PROLETARYANIN DEVRİMCİ ENTERNASYONAL MÜCADELESİNİN VE DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN IŞIĞINDA TÜRKİYE PROLETARYASININ MÜCADELESİNDEN KESİTLER VE 15- 16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ DİRENİŞİNİ DOĞRU ANLAMA VE ANMA ÇABASI

Yusuf Küpeli

3- Tarih içinde proletaryanın yükselen sınıf savaşımı, güçlenen örgütlülüğü; Komünist Manifesto, I. Enternasyonal ve Paris Komünü üzerine notlar

 

Sovyetler Birliği’nin -özellikle- silahlanma yarışının ekonomik maliyetine dayanamayarak ve daha karmaşık birçok nedenle, antidemokratik yanlış uygulamalar sonucu yıkılışının ardından dünya çapında mali- sermaye egemenliği hızla yükselmektedir... Mali- sermayenin şimdilik yükselmekte olan yıkıcı egemenliğinin bir sonucu olarak azgelişmişlik katagorisine sürüklenen ülkelerin sayıları artmakta, zenginlerle yoksullar arasındaki uçurum derinleşmekte, yoksullaşma süreci hız kazanmaktadır. Çocuk emeğinin sömürüsü görülmemiş boyutlara ulaşmakta, resmen kölelik yeniden hortlayarak yaygınlaşmaktadır... Sürekli ilerleyen üretim teknolojisi emeği nitelikli hale getirir ve verimliğini arttırırken, buna bağlı olarak atıdeğer oranları ve üretim araçlarını ellerinde tutanların kârları yükselirken, iş saatleri aynı tutulmakta ve işsizliğin artmasından da yararlanılarak sendikal mücadeleler zayıflatılmaktadır. Aslında teknolojideki bu ilerleyişin üretime kol ve kafa emekleri ile katılanların yararlarına olması, iş saatlerinin azalması, üçretli köleliğin giderek daha fazla tarihe karışması ve insanların refah düzeylerinin yükselmesi gerekirken, çalışanların örgütlü mücadele düzeylerindeki düşüş nedeniyle -şimdilik- tam tersi süreçler işlemektedir... Özellikle emperyalizmin boyunduruğu altındaki ülkelerde işgücünü satmak zorunda olanlar için gelişmekte olan diğer tüm olumsuz koşullara karşın, proletaryanın kazanmış olduğu haklar, 8 saatlik işgünü ve diğer kazanımlar kolay elde edilmemişlerdir...

 

Çok ağır koşullar altında, 12- 15 saat tamamen güvencesiz olarak çalıştırılanlar önce başlarına gelmiş olan felaketin sorumluluğunu makinelere yüklemişler ve bunları kırarak kurtulabileceklerini sanmışlardır. Sendikal ve ardından politik örgütlenmeler veya proletaryanın kendisi için bir sınıf olma süreci daha sonra, adım adım karmaşık bir yol izleyerek şekillenmiştir. Bu sınıf kavgası, hertürlü provokasyonlardan polis veya “Zubatov sendikacılığı”na (2), ispiyon şebekeleri kurmaya, sahte partiler şekillendirmeye, kişileri satın almaya, bir işçi aristokrasisi yaratarak proletaryayı bölmeye dek sayısız hile ve baskı yöntemini içererek gelişmiştir. Ve sınıf kavgasının hertürlü karmaşık hilesi, kendisini “devrimci” sanmasına karşın özünde reaksiyoner olan guruplaşmaların ahmaklıkları ile de birleşerek, yığınlardan kopuk bireysel terörü kullanarak, kanlı- karanlık yöntemlerle değişik platformlarda sürüp gitmektedir.

 

Fransız Devrimi (1789) en kanlı biçimiyle toplumsal çelişkilerin alabildiğine keskin olduğu Lyon’da yaşanmıştır ve en erken eşitlikçi şiarlar burada ortaya atılmıştır. “Emeğin ve Emekçilerin Tarihi”ni yazmış olan Pierre Brizon’a göre, daha Fransız devriminden önce, 1744, 1779 ve 1788’de Lyon’da dokumacıların üç büyük grevleri olmuştur... İngiliz proletaryası da 1848 yenilgisine karşın, yenilginin ardından 30 yıl boyunca yürütmüş olduğu mücadele ile 10 saatlik iş günü yasası kazanımını elde etmiştir... Avrupa’daki 1830 ve özellikle çok daha etkili olan 1848 devrimlerinde proletarya gücünü göstermiş ve yenilmiştir. Bu ikincinin başlamasıyla birlikte, Şubat 1848’de Marks- Engels, Komünist Manifesto’yu yayınlamışlardır. Komünist Manifesto veya Komünist Bildirisi (The Communist Manifesto, www.hnet.uci.edu/history/mposter/syllabi/readings/manifesto.html) şu cümlelerle başlamaktadır: “Avrupa’da bir hayalet avı, komünism hayaletinin avı sürmektedir. Bu hayaleti efsunlayıp/ üfrükleyerek  yokedebilmek amacıyla yaşlı Avrupa’nın tüm güçleri kutsal ittifak yapmışlardır: Papa ve Çar, Metternich ve Guizot, Fransız radikalleri ve Alman polis ispiyonları...”

