidarına yönelik bir maddenin bulunmayışıdır. “Parti programı” adlı belge, sadece ekonomik mücadele veren bir sendikanın programını çağrıştırmaktadır. Aynı araştırmada, parti başkanı Hüseyin Hilmi ile Fransa Sosyalist Partisi Başkanı ve L’Humanite Gazetesi başyazarı Jean Jaurès’in yazışmaları ile ilgili belgelerde vardır.

 

Ayrı ayrı Mete Tuncay ve Dimitır Şişmanov, Hüseyin Hilmi ve partisinin bilimsel sosyalizm düşüncelerinden uzak olduğu yargısında birleşmektedirler. Şişmanov, “Osmanlı Sosyalist Fırkası”nın çalışmalarında proletaryanın yararları açısından bazı olumlu yanlar bulmaktadır. Bu partinin II. Meşrutiyet’i “sosyal bir devrimden ziyade darbe” olarak değerlendiren görüşüne katılmaktadır. Parti hakkındaki bazı olumlu görüşlerine karşın Şişmanov, Hüseyin Hilmi ve örgütünün proletaryanın ideolojisine ve eylemine önemli zararlar verdiği yazmaktadır. Mete Tuncay ise, aynı partiyi “liberal” olarak tanımlamakta, çelişkili görüşleri olduğunu ve “İslamiyet’i sosyalist düşüncelerle bağdaştırma” çabası içine girdiğini anlatmaktadır. Sonuçta, anılan yazarlerin kitaplarına yansımış olan parti ile ilgili belgelerden de anlaşıldığı kadarıyla, “Osmanlı Sosyalist Fırkası” için gerçekten de bilimsel anlamda bir sosyalist parti demek, bunları Marks- Engels çizgisinde görebilmek olanaksızdır. Diğer yandan kanımca, Osmanlı’nın o günkü koşullarında kelimenin gerçek anlamıyla bir komünist partisinin doğabileceğini düşlemekte olanaksızdır.

 

İleride modern Türkiye’de, özellikle 1960’lı yıllardan sonrasının Türkiyesi’nde, propoganda yüklü hamasi edebiyatları ile birlikte, Marks- Engels ve Lenin’den bol alıntılar yaparak bilimsel sosyalist sıfatlarını kendisine yakıştıracak olanların, adlarının başına marksist- leninist- maoist sıfatlarını ekleyen tüm gurupların da ne ölçüde “bilimsel” oldukları gerçeğin diğer yüzüdür... Sözkonusu olgu sadece Türkiye’nin değil, pederşahi kültürün ve feodal ilişkilerin güçlü olduğu tüm Doğu ülkelerinin ve hatta emperyalizmin merkezlerindeki birçok irili- ufaklı değişik çizgilerdeki örgütlenmenin sorunu olmuştur. Bilindiği gibi bunların birçoğu ileride açıkça şövenist bir milliyetçiliğin savunucuları olarak sahneye çıkçışlardır. Hatta bazıları Kosova’da UÇK adlı örgütlenmeyi oluşturacak ekstrem “sol” guruplar örneğinde gözüktüğü gibi, bürolarında açıkça ABD bayrağı asan işbirlikçilere dönüşmüşlerdir...

 

Tolumsal mücadeleler, sınıf savaşımı, önceden planlanmış bir tiyatro sahnesinin akışına veya alternatifleri ne ölçüde çok olsa da yine belli kalıpları olan ve hareket yetenekleri sınırlı cansız taşlarla sürdürülen bir satranç oyununa asla benzemezler. Sınıf savaşı, toplumsal mücadeleler, kültürel kökleri ve birikimleri değişik olan, farklı zeka ve akıl düzeylerine sahip, ruhsal yapıları değişik etki ve hızlarla değişebilen alabildiğine karmaşık yapıdaki canlı varlıklarla sürdürülür. Bu kavgaya katılanlar aynı kaynaktan alınan bilgileri yeniden üretirlerken/ soyutlama yaparlarken, eski birikimlerine koşut olarak çok farklı sonuçlara ulaşabilirler. Ve yine olaylara bulaşanların ahlaki yapılarındaki farklılıklar, sürekli ikili oynayabilecek hastalıklı kariyeristlerin, maceracıların, ajan provokatörlerin örgütlenmeler içinde yeralmaları, sınıf savaşımını değişik ölçülerde etkiler. Özellikle üst sınıflara özgü hertürlü aldatma, kışkırtma ve sızarak örgütleri içten yönlendirme gibi hile yöntemleri sürekli gündendedir. Kaba bir anlatımla, bazı durumlarda ahmaklarla ikili oynayan kariyeristler ve ajanprovokatörler yanyana ve iç içe “kızıl” kimliğiyle rahatça politika sahnesine çıkabilirler...

