Yusuf Küpeli, Bazı yerli faşist yalanlar, Thomas More, Ütopya, Vatikan ve Hitler üzerine kısa notlar

 

(...) Diğer yandan, İslam’ın hangi dalı olursa olsun, bunların hiçbirinin içinde ırk ayırımı, millet ayırımı olmadığı, İslam’ın Türklük, Araplık, İranlılık veya başka bir millet için olamayacağı, ırkçı ideolojilerle yanyana getirilemeyeceği gün gibi ortadadır... (...) Anti-emperyalist sosyalist düşüncelerin etkisindeki gençler, vaktiyle CIA ve yerli ortakları tarafından örgütlenip alanlara salınmış olan ırkçı faşist güruhlarla bütünleştirilmeye, birleştirilmeye çalışılmaktadır... Sovyetler Birliği’nin yıkılmış olması ve değişen bazı ABD politikasları nedeniyle günümüzde sahte anti-emperyalist bir retorik (söylem) geliştirmiş olan sözkonusu eski faşist CIA oğlanlarından birisini, büyük bir bilgiçlikle “Türkçülük” taslayan böyle komik küçük bir sahtekarı, tesadüfen... (...) Yalancının, faşistin yerlisi veya Avrupalısı olmaz ama, Batı’nın patronları benzer tezgahları çok daha büyük bir incelikle kurmakta, yalanı daha ustaca söylemektedirler... (...) Evet beklenemez ama, Papa XI. Pius (= XI. “inanmış”, veya XI. “mu’tekid”), 1935 yılında Thomas More’i Vatikan’ın “azizler” listesine almıştır. Papa tarafından inancın kutsal “şehidi” mertebesi ile taçlanan More’in “küçük altın kitabı” Ütopya, asıl bundan sonra ön plana çıkartılarak milyonlarca nüsha basılıp dağıtılmaya başlamıştır. Bu olaydan sonra Thomas More, Ütopya adlı yapıtıyla dünyamızda tanınmıştır.  (...) Tek ayak üzerinde hertürlü yalanı utanmadan kıvırabilen faşist karakterlerin ne Türk milletinin tarihi kahramanlarıyla, ne halkın insancıl kültürüyle, ne yine halkın gerçek sorunlarıyla, ve ne de herhangi bilimsel bir gerçekle uzaktan yakından bağları yoktur ama, tüm bu gerçekleri usanmadan anlaşılır biçimde madde madde halka anlatabilecek aydınlara gereksinim vardır.

 

 

Bazı yerli faşist yalanlar, Thomas More, Ütopya, Vatikan ve Hitler üzerine kısa notlar

 

Türkiye’de 1960’lı yıllarda CIA ve yerli ortakları tarafından üretilen faşist Türk- İslam sentezi gibi alabildiğine eklektik ideolojiler (uyuşmazlık içindeki unsurların birbirlerine yamanmaları ile oluşturulan düşünce sistemleri), aslında, Batı’dan, öncelikle Hitler Almanyası’ndan ithal edilmiş birtakım yamama faşist ideolojilerin Türkiye toplumuna yönelik kaba adaptasyonları olmuşlardır. Türkiye sınırları içindeki yasadışı kamplarda -polisin de bilgisi dahilinde- birtakım servis elemanları tarafından askeri ve ideolojik eğitimden geçirilen, ve sözde “devleti korumakla” görevlendirilen bu “Bozkurt” lakaplı yarı askeri faşist örgütlenmeler, ülkenin halktan yana aydınlarına yönelik saldırılarda ve cinayetlerde kullanılmışlardır. “Amerika olmasa Rusya bizi ‘şey eder’” gibisinde adi argo söylemlerle doktrine edilmiş olan bu saldırgan yarı-askeri guruplar, tasmalarının ucu CIA bağlantılı servis elemanlarının elinde duran bu faşist sürüleri, barışcı demokratik ortamı terörize etmekte kullanılmışlardır. Sözkonusu işleriyle faşist askeri darbelerin hazırlanmasında katalizatör rolü üstlenmişlerdir. Özellikle 12 Eylül darbesinin hazırlanmasında önemli rol oynamışlardır ama, silahlı kuvvetlerin birliğinin sağlanması amacıyla bunlara da sınırlı göstermelik bir darbe vurulmuştur... Bunlar, günümüzde de olduğu gibi- biryandan “sol” retorik (söylem) ve sözde “milliyetçi” retorik (söylem) kullanırlarken, diğer yandan da asıl olarak ABD emperyalizminin, ABD merkezli mali-sermaye güçlerinin yolunu açan CIA gibi servislerin, Pentagon’un planları çerçevesinde kullanılmışlardır. Aynı merkezler tarafından finanse edilmişlerdir...