 

Komünist Manifesto’da, türkçesi ile Komünist Bildirisi’nde yeni devrimci gücün toplumsal analizini yapan, bu gücün ideolojisinin ütopik ve ayrıca reaksiyoner “sosyalizm”lerden ayrılıklarını sergileyen ve böylece proletaryanın mücadele programının özünü şekillendiren Marks- Engels, “Tüm dünyanın çalışanları, birleşiniz!” şiarıyla sözlerini bağlamışlardır. Bu şiar, dil, renk, inanç, millet ayrımı gözetmeksizin tüm çalışanların haksızlıklara karşı ortak mücadelelerine ve adlaletli barışçı ortak bir dünya düzenine yönelik çağrının en kısaltılmış biçimidir.

 

Komünist Manifesto’nun doğumunu hazırlayan 1848 devrimindeki yenilgi, birliğin öneminin anlaşılmasını kolaylaştırmıştır ve 28 Eylül 1864’de Londra’da International Workingmen’s Association (Çalışanların Uluslararası/ Enternasyonal Birliği) adlı örgütlenme doğmuştur. Açılış çağrısı Karl Marks tarafından yazılan ve “Birinci Enternasyonal” olarak adlandırılan derneğin amacı, değişik ülkelerdeki işçi örgütlenmelerinin birliğini, ortak davranışlarını sağlayabilmektir. Derneğin 1866 yılındaki Cenevre Kongresi’nde hazırlanmış olan on maddelik geçici tüzüğünün birinci maddesinde, “Dernek, proletaryanın savunulması, gelişmesi ve kesin kurtuluşu amaçlarıyla değişik ülkelerde kurulmuş olan örgütler arasındaki bağı, işbirliğini sağlamak, bunun merkezi olmak amacıyla kurulmuştur.”, denilmektedir. Yedinci maddede “tüm ülkelerdeki işçi hareketlerinin utkusunun ancak birliğin ve örgütlülüğün gücüyle kazanılabileceği” vurgulanmaktadır. Marks- Engels, proletaryanın ekonomik yaşam koşullarını düzeltmek amacıyla yürüttüğü savaşımın yeterli olmadığı, “Adilane bir iş günü için adilane bir ücret!” şiarı ile yetinmenin muhafazakar/ durumu değiştirmeyecek bir istem olduğu kanısındaydılar. Onlara göre bunun yerini “Ücretli kölelik sistemine son!” şiarı almalı, proletarya siyasi iktidara yürümelidir.

 

Proletaryayı tarihin asıl devindirici gücü olarak gören, bu sınıfın politik mücadelesini temel alan ve proletaryanın önüne politik iktidarı elegeçirme hedefini koyan marksist düşünce birlik içinde etkin olmakla birlikte tek akım olarak varolmamıştır... Anarşizmin bir biçimi olan ve kapitalist sistem içinde bazı reformları savunmakla yetinen Pier- Joseph Proudhon’un görüşleri veya proudonizm ve yine anarşizmin Rusya kolu olan Mikhail Bakunin’in “devlet karşıtı” ideolojisi I. Enternasyonal içinde uzunsüre marksizm ile yanyana yaşamışlardır. Bunlardan özellikle ikincisi ileride birliğin dağılmasının temel nedeni olmuştur.

 

“Marksizmi totaliter ve Marks’ı kaba bir Yahudi” olarak tanımlayan Rus aristokratı Bakunin’in ideolojisinin liberal burjuva karakteri ve kapitalizme karşı alternatifsizliği ile atbaşı gelişen umutsuzluğu, terör yöntemleri, bu ideolojinin teslimiyetçiliğini anlamanın temel kriteridir kanımca. Bunun ötesinde, Rusya’da tarih boyunca çok güçlü olan Ortodoks antisemitizminin düşünsel bir uzantısı olduğu anlaşılan “kaba Yahudi” ifadesi ise, Marks’ı tanımlamaktan tamamen uzaktır... Yaklaşık iki bin yıl tek bir ülkede birlik içinde yaşamamış olan, yerleştiği her ülkeye değişik ölçülerde uyum sağlayan yahudilik, herhangi bir milleti, soyu temsil etmekten ziyade Tevrat’ta (Eski Ahit’te) ifadesini bulan bir düşünce sistemini temsiletmektedir. Bu bağlamda, Protestan aydın bir ailenin çocuğu olarak yetişmiş olan Karl Marks’ın yahudilikle uzaktan yakından bağı olmadığı gün gibi açıktır ve ayrıca yaşamı ve yapıtları da bu gerçeğin en somut kanıtlarıdırlar. (Vaktiyle, “Marks’da Yahudi idi” deme yanlışlığını yaptığım  amerikalı faşist bir Yahudi, iriliğine güvenerek beni kavgaya davet etmişti ve adamı...- Y. K.) Kısaca anılan bu karakterlerin ötesinde, kapitalizmi silip süpürecek radikal bir ihtilali savunan Auguste Blanqui’nin yandaşları veya blankuizm de I. Enternasyonal içinde yeralmıştır... Anarşizm özellikle Fransa ve İspanya çalışanları arasında etkili olmuştur ve 1881 Londra kongresi ile uluslararası planda örgütlü bir güç olarak gözükmüştür.  

