Yusuf Küpeli, İşçi düşmanlarından demokrat, işçi düşmanlığı ile demokratik açılım olmaz, olamaz

 

1) Demokrasi, işçiler, çalışanlar, ya da “sözde vatandaşlar” için değil

AKP hükümetinin içişleri bakanı Beşir Atalay’ın “demokratik açılım” ile ilgili pırıltılı sözleri 17 Aralık 2009 tarihli günlük gazetelerin internet sayfalarına düşerken, aynı bakana bağlı polisler, Ankara’da ve İstanbul’da işçilere “kahramanca” saldırıyor, o soğukta, yasal haklarını barışçı yasal yöntemlerle arayan insanların üzerlerine yeşil pis kokulu kanalizasyon suyu fışkırtıyor, gözlerine biber gazı sıkıyorlardı...

 

2) Laiklik düşmanları ile, kadını aşağılayan ataerkil kültürle, ve “yargı benim” kafasıyla, demokrasi ve demokratik açılım değil, ancak birçeşit faşizm olur

Onlarca örnek verilebilir ama, lafı fazla uzatıp dolandırmaya gerek yok... Tayyip Erdoğan, İstanbul belediye başkanı olduğu günlerde, kameralar karşısında konuşuyor... “(...) Hem Müslüman, hem laik olunmaz. Bunlar birarada olamazlar. Biraraya getirilirlerse, adeta ters mıknatıslanma yaparlar (“Ters mıknatıslanma” ne demekse?, “ulemaya sormak lazım” herhalde(!)- Y.K.) Allah kesin hakimiyet sahibidir. ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’, diyorlar. Yalan, inanmayın... (Aşağılayıcı alaylı bir üslupla devamediyor) Bunların anayasacılarına, gelin bu ifadenin, ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ sözünün yanına bir parantez açalım, parantezin içine, “beş yılda bir” notunu düşelim dedim...”

 

3) Türkiye’de yaşanmış olanlara ve yaşananlara ışık tutması amacıyla faşizm üzerine kısa notlar

(...) Faşizm herşeyden önce bir mali-sermaye (banka sermayesi, endüstri sermayesi, ve ticari sermaye bütünlüğü, bunların birleşik hali) diktatörlüğüdür ve ilk kez tarihte en açık biçimiyle...

 

4) Tekel işçilerine yönelik saldırı, mevcut sınırlı demokrasiye yönelik bir saldırıdır

(...) Tekel’in içki bölümünü yok pahasına satınalmış olan ortaklık, aradan iki yıl geçtikten sonra, elindeki işletmenin hisselerinin yüzde 92’sini, Amerikan Teksas Pasifik şirketine toplam 900 milyon dolara satacaktı. Yani, Başbakan ile, AKP’nin önde gelenleri ile gizli karanlık ilişkiler içinde olduğu anlaşılan MEY adlı ortaklık, parmağını oynatmadan, yatırmış olduğu paranı üç mislini kasasına dolduracaktı... MEY’e 292 milyon dolara satılan bu devlet işletmesinin sadece depolarındaki içkilerin ederi 126 milyon dolardı. Sahibolduğu ham maddenin değeri 70 milyon dolardı. Ve Tekel’in devlet bankalarında 200 milyon doları durmaktaydı... Yetim hakkını yiyenler kimlerdi?

not: Aşağıdaki göreceli uzun metin, 21 Şubat 2010 akşamı gözden geçirildi ve görülebilen imla hataları, bozuk cümleler ve bazı paragraflar düzeltildi- Y.K.

 

İşçi düşmanlarından demokrat, işçi düşmanlığı ile demokratik açılım olmaz, olamaz

 

1) Demokrasi, işçiler, çalışanlar, ya da “sözde vatandaşlar” için değil

 

AKP hükümetinin içişleri bakanı Beşir Atalay’ın “demokratik açılım” ile ilgili pırıltılı sözleri 17 Aralık 2009 tarihli günlük gazetelerin internet sayfalarına düşerken, aynı bakana bağlı polisler, Ankara’da ve İstanbul’da işçilere “kahramanca” saldırıyor, o soğukta, yasal haklarını barışçı yasal yöntemlerle arayan insanların üzerlerine yeşil pis kokulu kanalizasyon suyu fışkırtıyor, gözlerine biber gazı sıkıyorlardı...

 

“Demokrasi kahramanı” maskesi takmış bakan, “Bu çalışmanın özü iki hususa dayanır: 1) Terörü tasviye etmek; 2) Demokratik standartımızı yükseltmek”, derken, aynı bakana bağlı polisler, işçilere derin bir nefretle saldırarak, “demokratik standartın” nasıl yükseltilmekte olduğunu gösteriyorlardı.

 

Kazanılmış haklarının ellerinden alınmasını engellemeye, özlük haklarını korumaya çalışan binlerce tekel işçisine -kameraların önünde- nefretle saldıran dolduruşa getirilmiş polis ordusu, Ankara’nın ayazında sıktığı lağım kokulu mikroplu sular yetmiyormuş gibi, derin bir nefretle biber gazını insanların gözüne gözüne fışkırtıyordu. İşçilerle dayanışma amacıyla olay yerinde bulunan CHP saylavı, özellikle, bilinçli olarak ve nefretle hedef alınıyordu. Polislerden birisinin, özellikle hedef seçerek, 10- 20 cm mesafeden adamın gözlerine biber gazının nasıl fışkırtıldığı, kameralara yansıyordu... 

 

Antilop sürüsüne saldıran büyük vahşi kediler gibi hareket eden polis, kitleden kopartabildiği tek tek işçileri, acımasızca coplayarak deviriyor, yüzüstü yere yatırıp çiğniyor, ve arkadan kelepçeliyordu. Basına göre, daha saat 12:00 sularına dek, 18 işçi avlanıp gözaltına alınacaktı- daha sonra, toplam 30 kadar işçinin gözaltına alındığı anlaşılacaktı... Abdi İpekçi Parkı’na dek kaçabilen bir grup tekel işçisi, kendilerini havuzun içine atarak pankartlarını ve dövizlerini açmayı sürdüreceklerdi.  Polisten kurtulabilmek ve dertlerini anlatabilmek için zatürre olmayı göze almışlardı...

 

Acımasız polis terörü karşısında işçiler büyük bir “hezimete” uğrayarak dağılmışlardı. “Kahraman” polis ordusu, aldığı “üç kuruş” değerinde aylığın hakkını vermişti. Polisten sorumlu içişleri bakanı, artık, “terörü tasviye etmekten ve demokratik standartımızı yükseltmekten”, rahatça sözedebilirdi. Nasıl olsa “demokrasi”, işçiler, çalışanlar, işsizler, sokaklarda yaşamaya sürüklenmiş olanlar için, “ayak takımı” için, “ipsiz-sapsızlar” için değildi. Demokrasi, en kazançlı iktisadi devlet kuruluşlarını yok pahasına yutan uluslarüstü tekeller, mali-sermaye çevreleri, varlıklı mülk sahipleri, patronlar, ağalar, şıhlar içindi. Nasıl olsa Atina demokrasisi de köleler için değildi...

 

Hukuken ve şeklen Türkiye Cumhuriyeti kimliğine sahip herkes görünüşte “vatandaş” statüsünde idi ama, Mart 2005’de bir “devlet büyüğü”nün açıkça ifade etmekten çekinmediği gibi, nüfusun ezici çoğunluğu “sözde vatandaş” konumunda idi (bak: Yusuf Küpeli, “Sözde vatandaş” ). Çalışabilir nüfusun yarısının işsizliğe sürüklenmiş olduğu bir ülkede, çalışan iki kişiden birisinin tüm sosyal haklardan yoksun olarak kara çalıştığı bir ülkede, G. Uras gibi değerli iktisatçıların hesaplarına göre, 14- 15 milyon civarında insan açlık sınırında yaşamaktaydı (bak: Güngör Uras, 14 milyon Türk günde 1 dolar harcayarak yaşıyor )... Nüfusun yaklaşık dörte birinin aç veya yarı-aç yaşadığı bir ülkede, binlerce “faili mechul” cinayetin işlendiği bir ülkede, elbette “sözde vatandaşlar” ezici çoğunluğu oluşturacaklardı ve “demokrasi” bu “sözde vatandaşlar” için bir düşten ibaretti...

 

Yaşanmış olan son iki 1 Mayıs’ın “anlamına uygun” olarak işçilere kırmızı su sıkmayı gelenek haline getirmiş, işçileri döğüp dağıtmakta, gerekirse hastahanelerin acil servislerine dek gaz bombası atmakta uzmanlaşmış olan “kahraman” İstanbul polisi de, Ankara polisinin büyük zaferinden bir gün önce, 16 Aralık 2009 günü, İstanbul Belediyesi’nin işçilerini iyice ıslatmıştı. Taşeron firmaların insafına terkedilmiş itfaiyeciler, İstanbul polisinin “sulu” saldırısı karşısında tutunamayıp “hezimete” uğramışlardı... Saraçhane parkında barışçı ve yasal gösteri düzenleyerek haklarını aramaya çalışan itfaiye işçilerine, o soğukta polis, basınçlı su fışkırtmış, ve biber gazı ile saldırmıştı. Herzaman itfaiyeciler su sıkacak değillerdi ya, bu kez de onlara su sıkılmıştı...

 

İtfaiye çalışanları sırılsıklam yerlebir edilirken, aslında, sadece itfaiyecilere değil, nüfusu 13 milyona ulaşmış olan İstanbul’un deprem ve yangın tehdidi altındaki halkına, bu halkın güvenliğine de saldırılmakta idi- yüzlece ülkeden daha kalabalık İstanbul’un itfaiyeci sayısı komik düzeyde idi, ve bu personel de hertürlü sosyal güvenlikten ve maddi olanaktan yoksun bırakılmaktaydı. Nasıl olsa -yanıp yıkılacak İstanbul’da- ölecek olanlar, genellikle itfaiye araçlarının girmekte zorlanacağı semtlerde ve hertürlü doğal afete karşı güvenliksiz binalarda yaşayan sıradan yoksul insanlar olacaktı... İnşaat ruhsatı verilmiş olan dere yataklarındaki yerleşimleri nasıl sel alıp götürmüşse, itfaiyesiz İstanbul’u da ateş yalayıp yutmuş, kime ne idi...

 

Bir büyük TV kanalında yarı çıplak program yapan ve hernedense sürekli cinselliğini ön plana çıkartmaya çalışan teşhirci bir hanım, yüksek sosyetenin en varlıklı çevrelerinden gelme bu tanınmış kişi, sözkonusu olay karşısında, “Ay nekadar komik değilmi?, böylesi ancak Türkiye’de olur!, düşün itfaiyecilere su sıkılıyor!”, diyerek kıkırdayacaktı. Doğrusu böylesi Türkiye gibi “demokratik” ülkelerde olabilirdi ancak ama, bunun “komik” yanını görebilmek için, “sözde vatandaş” olmamak, varlıklı üst sınıflardan olmak, ülkenin gerçek sahiplerinden olmak gerekiyordu herhalde...

 

Vaktiyle, 1997 yılında Tuzla tersanesinde bir tankerde çıkan yangına, ateşe karşı dayanıklı elbiseleri olmadan sürülen itfaiyecilerden iki tanesi, olay yerinde ölmüş, birsürüsü ciddi biçimde yaralanmıştı... Bundan sonra da yangınlarda ölen itfaiyeciler olacaktı ama, hafızamda en derin izler bırakanı, -o günlerde de hakkında yazmış olduğum- bu alabildiğine dramatik olay olacaktı. Ateşe dayanıklı giysileri olmadan yanan tankere sürülen itfaiye erleri olay yerinde, alevlerin arasında kavrularak acılar içinde can verirlerken, teşkilattaki tek ateşe dayanıklı elbiseyi “bayramlık çocuklar” gibi üzerine giyip gelmiş olan İtfaiye müdürü, olanları uzaktan seyretmekteydi... Doğrusu, “demokrasi” herzaman “mükemmel” işlemekteydi, ve yukarıda anılan acıklı olayın üzerinden 12 yılı aşkın süre geçtikten sonra da, yangına karşı dayanıklı giysileri bile olmayan itfaiyecilere, azıcık hak aradıkları için, tazzikli sularla ve biber gazlarıyla saldırılmaktaydı...

 

Sözkonusu Tuzla trajedisinde yaşamını yitiren itfaiye erlerini 13 Şubat 2002 günü Fatih İtfaiyesi’nin önünde törenle anan arkadaşları, maddi ve manevi birçok problemle karşı karşıya olduklarının ve teşkilatın yeterli düzeyde olmadığı gerçeğinin altını çizeceklerdi... Aynı itfaiyeciler, gelişmiş ülkelerde her 100 bin kişiye bir itfaiye istasyonu, 11 itfaiye aracı, 100 itfaiye personeli düşerken, nüfusu çoktan 10 milyonu aşmış İstanbul’da, 1800 personel, 380 araç, ve sadece 40 istasyon olduğunu vurgulamaktaydılar. İstanbul’da bir itfaiye eri, altı itfaiyecinin işini yapmaya çalışıyordu. Görevde ölenlerin ailelerine verilen tazminat komik bir düzeydeydi. Bu tazminat miktarı, çalışanlara, insana verilen değeri de göstermekteydi... Şüphesiz böylesi “sözde vatandaşlar” için normaldi, ve de demokrasi sadece mülk sahibi varlıklı gerçek vatandaşlar içindi...

 

İstanbul Teknik Üniversitesi makine mühendisliği profösörlerinden Abdurrahman Kılıç’ın 2007 yılında belirttiğine göre İstanbul, Avrupa’nın yangına en açık, en tehlikeli metropolü idi. Kentte, itfaiye araçlarının giremediği 1500 sokak bulunmaktaydı. O günlerde nüfusu 12 milyona ulaşmış İstanbul’da en az 12 bin itfaiyeci olması gerekirken, sadece 2 bine yakın itfaiye personeli bulunmaktaydı... Kadıköy için de benzer bir durum sözkonusuydu... İstanbul’un AKP’li belediye başkanı, 2008 sonunda, personel sayısının 4 bini geçtiğini söyleyerek aklısıra hava atarken, bir başka gerçeği görmemezlikten gelmekteydi...

 

Akşam yazarı Nihat Sırdar’ın 28 Aralık 2009 tarihli haberine göre, itfaiyecilik ihalesi, Deniz Feneri skandalı ile adı gündeme gelmiş olan Kanal 7’nin sahibi Zekeriya Karaman’a ve ortağına verilmişti. Bu -gerçek vatandaş konumundaki- üfürükçülerin İstanbul Belediyesi’ne tanesi 2 milyon liradan teslim ettikleri araçların görünüşleri pek hoş olsa da, su fışkırtmaktan aciz oldukları kısa süre sonra anlaşılacaktı... İstanbul Belediyesi İtfaiye Teşkilatı’na alınan pahalı araçlar hernekdar su fışkırtamasalar da, polis panzerleri su fışkırtma işinde alabildiğine başarılı idiler. Gerekirse yangınlara da polis panzerleri müdahale ederlerdi. Nasıl olsa itfaiyecileri ıslatma konusunda talimli ve deneyimli idiler. Tüm bu olanlar aslında “nekadar komikti” vallahi...