 

Ülkenin sosyalist ve ulusalcı anti-emperyalist aydınlarına ve üniversite gençliğine, demokrat düşünceli basın mensuplarına saldırtılan, başta Abdi İpekçi ve savcı Doğan Öz olmak üzere birçok önemli aydının katledilmelerinde, yedi masum TİP üyesi gencin evlerinde vahşice öldürülmeleri gibi ürkütücü karanlık cinayetler de kullanılan bu yarı askeri faşist gurupların üyeleri, hukuki sorumluluklarından sürekli kurtarılmışlardır...

 

Aynı provokasyonun diğer kolu da bazı uygun “sol” çevrelerin içinde tezgahlanmıştır. Gençliğin yığınsal demokratik eylemlerinden kopartılan, ve bu yığınsal eylemin sonunu hazırlayan, ülkenin demokratik aydınlarına ve özgürlükçü 27 Mayıs anayasasına saldırı için gerekli uygun ortamı yaratan birtakım denetim altındaki “sol” terör gurupçukları da, aynı amerikancı askeri darbenin katalizatörü rolünü oynamışlardır. Bu gurupçukların ahmakça ve hainane terör eylemleri sonucu, tezgahlanan provokasyonlardan habersiz ordu tabanında kendisine destek sağlayabilen Amerikancı askeri darbeler örgütlenmiştir...

 

Günümüzde hala sağ da ve “sol”da birtakım marjinal çevreler kanlı karanlık provokasyonlara alet olmuş, cinayetler işlemiş, büyük trajedilere kaynaklık eden yalanlar söylemiş birtakım karanlık kişilikeri kendi “kahramanları” ilanetmekte, ve sonra bu tavırları ile tamamen ters bir biçimde demokrasi istediklerini ilanedebilmektedirler... Bunlardan “sol” da gözükenleri, veya bu maskeyi takanları, veya öyle olduklarını sananları, biryandan sözde 27 Mayıs anayasasını savunur gözükürlerken, diğer yandan bu anayasanın yokeldilmesi için gerekli iklimi hazırlamış olan birtakım karanlık terör kahramanlarını, uykularda adam vurup cinayetini Türün-Tağmaç Cuntası’nın istemine uygun biçimde başka masum insanların omuzlarına yıkanları, “kahramanları” ilanedebilmektedirler...

 

En güçlü mali-sermaye basınından kaptığı köşesinde oynadığı “ilerici” ve “solcu” rolüne karşın adiliği suratının ifadesine vuran vıcık vıcık biri, dokunsan insana elinin kirleneceği hissini veren biri, biryandan vaktiyle fidye için kaçırılmış olan bir işadamına övgüler düzerken, bu tavrıyla tekelci iş çevrelerine kuyruk sallarken, diğer yandan -biryerlerden aldıkları tiyöye uygun olarak- sözkonusu işadamını kaçırıp fidye isteyenleri yığınsal demokratik gençlik hareketinin örgütü Dev-Genç ile bütünleştirmeye çalışmaktadır. Bu yasadışı bireysel terör eylemini, olayla herhangi bir bağı olmayan Dev-Genç’in “doğal bir tepkisi” olarak yansıtmaya çalışmaktadır. Kısacası, her kirli dalda eli olduğu hissedilen bu gazeteci rolündeki karışık tip, kitlelerden kopuk ve kitle eylemine zarar verici karanlık bireysel terör eylemlerini demokratik yığınsal gençlik hareketine maletmeye çalışarak zehrini akıtmaktadır... Ve gençlerin, emekçi insanların kafaları, sözkonusu tip ve benzerleri aracılığıyla, bunların bitmeyen yalanları ve tahrifatlarıyla sürekli karıştırılmaktadır... 