 

Proletaryanın ilk politik iktidar deneyimi 18 Mart- 28 Mayıs 1871’de Paris’te yaşanmıştır. Ancak 72 gün sürebilen Paris Komünü, Frassa ve dünyadaki proletarya eyleminin en önemli aşamalarından biri olmuştur... Paris Komünü, eski Rus takvimi ile 24 Ekim 1917, kullanmakta olduğumuz takvimle 6 Kasım 1917 de başlamış olan ve Ekim Devrimi olarak anılan Sovyet devrimi için en önemli örneği oluşturmuştur... Paris Komünü devrimini ateşleyen başlıca nedenlerden biri, III. Napolyon’un (Louis Bonaparte) 2 Aralık 1851’de gerçekleştirmiş olduğu darbenin ardından başlayan ekonomik ve politik krizdir... Aynı kişinin 19 Temmuz 1870’de Prusya’ya karşı başlattığı savaşın yenilgi ile sonuçlanması ve 2 Eylül 1870’de III. Napolyon’un ordusuyla birlikte esir düşmesi, toplumsal krizi doruk noktasına ulaştırmıştır. Böylece 4 Eylül’de II. İmparatorluk yıkılmış ve III. Cumhuriyet ilanedilmiştir... Askeri birliklerin büyük kısmı dağıtılmış, Bismark Almanyası’na çok ağır bir savaş tazminatının ödenmesi kabuledilmiştir. Ve artık emperyalistleşmeye başlamış olan Fransız burjuvazisi, ortaklık kurduğu büyük toprak sahipleri ile birlikte, ödemek zorunda oldukları savaş tazminatının yükünü çalışanların sırtlarına yüklemeyi planlamışlardır...  

 

Alman birlikleri Fransa’dan çekilmemişlerdir. Dört aylık bir direnişin ardından Paris, 28 Ocak 1871’de Prusya ordularına teslim edilmiştir. Buna karşın, düzenli ordunun dışında halka yakın bir güç olan Ulusal Muhafız Birlikleri silahsızlandırılamamıştır... Şubat başında yapılan seçimleri üçte iki çoğunlukla tutucular kazanmıştır. Sağcı Adolphe Thiers 16 Şubat 1871 günü yürütmenin başına veya başbakanlığa seçilmiştir... Aynı yılın Mart ayının ilk günü Alman birliklerinin Paris’in varoşlarına girişine halk tepki göstermiştir ve Ulusal Muhafız Birlikleri savaş hazırlıklarına başlamışlardır...

 

Bismark’ın önünde dizçökmüş olan Thiers yönetimi, 18 Mart 1871 günü Paris halkını silahsızlandırmaya kalkmış ve kente düzenli ordu birliklerini yollamıştır. Bu birliklerin generallerinden Claude Martin Lecomte ve Jacques Leonard Clement Thomas öldürülmüşler ve sözkonusu birlikler kent dışına sürülmüşlerdir...

 

Aslında Karl Marks silahlı bir kalkışmanın yenilgiyle sonuçlanabileceği uyarısını daha önce yapmıştır ama, Paris halkı ayaklanmaya doğru zorla itilmiştir adeta. Halk buna mecbur kalmıştır. Bu mecburiyet, 3- 5 kişilik bireysel terör gurupçuklarının “başka çaremiz yoktu” mavalını okumalarından çok ama çok farklı bir olaydır. Burada ayaklanan, nüfusu o yıllarda iki milyona yaklaşmış olan ve yaklaşık 450 bin ücretli işçisi bulunan Paris kentidir. Sözkonusu işçilerin 300 bin kadarı I. Enternasyonal’e üyedirler... Tüm Fransa’nın nüfusu ise yaklaşık 37 milyondur ve ülkede değişik katagorilerde 5 milyona yakın ücretli çalışan vardır...   

 

Artık ok yaydan çıkmıştır ve bundan sonra Marks- Engels’de bütün güçleriyle Paris çalışanlarının safında yerlerini alacaklardır... Yönetici meclis, Paris Komünü seçimleri 26 Mart 1871 günü yapılmıştır ve yönetime Proudhon, Blanqui ve Karl Marks yanlıları birlikte gelmişlerdir... Avrupa’nın en muhafazakar ve baskıcı yöneticilerinden olan Bismark’ın da desteği ile bu ilk sosyalist yönetim 72 gün sonra yokedilmiştir. Adolphe Thiers bağlı düzenli ordu birlikleri, bir ihanetin de yardımı ile 21- 28 Mayıs günleri kente girmeyi başarmışlar ve alabildiğine kanlı bir katliamla Komünü yıkmışlardır...