 

İtfaiyeciler ıslatılırlarken, demiryolu işçilerini atlamak, ıslatmamak olamazdı. Bu, “sözde vatandaşlar” arasındaki “eşitlik” ilkesine aykırıydı... KESK ve Kamu-Sen, kamu emekçilerinin ekonomik haklarını savunabilmek amacıyla, 25 Kasım 2009 günü, bir günlük iş bırakma eylemi örgütlemişlerdi... Ne olduğu halen anlaşılamamış olsada, “demokratik açılım” söylemini dilinden düşürmeyen siyasi iktidar, bu haklı, yasal, ve barışçı eyleme, 16 Devlet Demiryolları işçisini işinde atarak yanıt vermişti. Sözkonusu işçilerin görevlerine iade edilmeleri amacıyla, 16 Aralık 2009 günü Haydarpaşa Garı’nda başlatılan eyleme saldıran polis, kullandığı orantısız şiddetin yanında, sendika üyesi beş işçiyi de gözaltına alacaktı. Ve mevcut siyasi iktidarın kontrolundaki Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demir Yolları, sendikalı 46 çalışanını görevinden uzaklaştıracaktı... “Demokratik açılım”, “sözde vatandaşlar” için değildi şüphesiz...

 

Yukarıda özetlenen olaylar yaşanırken, 11 Aralık 2009 günü, Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinde, bir kömür madeni ocağında, 220 metre derinlikte yaşanan grizu patlaması (metan gazı patlaması) sonucu, göçük olacak ve 19 işçi yaşamını yitirecekti... Aslında bu olay onların kaderi değildi ama, ne devletin ve ne de çalışanların işgücünü değerinden çok ucuza satınalan varlıklı kişinin gözünde sözkonusu işçilerin yaşamları herhangi bir değer taşımamaktaydı. Yaşamları değer taşımayan işçiler, kuralsız, güvenliksiz çalıştırılmaktaydılar- şüphesiz kendileri de ya yaşamlarının gerçek değerinin bilincinde değillerdi, ya da altı buçuk milyona yakın işsizin olduğu bir ülkede buna mecbur kalmışlardı (Değerli iktisatçı Mustafa Sönmez, Eylül 2009 verilerine dayanarak, gerçek işsizlik oranının yüzde 22’ye ve işsiz sayısının da 6.3 milyona ulaşatığını yazmaktadır. Diğer yandan, çalışan nüfusun yaklaşık yarısının işsiz olduğunu hesaplayanlar da vardır)...  

 

Ruhsatsız olduğu sonradan ortaya çıkacak olan ocakta ölen o işçileri yok pahasına çalıştıran varlıklı gerçek vatandaş, önce bir sekiz gün kadar ortadan kaybolacak, sonra, yeni olayların ön plana çıktığını ve grizu patlamasına ilginin azalmaya başladığını hesaplayarak sahneye çıkacaktı. Susmaları, işin peşini bırakmaları için, ölenlerin ailelere 15’er bin TL rüşvet teklif edecekti... “Demokratik açılımın” alabildiğine açıldığı “demokratik” bir ülkede “Sözde vatandaşların” yaşamları ancak bukadar ederdi ve “herşeyin bir fiyatı vardı”...

 

O güne dek kontrol edilmemiş, bile bile çalışmasına gözyumulmuş bu maden de, 19 ölümün ardından, formalite gereği bir kontrol yapılacak, ve havalandırmanın incecik su borusu ile sağlandığı anlaşılacaktı... Ocağın aydınlatma sistemi anti-grizulu değildi. Nefeslikleri birbirlerine bağlayan galeriler yoktu. Su borusu ile yapılan havalandırma, doğal olarak, yetersizdi. Kullanılan ekipmanlar anti-grizulu değillerdi. Tahkimat direkleri kırıktı. Tavan çökmüştü. Gaz ölçümlerini doğru yapan bir aygıt yoktu. Peki doğru olan neydi? Madeni işleten zenginin, gerçek vatandaş olarak, siyasi ikdidarın ve devletin himayesinde olması idi “doğru” olan... Gerçek vatandaşlara göre, “şaka gibi” idi herşey, ya da “ay nekadar komik” birşeydi tüm bu işler...

 

Ruhsatsız madende 19 işçinin yaşamını yitirmesinden yaklaşık iki yıl önce, 31 Ocak 2008 günü, İstanbul’un ortasında, Davutpaşa’da, yerleşimin iç-içe olduğu bir yerde, yine işletme izin belgesi, ruhsatı olmayan bir havai fişek imalathanesinde patlama olacak, çevre havadan bombalanmışa dönecekti. Hem işletme ruhsatsızdı, hem çalışanlar kayıtsız, kara çalışmaktaydılar, ve hem de imalathanenin olduğu bina kurallara uygun yapılmamıştı, malzemeden çalışmıştı, zor ayakta duruyordu. Buna karşın yine de inşaat ruhsatı almıştı. Bukadar “demokratik” bir ülkede rüşvetin açamıyacağı kapı yoktu- “kime ne, al gülüm, ver gülüm”...

 

Hemen orada 21 kişi yaşamını yitirirken, 115 kişi de yaralanacaktı... Geriye kalanların, çoluk-çocuk hiçbirinin herhangi bir güvenceleri, sigortaları yoktu... Aradan epey zaman geçtikten sonra kendisini gösteren “delikanlı” kılıklı çalışma bakanı, kuru-sıkı atacak, sözler verecekti ama, neden böyle ruhsatsız ve olmaması gereken yerde olan işyerleri bulunduğu ve yine neden hertürlü güvenceden yoksun kara çalışanların alabildiğine çok olduğu?, sorusuna herhangi bir açıklık getirmeyecekti. Bu trajedinin yaşanmış olduğu güne dek ilgili bakanlık, olanlara, yaşanan vahşi sömürüye, yasadışılığa nasıl gözyummuşsa, bundan sonra da işler eskisi gibi sürecek, herhangi bir sorumlu ortaya çıkmayacaktı...

 

Annelerinin tabutunun başında, “Babamız’da hapiste, kimsemiz yok, şimdi biz ne yapacağız?”, diye çığlık çığlığa gerçek gözyaşları döken üç güzel küçük kız kardeşin trajedisi, Hans Kristian Anderssen’in “Kibritçi Kız” masalından daha gözyaşartıcı idi ama, gerçek vatandaşların bu durumu algılayacak herhangi bir duyarlılıkları yoktu, olamazdı. Onlara göre, önemli olan, varolan milyonlarca işsizin iş piyasasında işgücünün değerini aşağıya çekmesi, ücretlerin düşmesini sağlayarak kârları yükseltmesi idi. Ruhsatsız kaçak işletmeler, üflesen yıkılacak yapılar, hertürlü güvenceden yoksun kaçak kara işçiler, bunların hepsi, asıl vatandaşlara kazanç sağladıkları sürece sonderece “demokratik” olgulardı. Ölenler, aç kalanlar, sokaklarda yaşamaya itilenler, nasıl olsa “sözde vatandaşlar” idi...

 

Yerin 220 metre altında 19 işçiye mezar olan ruhsatsız maden ocağından, ya da 21 işçiye mezar olan havai fişek imalathanesinden daha güvenlikli olmayan Tuzla tersanelerinde, 2008 yılı boyunca, hiç te kader olmayan iş kazaları, veya daha doğrusu iş cinayetleri sonucu, 29 işçi canvermişti. Ölümcül iş koşullarının değişmediği sözkonusu tersanelerde, Aralık 2009’un ortasına dek, sadece iki yıl içinde, ölü sayısı 53’e yükselmişti- bunun bir de öncesi vardı şüphesiz... Kot taşlama işçileri de peş peşe ölmeye devamediyorlardı... Demokrasinin sadece gerçek vatandaşlar için olduğu bir ülkede, iş cinayetlerinde ölenlerin sayılarının silahlı şiddet olaylarında ölenlerin sayılarını çok çok aşması sonderece anlaşılabilir bir olaydı... “Minaresi” elinde başbakan, ağlama uzmanı başbakan yardımcısı, hepsi, “Allah vergisi” doğuştan “demokratik açılım” uzmanı idiler...

 

Bir bardak su da “Askeri darbe” karşıtı “demokrasi” fırtınaları kopartan besleme liberaller, ne “sözde vatandaşlar”ın, veya daha doğrusu ne çalışanların ve çalışacak iş bulamayanların başlarına gelenlerle, ne Irak’ta veya Afganistan’da, veya ne de emperyalist politikaların kurbanı bir başka benzer coğrafya da yaşanan trajedilerle ilgilenmekte idiler...  Tüm bu trajedilerin asıl mimarı uluslar üstü mali-sermaye güçlerinin merkezi Batı Avrupa ve ABD, onlar için, örnek “demokrasi”ler idi... Bir yandan globalleşmeden, dünyanın küçülmesinden sözederlerken, diğer yandan Irak’ta, Afganistan’da, Haiti’de, ve daha onlarcasında yaşanmakta olan trajedilerin, derin anti-demokratik süreçlerin baş mimarı zengin Batı’nın, ABD’nin nasıl “demokratik” olabileceği?, sorusunu düşünmek bile istememekteydiler... İşin aslı, dünyaya şimdilik egemen gözüken bu emperyalist Batı’nın borazanlığını yaparak beslenebileceklerini, kariyerlerini ve ünlerini bu yöntemle sürdürebileceklerini çok iyi bilmekte oldukları idi. Maddi ve manevi kazançları uğruna niçin, nelerin karşısında çığlıklar atacaklarını, neleri görmezden geleceklerini çok iyi bilmekteydiler. Ismarlama “demokrasi” havarisi rolü oynamaya çalışmaktadırlar. Kısacası, “demokrasi” bahane, kemirilen kemikler şahane idi. Gerçek vatandaşlara da böylesi “yakışır”dı zaten...

 

“Askeri darbe” karşıtı “demokrasi” fırtınaları kopartan besleme liberaller, yalandıkları mevcut siyasi iktidarın, talancı vahşi neo-liberal politikaların yolunu temizleyen 12 Eylül 1980 askeri darbesinin, ve daha sonra Türkiye’yi yeniden NATO-ABD-İsrail eksenine sağlam biçimde oturtan 28 Şubat müdahalesinin ürünü bir iktidar olduğunu görmezden gelmektedirler. Onlar, yeryüzündeki tüm askeri harcamaların yarısını tek başına yapan en büyük saldırgan militarist güç ABD’nin ve yerli ortaklarının düdüğünü çalmakta olduklarını unutmuş gözükerek, “askeri darbeleri engelleme” tiyatrosu oynamayı kazançlı bir iş olarak görmektedirler. Zaten onlar, bu nedenle sözkonusu emperyalist güçler tarafından beslenmekte, günün “kahramanı” yapılmaktadırlar...

 

Sonderece ilginç bir diğer gerçek te, 12 Eylül askeri darbesinin baş aktörü Kenan Evren’in, 3-4 yıl kadar önce, TV kameaları karşısında, “Silahlı kuvvetlerde genç subayların hareketlendiği konusunda birtakım duyumlar alıyorum; bu gelişmenin üzerine hemen gidilmeli ve gelişme bastırılmalıdır!”, ifadelerini kullanmış olmasıdır. Evren’in bu uyarısından kısa süre sonra, “darbe hazırlığı” ithamları ile birtakım tutuklamalar ve besleme liberallerin “demokrasi” çığlıkları başlamıştır. Gazete ve TV arşivlerinde bulunabilecek olan Evren’e ait sözler, belki aynen yukarıda yazıldığı biçimde değildi ama, tamamen bu anlamda idi... Yani işler, “darbe karşıtlığı” tiyatrosu, en dehşet verici 12 Eylül darbesine, yaşanmış olana hiç dokunulmadan, bunların hesabı sorulmadan, sivil-asker sonderece organize biçimde yürütülmeye başlanmıştır... Anlaşılan bu kez işler, silahlı kuvvetlerdeki gelişmeler, “demokrasi kahramanı” rolünde sahneye çıkan gerçek vatandaş Evren ve yandaşlarının istediği gibi değildir. Ve bu nedenle olmalı, “darbe karşıtı” gürültü, “demokrasiyi kurtarma ve genişletme” operasyonu başlatılmıştır...

 

Silahlı gücün bünyesinde gelişmekte olduğu hissedilen anti-Amerikan ulusalcı akımları bastırmaya, ve bundan sonra herhangi bir askeri müdahaleye gerek bırakmadan -Washington güdümlü- politikaları güçlü bir tek parti iktidarı ile götürmeye çalışan, bunu planlayan omzu kalabalık bazı üstler ile, -oğlu Kasımpaşa Askeri Hastahanesi’nden “çürük” raporu almış olan- başbakan, tam da bu nedenle karşılıklı “paslaşmakta”dır. Göz boyamaya yönelik “kayıkçı dövüşü”, her hafta basından gizli görüşmeler yapılmasına karşın basın organları karşısında karşılıklı sözde atışmalar, sürdürülmekte olan “demokratik açılım” operasyonunu ve silahlı kuvvetlerdeki tasviyeleri olaysız tamamlamak içindir. Kopartılan “demokrasi” gürültüleri arasında -tekneyi batırmayacak biçimde- sürdürülen “kayıkçı dövüşü”, yeni bir darbeye gerek bırakmadan, yüzü hem “İslam” ve hem de asıl olarak dolar yeşiline boyamış başbakanı daha birkaç dönem iktidar yapabilmek içindir...

 

Kısacası, siyasi iktidar, silahlı iktidar, kalemli liberal-“dinci” iktidar, bu şeytan üçgeni, görünüşte farklı telden çalıyorlar gözükselerde, bilinçli olarak topu aralarında çevirmekte, henüz birkısım ulusal reflekslerini yitirmemiş orduya ve siyasi yaşama yeni bir biçim vermeye çalışmaktadırlar. Sermayenin sözcüleri olan sözkonusu gerçek vatandaşlar, ezici çoğunluğu oluşturan “sözde vatandaşları” ustaca saha dışında bırakmaktadırlar. Ve bunun adı “demokrasi”, biraz fazlası ise “demokratik açılım” olmaktadır... 