 

Şişmanov, ileride Türkiye Komünist Partisi’nin kurucusu olacak olan Mustafa Suphi’nin ilk politik eylemine “Osmanlı Sosyalist Fırkası” içinde başladığını, “devrimci kanadın” önderi olduğunu yazmaktadır. Aynı yazar, “Türkiye’nin ilk devrimci gerçek sosyalist gazetesi olan ‘İfham’ı da Mustafa Suphi ve gurubu çıkartmaktaydı.”, diye sözlerini bağlamaktadır...

 

Arapça bir sözcük olan ifham, söylenişine göre ya karşısındakine ağız açtırmama, tartışmada mat etme anlamına gelmekte, ya da anlatma, bildirme anlamına kullanılmaktadır. Bu satırları yazanın içeriğini bilmediği “İfham” gazetesi hakkında doğrudan görüş bildirmesi olanaksızdır ama, Sinop sürgünü Mustafa Suphi’nin 1914’de Rusya’ya kaçtıktan sonra Bolşevik Partisi ile kurduğu ilişkiler sonucu bilimsel sosyalist düşüncelerle temasa geldiği konusunda güçlü bilgiler vardır... Okuduklarım arasında Mustafa Suphi’nin Paris yılları ile ilgili olarak bir boşluk, çok sınırlı bilgiler vardır. Spekülasyon olacak ama, O’nun Paris’te de komünistlerle karşılaştığı, bu konularda birşeyler öğrendiği düşünülebilir. Buna karşın, asıl ruhsal etkilenmesinin, yaşam yolunu çizecek etkilerin Rusya’da yaşanmakta olan devrim günleri içinde şekillendiğidir. Şüphesiz sözkonusu devrin sadece Mustafa Suphi’yi değil, daha önce sözedilmiş Macar Bela Kun dahil değişik milletlerden birçok savaş esirini veya o yıllarda Rusya’da bulunan kişileri derinden etkilemiş, devrimci savlara kazandırmıştır. Özellikle Doğu kökenli insanların Batı sosyalizminden değil, Sovyet devriminden etkilenmiş olmaları sonderece anlaşılabilir bir olaydır. 

 

Türkiye’de gelişen sol akımlar üzerine kapsamlı bir araştırması olan Profösör Mete Tuncay, yukarıda anılmış olan eserinde, Giresun doğumlu Mustafa Suphi’nin (1883- 1921) Paris’te siyaset bilmi üzerine yüksek eğitim görürken aynızamanda Tanin gazetesine muhabirlik yaptığını anlatmaktadır. Aynı anlatıma göre M. Suphi, daha sonra İstanbul’da gazeteci ve öğretmen olarak yaşamını kazanmıştır. M. Tuncay, “...Suphi’nin bu devrede sosyalist olduğuna inanmak güçtür.”, diye anlatımını sürdürmektedir. M. Tuncay’da Dimıtır Şişmanov gibi M. Suphi’nin “İfham” gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yaptığını kaydetmektedir ama, sözkonusu yayın hakkında farklı bir tanımlama yapmaktadır. M. Tuncay, anılan gazetenin Ahmet Ferit Tek’e ait olduğunu ve sosyalizm ile bağı bulunmayan“Milli Meşrutiyet Fırkası”nın sözcülüğünü yaptığını belirtmektedir. Buna karşın yine de M. Suphi’nin İttihat ve Terakki Partisi’nin baskılarına, diktatörlüğe karşı özgürlük savaşımı verdiği kimsenin yadsıyamayacağı bir gerçektir. Zaten aynı nedenle, Mahmut Şevket Paşa süikastinin ardından tüm muhalefete yönelik olarak başlatılan “temizlik” operasyonu içinde Mustafa Suphi’de Bahricedit gemisiyle Sinop’a sürülmüştür. Ve buradan 1914’de Çarlık Rusyası’na kaçmıştır. Rusya için o yıllarda düşman konumunda olan Osmanlı İmparatorluğu’nun vatandaşı olması nedeniyle tutuklanıp sürülmüştür. “Kaderin cilvesi” olarak aynı nedenle Bolşevik Partisi’ne bağlı devrimcilerle kolayca ilişkiye geçebilmiştir...