 

Engels’in anlatımı ile, sekiz gün süren bir çatışmanın ardından savunmasız adamlara, kadınlara ve çocuklara yönelik katliam başlamıştır. Askerler kent halkından 30 bin kişiyi kurşuna dizmişlerdir. Ardından 38 bin işçi tutuklanmıştır. Bismark’a bağlı Prusya birlikleri kentin kuzeyini çembere almışlar ve komünerlerin buradan çekilmelerini, geçişlerini engellemişlerdir. (Frederick Engels, Introduction  to Civil War in France, www.marxists.org/glossary/orgs/p/a.htm#paris-commune) Versailles Askeri Mahkemesi’nin başkanı general Appert, 17 bin kişinin idam edildiğini kabullenirken, tarihçi A. Zevaès, Engels’in anlatımında olanı da aşan bir sayı vererek 35 bin kişinin idam edildiğini yazmaktadır. Şüphesiz sağ elegeçmiş olanların 17 bin tanesini bile olsa kurşuna dizmek veya başka yöntemlerle öldürmek başlıbaşına iğrenç bir katliamdır ve bu kanlı eylemin gerisinde aynızamanda burjuvazinin derin korkusu gizlidir... Sürgüne yollananların sayıları ise 7 bini aşmaktadır... Paris Komünü, ilk olmanın verdiği bazı hatalarına karşın iktidarda kaldığı kısa süre içerisinde önemli işler başarmış ve proletarya için, tüm çalışanlar için geriye çok zengin bir deneyim birikimi bırakmıştır.

 

Komün öncelikle düzenli orduyu kaldırıp tüm sağlıklı yurttaşların katılacakları Ulusal Muhafız örgütünü tek silahlı güç olarak kabuletmiştir. Eski bürokrasiyi yokedip, tüm görevlilerin seçimle gelmelerini sağlamış ve maaş tavanının 6 bin Frank olduğunu bildirmiştir. Kilise ile devlet işlerini kesinlikle ayırmış, papazların maaşlarını kesmiştir. Paris okullarındaki tüm dini semboller sökülür, dinle ilgili herşey kaldırılıp atılırken, eğitim sistemi içindeki Kilise temsilcileri de kentin dışına sürülmüşlerdir. Komün, tüm borç senetlerinin ve yükümlülüklerinin üç yıl ertelediğini ilanetmiştir. Ulusal Muhafız birliğine bağlı 137.  tabur, halkın sevinç gösterileri içinde giyotini yakmıştır. Sahiplerinin işletmeyi durdurduğu fabrikaların, kooperatiflerde birleşen ve merkezi bir federasyona bağlanan işçiler tarafından tekrar üretime geçirilmeleri planlanmıştır. Fırıncıların gece işlerine ve İkinci İmparatorluk dönemiyle birlikte polis tarafından seçilmiş olan rüşvetçi işbulma bürolarına sonverilmiştir. Paris Komünü, işçilerini sömüren emniyet sandıklarını yoketmiştir ve 1789 Fransız Devrimi’nin giyotine yollamış olduğu Kral XVI. Louis’in anısına yapılmış olan kiliseyi yıktırmıştır. Kira ödemeleri süreli olarak ertelenmiştir vs..

 

Lenin’in anlatımıyla Paris Komünü deneyimi, Karl Marks’ın “Komünist Manifesto”da tek düzeltmeyi yapmasını zorunlu kılmıştır... Marks- Engels, “Komünist Manifesto”ya yazılan 24 Haziran 1872 tarihli son önsözde “yapıttaki programın bazı noktalarının artık eskimiş olduğunu” bildirmişlerdir. Komün deneyinde gözüktüğü gibi, “proletaryanın devlet aygıtını olduğu gibi alarak kendi hesabına işletmekle yetinemeyeceğini; bürokratik ve askeri makineyi parçalamak gerektiğinin anlaşıldığını”, vurgulamışlardır... Paris Komünü, disiplinli proletarya partilerinin zorunluluğunu beyinlere sokmuştur. Diğer yandan Komün, enternasyonal dayanışmanın en önemli ilk örneğidir. Komünde Belçikalı, Polonyalı, Rus, İtalyan, Macar ve daha farklı milletlerden işçiler Fransız proletaryası ile omuz omuza savaşmışlardır.

 

Ulusal Muhafız Merkez Komitesi’nin 5 Nisan tarihli bildirisinde, “Komün’ün dünyaya yeni bir ruh aşılamak amacı güttüğü” ilanedilmiştir. Kızıl bayrak “dünya cumhuriyeti bayrağı” olarak adlandırılmıştır. Paris Komünü’nün 19 Nisan 1871 tarihli bildirisinde şu cümleler geçmektedir: “...Toplumun doğru ve özgürce gelişmesi ile uyumlu halka ait haklar ancak cumhuriyet rejiminin tanınması ve pekiştirilmesi sonucu yaşama geçirilebilirler. Komün Devrimi, eski kırtasiyeci ve kilise etkili bürokratik yönetime, militarizme, sömürüye, vurgunculuğa, tekel ayrıcalıklarına, proletaryanın ezilmesine, köleliğine, yoksulluklara ve yurdun çektiği acıların kaynaklarına sonvermektedir. Paris ile Versay (Bonapartçı ve ardından Bismark’ın kuklası Thiers yönetimi) arasındaki savaş gözbağcı anlaşmalarla sonbulacak cinsten değildir. Tüm Fransa’ya sesleniyoruz: Eğilmez iradesini en görkemli biçimde gösteren Fransa Versay’ı silahsızlandırmalıdır...”