 

2) Laiklik düşmanları ile, kadını aşağılayan ataerkil kültürle, ve “yargı benim” kafasıyla, demokrasi ve demokratik açılım değil, ancak birçeşit faşizm olur

 

Onlarca örnek verilebilir ama, lafı fazla uzatıp dolandırmaya gerek yok... Tayyip Erdoğan, İstanbul belediye başkanı olduğu günlerde, kameralar karşısında konuşuyor... “(...) Hem Müslüman, hem laik olunmaz. Bunlar birarada olamazlar. Biraraya getirilirlerse, adeta ters mıknatıslanma yaparlar (“Ters mıknatıslanma” ne demekse?, “ulemaya sormak lazım” herhalde(!)- Y.K.) Allah kesin hakimiyet sahibidir. ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’, diyorlar. Yalan, inanmayın... (Aşağılayıcı alaylı bir üslupla devamediyor) Bunların anayasacılarına, gelin bu ifadenin, ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ sözünün yanına bir parantez açalım, parantezin içine, “beş yılda bir” notunu düşelim dedim...” (Sözkonusu ifadelerin açıkça yeraldığı Tayyip Erdoğan konuşmasını görüntülü olarak dinlemek için tıklayın: http://www.youtube.com/watch?v=mFs-pGv2dKQ )

 

Yukarıdaki sözleri eden kişinin günümüzde de farklı bir Tayyip Erdoğan olmadığı, ve yine yukarıdaki ifadelerden Erdoğan’ın demokrasiye ve demokratik rejimlerin olmazsa olmazı laiklik ilkesine zerre kadar inanmadığı hemen anlaşılmaktadır. Aynı kişinin, gücünü, -herşeye egemen olduğu farzedilen- göksel bir varlıktan alma diktatörlüğe inandığı, “millet” denen şeyi “egemen bir güç” olarak değil, sadece beş yılda bir oyuna başvurulan güdülecek bir sürü biçiminde gördüğü belli olmaktadır. Yukarıdaki sözlerin sahibi Erdoğan’ın tüm davranışlarında, konuşmalarında, öfkeli çıkışlarında, genel havasında, diktatörlere özgü dünya görüşü hemen yansımaktadır...

 

Değişik kültürlerde değişik adlarla anılan göksel bir iktidardan, “Tengri/ Tanrı”, “Al-İlah/ Allah” vs. gibi “yaratıcı” bir güçten iktidarını aldığına inanılan mutlak monark, kıral, padişah, veya sultan, aynen Osmanlı hanedanında da olduğu gibi, kendisini, “güden” bir çoban, halkı ise “güdülen” bir sürü olarak görür, buna gerçekten inanır. Aynı düşünce yapısı, kendini “çoban”, halkı ise “sürü” olarak görme anlayışı, birtakım omzu kalabalıklarda da vardır. Onlar buna samimiyetle inandıkları için, kendilerini gerçek güdücü “çobanların” katagorisi içinde farzettikleri için, sisteme hertürlü müdahalelerini de inanarak yaparlar...

 

Gerçekte de, henüz çoğunlukla cemaat üyesi olmaktan kurtulamamış toplumlarda, bağımsız düşünüp davranabilen ve özgür kararı ile bilinçli olarak örgütlenen bireylerden oluşmayan toplumlarda, çoğunluğu düşünsel anlamda özgür birey olamamış kişilerin şekillendirdiği toplumlarda, diktatör olmak, “kutsal yanılmaz BABA” rolünde işleri götürmek, henüz sürülükten kurtulamamış toplumu “çoban” rolünde gütmek çok daha kolay ve maliyeti düşük bir seçim olur... Bu gerçeği çok iyi bilen emperyalist merkezler, mali-sermaye güçleri, aynı nedenle Türkiye gibi toplumlarda hertürlü gericiliği, çağdışı dini akımları, tarikatları, cemaatlaşmayı, ve bunlara dayanan “BABA” rolündeki politik karakterleri desteklemekte, işlerini bunlar aracılığıyla götürerek soygunun maliyetini düşürmektedirler...

 

“Kutsal BABA”lar üreterek toplumu sürüleştirip gütmeye yarayan aynı ataerkil düşünce yapısının kadınları ne ölçüde aşağıladığı, “kadının bir erkeğin malı olduğunu simgeleyen” türbanın, çarşafın dini cemaatlar ve bunların politik arenadaki uzantısı AKP ve başbakan tarafından bir “özgürlük” ve “demokrasi” sorunu olarak politik arenaya taşınmasından bellidir (türban ve çarşaf konusunda daha geniş bilgi için bak: Yusuf  Küpeli, Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı )....

 

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ve en yakın çevresinin gözünde kadının yerinin ne olduğunu anlayabilmek için, binlerce örnekten sadece ilginç birini burada yansıtalım... “(...)Kadınlar bilirim ülkeme ait/ Yürekleri akdeniz gibi geniş/ Soluğu afrika gibi sıcak/ Göğüsleri çukurova gibi münbit/ Dağ gibi otururlar evlerinde/ Limanlar gemileri nasıl beklerse/ Öyle beklerler erkeklerini/ Yaslandınmı çınar gibidir onlar sardınmı umut gibi...” İlk kez duyduğum Erdem Beyazıt adlı birine ait olan bu dizeler, uzun bir başlangıcı ve devamı olan “şiir”den alınmadır. Tüm bu dizelere şiir demek pek olanaklı olmasa da, içerdiği düşünce yapısı, Tayyip Erdoğan’ın ve yakın çevresinin kadına bakışını yansıtması açısından ilginçtir.  “(...)Dağ gibi otururlar evlerinde/ Limanlar gemileri nasıl beklerse/ Öyle beklerler erkeklerini...” Başka daha ne denebilir? Ve Tayyip Erdoğan, bu şiiri, gözyaşları içinde dinlemektedir. Sözkonusu şiir ve dinleyicisi, hatta okuyucusu Tayyip Erdoğan ile ilgili görüntüler, daha birkaç ay önce TV kameralarına yansımış olduğu gibi, aynı şiir ve görüntüler basından da elde edilebilirler (bak: http://www.ekoayrinti.com/news_detail.php?id=30704)

 

“Gemileri bekleyen limanlar gibi evinde oturup kocasını bekleyen” kafes ardına hapsedilmiş bir kadın özlemi içindeki birisinden, birilerinden, yukarıdaki hastalıklı dizeler karşısında gözyaşlarını tutamayan birinden, ve birilerinden, toplumu “demokratikleştirmesi”, “demokratik açılım” yapması, “özgür” bir toplum yaratması nasıl beklenebilir? Yukarıdaki dizeler karşısında gözyaşlarını tutamayan birisinin sağlıklı ruhsal bir yapıya ve sağlıklı bir beyne sahibolduğu nasıl düşünülebilir? Daha hangi örneği verelim?, örneklerin sonu yokki...

 

Basına yansıdığı kadarıyla Başbakan’ın GATA olayı ile ilgili olarak eşini savunur rollerde ağzından köpükler saçarak bağırıp çağırması ise, özünde eşini politik hesaplarına alet etmeye, kendi kariyeri için kullanmaya çalışmasından başka birşey değildir. Hiç te ahlaki olmayan bu ikiyüzlü tavır, “evde oturup eşini bekleyen”, yani bir köle rolünde evde kullanılan kadın düşüncesinin bir başka yansıma biçimidir. Tayyip Erdoğan, eşini, ve dolayısıyla kadını değil, sadece ve sadece kendisine ait gördüğü birşeyi, kariyerini, konumunu, kendisini savunmaya çalışmaktadır ve bunu yaparken de kadını ve eşini bozuk para gibi harcamaktadır...

 

Peki, Başbakan’ın yakın çevresi, örneğin bir önceki Meclis Başkanı B. Arınç, “civanım delikanlı” Tayyip Erdoğandan daha mı sağlıklıdır? Kafamda kıyıya vurmuş ölü bir “deniz anası”nı çağrıştıran hertarafı vıcık vıcık ve ağzında horoz şekeri emerken konuşuyormuş gibi sesler çıkartan Arınç’ın, daha geçenlerde, Emine Ayna için kullandığı aklısıra alaylı aşağılayıcı ifadelerini buraya almaya utanırım... Kıyıya vurmuş yapışkan ölü bir “denizanası” imajı uyandıran bu tip, -aslında dünya görüşünü ve konuşmalarını benimde yadırgamakta olduğum- Emine Ayna’yı değil, Ayna’nın kişiliğinde tüm kadınları aşağılamakta, kadına bakış açısını yansıtmaktadır. Aynı tipin, Meclis Başkan Yardımcısı Mumcu’nun özel odasına dalarak, “Meclis’i doğru yönetmesi” konusunda kabaca uyarı yapmaya kalkışması, daha doğrusu birşeşit tehdit girişiminde bulunması, demokratik anlayışı ve kadına bakış açısı ile ilgili bir başka rezilce örnektir. Yapmış olduğu kirli işle ilgili sonraki açıklamaları ise, daha da rezilcedir... Bu olayı, Mumcu’nun açıklamış olduğundan daha başka türlü anlamaya olanak yoktur... Eleştirisi olan, öyle odaya dalıp “BABA” rolünde tehditler yağdırmaya kalkmaz; Meclis genelkurulu karşısında sözalır, düşündüğünü söyler...

 

Yukarıda anılan kişi mi, Başbakan’mı, yoksa aralarından bir başkası mı daha çok adama benziyor diye seçim yapılmaya kalkılsa, bir sonuca varabilmek olanaksızdır. Dünyanın neresinde bir Başbakan, sınıflar dışı kriminal unsurlara özgü bir üslupla, Meclis genelkurulu karşısında, ağzını-burnunu yamultarak, “Bu gensoru işi de yalama oldu!”, diye konuşur. O bunu söylerken, partisinden eski içişleri bakanı yanındakilere dönerek anlamlı anlamlı sırıtmakta, “yalama“sözcüğünün içerdiği aşağılayıcı cinsel anlamı kavramış olduğunu belli etmektedir... Meclis’i, Meclis’in işleyiş kurallarını, deklase kriminal unsurlara özgü böyle sözcüklerle aşağılayan biri, nasıl Türkiye’nin başına oturtulabilmiştir? Ülkede mumla arasan zor bulacağın bu vıcık vıcık tiplerle mi “demokratik açılım” yapılacaktır?, toplumu bunlar mı “demokratik” ve “özgür” kılacaklardır?

 

Sistem tıkandığı zaman, Washington bağlantılı egemen güçler, “BABA” rolündeki bir omzu kalabalığın müdahalesine sığınmaktaydılar ama, değişen dünya koşullarında bu olay Türkiye’de artık limitine dayanmış gözükmektedir... Bir yandan ülkelerin varlıklarının, ulusal ekonomik değerlerin vahşice talanına yolaçarken, diğer yandan da milliyetçiliği besleyen mevcut dünya koşullarında, uluslar üstü tekellerin dünyasında, askeri piramidin en tepesinde duran omzu kalabalık “BABA”nın altındakilere artık pek güven kalmamıştır... Bu koşullarda anlaşılan, sürekliliği olan bir “sivil BABA” aranmaktadır... “BABA” olma, “çoban” olma ve “sürüyü” gütme anlayışında Tayyip Erdoğan, anlaşılan, birtakım omzu kalabalıklar ile tam bir uyum içerisindedir. Yine anlaşılan aynı kişi, vaktiyle ve öncelikle onlar tarafından seçilip kullanılmıştır... Zaten bu nedenle, yukarıda kısaca verilmiş olan konuşmalarının biliniyor olmasına karşın, laiklik ilkesi, “demokrasi”, ve “millet egemenliği” ile ilgili aşağılayıcı konuşmaları biliniyor olmasına karşın, ve hatta çok daha fazlasının biliniyor olmasına karşın, aynen Fethullah Gülen’e olduğu gibi O’na da hiç dokunulmamıştır. O’na hiç dokunulmamış olması, anlaşılan, bu karanlıkta kalan ilişkileri ile ilgilidir... Aynı kişi, adım adım ve son olarak 28 Şubat müdahalesi ile buğunkü konumuna dek yükseltilmiştir. Günümüzde de, -mevcut tüm ağır toplumsal sorunları gümdem dışına itmeye yarayan- sahte “kayıkçı dövüşleri” ile O’nun iktidarı kalıcılaştırılmaya çalışılmaktadır...

 

Yukarıdaki bir-iki paragrafta özetlenen süreç, tarikatların, cemaatların önünü açan 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile başlatılmıştır. Darbenin ardından yayılan şiddet dalgasına karşın, aranmakta olan Fethullah Gülen, bilinçli olarak yakalanmamış, ve aynı kişi, 12 Eylül anayasasına “evet oyu verilmesi” için propoganda yapmıştır... Bu darbelerin darbesinin önderleri, birdaha benzer bir askeri darbeye gerek bırakmayacak biçimde topluma şekil verebilmek amacıyla, Beyaz Saray ve Pentagon bağlantılı omzu kalabalarıklarla düşünsel anlamda tam bir rezonans içinde olan, sözden çıkmayacağı düşünülen bir “sivil ÇOBAN”, veya “sivil BABA” aramışlardır... İşte iktidar yolunda önü açılan ve “demokrasi kahramanı” gibi gösterilmeye çalışılan Tayyip Erdoğan, anlaşılan, bu şekilde seçilmiştir... Günümüzdeki “darbe karşıtı” çığlıklar, darbelerin darbesinin başı General Evren’in ve O’nu yaratan gücün işine gelmeyecek olan müdahale hazırlıklarına, ulusalcı ve anti-Pentagon oldukları hissedilen askerlere karşı kopartılmaktadır... Diğer yandan, gerçekten güçlü demokratik bir muhalefetin olmadığı, “demokrasi” çığlıkları kopartanların ezici çoğunluğunun “demokratlığı”nın da sözde olduğu, bir başka gerçektir. Ve malesef Türkiye’nin egemen toplumsal yapısı ve düşünce sistemleri ile bağlantılı bu durum, sonuçta iktidarın işine yaramaktadır...

 

Yukarıdaki son cümleleri biraz daha açacak olursak... Cemaatlaşma, sürüleşme, bir şef arama, düşünüp karar verme işini bu şefe terketme, Kandid vari bir inanmışlıkla sürü varlığı olmaktan mutluluk duyma tavrı, en güçlü biçimde dini cemaatlarda olsa bile, halen ağırlıklı olarak dini frekanslarla düşünme geleneğini sürdüren bu toplumda, sözkonusu anlayış, cemaatlaşma olayı, sağdan “sol”a tüm değişik örgütlenmelerde, siyasi partilerde mevcuttur. Zaten aynı nedenle -politik yelpazedeki yerleri nerede olursa olsun- siyasi parti başkanları kolayca “tek seçici” konumuna gelebilmekte, örgütleri içinde birçeşit diktatör olmaktadırlar. Kendilerini “sol” da gören gruplar ve grupçuklar, hatta “bilimsel sosyalist” olduklarını varsayanlar, ve de özellikle kitlelerden kopuk terör eylemlerini öne çıkartan “sol” grupçuklar, bunların hepsi de, özünde, dini frekanslarla düşünmektedirler, geleneksel alışılmış düşünce biçimlerine uygun olarak kendilerine “kırmızıya” boyanmış yeni dogmalar ve tapınılan sahte “kahramanlar” üretmektedirler. Yaşanan bu hastalıkta, sahte terör kahramanları yaratılarak “sol” denen akımların düşünsel anlamda da çökertilmesinde, en büyük rolü, bazı devlet servisleri oynamışlardır. Güçleri özünde dışarıya yetmeyen bu servisler, kısa vadeli birtakım politik manipulasyon hesapları ile, en büyük kötülüğü kendi toplumlarına, kendi halklarına yapmışlardır... Özellikle -ideolojik ve fiili denetim altındaki- ekstrem “sol” grupçuklar, terörün kendiliğindenciliğini yücelten bu grupçukların üyeleri, sorgulama, araştırma, analitik düşünebilme, kafayı yorma alışkanlıklarından yoksun olarak dogmalarını izledikleri için, çok kolay kullanılabilmektedirler...