 

Biryandan “sol”da gözükmeye, çalışanların haklarını “savunur” gözükmeye, “milliyetçi” gözükmeye çalışırken, diğer yandan asıl olarak ABD emperyalizminin, uluslarüstü tekellerin ve bunların Türkiye uzantılarının yararları yönünde eylem yürüten faşist örgütlenmelere, bu örgütlenmelerin sözkonusu yamama faşist ideolojilerine yönelik sistematik bir aydınlanma kampanyası malesef yürütülememiştir... Birileri çıkıpta, herşeyden önce ne İslam kendi içinde tam bir bütündür ve ne de Türklük, dememiştir. Dolayısıyla, hangi “İslam” ile hangi “Türklüğün” sentezi nasıl yapılabilir?, diye soran olmamıştır. Aslında, ne bilimdışı “ırk” kavramından tamamen uzak geçmişin göçebe eşitlikçi Türklüğü ile günümüz Türkiye Türklüğü arasında bir bütünlük vardır, ve ne de çağımızın değişik Türk milletleri arasında tam bir dil birliği, kültürel ve ekonomik birlik vardır... Diğer yandan, İslam’ın hangi dalı olursa olsun, bunların hiçbirinin içinde ırk ayırımı, millet ayırımı olmadığı, İslam’ın Türklük, Araplık, İranlılık veya başka bir millet için olamayacağı, ırkçı ideolojilerle yanyana getirilemeyeceği gün gibi ortadadır...

 

Aslında günümüzde de farklı bir düzeyde yeni tuzakların ilmikleri atılmaktadır... Genç nesiller, iyiniyetli emekci insanlar, sosyalizme inandığını düşünen insanlar, anti-emperyalist duygular taşıyan insanlar, “sosyalizm”, “anti- emperyalizm”, “ulusalcılık”, “demokrasi” gibi sonderece anlamlı sözcükleri asıl anlamlarından kopartarak içinde barındıran birtakım -güne uygun- yamama ideolojilerle ya sözde “sol” liberal akımların kuyruğuna takılmaya, ya da “kızıl elmacılık” veya başka “cephe” adları taşıyan yapılanmalarla eski faşist güruhlara yamanmaya çalışılmaktadırlar. Anti-emperyalist sosyalist düşüncelerin etkisindeki gençler, vaktiyle CIA ve yerli ortakları tarafından örgütlenip alanlara salınmış olan ırkçı faşist güruhlarla bütünleştirilmeye, birleştirilmeye çalışılmaktadır. Böylece sağlıklı, gerçek anlamıyla çalışan insanların yararlarını savunan, hangi milletten olursa olsun çalışanların yararlarını ortak gören bilimsel bir sosyalizmin önü kesilmeye çalışılmaktadır...

 

Sovyetler Birliği’nin yıkılmış olması ve değişen bazı ABD politikaları nedeniyle günümüzde sahte anti-emperyalist bir retorik (söylem) geliştirmiş olan sözkonusu eski faşist CIA oğlanlarından birisini, büyük bir bilgiçlikle “Türkçülük” taslayan böyle komik küçük bir sahtekarı, tesadüfen Türkiye saati ile 11.20 sularında bugün (21.04.2007), milliyetçi bir kanalda dinleme şansına sahiboldum... Bu cismi kadar kişiliği ve bilgisi de küçük kariyerist düzenbaz, geçmişin eli kanlı faşist örgütlenmesinden gelen bu kötü ünlü kişi, 12 Eylül’ün ardından MHP’den kopmuş olan yeni küçük “faşist” partinin genelsekreteri olmuş olan bu illizyonist, büyük “profösör” havalarında lafları ağzında yuvarlayıp şişirerek, aynen, “endüstri sermayesi ile mali-sermaye, yani finans-kapital birlikte hareket ediyorlar”, diyerek akıl almaz bir “emperyalizm” tarifi yapmakta idi... “Finans kapital” olgusunun ne olduğunu bilenler, elbette karşılarında herhangi bir sözüne güvenilemeyecek küçük bir dolandırıcı olduğunu anlayabilirlerdi ama, programı izleyen ve doğal olarak bu kavramlardan habersiz olan binlerce kişi rahatça tuzağa düşebilirdi. Programı yapan sözde anti-emperyalist cahil kişi ise, “işe tam damarından girdiniz” gibisinden cafcaflı sözcüklerle bu küçük sahtekarı sıvazlamaktaydı... 