 

Emperyalist ülkeler dahil dünyamızın değişik ülkelerinde proletaryayı veya kendi ideolojik anlayışları ile işçi sınıfını temsilettikleri savında olan büyüklü küçüklü değişik “sosyal demokrat” veya “komünist” etiketli partilerin veya gerçekten böyle olabilen partilerin halen sahip çıktıkları ve özellikle 1 Mayıs günleri söyledikleri Enternasyonal marşı, Paris Komünü içinde doğmuştur. İşçi marşı olarak Enternasyonal, Temmuz 1871’de komüner Eugène Pottier tarafından kaleme alınmıştır.

 

İngiliz sendika önderlerinin ve Fransız işçi temsilcilerinin çağrıları ile 28 Eylül 1864’de Londra’da St. Martin’s Hall’de (Aziz Martin Salonu) kuruluş toplantısını yapmış olan I. Enternasyonal, 1869 yılında yaklaşık 800 bin üyeye sahibolmuştur. Anarşist Mikhail Bakunin ile Karl Marks arasındaki uyuşmazlık, birliğin dağılmasında önemli rol oynamıştır. Bakunin yanlıları örgütün Londra’daki genel yönetim kuruluna karşı açık savaş ilanetmişlerdir. 

 

Paris Komünü’nün (1871) ardından, 1872 yılında Hague’de toplanan I. Enternasyonal Kongresi’nde -kongreye katılmamış olan- Bakunin örgütten ihraç edilmiş ve sonuçta aynı kongre de I. Enternasyonal dağılmıştır... Aslında Marks’da artık bu çekişmelerden uzaklaşarak asıl çalışmalarını tamamlamak istemektedir... Marks tarafından Hague Kongresi’nin bitiş bildirisine eklenen şu cümle, Bakunin yanlılarının temel rahatsızlık nedenlerini de göstermektedir. Cümlede kelimesi kelimesine şunlar söylenmektedir: “Toprağın ve kapitalin sahipleri,  bunları edindikleri  zamandan beri, sahipoldukları politik ayrıcalıklarını, ekonomi üzerindeki tekellerini sürekli ebedileştirmek, işgücünü köleleştirmek için kullanmaktadırlar. Aynı  nedenle proletaryanın temel büyük görevi politik erki zaptetmektir.” (Marxist Writers’ Archives). Aynı kongrede F. Engels’in önerisi ile örgütün genel yönetim kurulunun merkezi Londra’dan New York’a taşınmış ve yönetim 1876 yılında Philadelphia’da I. Enternasyonal’in dağıtıldığını ilanetmiştir...

 

Marksist aydınların ortak kanılarına göre, bu ilk uluslararası birlik deneyiminin iki önemli kazanımından birincisi, “Komünist Manifesto” ile proletaryanın mücadele programının temel hatlarının şekillenmiş olmasıdır. İkinci kazanım ise, Paris Konünü deneyimi ile Proletaryanın yönetim biçiminin anahatlarının su yüzüne çıkmış olmasıdır.

bir önceki bölüm: 2- Proletaryanın ve ideolojisinin doğuşunu hazırlayan nedenler; bilimsel ve teknolojik devrim; değer, artıdeğer, kâr ve yeni sınıf savaşımı sürecinin başlangıcı üzerine kısa notlar

bir sonraki bölüm: 4- Emperyalizm aşamasına evrimleşen kapitalizm koşullarında proletaryanın güçlenen örgütlülüğü; II. Enternasyonal, 8- saatlik işgünü, işçi sınıfının birlik ve dayanışma günü 1 Mayıs; I. Dünya Savaşı ve ihanet

 PROLETARYANIN DEVRİMCİ ENTERNASYONAL MÜCADELESİNİN VE DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN IŞIĞINDA TÜRKİYE PROLETARYASININ MÜCADELESİNDEN KESİRLER VE 15- 16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ DİRENİŞİNİ DOĞRU ANLAMA VE ANMA ÇABASI

(2) Rusya’da ilk sendikaları Çarlık gizli polisi Okhrana örgütlemiş veya bunları denetim altına alıp beslemiştir. Okhrana’nın gözlüklü entellektüel görünümlü ünlü şefi Sergey Vasilyevich Zubatov (1814- 1917) polis sendikacılığının “babası” olarak tanınmaktadır. Bu nedenle sözkonusu devlet sendikaları “Zubatov sendikaları” olarak adlandırılmaktadır. Özünde konspiratif/ karanlık amaçlı olayın kökeni daha eskilere gitmekle birlikte Rusya’da bu hileyi sistematikleştirerek en mükemmel biçimde kullanmış olan karakter Çarlık aristokrasisinin adamı Zubatov’dur. Konspirasyonun ozamanki amacı, henüz deneyimsiz ve politik önderlikten yoksun olan genç Rus proletaryasını Çarlık aristokrasisinin politik rakibi liberal burjuvaziye karşı bir baskı aracı olarak kullanabilmektir. Zubatov sendikacılığının tipik örneklerinden biri, Aziz/ St. Petersburg’da Papaz Gapon’un yöneticisi olduğu “Rus Endüstri İşçileri Meclisi” adlı örgütlenmedir.