 

Gerçek durum yukarıda özetlendiği gibi iken, hem kafa yapıları ve hem de örgüt yapıları olarak anti-demokratik olanların hepsi, asabi çığlıklarla “demokrasi” için mücadele ettikleri yalanını söylemektedirler... Salt bir demokrasi herhangi bir yerde olmasa da, Türkiye gibi bir topluma, asgari düzeyde sosyal barışı ve güvenliği sağlayacak bir demokrasi dahi öyle hemen gelebilecek gibi gözükmese de, çıkış yolları yine de mevcuttur... Öncelikle dini cemaatların önlerinin alınabildiği, laiklik ilkesinin öncelikle devlet işleyişine, hukuki yapıya, eğitime, ve şüphesiz sırasıyla tüm toplumsal kurumlara güçlü biçimde yerleştirilebildiği durumlarda, yukarıda özetlenen dini frekanslarla düşünme alışkanlığını zaman içinde giderek kırma olasılığı mevcuttur.  Şüphesiz herkes aynı derecede analitik düşünme ve gerçekleri aynı düzeyde görebilme yetisine hiçbirzaman sahibolmasa bile, bu alanda da gelişme dengesiz olsa bile, giderek daha fazla bağımsız ve analitik düşünebilen özgür bireyler üreterek toplumu istenilen demokratik gelişkinlik düzeyine ulaştırma olanakları vardır...  Ve tabii şüphesiz herşeyden önce, yukarıda ifade edimeye çalışılan toplumsal sürece girebilmek için, ataerkil feodal düşünce yapılarını, cemaatları besleyen merkezleri dağıtırken, bunların dış kaynaklarını keserken, diğer yandan da toplumda açlığı, yoksulluğu, işsizliği engeleyebilecek ekonomik adımları atabilmek, sosyal güvenlik sistemini oluşturup geliştirebilmek gerekmektedir... Sorun, bunları hangi gücün yapabileceği gerçeğinde düğümlenmektedir.

 

İşte, laiklik ilkesinin bütünüyle ve devlet işleyişinin ve toplumsal yaşamın her alanında gerçek anlamıyla yaşama geçirilmesinin önemi tam burada ortaya çıkmaktadır... İnsan düşüncesinin, araştırmasının, insanın yaşama ve varlığını çevreleyen herşeye sorgulayarak bakmasının ve insanın ilerlemeden yana değişiminin önüne aşılması olanaksız katı kurallar koyan dini dogmalar, tartışılamaz ve değiştirilemez “gerçekler”, devlet düzeninde, hukuk sisteminde, eğitimde, ve ayrıca sosyal yaşamın diğer tüm alanlarında egemen oldukça, o toplumun tüm hücreleri ile nefes alabilmesi, demokratik bir yapıya sahibolabilmesi, kendisini bir üst düzeyde yeniden üretebilecek enerjiye sahibolabilmesi, mümkün olamaz. İnsanı ve sosyal yaşamın her alanını zincire vuran böyle bir sistem, demokrasi değil, ancak totaliter rejimler, diktatörler üretebilir. İşte zaten bu nedenle bazı emperyalist merkezler, Washington’da iktidarı güçlü biçimde kontrol eden “yeni tutucular”, ve Türkiye’de ruhunu bunlara satmış olan Tayyip Erdoğan ve çevresi, tarikatları güçlendirmeye çalışmakta, tarikatlara ve tarikat sermayesine, ve bölgedeki islami rejimlerin petro-dolarlarına dayanarak laiklik ilkesine cepheden saldırmaktadır...

 

Aynı amaçla, aynı çevreler, kadının köleliğinin sembolü “sıkmabaş” rezaletini bir moda haline getirip, “özgürlükler” adına savunmaktadırlar. Yine aynı çevrelerin çabalarıyla dini eğitim veren, veya din ağırlıklı eğitim veren orta öğrenim kurumları alabildiğine çoğaltılmakta, ilk okul öncesi ve ilk okul düzeyindeki çocuklar için yasadışı kontrolsuz dini kurslar, kara bir örümceğin ağı gibi tüm yurdu kaplamaktadır. Ve “(...) Hem Müslüman, hem laik olunmaz. Bunlar birarada olamazlar. Allah kesin hakimiyet sahibidir. ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’, diyorlar. Yalan, inanmayın...”, diyen Tayyip Erdoğan, dini kuralları devlet işleyişinin, hukuk sisteminin, eğitimin, ve sosyal yaşamın dışına iten, ve demokratik bir işleyişin olmazsa olmazı olan laiklik ilkesini önce sosyal yaşamdan, insani ilişkilerden, ve sırasıyla eğitim sisteminden, ve tamamen kontrolu altına almaya çalıştığı yargı kurumundan dışlayarak, diktatörlüğünü kurmaya çalışmaktadır. “Demokratik açılım” masalı, “yeşil” kamuflajlı diktatörlük yolunda Kürt egemen güçlerini yeni mukavelelerle kontrol altına alma manevrasından başka birşey değildir, kocaman bir yalandır. Laikliğe, yargı erkine, tüm çalışanlara, işçi sınıfına saldırılarak, kamu malları uluslarüstü tekellere peşkeş çekilerek, cemaatlar korunup güçlendirilerek, ve kapsamlı bir toprak reformu yapılmadan demokrasi olmaz, olamaz.

 

Sırası gelmişken hemen belirtmekte yarar vardır... Yoğun olarak Kürt halkının yaşamakta olduğu bölgede cemaatleri tasviye etmeden, şıhların, mirlerin, ekonomik anlamda olmasa bile düşünsel düzeyde feodal ilişkilere dayanarak yığınlar üzerinde egemenliğini sürdüren üst sınıfların güçlerini kırmadan, halkı olduğunca bağımsız bireyler haline getirmeden, “Demokratik açılım” yalanı ile yapılabilecek herhangi bir mukavele, Kürt üst sınıfları ile yapılabilecek yazılı-yazısız herhangi bir anlaşma, birliği değil, tam tersine ayrılıkçı düşünceleri kışkırtıp güçlendirecektir. Çünkü, emperyalist merkezlerin, Washington’un, Londra’nın, Brüksel’in, ve benzerlerinin Kürt üst sınıflarına verebilecekleri, Türkiye devletinin verebileceğinden çok daha fazla olacaktır...

 

Binlerce yıldır -herhangi bir ayrım yapmadan- bölgedeki egemen güce askeri hizmet vererek, halkının kanını pazarlayarak ranttan pay alma alışkanlığı genlerine işlemiş olan Kürt üs sınıfları için, taraf değiştirmek gömlek değiştirmekten kolaydır... Eğer Osmanlı 1514 yılında Safavi devleti karşısında zafer kazanmasa, örgütsel ve teknolojik olarak daha ileri bir dünyayı temsileden ufku açık güç olarak gözükmese idi, Kürt beyleri hizmetlerini Safavi Hanedanı’na sunup, Şia inancına dahi kayabilirlerdi... Özgürlüğe hakkı olan Kürt halkı ile yapılabilecek bir anlaşma birliği sağlayabilir ancak. Kendi üst sınıflarının maddi ve manevi baskısından kurtulmuş özgür bireylerle anlaşma yapılabilir ancak. Ve ancak böyle bir Kürt halkı, özgür bireylerden oluşan Kürt toplumu, Türk halkı ile gerçekten kardeş olup demokratik seçimleri ile emperyalizmin bölgedeki hesaplarının karşısına dikilebilir... Bunu başarabilmek için ise, ülkeyi bütünüyle demokratikleştirecek adımları atabilmek, öncelikle din tüccarlarını, cemaatları, birdaha ortaya çıkamayacakları biçimde tasviye etmek gerekmektedir...

 

Fazla örneğe girmeden, başbakanın son TV görüntülerinde yansıyan uslubuna dikkatle bakalım... “Benim genelkurmay başkanım; benim içişleri bakanım; benim şuyum; benim buyum...” Kendiliğinden, sonderece doğalmışlar gibi kontrolsuz biçimde dudaklarından dökülen bu ifadeler, Tayyip Erdoğan’ın kafasında demokratik kurumların ve devlet kurumlarının olmadığı, herşeyin üzerinde kendisinin olduğu, ve sonuçta sadece kendisine bağlı birtakım görevlilerin bulunduğu düşüncesini açıkça yansıtmaktadır. Bu sağlıksız anti-demokratik kafa yapısını açıkça yansıtan son olaylardan biri, Aralık 2009’un ortasında, yani bu satırların yazılmasından tam iki ay önce, tüm Türkiye’nin gözleri önünde, Meclis genelkurulunda yaşanmıştır. Meclise hitabetmekte olan Tayyip Erdoğan, genelkuruldaki protesto bağrışmaları karşısında, hışımla meclis başkanına dönerek, emrindeki görevliye bağıran bir patron ifadesi ve üslubuyla, “Siz mi susturacaksınız, yoksa ben mi susturayım?”, diye bağırmıştır. Bu anlaşılması güç ve şimdiye dek Meclis oturumlarında hiç yaşanmamış tavrı ile Başbakan, partisinden gelme olmasına karşın rolü itibariyle “bağımsız” olması gereken ve devlet protokolünde kendisinden daha yukarıda olan Meclis Başkanı’nı aşağılamakla kalmamış, aynızamanda tüm Meclis’i de aşağılamıştır...

 

Meclis başkanı dönüp te ona, “buyrun, siz susturun” dese, ne yapacaktı acaba? Muhalif vekillerin üzerlerine -eşinin adını da karıştırdığı GATA ile ilgili tartışma sırasında dolaylı olarak yapmış olduğu gibi- kendi partisinin vekillerini mi, yoksa meclis polisini mi saldırtacaktı? Bunu anlayabilmek zor olsa da, Başbakan’ın anti-demokratik bir kafa yapısına sahibolduğunu anlamak okadar zor değildir... Zaten aynı nedenle başbakan, kendisini mutlak bir hükümdar gibi gördüğü hissedilen başbakan, olur olmaz durumlarda, kendi düşünceleri ile çeliştiğini hissettiği anlarda, -özünde bağımsız bile olmayan- yargının bazı kararlarına öfke ile saldırabilmekte, “işlerin ulemaya sorulmasından” sözedebilmektedir... Bu “ulema” ifadesi ile Başbakan’ın, laik düzende görülmeyen ve dini yasaları, şeriatı bilip uygulayan birtakım mollaları kastettiği hissedilmektedir. Başbakan’ın şeriat düşleri görmekte olduğu rahatça anlaşılmaktadır...

 

Başbakanın yargıya yönelik saldırılarının en tehlikeli örneklerinden biri de, Erzincan Başsavcısı’nın başına gelen olaylar zincirinde yaşanmıştır... “İsmailağa cemaatı” ve Fethullah Gülen hakkında soruşturma başlatmış olan Erzincan Başsavcısı, önce ilgili bakan tarafından tehdit edilmiş, ve bu satırlar yazılırken de odası (makamı) ve evi usule uygun olmayan biçimde aranmıştır. Ardından da Türkiye’de ilk kez bir savcı tutuklanmıştır...

 

Yargı mensuplarının da belirttikleri gibi bu son anılan olay, artık göreceli yargı bağımsızlığının da ortadan kaldırıldığının en somut göstergesidir... İktidar partisi, sözkonusu olayla ilgili olarak yargının kendi yasal iç işleyişini engelleyip politik gerilimi bilinçli olarak yükseltip uzatmaktadır. Yaratılan bu gerilim ortamında siyasi iktidar, yargıya son darbeyi vurmaya, “reform” yalanı ile bazı yasaları değiştirerek yargıyı tam anlamıyla yürütmenin emrine vermeye çalışmaktadır... Hakim ve savcıların tayinlerinden sorumlu Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) hernekadar Adalet Bakanı ile toplanıp karar almak zorunda olsa da, yani -yargının bağımsızlığı ilkesine aykırı olarak- Bakan’ın, hükümetin vesayeti altında olsa da, yinede AKP tarafından tam denetlenememektedir. İşte, Erzincan Başsavcısı ile ilgili bu krizi bahane eden hükümet, hem HSYK adlı kurumu ve hem de Anayasa Mahkemesi’ni zincire vurabilecek adımları atabilmeyi hesaplanmaktadır. Ve tabii gümdemdeki ekonomik sorunlar, işsizlik ve işçi direnişleri de bu arada dikkatlerden uzaklaştırılmaktadır...

 

Doğrudan bakanlığa bağlı kurumlarca ve yasadışı kararlarla ve gizlice Yargıtay telefonlarının dahi dinlemeye alınmaları, yargıçların yaşamlarıyla ilgili özel bilgilerin elde edilmeye çalışılması, hatta İstanbul Baş Savcısı’nın bile gizlice dinlenmesi, AKP iktidarının, ve özellikle Başbakan’ın yargı bağımsızlığını tanımadığını gösteren en somut kanıtlardır. Diğer yandan bu yasadışı dinlemelerin bir diğer amacı da, yargı bağımsızlığını ayaklar altına alma gerçeğinin çok ötesinde, yargıçların ve savcıların özel hayatları ile ilgili birtakım açıklar keşfederek, şantaj yoluyla onları iktidarın istemleri doğrultusunda kullanabilme düşüncesidir. Bir başka ifadeyle bu olanlar, devlet olanakları ile mafya yöntemlerinin kullanılması, mafya yöntemleri ile birkısım görevlilerin satınalınmaya çalışılması, devlet memurlarını sıradan kriminal işlere bulaştırma pisliğidir...