 

Sözkonusu küçük illizyonist, finans-kapital veya mali-sermaye denen şeyin kapitalizmin emperyalizm dönemine özgü olduğunu, banka sermayesi, ticaret sermayesi ve endüstri sermayesi birliğinden, bütünleşmesinden meydana geldiğini bilmeyecek kadar cahildi. Bunu bilmek için ekonomi profösürü olmaya gerek yoktu; bu bilgi, ekonomi bilgisinin ABC’si gibiydi. O, hala ne olduğunu anlamadığı bir “finans kapital” ile “endüstri sermayesi” bütünleşmesinden bilgiççe sözetmekte, ağzını şişirerek bu ikisinin emperyalizm olduğundan dem vurmakta idi. Sosyalizme gönül vermiş olmalarına karşın yeterli bilgileri olmayan birileri, anti-emperyalist olduklarına inanan insanlar, bu ve benzeri sahtekarlar aracılığıyla dolandırılmaktaydılar. Şüphesiz herkes herşeyi bilemezdi ve zaten herşeyi bilen biri de hiçbirzaman bulunamazdı. Bilgi, sürekli akan zaman ve değişip zenginleşen yaşam içinde ne ölçüde ileri ve zengin olursa olsun göreceli kalmaya mahkumdu ama, bilinen ve bilinebilen birtakım gerçekler de elbette vardı... Sözkonusu sahtekar ve benzerleri, genç insanları bilinen gerçeklerden de uzaklaştırmakla, yanıltarak birtakım ekonomik ve politik güç merkezlerinin çekim alanlarına sokmakla görevli profesyonel yalancılardı. Profesyonel yalancı olmak için ise bilgili olmaya hiç gerek yoktu; her derde çare bulan üfürükçü imamlar nasıl müşteri sıkıntısı çekmiyorlarsa, bunların Hıristiyan dünyasındaki din tüccarı muadilleri de aynışekilde köşeyi dönebiliyorlardı...

 

Sonzamanlarda Türkiye’de gözükmeye başlayan sözkonusu korkutucu cinayetlerin alası Hıristiyan dünyasında yüzyıllardır işlenmektedir. Türkiye’de gerçekleşenlerden çok daha vahşi cinayetler, Püritan Protestan ideoloji ile doktrine edilmiş ırkçı fanatik ahmaklar eliyle, Ku Kulux Klan eliyle en az bir asırdır ABD’de işlenmektedir. Kafaları beyaz kukuletalarla örtülmüş ve ayak bileklerine dek uzanan -saflığın, temizliğin simgesi- beyaz entariler giymiş olan bu karanlık ruhlu ırkçı katiller, yanan haçların altında ve bir dini ibadet (rituel) havasında sadece Afrika kökenli siyah amerikalıları değil, aynızamanda Katolik amerikalıları da katletmişlerdir ve etmektektedirler... Diğer yandan Katolik inancının yandaşları da, özellikle bu inancın merkezi Vatikan’da, ırkçılık ve faşizm konularında lekesiz değildir. Mali-sermaye güçleri ile bütünleşmiş olan Vatikan, Mussolini’nin ve Hitler’in emrine girmiştir. Bankası aracılığıyla Mafya işlerine bulaşmıştır. Vatikan’ın günahlarını çıkartabileceği bir makamın bulunması olanaksızdır... Aslında, mali-sermaye güçlerinin diktatörlüğüne hizmet etmekten başka görevleri olmayan faşistler, dünyanın heryerinde aynıdırlar; tek silahları yalan ve demagojidir... Sözkonusu dolduruşu yapan küçük ahlaksız yalancı ile, “İslam terörizmi” veya “İslamo faşist” yalanlarını yayan ahlaksızlar arasında özünde bir fark yoktur...