 

Rusya’nın Pasifik’te Japonya karşısında uğramış olduğu ağır askeri yenilginin etkileriyle derinleşen ekonomik ve politik kriz günlerinde, büyük Putilov demir- çelik fabrikaları işçileri, ozamanki Rus takvimi ile 9 Ocak 1905 (kullanmakta olduğumuz takvimle 22 Ocak 1905) günü “çar babaları”ndan yardım istemek amacıyla -günümüzde dünyanın en büyük ve zengin müzelerinden biri olan- Kışlık Saray’a doğru başlarında Papaz Gapon ve ilahilerle yürüyüşe geçmişlerdir. Halktan kişilerinde katılımları ile Kışlık Saray’ın önünde birikmiş olan 100 bin kadar barışçı göstericiye makineli tüfeklerle asbi korkakça bir yanıt verilmiş ve binlece masum insan ölmüştür. Şüphesiz bu korkakça saldırı öncelikle “çar baba” imajını da öldürmüş ve Rusya’da 1905 devriminin başlangıcı olmuştur... Aslında Rusya’da polis sendikacılığı 1903 grevlerinde sarsılmıştır. Devletin insiyatifinde başlatılmış olan bu grevler komünistlerin sendikalar içinde güç kazanmaları ile sonbulurken, polis şefi Zubatov’un kariyeri de ağır bir darbe yemiştir.

 

Olacaklardan habersiz ve yaptığı işe inanarak işçilerin başında Kışlık Saray’a yürümüş olan Papaz Gapon daha sonra devrimci saflara geçecektir ama, bilinçsizliği nedeniyle dengesiz davranışlardan kurtulamayacak ve ileride “Sosyalist Devrimci Parti” içine sızmış bir ajanprovokatör tarafından öldürüldüğü anlaşılacaktır... Okhrana’nın, Zubatov’un kullanmış olduğu ajanprovakatörlerin en ünlüsü -herhalde- Ukrayna asıllı bir Yahudi olan Yevno Azev’dir.

 

O yıllarda Bolşevik Partisi’nden nicel olarak güçlü olan, “sosyalizmin köy komünlerinde gerçekleşeceği” ütopyasına inanan ve proletaryanın devrimci gücünü inkarettiği için kitlelerden kopuk terörü temel politik mücadele yöntemi olarak benimseyen Sosyalist Devrimci Parti’nin askeri kanadının şefliğine dek yükselen ve aynızamanda partinin kasası olan Yevno Azev, diğer yandan gizli polisin şefi Sergey Vasilyevich Zubatov ile doğrudan/ aracısız bağ içinde çalışan ve binlerce ruble aylık alan biridir. Zubatov açısından bu ilişkinin amacı, -bilgi almanın, örgütleri derinlemesine izlemenin ve yönlendirmenin ötesinde- ihtilalci aydınlarla çalışanların, üreten sınıfın, proletaryanın arasına kama sokmaktır... Zubatov, tüm muhalefeti kendi denetimine sokmayı ve aydınların çalışan sınıflarla bağlarını kopartmayı düşlemiştir.

 

Diğer yandan Azev, zaman zaman gizli polise, Zubatov’a dahi kazık atmıştır... Yaptığı işlerin en önemlilerinden biri, 1902’de İçişleri Bakanı Sipyagin’i, Zubatov’un da bağlı olduğu kişiyi öldürmek olmuştur. Sipyagin’i öldürme işinde kullanılan Balmashev adındaki -zavallı şaşkın- genç öğrenci olay yerinde yakalandıktan bir ay sonra idamedilmiştir... Yine Azev, aynı yıl yeni İçişleri Bakanı Plehve’nin iki suvari subayı tarafından öldürüleceğini haber vererek ilk işini biraz dengelemiştir ama, daha sonra, 18 Haziran 1904’de -bombanın atılması işinde Igor Sazanov’u kullanarak- ünlü İçişleri Bakanı Plehve’yi kendisi öldürmüştür. Ardından gizli polise yeni eylemlerle ilgili zengin bir dosya vererek Plehve infazını da dengelemiştir. Plehve’nin öldürülmesinin ardından bu makama, adı modern Rus tarihindeki en gerici/ reaksiyoner ve baskıcı dönemiyle özdeşleşmiş olan Pjotr Stolypin (1862- 1911) gelmiştir...

 

Yukarıda yaptığım özetin özetinin özeti niteliğindeki bazı anlatımların çok ötesinde Azev, karmaşık serüvenler yaşamıştır. Çar II. Nikola’yı (1894- 1917) son anda ölümden de kurtarmış, gizli polisin tepesi tarafından korunduğu için birtürlü yakalanmamış ve açığa çıkmamıştır...

 

Yevno Azev, sonuçta yine eski polis şefi Lopukhin ile Redaktör Burtsev’in işbirlikleri sonucu 1908 yılında gün ışığına çıkartılmıştır... Azev tarafından öldürülmüş olan İçişleri bakanı Plehve’nin yakın çalışma arkadaşı ve dostu olan Lopukhin, Azev’i usta bir dedektif gibi izlemiş olan redaktör Burtsev’in, kendisine, “Plehve’yi öldürenin polisteki takma adının Raskin olduğunu” söylemesi üzerine yerinden fırlamıştır. Yakın arkadaşını öldürenin kimliğini o an tesbit etmiştir... Bundan sonra illegalitesi kaybolan Azev ile skandalın merkezine oturan Sosyalist Devrimci Parti’nin tetikçileri arasında bir kaçıp kovalamaca başlayacaktır... Alabildiğine yükünü tutmuş olan ve mazbut bir aile babası gibi gözükmesine karşın artist sevgilisi ile debdebeli ikinci gizli bir yaşam sürdüren yoksulluktan gelme para canlısı Azev için kaçmak zor olmamıştır...