 

Ayrıntıya girmeye gerek yoktur, çünkü, -çok daha önce de yazmış olduğum gibi- türkçesi berbat 1982 Anayasasını okuyanlar, burada, burjuva demokrasilerinin olmazsa olmazı “kuvvetler ayrılığı” prensibinin açık biçimde ifade edilmediğini, tersine, totaliter rejimlere özgü bir “kuvvetler birliği “ anlayışını üstü örtülü biçimde yansıtıldığını, yani yargı bağımsızlığının olmadığını görürler. Diğer yandan, Anayasa Mahkemesi’nin, Yargıtay’ın, ve Danıştay’ın yüksek yargıçları da, her fırsatta, yargı bağımsızlığının olmadığını, üzerlerinde ağır politik baskıların olduğunu açıkça ifade etmektedirler... Zaten, yargı erkinin Adalet Bakanlığı’nın vesayeti altında olduğu, ve tasması boynunda memur konumuna düşürülmüş kişilerle yargı erkinin doldurulmaya başlandığı, mevcut birtakım sınırlı bağımsız işleyişlerin de AKP iktidarı tarafından yokedilmeye çalışıldığı, hatta büyük ölçüde yokedildiği, açıkça gözükmektedir... Laiklik ilkesine yönelik sistematik saldırı ile paralel yürüyen yargı operasyonu, özünde, ülkedeki mevcut sınırlı demokratik işleyişin tümüyle yokedilmekte olduğunun göstergesidir... Ne olduğu henüz açıklığa kavuşturulmamış olan “demokratik açılım” gürültüleri ise, kocaman bir aldatmacadan başka birşey değildir. Birtakım gazetecilerle, sanatçılarla, ahmak veya ruhunu şeytana satmaya hazır tanınmış karakterlerle, politik iktidara yaranarak birşeyler elde etmeye çalışanlarla yapılan komik toplantılar ise, yağlı bir cıvıklığın su yüzüne çıkmasından öte birşey değildir. Olan, toplumu aldatma planı çerçevesinde bu tiplerin iktidar tarafından kullanılmaları operasyonudur...

 

Erdoğan’a özgü sözkonusu düşünce yapısı, -daha önce de ifade etmiş olduğum gibi- gücünü Allah’tan aldığına inanan ve devlet denince kendisini düşünen mutlak monarklara, kırallara, padişahlara, sultanlara aittir. Devlet işlerinin, yasaların, eğitimin, toplumsal insani ilişkilerin, “sorgulanamaz” dini dogmaların baskılarından, vesayetinden kurtarıldığı, laik düşünce ve uygulamanın yaşamın her alanında egemen olduğu -bireyleri özgürce ve olabildiği kadar analitik (tahlilci) düşünebilen- toplumlarda, Tayyip Erdoğan gibi karakterler başbakan olamazlar, olsalar da yerlerinde fazla duramazlar... Aslında, yürütmenin başındaki Tayyip Erdoğan’ın -malesef sonderece sağlıksız ve tehlikeli- ruh hali, ve çarpık düşünce yapısı, aslında, sıradan insanlar, halk tarafındanda hissedilmektedir... Geçen gün, Tayyip Erdoğan’ın olduğu camiye giremediği için öfkelenip, “Sen padişahmısın?”, diye bağıran 70’lik yaşlı kişi, sözkonusu gerçeği en anlaşılır biçimde yansıtmıştır...

 

Şüphesiz Tayyip Erdoğan’ın bu sağlıksız ruhsal ve düşünsel yapısı, demokratik süreçlerin önündeki en büyük toplumsal engellerden birini oluşturan ve malesef toplumda halen değişik derecelerde egemenliğini koruyan feodal ataerkil düşünce yapısına sahip çevreler tarafından benimsenmektedir. Aynı düşünce yapısı, toplumun en geri çağdışı kesimlerinde bir Tayyip Erdoğan kültü yaratılmasına yardımcı olmaktadır. Hatta bu iş, bazı partililer tarafından, Tayyip Erdoğan’ı “peygamber” ilanetmeye dek uzatılmıştır. O’nu böyle, “peygamber” olarak tanımlayan bir parti üyesi, olay TV kameralarına yansıyarak herkes tarafından duyulduktan sonra, sözkonusu tanımlama partinin aleyhine propoganda malzemesi olur düşüncesiyle, AKP’den ihraç edilmiştir. Olay kamuoyuna yansıyıncaya dek, bu “peygamber” tanımına herhangi bir itiraz olmamıştır... “Demokrasi” denince “mangalda kül bırakmayan” liberaller ise, bu tip olayları görmezden gelmekte, Tayyip Erdoğan gibi biri ile omuz omuza “demokrasi” çığırtkanlığı yapmaktadırlar...

 

Ataerkil düşünce yapısına sahip çevreler, aynı düşünce yapısının en güçlü biçimde egemen olduğu dini cemaatler, zaten kendilerine bir baba, padişah rolünde bir koruyucu, kendileri yerine düşünüp davranan bir efendi aramakta oldukları için, yaratılan Tayyip Erdoğan kültü ile, “BABA” Tayyip imajı ile tam bir uyum sağlamaktadırlar. Bu tavırları, onların korunup kollanmalarına, laiklik ilkesine rahatça cepheden saldırmalarına yardımcı olmaktadır aynızamanda... Toplumun sürüleşmesinden maddi ve manevi kazanç sağlayan kişiler, aynı amaca sahip dış ve bağlantılı iç politik güç merkezleri, ülkedeki ekonomik sömürülerini ve politik kontrollarını sürdürebilmek için, bu süreci, cemaatlaşma sürecini beslemektedirler. Hem Türkiye’nin ve hem de tüm Ortadoğu’nun kontrolunu ucuza maletmeye çalışan Beyaz Saray ve yerli bağlaşıkları, sözkonusu çağdışı çevrelerin, cemaatların eğilimlerini yönlendirip güçlendirmektedirler. Çünkü, sürü ile demokrasi değil, diktatörlük olur ancak. Tek bir diktatörü ve çevresindeki üç beş kişiyi satınalıp kullanmak ise, demokratik ortamlarda işleri halletmekten çok çok daha ucuza malolduğu kadar, işlerin daha da hızlı ve kolay yürümesini sağlar...

 

Çok yönlü dış destek dahil olmak üzere alabildiğine karmaşık bir ilişkiler ağı ve karmaşık süreçler içinde beslenen bu çağdışılık, kişiyi bağımsız düşünebilen, sorgulayabilen birey olmaktan çıkartıp, bir sürünün “inanmış” mutlu koyunu haline getirmekte, yeni yeni “mutlu Kandid” karakterleri yaratmaktadır. Bu sürü varlıkları, Tayyip Erdoğan’ın kişiliğinde bulduklarını sandıkları “kutsal BABA”larına boyun eğmekten, onu yüceltmekten mutluluk duymaktadırlar. Zaten aynı gerçeği bilen Tayyip Erdoğan ve çevresi, toplumu daha kolay yönetebilmek, sağabilmek ve sağdırabilmek amacıyla, sözkonusu sürüleştirme operasyonunu, devlet olanaklarını da kullanarak geliştirmektedirler. Başbakanın emirleri doğrultusunda valiler eliyle ailelere kömür dağıtılması, hatta daha da ileri gidilerek beyaz eşya dağıtılması, seçim zamanı beyaz eşya dağıtarak yasaları çiğneyen valiye başbakanın sahip çıkması, bir “kutsal BABA” yaratma ve toplumu sürüleştirme politikalarının gözle görülür unsurlarıdır...

 

Kısacası, yukarıda özetlenen politikalarla, artık herhangi bir askeri darbeye gerek bırakmayacak biçimde asıl egemen güçlerin işlerini götürecek bir “kutsal BABA” imajı, “padişah” imajı, Tayyip Erdoğan’ın kişiliğinde adım adım yaratılmaktadır. Aynı imaj, vaktiyle bir ölçüde, günümüzdeki kadar organize olmamış ve hedefleri tam belirlenmemiş bir biçimde, daha çok kısa vadeli politik hesaplarla, Süleyman Demirel için de yaratılmaya çalışılmıştı. Ataerkil kültürün, düşünce yapısının tam anlamıyla egemen olduğu mafya örgütlerinde mutlak iktidar sahibi şefe “BABA” deniliyor olması gibi, Süleyman Demirel’i de “BABA” lakabı ile anmaya, onunla ilgili olarak “BABA” imajını topluma yerleştirmeye çalışmışlardı...

 

Günümüzde artık, gerçek anlamıyla egemen olan talancı neo-liberal ekonomi politikalarının kaçınılmaz bir sonucu olarak kamuya ait kazançlı kuruluşlar bir yıllık kârları karşılığında, hatta çoğu zaman daha da düşük değerlerle birtakım şirketlere, eşe-dosta dağıtılır ve yüklü komisyonlar alınırken, diğer yandan giderek artan ölçülerde bir toplumsal yoksullaşma, işsizlik, barınaksızlık, ve açlık kendisini göstermeye başlamıştır. Bu koşullarda yönetmekte daha da zorlanan egemen güçler, aralarında ABD’nin de olduğu emperyalist merkezlerde ve özellikle yoksulluğun çok daha derinleşmekte olduğu Türkiye gibi ülkelerde, tüm çağdışı dini akımları, dini cemaatları beslemekte, geliştirmekte, ataerkil kültür yapısına uygun biçimde bir “BABA” figürünü gerçek anlamıyla kalıcı biçimde ülkenin başına oturtmaya çalışmaktadırlar. Böylesinin, çatışmaları ve toplumda ayrışmaları güçlendirecek bir askeri müdahaleye gerek bırakmadan toplumu daha rahat gütmeye, istedikleri mali-sermaye diktatörlüğünü kolayca yerleştirmeye yarayacağını düşünmektedirler. Bir diğer ifadeyle, mali-sermaye diktatörlüğünün diğer adı olan faşizmi, türkiye koşullarına uygun sulandırılmış bir faşizmi, parlementerizmi koruyan bir faşizmi ülkeye yerleştirmeye çalışmaktadırlar. Laiklik ilkesini yıkarak, yargıyı bütünüyle yürütmenin denetimine sokarak, askerlere yönelik adım adım sistematik yıpratmalarla halktan tamamen kopuk profesyonel bir ordu yapılanmasına giderek, ve operasyon tamamlanıncaya dek iki-üç dönem daha “BABA” imajı verilmiş Tayyip Erdoğan’a seçimleri kazandırtarak, sırtını uluslarüstü tekellere, Washington’a dayamış faşist bir rejimi Türkiye’ye yerleştirmeye çalışmaktadırlar. Sözkonusu hedefe doğru epeyce yol almış oldukları da söylenebilir ama, başarıları veya başarısızlıkları, yine de gözünü açıp birleşebilecek olan yurtsever muhalefetin gücüne bağlı olacaktır...

 

Hemen anti-parantez belirteyim, o tuttuğun zaman elinden kayacak erimiş bir sabun kadar cıvık ifadeli eski ve artık liberal maskeli yeni faşistin, ruhunu üç kuruşa şeytana çoktan satmış bu ruhu ve beyni kirli profösörün, bilinçli olarak tepkileri ölçmek amacıyla gündeme taşımış olduğu yeni “Nizamı Cedid Ordusu” gerekliliği düşüncesi, emperyalist merkezlerin ve yerli ortaklarının kafalarındaki -halktan tamamen kopuk- profesyonel bir ordu şekillendirme hesabından başka birşey değildir. Tekellerin yararları doğrultusunda doktrine edilecek halktan tamamen kopuk böyle bir güç, faşizmin temel dayanağı ve Türkiye halkının en büyük düşmanı olacaktır...

 

3) Türkiye’de yaşanmış olanlara ve yaşananlara ışık tutması amacıyla faşizm üzerine kısa notlar

 

Askeri müdahalelere, hertürlü faşist yasanın kolayca çıkartılmasına, ve gerici toplumsal baskıların “meşrulaştırılmalarına” yardımcı olmuş kitlelerden kopuk ahmakça ve ikiyüzlü bireysel “sol” terörün hastalıklı sahte kahramanlarının egemen güçler tarafından hesaplı olarak “sosyalist”, ve hatta “komünist” olarak yansıtabilmesi, işçi sınıfının politik örgütlenmesinin, gerçek sosyalist akımların çökertilmesinin başlıca manivelası olmuştur. Bu kitlelerden kopuk ve karanlık ilişkiler içinde kullanılmakta olan “sol” terör grupçuklarının başları konumundaki bazı ikili sahte kahramanların ünlendirilmeleri, “sola”, “sosyalizme” örnek gibi gösterilmeleri sonucu, bilimsel sosyalist hareketin doğup gelişmesi engellenmiş, ve işçi örgütlenmeleri çökertilmiştir. Egemen güçlerin, bunların gizli servislerinin tamamen denetimlerinde birtakım ekstrem “sol” gruplar örgütlenerek, ve bunların yıkıcı terör eylemleri bahane yapılarak, çalışanların, işçilerin ciddi disiplinli politik örgütlenmeleri likide edilip dağıtabilmiş, anti-demokratik yasalar çıkartılabilmiştir. Denetim altındaki kitleden kopuk “sol” terörün yardımıyla toplumun en sağlıklı kesimleri örgütsüz bırakılabilmiş, gerici faşist yasalar çıkartılabilmiş, tüm demokratik süreçler kolayca baltalanabilmiştir...

 

Sonuçta, 12 Mart’ı ve özellikle 12 Eylül’ü sözde meşrulaştıran kitlelerden kopuk terörün yardımıyla emekçi yığınlar arasında yaratılan örgütsüzlük, mali-sermaye çevrelerinin kontrolundaki AKP gibi partilerin işlerini kolaylaştırmıştır, kolaylaştırmaktadır. Zaten aynı nedenle mali-sermaye çevrelerinin ve bağlantılı militarist güçlerin keskin dişlerini tüm açıklığı ile göstermelerine gerek kalmamaktadır. Mevcut muhalefetsizlik, veya sınırlı muhalefet ortamında egemen güçler, ellerindeki yürütmeyi, yasama ve yargı erkleri üzerinde tam anlamıyla egemen kılarak, direnmeye çalışan yargı erkini tamamen iğdiş ederek, “parlementer” sistem görünümünde sulandırılmış bir faşizmi ülkeye yerleştirmeye çalışmaktadırlar. Bu tezgahın mimarı mali-sermaye güçlerinin sözcüleri, Tayyip Erdoğan’ın kişiliğinde herşeye kadir ve egemen güçlü bir “BABA” figürü yaratarak, -askeri darbelere gerek kalmadan- işlerini kolayca götürmeye, Türkiye’nin toplumsal-kültürel yapısına uygun sulandırılmış bir faşizimi ülkeye yerleştirmeye çalışmaktadırlar... Şimdilik, “Köpeksiz köyde değneksiz dolaşmayı” ustaca başarabilmişlerdir ama, tüm bu politikaların limitleri vardır şüphesiz... Dış ve bununla güçlü biçimde ilintili iç toplumsal-politik süreçler hızla değişmekte, dünyada, bu oyunları bozabilecek yeni dengeler şekillenmektedir...