 

Yalancının, faşistin yerlisi veya Avrupalısı olmaz ama, Batı’nın patronları benzer tezgahları çok daha büyük bir incelikle kurmakta, yalanı daha ustaca söylemektedirler... Mali- sermaye dayanıklı masonik örgütlenmelerinin simya labaratuarlarında üretilmeye çalışılan ve AB’yi birleştirmesi hesaplanan yeni zehirli tutkalın veya dogmanın, Batı’nın değişik parçalarını nasıl birleştireceği, nasıl yeni birleşik Batılı saldırgan bir güç yaratılacağı ileride daha iyi gözükecektir. Veya aslında aynı sürecin Batı toplumunda ne ölçüde yepyeni derin ayrışmalara, çatışmalara kapı açacağı ileride gözlemlenebilecektir... Toplumları, toplumlar içindeki değişik sınıfları ortak bir menfaat çevresinde birleştirme iddiası ile sahneye çıkan faşizmin, gerçek anlamda bir birliği başarabildiğine şimdiye dek tanık olunmuş değildir. Fakat tam tersine toplumlardaki uzlaşmazlıkları ve çatışmaları keskinleştirdiği bilinen gerçeklerdendir.

 

Sadece mali-sermaye güçlerinin yararlarını savunuyor olması nedeniyle faşizm, toplumlardaki ayrışmayı, çelişkileri, çatışmaları daha da keskinleştirmiştir ve keskinleştirir. Sadece sınırlı sayıda tekelin, mali- sermaye çevresinin yararlarını gözeten diktatörlüklerin gerçekten birleştirici olmaları olanaksızdır... Ve şüphesiz mali-sermaye güçlerinin “anavatanı” Batı’daki gelişmeleri, ayaksesleri hergeçen gün daha fazla duyulan postmodern faşizmin başarısını veya başarısızlığını, aynızamanda Batı’nın demokrasi güçlerinin direnci de belirleyecektir... Avrupa’nın ve ABD’nin ne olacağı ileride daha iyi görülecektir ama, mali-sermaye güçlerinin çekim alanındaki AB ve ABD politikacılarının, giderek daha fazla talan edilen ve bir çöplüğe döndürülen gezegenimizde, etrafı yüksek duvarlarla çevrili varlıklı bir vaha, bir Utopia (Ütopya) adası yaratma düşleri taşıdıkları şimdiden bellidir... Aslında Hitler’de aynı düşlere sahipti...

 

Ekonomik yararları ve politik iktidar sorunları nedeniyle Vatikan’dan ideolojik olarak ta kopan, Protestan reformunu başlatan, Protestanizm’in başlıca kollarından Anglican Kilisesi’nin ilk taşlarını yerleştiren VIII. Henry (kırallığı, 1509- 47), koyu katolik olması ve Vatikan’a bağlılığı nedeniyle Sir Thomas More’un (1477- 1535) kellesini celladına teslim edecekti... Çağının aydınlarından ve teologlarından olan Thomas More’un birsürü yazısının içinde küçük bir yer tutan kitapçığı Utopia (Ütopya,1516), veya grekçedeki gerçek anlamıyla “Hiçbiryer”, yanıltıcı birtakım İngiliz kaynaklarında, ve aynı kaynaklardan dolaylı-dolaysız aktarmalar yapan, bu kaynaklardan etkilenen kerametleri kendilerinden menkul birtakım Türkiyeli “aydınların” metinlerinde, “komünist” bir toplumun ilk resmi gibi yansıtılmaya çalışılmıştır. Türkçeye 1960’lı yılların ilk yarısında kazandırılan sözkonusu kitapçık, aslında, rüşeym (embriyon) halindeki faşist bir toplumun, ve bu toplumun örgütlenmesinin tasvirinden başka birşey değildir... Neden böyle olduğu biraz sonra daha iyi anlaşılacaktır.