 

Azev’in tüm zenginliği, elindeki Rus hisse senetlerinin savaş öncesi batması ile sonbulmuş ve aynızamanda artık öldürülmeye bile değmeyecek bir karakter haline gelerek unutulmuştur... Lars Rosander’in anlatımıyla Burtsev daha sonra, 1912’de Frankfurt’ta Kafe Bristol’de Azev ile buluşacak ve iki gün boyunca durmadan konuşacaklardır...

 

Kişisel yorumuma göre, -eğer Alman veya başka gizli polis örgütü tarafından ısmarlanmış bir iş değilse- çok büyük bir eylem yaparak omuzları üzerine çökmüş olan ikili yaşamının ağırlığını hafifletmek, kariyerini taçlandırmak isteyen Azev, yaşamakta olduğu kaçıp kovalamacanın ortasında Çar II. Nikola’yı bu kez gerçekten öldürmeye karar vermiştir... Çar, 1909 yazının ortasında/ midsommar günü Stockhom’e resmi bir ziyaret yapmaktaydı... Azev’in biyografisini yazmış olan Lars Rosander’e göre, aynı günlerde Çar’ı öldürmek amacıyla Yevno Azev’de Stockholm’de idi. Herşey mükemmel planlanmıştı ama, ülkedeki göçmen guruplarını ustaca infilitre etmiş olan İsveç gizli polisi daha olmadan girişimi açığa çıkartacak ve Azev’in tüm bağlantılarını tutuklayacaktır. Tutuklamaları duyan Azev kaçacaktır... (Midsommar, en uzun günün yaşandığı, yılına göre 21- 25 Haziran’a rastlayan gündür. Bu gün İsveç halkı tarafından, haç üzerine oturtulmuş çiçekten çelenklerin altında kırlarda dansedilerek, geleneksel yemekler yenerek ve içilerek kutlanır... Aslında İsveç polisinin Azev'i gerçekten elinden kaçırıp kaçırmadığı konusunda da şüpheler taşımaktayım. Belki'de İsveç'i zora sokacak diplomatik bir skandala yolaçmamak için kaçmasına gözyumuşlardır... Daha önce de belirttiğim gibi, Çar'a süikast girişimi ısmarlama da olabilir... Y. Küpeli)

 

Ajanprovokatörlük kurumunun Fransızlar tarafından icadedildiği ama, en mükemmel biçimde Ruslar tarafından yaşama geçirildiği o yılların inancı haline gelmiştir. Bu gerçeğe karşın günümüzde ajanprovokatörlük kurumunun CIA, MOSSAD, İngiliz MI-6 ve MI-5, Türk gizli servislerinden bazıları veya başka servisler tarafından mı daha iyi yaşama geçirdikleri tartışılabilir. Yalnız tartışılamayacak tek gerçek, -özellikle irili ufaklı basın organlarında yer kapmış olan- bazı aydınların ikiyüzlülükleridir. Vaktiyle yığınsal işçi ve gençlik eylemleri olurken yan çizmiş, en çok bir- iki yürüyüyüşe katılmış, ya da bunu bile yapmayıp tüm haklı yığınsal protestolardan tamamen uzak durarak vaktini karşı cinsin peşinde koşmakla geçirmiş, kısacası hiçbirşeye bulaşmamış tiplerin ve hatta bu işlere karşı olmuş veya ikili oynamış kişilerin, polise yardımcı olmuş karakterlerin, aradan onyıllar geçtikten sonra rahat köşelerinde eski “devrimci” rolünde sahneledikleri ikiyüzlülüğün tartışılabilecek hiçbiryanı yoktur.

 

Sözkonusu yığınsal eylemlerin hemen ardından başlatılmış olan tamamen provokatif bireysel terör eylemlerinin bazı ikili karanlık karakterleri, sadece devlet mekanizmasının görünmez eli ile değil, bireysel terörün ve her türden ünün önünde dizçöken bu ikiyüzlü aydınların çabaları ile de gençler için birer saptırıcı örnek, ahmak tuzağı haline getirilmişlerdir. Haksızlıklara başkaldıran gençler, tuzu kuru veya görevli aydınların propogandasını yaptığı bireysel terörün sahte kahramanları ile kanlı tuzaklara sürülürlerken, aynı terörün gürültüsü içinde yığınların kitlesel haklı eylemleri rahatça pasifize edilebilmişlerdir ve aynı entrikalar halen sürmektedir. Mali- sermaye güçlerinin politikacıları yığınlardan kopuk terörün yarattığı korku ortamı içinde en gerici yasaları kolayca yürürlüğe sokulabilmişler, bilinçli olarak büyütülmüş terör gürültüsünün yardımıyla iki önemli karşıdevrimci askeri darbeyi gerçekleştirilmişlerdir. Şikayet edilen faşist maddelerle dolu 1982 Anayasası, kışkırtılıp denetlenmiş bireysel terörün yaratmış olduğu korku ortamı içinde halkın yüzde yüze yakınının oyları ile kabuledilmiştir.