 

Yukarıda özetlenen gerçekler bağlamında, günümüzde, “faşizm” üzerine yalan-yanlış birsürü söylem geliştirilmekte, her türden baskı ve şiddet “faşizm” olarak tanımlanmaya çalışılmaktadır. Parti liderleri birbirlerini “faşistlikle” suçlamaya çalışırlarken, kocasına kızan kadınlar dahi adamlarını “faşistlik”le itham edebilmektedirler...

 

Alabildiğine özetleyerek konuya açıklık getirecek olursak... Faşizm herşeyden önce bir mali-sermaye (banka sermayesi, endüstri sermayesi, ve ticari sermaye bütünlüğü, bunların birleşik hali) diktatörlüğüdür ve ilk kez tarihte en açık biçimiyle 1920’li yıllarının İtalya’sında Benito Mussolini (1883- 1945; iktidarı alışı, 1922) ile birlikte gözükmüştür... Günümüzdeki faşist darbelerin, iktidarların gerisinde ise uluslarüstü tekellerin, uluslararası mali-sermaye güçlerinin olduğu açıkça görülebilmektedir... Diğer yandan, uluslarüstü tekellerin ve yerli bağlaşıklarının, en güçlü mali-sermaye çevrelerinin Türkiye’de desteklerini Tayyip Erdoğan’a vermekte oldukları açıkça gözükmektedir. İktisadi devlet kuruluşlarını, kamu mallarını yok pahasına sözkonusu mali-sermaye çevrelerine veren Tayyip Erdoğan’a ve partisine aynı çevrelerce verilen desteği görememek için, toplumsal anlamda kör ve sağır olmak gerekir herhalde...

 

Faşizm sözcüğü, kelime kökeni olarak, latince fascis sözcüğüne dayanmaktadır.  Roma İmparatorluğu (ve hatta öncesi Etrüks medeniyeti, İ.Ö. 1200- 550) dönemi sembolü olan fascis, demet, demektir. Gücü, kırılmazlığı, birliği sembolize eden ve ucunda kesici balta bulunan birleştirilmiş, birbirine kenetlenmiş bir demet düzgün sopa ile ifade edilmektedir fascis. Örneğin, Romalı diktatör Lucius Qunctius Cincinnatus’un (doğumu İ. Ö. 519) heykeli, sağ elinde, -iktidarın, gücün, birliğin sembolü olan- bir fascis ile yükselmektedir... “Ulusal Faşist Parti”yi (Partito Nazionale Fascista) kuran Mussolini’de, Alman faşistleri de (Nazi Partisi), veya diğer farklı görünümlerdeki tüm faşistler de, öncelikle, ulusal birliği sağlama, toplumdaki tüm akımları ve sınıfları birleştirme, çelik gibi birleşik kırılmaz güçlü bir toplum yaratma vaadi ve iddiası ile iktidarı gaspetmişlerdir. Fakat gerçekte onlar, adları ve görünümleri ne olursa olsun tüm faşistler, asıl olarak mali-sermaye güçlerinin politikalarını yürüttükleri, başta işçi sınıfı olmak üzere, tüm çalışanlar, ve tekel-dışı sermaye çevreleri üzerinde güçlü bir diktatörlük kurdukları için, demokratik toplumlardaki sınıfsal dengeleri bozarak sosyal ayrışmaları, çatışmaları alabildiğine keskinleştirirler. Aynı çatışmaları uluslararası boyutlara da taşıyaran kısa süre içinde trajik bir çöküşü hazırlarlar. Tarih, bunun böyle olduğunu defalarca göstermiştir...

 

Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, her diktatörlük, her baskıcı rejim faşizm değildir. Faşizm, mali-sermayenin doğup tarih sahnesinde egemen olduğu ve kapitalizmin ekonomik krizlerinin süreklilik kazandığı dönemde, uluslararası hale gelmeye başlamış olan tekelci mali-sermayenin yeterli olgunluğa ulaştığı dönemde, bu sermaye çevrelerinin diktatörlüğü olarak doğmuştur... Mussolini’nin İtalya’da iktidarı gasbettiği 1920’li yıllar, artık mali-sermayenin güç olarak yeterli olgunluğa ulaştığı ve uluslararası hale gelmiş kapitalist sistemim derin ekonomik-politik sarsıntılar içinde olduğu yıllardır... Sözkonusu kriz, aslında, yeni biçimler alarak ve derinleşerek halen sürmektedir...

 

Mali-sermaye güçlerinin öncelikle ve özellikle işçi sınıfı, tüm çalışanlar ve tekelleşememiş sermaye çevreleri üzerinde diktatörlüğünü ifade eden faşim sözcüğü, politik terminolojiye, Benito Mussolini’nin 1921 yılında “Ulusal Faşist Parti”yi (Partito Nazionale Fascista) kurması ile girmiştir. Artık uluslararası hale gelmiş mali-sermaye güçlerini temsilediyor olmasına karşın Mussolini’nin patisine ulusal (nazionale) ve bunun yanında Roma’nın birliğini, gücünü, kırılmazlığını sembolize eden faşist (fascista) sıfatlarını uygun görmesi, İtalyan’nın tarihini ve kültürünü istismar etmeye çalışması ile ilgilidir.  Çünkü faşistler, en güçlü tekelci sermaye çevrelerini, uluslararası en güçlü sermaye çevrelerini temsiletmelerine karşın, geniş halk yığınlarını aldatarak peşlerine takabilmek, onları manupule edebilmek, mali-sermaye çevrelerinin yararına onları kolayca ateşe sürebilmek için, ülkenin tüm tarihi, kültürel, dini, moral değerlerini istismar ederek kullanırlar. Tüm bunları yamama biçimde biraraya getirerek demagojik propoganda makinelerine malzeme yaparlar...

 

İtalya’da günün koşullarına uygun olarak nasıl Roma tarihi ve Katolisizm istismar edilmişse, bir başka ülkede -adı da farklı olabilecek- faşist partiler, varoldukları ülkenin yapısına uygun yeni propoganda malzemeleri üretebilirler, farklı görünümlerle politika sahnesine çıkabilirler... Faşist örgütlenmeler, örneğin, Türkiye gibi ülkelerde, bazı “sosyalist” söylemleri de içine katarak Türk-İslam sentezini kullanabilirler ve kullanmışlardır...

 

Aslında günümüzde, daha etkili olarak, ve ağırlıklı biçimde İslamcılığı kullanmaya başlamışlardır. Ülkede Kürtler’de yaşadığı için, Kürt üst sınıflarını da bir ölçüde iktidara payanda yapma zorunluluğu bulunduğu için, artık asıl olarak bu ikinci alternatifi kullanmaktadırlar. Bu arada, “milliyetçilik olmasaydı, Kürtçülük, veya Kürt milliyetçiliği olmazdı”, yalanları ile “Kürt sorununu çözebilmek için”de İslami maskeli baskıcı bir rejimi ilaç gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Bu yalanları söylerken, ilk ciddi Kürt isyanları’nın 1800’lerin başında (1805), henüz Halifelik kurumu iktidarda iken başladığını, ve yine Müslüman Arap halkların İmparatorluktan hangi dönemde nasıl koptuklarını unutmuş gözükmektedirler. Şüphesiz milliyetçiliğin ayrıştırıcı bir özelliği vardır, ve bu satırları yazan da milliyetçiliği savunmamaktadır ama, mali-sermaye güçlerinin, uluslarüstü tekellerin bu ölçüde egemenlik kurdukları bir dünyada, insanları gerçekten birleştirebilecek sosyal, ekonomik ve demokratik hakları sağlamadan, İslamiyet ile “ulusal birlik” kurulabileceği mavalını okumaya, kargalar bile güler...

 

Kürt üst sınıfları ahmak değillerdir. Kürt toplumunun kontrol altında tutulabilmesi amacıyla bugüne dek Türkiye devletine hizmet vermişler, kendilerini kullandırtmışlardır ama, bundan çok daha fazla onlar Türkiye devletinin gücünü kullanarak maddi ve manevi anlamda semirmişler, işlerini rahatça götürmüşlerdir... Türkiye devletinin bütçesinden daha büyük bütçeye dahi sahibolabilen uluslarüstü tekellerin dünyasında, artık aynı Kürt üst sınıflarının, eskisi gibi Türk devletine hizmet sunacaklarını düşünmek ham hayalden başka birşey değildir. Ve “parayı verenin düdüğü çalması” gibi, onlar, kendilerini kullandırtacakları ve kullanacakları efendileri rahatça yenileyebilirler. Bu nedenle, tekrarlamak gerekirse, anlaşma yapılacak tek güç, üst sınıflarının baskısından kurtarılıp özgürleştirilmiş Kürt halkıdır...

 

Günümüzde baskıcı faşizan rejimlere gidilirken ağırlıklı olarak İslamcılığın kullanılır hale gelmesi, 1960’lı yıllarda popüler olan Türk-İslam sentezinin yerini İslamcılığın alması, aynızamanda uluslararası koşullarla, dünyanın tek egemeni olma peşindeki ABD emperyalizminin “Yeşi Kuşak” politikası ile de ilgilidir...

 

ABD Başkanı Jimmy Carter’in (1977- 81) ulusal güvenlik danışmanı olan Polonya asıllı Zbigniew Brzezinski, “Soğuk Savaş” koşullarında, Sovyetler Birliği’ni, halkı Müslüman olan ülkelerle çember içine alıp boğabilmek ve aynı ülkelerde gelişmekte olan anti-emperyalist ulusal akımları ezebilmek için, -aslında geçmişi de olan- “Yeşil Kuşak” politikasını 1977 yılında ilanedip güçlü biçimde yaşama geçirmeye başlamıştır. Bu tarihten itibaren, aralarında Türkiye’nin de olduğu Ortadoğu ülkelerinde, İran, Afganistan, Pakistan hattında, Kuzey Afrika’da, İslamcı akımlar güçlü biçimde desteklenmeye başlanmıştır... Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından, nüans farklarıyla benzer politikalar, “Büyük Ortadoğu” projesi çerçevesinde, Kuzey Afrika, Ortadoğu, Kafkaslar, Hazar Denizi havzası, ve Orta Asya coğafyalarında, ABD’nin egemenliğini kurabilmesi doğrultusunda sürdürülmektedir...

 

Anlaşılmış olacağı gibi Türkiye ve benzeri ülkelerde, hatta ekonomik olarak yaklaşık aynı katagorideki Şili ve halkı Hiristiyan diğer benzeri ülkelerde faşizm, özünde, zengin Batı merkezli, ABD merkezli uluslarüstü tekellere, bu tekellerin politikalarını götüren Washington’a, Pentagon’a dayanarak iktidar olur... Şili’de -ITT tekeli ve Pentagon destekli- Augusto Pinochet darbesinin (1973), Türkiye’de 12 Eylül 1980 askeri darbesinin arkasındaki asıl güce dikkatle bakınız. Ve yine bu son anılan müdahalenin ürünü olan AKP’nin hangi uluslararası güçler tarafından desteklemekte olduğuna dikkatle bakınız... İslamcılık işin boyasıdır, bu boyanın gerisine gizlenmeye çalışanlar, biryandan ülkeyi uluslarüstü tekellere peşkeş çekerlerken, diğer yandan da kendileri köşeleri dönmektedirler. Buradaki yeşil boya, İslam’ın değil, Dolar’ın yeşilidir asıl olarak...

 

Tarih sahnesine 1920’li yılların başında çıkan İtalyan faşizmi, başta Bulgaristan olmak üzere öncelikle Balkan ülkelerini etkilemeye başlamıştır. Buralarda, İtalya-Mussolini bağlantılı faşizan rejimler gözükmüştür... Hitler ve yol arkadaşları, Mussolini’den, İtalyan faşizminden derin biçimde etkilenmiş olmakla birlikte, çok daha endüstrileşmiş Almanyanın özel politik koşullarına, ülkede çok güçlü bir Alman Komünist Partisi (KPD) ve daha da güçlü bir Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) olması gerçeğine bakarak, işçileri aldatabilmek için, “Nasyonal (Ulusal) Sosyalist Alman İşçi Partisi”, veya kısaltılmış haliyle Nazi Partisi adını alarak mücadelelerini başlatmışlardır. Bununla da yetinmemiş, komünistlerin, ve sosyal demokratların birçok söylemini alıp, yamama biçimde propoganda meknizmalarında ustaca kullanmışlardır. Sonuçta, Faşizm ile eş anlamlı kullanılan Nazizm sözcüğü, politik terminolojiye, Alman faşizmi sayesinde girmiştir...

 

İktidara yürüyüşünde şiddet yöntemleri ile Hitler’in yolunu temizleyen en eski yol arkadaşı Ernst Röhm ve emrindeki SA örgütlenmesi, Nazi Partisi tarafından demagojik olarak kullanılan “sosyalist” söyleme gerçekten inanmış olduğu için yokedilmiştir... Alman mali-sermayesinin ve Alman ordusunun tam güvenini sağlamaya çalışan Hitler, bu nedenle onları, bu oyunbozan konumundaki eski dostu Ernst Röhm’ü ve SA birliklerini, 30 Haziran 1934 günü, “Uzun Bıçaklar Gecesi” adını alan kanlı bir tuzakla yoketmiştir...

 

Gerçek anlamıyla mutlak iktidar sahibi olabilmek isteyen Hitler, bu “Uzun Bıçaklar Gecesi” adını alan operasyonu yapmak zorunda kalmıştır; çünkü, büyük sermaye çevrelerine gerçekten karşı olan ve Alman Ordusu’na alternatif olabilecek bir güce erişmiş bulunan SA örgütü ile mali-sermaye güçlerinin ve silahlı kuvvetlerin desteğini alarak istediği gibi iktidar olabilmesi olanaklı değildi. Alman mali-sermayesinin ve bu sermaye ile derin ortaklıklar içinde olan Wall Street’in desteğini başka türlü sürdürebilmesi olanak dışıydı... Aralarında “Hitler’in bankacısı” olarak ta anılan ve W. Bush’un dedesi olan Prescot Bush’un, CIA’nın kurucularından ve başkanlarından olan Wall Street avukatı Allen Dulles’in, Eisenhower’in dış işleri bakanı olan Wall Street avukatı John Foster Dulles’in bulunduğu birtakım karakterler, Wall Street’in en güçlü mali-sermaye çevreleri, Hitler rejimini açıkça desteklemişlerdir. En güçlü onlarca ABD mali-sermayesi, köle işçilerin kullanılmakta olduğu toplama-izalasyon-ölüm kamplarındaki işletmelere dahi yatırımlar yapmışlardır (daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar )...