 

İngiliz destekli karşı- devrimci 31 Mart (13 Nisan) 1909 ayaklanmasının bastırılması politik iktidarın gerçek anlamıyla İttihat ve Terakki Partisi’nin veya daha doğrusu partinin asker kanadının eline geçmesini sağlarken, Osmanlı işçilerinin yararları açısından varolan relatif özgürlükçü ılıman toplumsal iklimi de soğutmaya başlamıştır. Türkiye proletaryasının Cumhuriyet döneminde de sürecek hak arayışlarına yönelik baskılar aslında çok daha erken olarak bu yıllarda başlamıştır... Hiçbirzaman feodalizmi tasviyeye yönelmeyen ve hedeflediği güçlü ulusal burjuva sınıfınıda -devlet desteğiyle- yaratamayan yarım kalmış uzlaşmacı II. Meşrutiyet devrimi, burjuva karakteri nedeniyle ve burjuvazinin hızlı sermaye birikimine destek verme politikasının bir sonucu olarak, tüm toplumsal güvencelerden ve haklardan yoksun biçimde ağır sömürü altındaki çalışanların mücadelelerine yönelik yeni saldırılar başlatmıştır. Sözkonusu politik iktidar, 8 Ekim 1908’de Tatil- i Eşgal Cemiyetleri Hakkında Kanun- u Muvakkat’ ı çıkartarak proleterya örgütlenmelerine yönelik saldırılarını yaşama geçirmeye başlamıştır...

 

Tatil- i Eşgal’in sözlük karşılığı, grev yapmak veya işi/ meşguliyeti bırakmaktır. Sözkonusu yasanın günümüz türkçesi ile adı ise, Grev/ İş Bırakma İle İlgilenen Cemiyetler Hakkında Geçici Yasa, olmaktadır. Görüldüğü gibi, yasanın adı bile çalışanlara yönelik ağır bir karalamayı, saldırıyı içermektedir. Değişik işçi örgütlenmeleri, sendikalar, ağır ekonomik sömürü ve toplumsal politik baskılar altındaki insanların haklı taleplerini savunmaya çalışan birlikler olarak değil, “bozguncu”, topluma “zarar” verici kuruluşlar imajı yaratan ürkütücü bir tanımlama ile sözkonusu yasada anılmaktadırlar. Sina Akşin ve Oya Baydar, bu yasanın proletaryanın taleplerine getirdiği yasakları ayrı ayrı sıralamışlardır ama, hernedense yasanın adını ufak bir farkla anmaktadırlar. Oya Baydar’da aynı yasanın adı, Tatil- i Eşgâl Kanun- u Muvakkati olmaktadır. Bir yukarıda verilmiş olan Profösör Sina Akşin’den alınma ad bana daha tam gelmektedir.