 

Yeni deniz yolları keşfedilir, Amerika kıtası yağmalanıp “vahşi” yerli halkı katledilirken, ve Vatikan’a başkaldırmış olan XIII. Herny ile İngiltere denizler ötesi bir imparatorluk olma yolunda ilk adımlarını aterken yazılmıştır More’in sözkonusu Ütopya kitapçığı. Ve yine sözkonusu yapıt, Batı’da gelişmeye başlamış olan sömürgeci ve ırkçı düşüncelerin etkisinde kalmıştır kaçınılmaz olarak... Tüm bu etkilerle kaleme alındığı anlaşılan kitapçıkta, etrafı surlarla çevrili “ideal” bir dünya (Ütopya adası veya Hiçbiryer) ve bu “mükemmel” cumhuriyetin “ideal” sosyal sistemi tasviredilmektedir. Ve şüphesiz bu “ideal sosyal sistem”, kendi dışındaki “vahşi” dünyayı yağmalamayı, ve o dünyanın ilkel insanlarını cezalandırmayı meşru görmektedir. İzole edilmiş bir adada -kendi dışındaki toplumlarla arasına duvar örerek- kurulmuş olan bu “ideal” düzen, aslında faşist bir toplumsal yapının embriyonundan başka birşey değildir...

 

Ütopya’da veya Hiçbiryer’de, bu yerin “gelişmiş” sakinlerinin “mükemmel” sosyal örgütlenmeleri, hiyerarşileri, ve kendi dışlarındaki “ilkel ve vahşi” dünyaya yönelik “haklı” cezalandırma operasyonları anlatılmaktadır... Vatikan’da sivri üçgen Papa küllahının altında oturan bir mali-sermaye Babası’nın, İngiliz kaynaklarında ve türkçe çevirilerin tanıtım yazılarında ifade edildiği gibi “komünizmi öven” bir faniyi, Thomas More’u, Hıristiyan inancın “şehidi” ilanetmesi, More’un kafasının üzerine haleler oturtması, O’nu bir “aziz” mertebesine yükseltmesi beklenemez... Evet beklenemez ama, Papa XI. Pius (= XI. “inanmış”, veya XI. “mu’tekid”), 1935 yılında Thomas More’i Vatikan’ın “azizler” listesine almıştır. Papa tarafından inancın kutsal “şehidi” mertebesi ile taçlanan More’in “küçük altın kitabı” Ütopya, asıl bundan sonra ön plana çıkartılarak milyonlarca nüsha basılıp dağıtılmaya başlamıştır. Bu olaydan sonra Thomas More, Ütopya adlı yapıtıyla dünyamızda tanınmıştır. Çünkü bu yapıtta resmedilen dünya, Hitler politikaları ve düşleriyle tam bir uyum içerisindeydiler. Hitler’de, “yönetmek için yaratılmış üstün ariler”den oluşan ve dış dünyanın kirletici etkilerinden izole edilmiş olan anavatanından dünyayı yönetmeyi, sömürmeyi ve gerekli olduğu zamanlar dışındaki ilkel yaratıklara yönelik cezalandırma seferleri örgütlemeyi düşlemekteydi...

 