 

Köşelerinde verdikleri talkımlara, “ahlak” derselerine karşın özünde hiçbir toplumsal sorumluluk taşımadıkları anlaşılan aynı aydınlar halen bireysel terörün bazı karanlık sahte kahramanlarını “arkadaşlarıymış” gibi anarlarken, NATO toplantısından üç gün önce İstanbul’da otobüste kucağında bomba patlayan zavallı genç kızı ise “lanetleyerek” sözlerine başlamaktadırlar. Bu kız çocuğuna örnek olmuş veya daha doğrusu örnek gösterilmiş olan bireysel terörün sahte kahramanlarını överlerken nasıl hiçbir toplumsal sorumluluk duygusu taşımıyorlar ve sadece kendi popülaritelerini düşünüyorlarsa, patlamanın etkisiyle organları dışarıya fırlamış ve diğer masum üç insanında ölümlerine neden olmuş zavallı kızı lanetlerlerken de yine kendi küçük yararlarını, üç kuruşluk güvenliklerini, medyadaki konumlarını düşünmektedirler.

 

Bunun böyle olduğu gün gibi açıktır; çünkü, o zavallı kız çocuğunu lanetleyerek söze başlayanlar, bombayı kıza kimin verdiğini, bombayı imaleden kişi ile kıza verenin farklı tipler olup olmadığını, bombanın yolda patlayacak biçimde ayarlanıp ayarlanmadığını sormaya cesaret edememektedirler. Ahmakça bombalama eylemlerinin sonuçta halkı korkutarak hazırlanmakta olan anti- emperyalist yığınsal gösterilere zarar verdiğini yazmaya da cesaret edememektedirler. Ve en önemlisi, W Bush gelmeden tam önce başlayan bu karanlık bombalamaların politik sonuçlarının Türkiye’deki ABD kuklalarına, W Bush ekibine satılmış olanlara, dünya imparatorluğu peşindeki ABD’nin akıntısı içinde ülkeyi kanlı karanlık serüvenlere sürüklemeye çalışanlara yaradığını söylemekten sakınmaktadırlar.

 

Birkısmı “solcu”, birkısmı “ulusalcı” rollerde de olsalar özünde tamamen liberal olan bu ikiyüzlü aydınlar, bireysel terörün üç on yıllık eski sahte kahramanlarına özendirilerek ikinci veya üçüncü elden kullanılan bazı şaşkınların gerisinde CIA’nın, MI-6’in, MOSSAD’ın, bunlarla işbirliği içindeki yerli bazı servislerin veya tümünün birden olabileceğini söyleyerek polisten, devletten daha derin ve tatmin edici açıklamalar istemeye ise hiç cesaret edememektedirler... Hakim güçler tarafından bilinçli olarak popülerleştirilen ve yığınsal muhalefeti ezmekte kullanılan bireysel terörün sahte kahramanlarına sahip çıkar gözükerek hava atarken veya alabildiğine küçük politik kazançlar sağlamaya çalışırken, aynı terörün günümüzdeki kahramanlarını lanetlemeye kalkışmak kadar ikiyüzlü bir tavır olamaz. Ve zaten bu ikiyüzlülükler nedeniyle W Bush ve benzerlerinin ve yerli yandaşlarının politikaları onyıllardır rahatça yaşama geçebilmektedir...

 

Yevno Azev’den metnin çapına göre oldukça uzun sözetmemin nedeni, tamamen bu son gerçeklerle, ikiyüzlülüklerle bağlıdır... İnsanlara sınıf mücadelesi içinde ne ölçüde karanlık entrikaların sahnelendiğini, ne ölçüde ikili hastalıklı karakterlerin bu kirli oyunlarda rol alabildiklerini ve yaşamlarını dahi ağır riskler altına soktuklarını bilinen örneğiyle azıcık gösterebilmek istedim...

 

Yevno Azev, açığa çıkıncaya dek bir efsaneydi. Zubatov’dan maaş alırken milyonlarca insanın gözünde bir “kahraman” görünümündeydi. Avrupa basınının manşetlerindeydi ve tüm ikili karanlık karakterine karşın hiç te korkak biri değildi...

 

Pederşahi kültürlerde tapınılan ve zaman zaman tek değer ölçüsü olarak alınan yaşamı riske atma, cesaret, atılganlık nitelikleri, hertürden bireysel zenginlik ve kariyer peşinde olan maceracılarda, ırkçı ve faşist karakterlerde de rahatça bulunabilmektedir. Bu nitelikler haksızlıklara gerçekten başkaldırma duygularıyla ve yığınların haklı savaşımlarının doğru çizgileri ile birleşmedikleri sürece gerçek insani değerler olarak olumlanamazlar. Ve yine özellikle Türk toplumunun pisliğe üşüşen sinekler gibi -haksız kazançların ürünü- her türlü zenginliğin ve kariyerin üstüne atlayıp büyük bir açgözlülükle payını almaya çalışan “aydın” tiplerine değil, Burtsev gibi gerçeğin peşinde koşan aydınlara, gazetecilere ve bildiklerini açıklayarak toplumu kanlı karanlık konspirasyonların sarmalından koruyacak Lopukhin gibi bürokratlara gereksinimi vardır.- Yusuf Küpeli

 http://www.sinbad.nu/