 

Sina Akşin’in anlatımı ile sözkonusu yasa hemen hemen tüm grevleri yasaklamıştır. Devlet işyerlerindeki grevlerin tümü yasaklandığı gibi, aynı yasanın sonucu olarak Düyun- u Umumiye’de, Reji’de (Tekel idaresi) grevler yasaklanmıştır (Düyun- u Umumiye= Omanlı İmparatorluğu’ndan alacaklı zengin emperyalist ülkelerin temsilcilerinden oluşan ve borcun karşılığı olarak Osmanlı gelirlerine elkoyan kurum.). Ayrıca aynı yasaya göre, demiryolları, liman, rıhtım, tranvay, su, havagazı, elektrik idaresinde grev yapılamayacaktır. Zaten geriye pek birşey kalmamaktadır ama, maden sahipleri de yasanın kapsamı içine alınmak istemişlerdir. Sonuçta talepleri kabuledilmiştir. Sina Akşin’in anlatımı ile madenlerdeki grevlere de “nazar- ı bikaydî ile bakılamıyacağı” (madenlerdeki grevler karşısında da kayıtsız kalınamayacağı) notu bu yasaya veya arada anılan adıyla nizamnameye/ düzenlemeye eklenmiştir. Buna karşın, rıhtım işçileri grev yapmışlardır. Kayıkçılar, arzuhalciler, İdare- i Mahsusa işçileri (adalara sefer yapan vapurlar idaresinin işçileri) ve daha birçoğu sokak gösterileri ile taleplerini yansıtmışlardır.

 

Oya Baydar’ın anlatımı ile, 31 Mart (13 Nisan) 1909 karşı- devrimci kalkışmasını izleyen sıkıyönetim koşulları içinde, yukarıda özetlenmiş olan “geçici yasa”nın yerine yine işçilerin hak arayışlarını bastırmaya yönelik çok daha sert ve baskıcı Tatil- i Eşgal Kanunu (işi tatil etme yasası, işe sonverme yasası veya kısacası, grev yasası) çıkartılmıştır. Bu ikinci daha baskıcı saldırgan yasa, 9 Ağustos 1909’da yürürlüğe girmiştir. Yasa da geçen “Hizmet- i Umimiye” (topluma yönelik hizmetler) kavramı eskisine göre çok daha geniş bir çalışma alanını kapsamıştır. Bu yasa, Mecliste bulunan azınlık saylavlarının ret oylarına karşın geçmiştir. Yasa görüşülürken, Osmanlı vatandaşı çeşitli milletlerden beş bin kadar işçi Selanik’te karşı gösteri yapmışlarsa da, yasanın kabulünü engelleyememişlerdir. Sözkonusu gelişmenin ardından aynı yıl yasanın kapsamına girmeyen bazı özel işyerlerinde ve hatta kapsama giren işyerlerinde birsürü grev ve bunların şiddet kullanılarak bastırılmaları olayları yaşanmıştır. Saldırıya uğrayan gerevler arasında 8 bin kadar gümrük hamalının 20 Mart 1909’da işi terketme eylemleri de vardır.

 

Oya Baydar’ın naklettiği ilginç olaylardan biri de, rıhtım amelelerinin 3 Nisan 1909’da başlayan işi terketme eylemleri ile ilgilidir. İş saatlerinin uzunluğu, on beş günlük ücretlerin ödenmemiş olması eylemin temel nedenidir. Çalışanların istemlerini iletmek amacıyla gelen temsilcilere, -haksızlıkları yapan ve işçilerin emekleri ile zenginleşen- şirketin müdürü, “Eğer Fransız amelesini örnek gösteriyorsanız, onlar adamdır!”, yanıtını vermiştir. Patronun verdiği bu kirli anlamlı yanıt, burjuvazinin ikiyüzlülüğünü yansıtması bakımından ilginçtir. Diğer yandan aynı yanıt, Batı’ya özgü derin ırkçı bir dünya görüşünü, emperyalist Batı’nın sömürgelerindeki işyerlerinde çalışan işçilere hangi gözle baktığını, onları kendi insanlarına göre nasıl aşağıladığını göstermesi bakımından da ilginçtir. Kısa süre sonra Sinbad’a yerleştireceğim Vietnam ile ilgili metinde bu gerçek çok daha açık biçimde yansımaktadır...