 

İtalyan ve Alman faşizmleri de dini inançları yoğun biçimde kullanacaklar, kilise örgütlenmesi, özellikle Vatikan ile cok güçlü bir işbirliği şekillendireceklerdi. Toplumdaki tüm bilim-dışı hurafeleri, mistisizmi, hertürlü çağdışılığı politik yararları yönünde ön plana çıkartacaklardı. Özellikle Alman faşizmi, Kuzey mitolojilerine, sihir ve büyüye dayanan yeni bir “ari ırk dini” üretecekti... Vatikan, Mussolini iktidarı yıllarında, 11 Şubat 1929 günü, “bağımsız” bir Kent Devleti statüsüne kavuşturulacak ve Papa XI. Pius (XI. İnanmış) faşist rejime tüm desteğini sunacaktı. Katolik bir soylu olan -Merkez Partisi önderi- Franz von Papen’in sırtına basarak 30 Ocak 1933 günü başbakanlık koltuğuna oturacak ve ardından Führer (Önder) ünvanını alarak iktidarın tüm iplerini elegeçirecek olan Hitler’in ilk işlerinden biri, Papa XI. Pius ile anlaşma imzalamak olacaktı. Vatikan adına anlaşmayı, ileride Papa olarak XII. Pius (XII. İnanmış) adını alacak olan Kardinal Eugenio Pacelli imzalayacaktı- XII. Pius, eylemleri sonucu tarihe, “Hitler’in Papası” olarak geçecekti...

 

Nazizm, Alman tarihini sonuna dek sömürecekti... Toplumdaki tüm ekonomik ve sosyal cöküntülerin, rahatsızlıkların sorumlusu olarak Yahudilerin kurban seçilmeleri, geniş yığınların Nazi Partisi tarafından manupule edilebilmesi için Yahudilerin suçlu ilan edilmeleri, anti-semitism, yaklaşık iki bin yıllık bir Hiristiyan geleneği, kültürü idi zaten. Yani Hitler, kitleleri manupule edebilmek için, yerleşik yaygın kültürün en karanlık yanını alıp sistematik biçimde kullanacaktı... Hitler’in iktidar koltuğuna oturması ile 1933 yılında Belin’de Hitler’in özel muhafızları olarak kurulan, ve daha sonra ağır silahlarla da donatılarak genişleyecek ve hatta Panzer (Tank) Tugayları dahi oluşturacak olan savunma birlikleri, Silahlı SS örgütlenmesi, Alman ortaçağında önemli yeri olan Töton Şovalyeleri’nin (Teutonic Knights) bir devamı, çağdaş biçimi olarak görülecek, ve yansıtılacaktı. SS’ler, ideolojik olarak bu masallarla, Töton Şovalyeleri efsaneleri ile beslenip doktrine edileceklerdi... İçişleri Bakanı Heinrich Himmler’e bağlı -acımasız- Nazi gizli polisi Gestapo, yine aynı masallarla doktrine edilecekti...

 

Farklı adlarla ve yöntemlerle farklı ülkelerde iktidarı gaspeden faşist örgütlenmeler, ortaya çıktıkları ülkelerin egemen kültürel yapısına ve tarihine uyumlu bicimde Nazi Almanyası’nın yöntemleri ile işlerini götürmeye başlayacaklardı. Hatta zaman zaman, daha da geliştirilmiş yöntemler kullanacaklardı... ABD’nin Vietnam’da, Irak’ta gerçekleştirdiği uygulamalar, örneğin Fenix Operasyonu, sayısız cinayet ve işkence olayları, hiçte Hitler’in yapmış olduklarından geri değillerdi. Buna karşın, Hitlerinkinden çok daha güçlü bir propoganda ve yalan makinesine sahibolan ABD, bu cinayetlerini ve işkencelerini daha ustalıkla örtebilecekti (bak: Yusuf Küpeli, Günümüzde Irak’ta da yürürlükte olduğu anlaşılan Feniks (Fenix, Phoenix) Operasyonu hakkında biraz daha bilgi  )...

 

Günümüzde olduğu gibi uluslararası ve ulusal krizlerin derinleştiği dönemlerde, Türkiye gibi halkı Müslüman ülkelerde, öncelikle işçilerin ve tüm çalışanların ağır darbeler yedikleri baskıcı bir rejime doğru yelken açılırken, İslamiyet içindeki en çağdışı tarikatlar, cemaatlar, dinin parçası haline getirilmiş batıl inançlar ön plana çıkartılır. İslamiyetten en az iki bin yıl öncesine uzanan türban ve hatta çarşaf özgürlüğü, “demokrasi” adına gündeme taşınır, en önemli “özgürlük” sorunu olarak bu konunun etrafında fırtınalar kopartılır (daha geniş bilgi için bak: Yusuf  Küpeli, Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı ). Çağdışı tarikatlara teslimedilen yığınlar sürüleştirilirken, bir “Führer” (“Önder”) rolünde “dini bütün kutsal BABA” imajı verilmiş biri, ruhsal dengesi bozuk, ve bu nedenle zaten yaptığı ahmakça işe inanan, özel “tanrısal” bir misyonu olduğu vehmine kapılmış olan bir kukla bulunur. Türkiye’de de bundan farklı birşey olmamıştır, ve bu rolü benimsemiş olan biri vardır... Kafaca sağlıklı olmadığı ve ahlaki olarak gelişmemiş olduğu için tek ayak üzerinde hertürlü yalanı rahatça söyleyebilen, hertürlü demagojiyi inandırıcı biçimde yapabilen bu “kutsal BABA”ya, ve aynı tezgahın bir parçası olarak ön plana çıkartılmaya çalışılan “Osmanlıcılık” ile birlikte  “son Osmanlı Padişahı” süsü dahi verilebilir. Ve zaten yapılmaya çalışılan da bundan başka birşey değildir...

 

Kafaca sağlıklı, düşünsel ve ruhsal olarak gelişmiş ahlaklı bir karakter, yukarıda ifade edilen ve Türkiye’de yaşanmakta olan böyle pis bir iş için, kendisine ne ölçüde parıltılı bir dünya, ne ölçüde maddi zenginlik, ne ölçüde ün ve “önderlik” vadedilmiş olsa bile, ruhunu Şeytan’a (Mephistophales’e, ya da gerçek varlığı ile mali-sermaye güçlerine) satmaz. Fakat görüldüğü kadar bu satış Türkiye’de çoktan yapılmıştır. Ve mali-sermaye güçleri tarafından Türkiye koşullarına özgü bir faşizmin ilmikleri, Ortadoğu’da ve kafkaslar’da dahi kullanılması hesaplanan faşist bir rejimin ilmikleri çoktan atılmaya başlanmıştır...

 

“Önderlik” rolüne soyundurulan kurbanın, ruhsal bakımdan dengesiz bir karakter olması, ileride, önder ve peşindekiler batağa saplanınca, mali-sermaye temsilcilerinin aradan kolayca sıyrılmalarına yardımcı olacak bir olgudur. Destekçileri nasıl Mussolini’ye veya Hitler’e, zaten o kişi “bir deliydi” diyerek kendilerini sorumluluklarından kurtarmışlarsa, Türkiye’de de mali-sermaye çevrelerinin benzer yöntemi uygulamamaları için bir neden yoktur...

 

Tekrarlamak gerekirse, dünyanın neresinde olursa olsun faşist diktatörlüklerin gerisinde mali-sermaye güçleri durur. Günümüzün dünyasında bunlar, orta boy devletlerden de daha büyük bütçelere sahip uluslarüstü tekellerdir, ABD ve Batı Avrupa merkezli mali-sermaye güçleridir. Ve Türkiye’nin tüm kamu malları, en kazançlı iktisadi devlet kuruluşları yok pahasına bu tekellere satılmaktadır. “Son Osmanlı Padişahı” rolünde topluma kabulettirilmeye çalışılan işçi düşmanı başbakan ve partisi, aynı tekeller tarafından desteklenmektedirler... Başbakan, veya “Son Osmanlı Padişahı”, aynızamanda “demokrasi kahramanı” olarakta tanıtılmaya çalışılmaktadır. Çünkü, faşizmin en büyük silahı, yalan ve demagojidir... Özellikle özlük hakları uğruna direnen tekel işçileri karşısında işçi düşmanlığını tüm çıplaklığı ile belli eden başbakan, bakkallara saldırırken de, tekelleşememiş küçük sermaye çevrelerinin düşmanı olduğunu, ruhunu bütünüyle tekelci sermaye çevrelerine satmış olduğunu açıkça belli etmiştir... Yukarıda da ifade edilmiş olduğu gibi tüm bunlar, mali-sermaye güçleri destekli faşizmin en belirgin politikalarıdır. Yenilemez olduğunu sandığı tekelci sermaye güçlerinin desteğine güvenen başbakan, işlerini büyük bir saldırganlık, ve hertürlü hile ile götürmeye çalışmaktadır...

 

Sözün kısası, yalan, demagoji ve hile ile Türkiye koşullarına özgü ve İslam maskeli bir faşist diktatörlük peşindeki başbakan, tamamen yürütmenin denetimi altına girmiş bir meclisle, görünüşte parlementer sistemi koruyarak, bu arada yargı erki ve silahlı kuvvetler üzerinde tam bir denetim kurarak “padişahlığını” ilanetme peşindedir. Bu kirli operasyonunda Başbakan, -yasadışı dinlemeleri de yapan- birkısım polis örgütlenmesini kullanmaktadır. Bu gerçek açıkça gözükmektedir (Metnin değişik yerlerinde polisten ve silahlı kuvvetlerden sözederken, kurumları ve bu kurumların üyelerini bütünüyle suçlamaya çalışmadığımı, tüm polisleri ve askerleri aynı kefeye koymadığımı özellikle belirtmeliyim.). Başbakanın ve çevresinin, özellikle polis teşkilatı içinde kendisine bağlı bir örgütlenme yarattığı, veya başkaları tarafından yaratılmış böyle bir örgütlenmenin başbakan ile bütünleştiği hissedilmektedir...

 

Bu son anılan durum, polise ve MİT’e ağır silahlar ithaletme yetkisi ile ilgili yasa teklifinin AKP tarafından Meclis’e getirilmeye çalışılması ile birlikte düşünüldüğünde, akla hemen, Hitler’in muhafızları olarak 1933 yılında kurulmuşken, süreç içinde panzer (tank) birliklerine dahi sahibolarak silahlı kuvvetlerin en seçkin birliklerinden bile güçlü hale gelen silahlı SS örgütlenmesini akla getirmektedir... Üyeleri halktan gelen ve tüm gençlerin askerlik yapabildikleri ulusal ordu yerine, bol paralı ve bütünüyle en modern silahlarla donatılmış profesyonel bir ordunun kurulması, ve sayısı arttırılarak -silahlı SS birlikleri gibi- en modern ağır silahlarla donatılmış bir polis ordusunun şekillendirilmesi, halka düşman, tekellere bağlı faşist bir rejimin güvenliğini sağlamak için olacaktır...

 

4) Tekel işçilerine yönelik saldırı, mevcut sınırlı demokrasiye yönelik bir saldırıdır

 

Hernekadar iktidara bağlı yazılı ve görsel medya olay karşısında ya susmayı yeğlese de, ya da -iktidarın istemleri doğrultusunda- toplumu işçilerin karşısına cıkartmaya yarayacak çarpıtılmış yalan haberler yaymaya çalışsa da, işçileri bölecek ve sendikaları ile karşı karşıya getirecek haberler yaymaya çalışsada, herşey herkesin gözü önünde olmaktadır. İki ayı aşkın süredir Tekel işçileri direnmekte, toplumda birşeylerin değişebileceği üzerine umutların yeşermesine yardımcı olmaktadır...

 

Bilindiği gibi, yıllarca Tekel idaresinde çalışıp ekomik ve toplumsal haklar elde etmiş işçiler, onyıllardır çalışmakta oldukları işletmelerin haraç-mezat özelleştirilmesinden kısa süre sonra kendilerini sokakta bulmuşlardır. Bu satışı gerçekleştiren AKP hükümeti, işçilerin kazanılmış haklarını çöpe atıp, -C 4 patlayıcısından daha tehlikeli ve artık herkes tarafından bilinen- 4 C adlı yeni bir statüyü onların önüne koymuştur. Faşistlerin “ya sev, ya terket” tehdidini çağrıştırır biçimde, işi, ya bunu kabuledersiniz, ya da “ananızı da alıp gidersiniz” demeye getirmiştir...

 

İşçileri geçmişin sendikasız, örgütsüz kölelik koşullarına geri döndüren bu yeni statüye göre, aylığı bürüt 1200 TL olan bir işçi, artık 800 TL brüt ücret alabilecek ve yılda en çok 10 ay çalışabilecektir... Türk-İş, aralık 2009’de, dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 795 TL olduğunu açıklamıştır. Yani, 4 C statüsüne geçecek olan bir işçinin net ücreti, dört kişilik bir ailenin açlık sınırının altında olacaktır. Tekel işçilerinin de aralarında olduğu birçok aile de ise, sadece bir kişi çalışmakta, dört-beş kişi bu çalışanın eline bakmaktadır. Ayrıca bu durumun da bir garantisi, sigortası, herhangi bir geleceği yoktur. Yani işçiler, gelecekleri belirsiz biçimde sokağa atılmış olmaktadırlar...

 

Bilindiği gibi bu durum üzerine, 12 bin kadar Tekel işçisi, Ankara’da direniş başlatmıştır... İşçiler, ulusal ve uluslararası arenada geniş bir desteğe sahibolurlarken, siyasi iktidar kararında inat etmeyi ve işçilere yönelik saldırılarını sürdürmeyi yeğlemiştir. “Demokrasi” yalanları ile halkı aldatmaya çalışan Tayyip Erdoğan ve hükümeti, uluslarüstü tekellerin sözcüleri olduklarını, dişlerini onlar adına gösterdiklerini, gerçek yüzlerini açık biçimde belli etmişlerdir ve etmektedirler...

 

Mali-sermaye güçlerinin temsilcisi faşist iktidarların en belirgin özelliklerinin başında gelen yalan ve demagojiyi meslek edinmiş olan Tayyip Erdoğan, yüzü kızarmadan, haklarını savunmaya çalışan tekel işçilerini kastederek, “yetim hakkını kimseye yedirtmeyeceğini” haykırmıştır... Yani O’na göre, işçilere kazanılmış haklarını, ücretlerini ve işlerini vermek, “yetim hakkını yedirtmek” olmaktadır. Birde utanmadan, -kendi hükümet politikalarının ürünü- “milyonlarca işsizin sırada beklediğini” söyleyerek, işçileri tehdit etmektedir. Sanki sözkonusu işsizlerden, açlardan, yoksullardan kendisi sorumlu değildir... Uluslararası mali-sermaye çevrelerinin, IMF’in istekleri doğrultusunda en kazançlı ve verimli iktisadi devlet kuruluşlarını haraç mezat satıp işsizlerin ve yoksulların sayılarını katlayarak arttıran Başbakan, hainane bir düşünce ile, işçileri kötü “kaderlerine” razı etmeye, işsizlerle işçiler arasına nifak tohumları, düşmanlık tohumları ekmeye çalışmaktadır...