 

Üst sınıflar ve onların politik sözcüleri, biryandan “vatan- millet- Sakarya- Türklük” edebiyatı ile çalışanları kendi kazançları için ölüme dahi sürerlerken, diğer yandan aynı insanları Batılı karşıtlarının yanında küçük görmekte ve aslında bir bütün olarak Türk milletini aşağılamaktadırlar. Bu durumun günümüzde de ağırlaşarak sürdüğü bir gerçektir ama, burjuvazinin sözcülerinin asıl düşüncelerini herzaman yukarıdaki paragrafta yansıyan ölçüde açıkça ifade etmezler. Yalana dayalı tüm söylemlerine, “vatan- millet- Sakarya- Türklük- Atatürk- bayrak vs.” edebiyatlarına karşın, zengin emperyalist Batı’nın militarist kuruluşlarından destek alarak iktidarlarını sürdürebilmektedirler. Aynı Batı’nın ekonomik- politik yararları uğruna kendi halklarına yönelik askeri darbeler gerçekleştirdiklerini günümüz de görebilmek olanaklıdır. Bu darbeler, yukarıda anılan sözlü aşağılamanın çok daha ağır biçimde yaşama geçirilmesinden başka birşey değillerdir. Bunun en tipik örneği, “Bizim Oğlanlar”ın veya çevirisi ile Beyaz Saray/ Pentagon Oğlanları’nın 12 Eylül 1980’de gerçekleştirmiş oldukları darbedir. Bu darbe ile öncelikle çalışanların tüm politik ve ekonomik örgütlenmelerine Türkiye tarihindeki en ağır darbe vurulmuştur...  

 

Yine Oya Baydar, iş sırasında kırılan küreklerin parasını işçilerden almaya kalkışan şirkete karşı Zonguldak maden işçilerinin grevlerinden, Bursa ipek fabrikalarında çalışan işçilerin gerevlerinden ve daha birçok benzer olaydan sözetmektedir. Yazarın anlatımıyla, 1910’dan sonra olaylar yeniden hız kazanmışlardır...

 

Burada sadece bazı kareleri yansıtılan zengin olayların akışı içinde, Profösör Mete Tuncay’ın andığı üst sınıflardan gelen tek tek ilginç sosyalis veya öyle olmaya çalışan, kimliğini böyle tanımlayan halktan yana aydınlara da rastlanmaktadır. Parmakla sayılacak kadar az olan bu kişilerin en ilginçlerinden biri, Bahriye Feriki (Koramiral) Ahmet Besim Paşa’dır (1850- 1928). Mete Tuncay, “Paşa ne olaylara sınıf açısından bakmayı bilmekte, ne de mali emperyalizm kavramından haberdar görünmektedir. Gerçekte Ahmet Paşa, batıcı hümanist bir Osmanlı yurtseveridir ve aynızamanda anti- militaristtir.”, diye yazmaktadır. İngiliz Bağımsız İşçi Partisi’ne üye olduğu bilinen Paşa’nın, gelmekte olan emperyalist savaşı engellemeye çalışan European Unity League (Avrupa Birliği Derneği) adlı kuruluşa da üye olduğu ileride anlaşılmıştır.

bir önceki bölüm: 5- Ekim Devrimi, III. Enternasyonal, Bolşevik Partisi, Spartaküs Birliği, Alman Komünist Partisi, Berlin Ayaklanması, kısa ömürlü Macar devrimi ve Bela Kun ve diğer gelişmeler üzerine çok kısa notlar

bir sonraki bölüm: 7- İttehat ve Terakki Partisi’nin iç ve dış politikaları, Balkan Savaşı  ve I. Dünya Savaşı üzerine kısa notlar

 PROLETARYANIN DEVRİMCİ ENTERNASYONAL MÜCADELESİNİN VE DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN IŞIĞINDA TÜRKİYE PROLETARYASININ MÜCADELESİNDEN KESİRLER VE 15- 16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ DİRENİŞİNİ DOĞRU ANLAMA VE ANMA ÇABASI

 http://www.sinbad.nu/