 

Yetim hakkını yiyenler gerçekte kimlerdir?.. Başta herkesin bildiği “Deniz Feneri” yolsuzluğu olmak üzere yüzlerce ve yüzlerce büyük hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet dosyası doğrudan doğruya AKP iktidarı, Tayyip Erdoğan ve çevresi ile ilgilidir. Bizzat Tayyip Erdoğan, belediye başkanlığı ve başbakanlı döneminde servetini katlayarak yükseltmiştir. Bacak kadar oğlu, daha dün denecek bir zaman da, yüzmilyonlarca dolarlık gemi satınalmıştır. Yüzlerce sayfayı dolduracak -basına da yansımış- tüm sözkonusu yolsuzlukları tek tek anmaya kalkmamız, bu metnin kapsamını aşmamız anlamına gelir... Tüm sözkonusu yolsuzlukların baş sorumlusu olan Tayyip Erdoğan mı ve “yüzde 60 iş göremez” sahte raporuyla askerlikten yırtan oğlu mu yetim hakkı yemektedir, yoksa kazanılmış haklarını ve işlerini korumaya çalışan işçilermi? İçeriği halen belli olmayan ve Kasımpaşa Askeri Hastahanesi’nden alınmış olan “yüzde 60 iş göremez” raporunun sahte olduğu bellidir; çünkü, raporu alan oğlan, günümüzde, yüzmilyonlarca dolarlık şirketleri yönetmektedir. Aynı oğlanın, -ehliyetsiz sürdüğü anlaşılan- arabası ile İstanbul Radyosu’nun tanınmış bir ses sanatçısını 30 küsür metre sürükleyerek öldürmüş olması, ve bu cinayetine karşın kılına bile dokunulmamış olması, olayın kapatılması, tüm pisliklerin üzerine dikilen bir tüydür... (bak: 30 AYLIK AKP IKTIDARI DÖNEMINDE GERÇEKLESTIRILEN 60 AK YOLSUZLUK DOSYASI + AKP, özellikle büyük kentlerin ilan panolarına afişler asmış: sırıtan suretler... Milletin gözünün içine baka baka yalan söylüyorlar!)

 

Ocak 2010 itibariyle Mecliste, 129 milletvekili hakkında 514 dokunulmazlık dosyası vardır. Bu dosyalardan 119’u AKP’ye aittir. Sözkonusu dosyaların önemli kısmı politik içerikli olsa da, aralarında Başbakan’a ait dosyanın da olduğu AKP’ye ait dosyaların yüzkızartıcı mali suçlarla, soygun ve talanla ilgili olduğu bellidir...

 

Yetim hakkını yiyenler gerçekte kimlerdir?.. Kazanılmış haklarını ve işlerini savunmaya çalışan, bugüne dek yapmış oldukları üretimle topluma katkıda bulunmuş olan işçilermi?, yoksa mali-sermaye çevrelerinin, İMF’in isteğine uyarak -diğer birçok iktisadi devlet işletmesi gibi- Ekim 2003’de Tekel’in içki bölümünü 292 milyon dolar karşılığında yerli bir konsorsiyuma (MEY) satan AKP iktidarımı?

 

Tekel’in içki bölümünü yok pahasına satınalmış olan ortaklık, aradan iki yıl geçtikten sonra, elindeki işletmenin hisselerinin yüzde 92’sini, Amerikan Teksas Pasifik şirketine toplam 900 milyon dolara satmıştır. Yani, Başbakan ile, AKP’nin önde gelenleri ile gizli karanlık ilişkiler içinde olduğu anlaşılan MEY adlı ortaklık, parmağını oynatmadan, yatırmış olduğu paranın üç mislini kasasına doldurmuştur... MEY’e 292 milyon dolara satılan bu devlet işletmesinin sadece depolarındaki içkilerin ederi 126 milyon dolardı. Sahibolduğu ham maddenin değeri 70 milyon dolardı. Ve Tekel’in devlet bankalarında 200 milyon doları durmaktaydı... Yetim hakkını yiyenler kimlerdir?

 

Aynızamanda Milliyet gazetesinde ekonomi ile ilgili köşe yazıları kaleme alan tanınmış değerli ve namuslu iktisatçı Güngör Uras, direnen Tekel işçileri hakkında şunları söylemektedir: “Ankara’da direnişi sürdüren Tekel işçileri azara değil, alkışa layıktır. Hükümetin yanlış kararlarına karşı insanların nasıl direnebileceğini, insanların haklarını nasıl arayabileceklerini gösteriyorlar. Keşke bu tür direnişler özelleştirme uygulamasının başladığı günlerde sergilenseydi. Hükümet özelleştirmede ve işçi çıkarmada yaptığı büyük yanlışları yapamazdı. Türkiye özelleştirme programı uygulayan tek ülke değil. Ama özelleştirme adı altında yılların birikimiyle kurulan üretim tesislerinin kapanmasına, çalışanların işsiz kalmasına yol açan tek ülke. Özelleştirme yapan diğer ülkeler, özelleştirmede kurulu tesislerin yaşatılmasını, verimliliğin artırılmasını, istihdamın korunmasını ilke olarak benimsedi. O ülkelerde özelleştirilen tesisler yaşıyor. Daha verimli olarak üretime devam ediyor. O ülkelerde özelleştirme sonunda sokağa atılan işçi yok... ”

 

Yine Güngör Uras yazısını şu cümlelerle sürdürmektedir: “(...) Bizde ise yılların birikimiyle kurulan, ülkenin temel üretim tesisleri olan ve üretim yanında yöresel istihdama ve yörelerin sosyal ve ekonomik kalkınmasına katkıda bulunan kamu tesisleri yok pahasına satıldı. Başta Sümerbank’ınkiler olmak üzere Tekel’in, Et Balık Kurumu’nun, Süt Endüstrisi Kurumu’nun üretim tesisleri özelleştirildikten sonra, makineler hurdacıya gitti, binalar yıkıldı. Arsalarını yap-satçılar rant kaynağı olarak değerlendirdi. Bu üretim tesislerinde çalışanların ne olacağı önceden düşünülmedi, ne oldukları sonradan gündeme gelmedi... (...) İşte bu nedenle şimdilerde Tekel işçilerinin Ankara’daki direnişleri yadırganıyor. Maliye Bakanı, ‘Hükümetimizin bir hatası varsa, o da açıkta kalan işçilere merhamet göstermesidir’ diyebiliyor... (...) Hayatta işini kaybetmeyen, iş kaybetmenin ne demek olduğunu anlayamaz. Hele hele, günümüz Türkiye’sinde belli bir yaşa gelmiş kimsenin işini kaybettikten sonra yeni bir iş bulması, kendi karnını ve bakmakla yükümlü olduklarının karnını doyurması imkânsız gibidir. (...)Bugün geriye dönmek çok zor. Ama “Kendi giden, Tekel’den geriye kalan son işçiler” var. Direnişlerindeki ısrarı alkışlamamak imkânsız. Kamuoyunun uyanmasına katkıları oldu.”

 

Düşünce yapısı ve üslup olarak ta Başbakanı’nın izinden yürüdüğü anlaşılan maliye bakanı, ağalığın ve şıhlığın, daha doğrusu ataerkil kültürün çok güçlü olduğu bir çevrede yetişip başarılı bir eğitimin ardından yurt dışında da eğitim almış bu zeki kişi, ağzından çıkanı kulağı duymadan, özüne uygun biçimde, ağaların marabalarına yönelik düşünce tarzı ve üslubuyla, “Hükümetimizin bir hatası varsa, o da açıkta kalan işçilere merhamet göstermesidir!”, diyebiliyor. Sanki ortada kazanılmış hak-hukuk diye şeyler yok, ağasının-beyinin eline bakan dilenci kılıklı birtakım uşaklar var, ve beylerimiz, AKP hükümeti, “zaaf” gösterip bu uşaklara acımış, vaktiyle kafalarını kopartmamış. Böyle düşünen, ve bunu fütursuzca ifade edebilen kişi, “demokratik açılım”dan sözedebiliyor... Aşağılık kompleksi ile olmalı aynı bakan, içinden çıktığı ve düşünce yapısı olarak halen etkisinden kurtulamadığı kabuğunu inkar edercesine, kendisinin “kuzey Avrupa kültürü ile yetişmiş biri olduğunu”, övünerek söylüyor. Sanırsınızki O, Avrupa’da 5-6 yıl geçirmiş bu kişi, İsveç’in en kuzeyindeki madenci kenti Kiruna’da doğup büyümüş... O, işçilere “merhamet göstermekten”, veya acımaktan sözeden “Kirunalı” Bakan, bu sözlerini herhangi bir Kuzey Avrupa ülkesinde etmeye kalkacak olsa, ertesi güne kalmadan tüm politik kariyerini bir anda yitirir...

 

İş bunlarla da kalmıyor, Başbakan, TV kameraları karşısında ağzını yaya yaya ve mahalle kahvesi dedikoducularına özgü fiştekleyici bir üslupla, “bir sendikacı bana dediydiki..”, diye başlayarak, sendikacılarla işçiler arasına nifak sokmaya çalışıyor. Önceden hazırlanmış bir mizansene uygun olarak, sanki tesadüf imişçesine, tuzağına düşürdüğü iki kadın işçi ile görüşerek işçileri bölmeye çalışıyor. Yine işçileri bölmek, morallerini bozmak amacıyla, iktidar yanlısı medya, “kaç işçinin 4 C statüsünü kabulettiğini” yaymaya çalışıyor... Bu ölçüde kirli işlerle bir başbakan neden bizzat ilgileniyor? Demekki Tayyip Erdoğan, yaklaşık 12 bin işçinin, sadece 12 bin işçinin direnişlerinden çok ama çok korkuyor. O, daha yaklaşık 100 bin işçiyi ilgilendiren 4 C statüsünün, işçiler için kölelik koşullarının tarihe karışmasından çok korkuyor. Başbakan, 12 bin işçinin zaferlerinin toplumdaki tüm çalışanlara haklarını arama konusunda moral aşılayacağından çok korkuyor. İşçi ve demokrasi düşmanı Tayyip Erdoğan, uluslarüstü tekellerin sözcüsü dolar yeşili Tayyip Erdoğan, tekellerin talanlarını yeterince koruyamazsa eğer, kişisel yararlarını, aile yararlarını da kaybedeceği için korkuyor...

 

Basındaki bilgilere göre, “Yetim hakkını Tekel işçisine yedirmem!”, diye halkı aldatmaya, hedef şaşırtmaya çalışan Başbakan, bakın yetim hakkını, halkın malını nasıl yemiş ve yedirmiş... Yine Güngör Uras’ın anlatımıyla, “Henüz Tekel’in özelleştirilmesi gündeme gelmeden, 2003 yılı başında, 334 bin aile 150 bin ton tütün üretiyordu. Günümüzde ise tütün üreten aile sayısı 180 bine ve üretilen tütün miktarı da 93 bin tona geriledi. Tütün ve Alkol Düzenleme Kurumu’nun verilerine göre, 2003 yılında 112 bin ton yaprak tütün ihraç edilerek 330 milyon dolar gelir elde edildi. Buna karşın 2009 yılında ancak 42 bin ton tütün ihraç edilerek 173 milyon dolar gelir sağlanabildi.”  Diğer yandan, Tayyip Erdoğan iktidarı, yabancı sigara ithalatından alınan vergileri 29 Aralık 2009 günü kaldırarak, uluslarüstü sigara tekellerinin Türkiye pazarında kazançlarını katlamalarına ve pazarı bütünüyle elegeçirmelerine yardımcı olurken, bu kaldırılan sözkonusu gümrük vergileri ile tütün üreticisinin desteklenmesi işini de durdurmuş oldu. Yine O, sigaraların fiyatlarını yüzde 15 arttırarak, üreticiye ve halka ikinci bir kazık daha atacak, tekellere bağışladığı gümrük vergisini, -dolaylı vergi olarak- halkın sırtına yükleyecekti...

 

Tekel işçilerinin direnişleri karşısında ilgili bakan, bilinen “baklayı ağzından çıkartacaktı”... Tamamen yasal ve barışçı yöntemlerle özlük haklarını savunmaya çalışan işçilerin “terör örgütleri”, “PKK” vs. tarafından “yönlendirildiğini”,  bu yasadışı örgütlerin direnişin “içinde olduklarını”, açıklayıverecekti Bakan... Tepkiler karşısında telaşa kapılıp bir-iki gün sonra sözlerini geri almaya çalışsa da Bakan, direnişi ezme planı içindeki dalavereyi, bilinen hileyi açık etmiş olacaktı. Anlaşılan, onyıllardır birtakım devlet servislerinin denetimindeki kitlelerden kopuk bazı eksterm "sol” grupçuklar, “işçileri destekliyor” havasında eyleme geçirilecekler, ve bunların estirdikleri terör bahane edilerek, yasal yollarla haklarını aramaya çalışan tekel işçilerinin üzerine polis saldırtılacaktı... Böylece yeniden ortalığa korku salınacak, terör bahanesi ile korkutulan halk işçilerden kopartılacaktı... Tezgah buydu ama, başarabilirlermi idi?..

 

İşin özüne gelecek olursak, sözkonusu 12 bin kadar Tekel işçisinin zaferi, Demokrasinin zaferi olacaktır. Kaybetmeleri ise, demokrasi mücadelesinin, işçi haklarının ağır bir darbe yemesi anlamına gelecektir. Ve tekrarlamak gerekirse, uluslarüstü tekellerin, mali-sermaye güçlerinin politikalarını yaşama geçirmeye çalışan, ve bu uğurda hertürlü yalanı, demagojiyi, entrikayı, ve baskı yöntemlerini acımasızca kullanan Tayyip Erdoğan ve çevresi, basbayağı faşist bir diktatörlüğe doğru gitmektedirler. Tayyip Erdoğan ve çevresinin işçi sınıfına ve yargı bağımsızlığına yönelik saldırılarının amacı, halkın tüm direnişini kırarak ve göreceli yargı bağımsızlığını tamamen yokederek, mali-sermaye güçlerine dayanan bir diktatörlüğü ülkeye yerleştirebilmektir. Bu diktatörlüğün adı, yukarıda özetlenerek anlatılmış olduğu gibi, faşizmdir. Faşizmin birinci derecede hedef tahtasına oturttuğu toplumsal sınıf ise, işçi sınıfıdır, tüm çalışanlardır. Bu nedenle, gelmekte olan tehlikeyi durdurup ezebilmek için, öncelikle tekel işçilerinin direnişlerini desteklemek, geç olmadan işçi sınıfının daha büyük ölçülerle direnişe katılmasını sağlamak, ve yargının bağımsızlığını savunmak gerekmektedir...

 

Yusuf Küpeli

 

20-02-2010

 

yusufk@telia.com  

 

http://www.sinbad.nu/