Thomas More’i 1935 yılında Vatikan’ın “azizler” listesine alan Papa XI. Pius’un kimliği ve nasıl bir politik iklim içinde bu kararını vermiş olduğu önemlidir şüphesiz... İtalya’da 31 Ekim 1922’den beri faşist Mussolini iktidardaydı. Mussolini rejimine vermiş olduğu desteğin ödülü olarak Vatikan, Şubat 1929’da faşist Mussolini hükümeti tarafından bağımsız Vatikan Şehir Devleti olarak ilanedilip tanınmıştı. Ve Thomas More’in aziz ilanedildiği 1935 yılında Mussolini, iktidarının en güçlü dönemini yaşamaktaydı. Çünkü, 27 Şubat 1933’de Reichstag’ı (Alman meclisini) ateşe verip provokasyonun sorumluluğunu komünistlerin omuzlarına yıkmaya çalışan Alman Nazi partisi, 5 mart 1933’den itibaren iktidarın tek sahibi haline gelmişti. Almanya’nın elini kolunu bağlamış olan Versailes (Versay) anlaşması ise 1935 yılında Hitler tarafından bütünüyle geçersiz hale getirilmişti. Hitler’in verdiği cesaretle aynı yıl, Thomas More’in aziz ilanedildiği yıl Benito Mussolini, yoksul Ethiopia (Habeşistan) halkının kafasına zehirli gaz bombaları yağdırarak saldırıya geçmişti. Faşistlerin ilk büyük sınırdışı saldırıları idi bu, ve kısa süre sonra, 1936 yazında General Franko’nun Kuzey Afrika'dan getirdiği faşist güçleri Mussolini İtalyası'nın ve Hitler Almanyası'nın destekleriyle İspanya’nın seçilmiş demokratik hükümetine, İspanya’nın emekçi halkına saldıracaklardı...

 

Thomas More’un “aziz” ilanedilmesinden ve O’nun Ütopya adlı sözkonusu kitapçığı milyonlarca nüsha çoğaltılıp dağıtılmaya başlamasından sadece iki yıl önce, 10 Mayıs 1933 günü, Nazi partisinin haydutları Berlin’de yüzbinlerce kitabı, dünya klasiklerinin en insancıl örneklerini sokak ortalarında dinsel bir tören havasında yakmışlardı. Yakılanlar sadece sosyalizmin klasikleri değildi. Bunların arasında onlarca ve onlarca uluslararası ün sahibi büyük insancıl roman ve öykü yazarının ürünleri, romanları, öykü kitapları, dünya klasiklerinin en değerli ürünleri vardı. Ve Papa XI. Pius, Thomas More’i “aziz” ilanetmeden sadece bir yıl önce, 1934’de Hitler ile anlaşma imzalamıştı. XI. Pius, Nazi partisine ayakbağı olmayacağı, tam tersine yardımcı olacağı, konusunda Hitler’e garanti vermişti. Thomas More’un “aziz” ilanedilmesi, ve Ütopya adlı yapıtının milyonlarca nüsha çoğaltılarak dağıtılması, Hitler’e verilmiş olan destek sözünün pratiğe geçirilmesinden başka birşey değildi.. XI. Pius’un yerine geçecek olan Papa XII. Pius (yönetimi 1939- 58) ise, “Hitler’in Papası” olarak ün yapacaktı (bak: John Cornwell, Hitler’s Pope, The Secret History of Pius XII, USA 1999).

 

Thomas More “aziz” ilanedildiği zaman, Vatikan, İtalyan faşistleri, Alman nazileri, Hırvat faşist örgütlenmesi Ustaşa ve benzeri kardeş örgütlenmeler tek merkeze bağlı bir kıyım makinesi gibi işlemekteydiler. Savaş sırasında faşistler Yugoslavya’da ezici çoğunluğu sivillerden oluşan iki milyon civarında insan katledeceklerdi ve bunların 800 bine yakınını sadece Vatikan bağlantılı faşist Ustaşa öldürecekti. Kurbanların altın dişleri, altın ve gümüş takıları sadece Nazi toplama ve izalasyon kamplarının depolarında değil, aynızamanda Hırvatistan’daki Katolik manastırlarında da elegeçecekti... Sözkonusu politik iklim içinde Thomas More Vatikan’ın “azizleri” arasındaki yerini almıştı...

 

Şüphesiz eksik verilerin ve zamanın egemen düşüncelerinin etkileriyle kaleme alınmış Ütopya kitapçığına karşın, Thomas More özünde inançlı ve insancıl bir kişilikti. O’nu ne Hitler’in emrine girmiş menfeatçı düzenbaz Papalarla, ve ne de Faşist Mussolini ve Hitler ile aynı kefeye koyabilmek olanaklı idi... Pozitif etkileri günümüze dek uzanan ve alabildiğine insancıl “Deliliğe Övgü” yapıtı ile Türkiye’de de tanınan ünlü Hollandalı hümanist Desiderius Erasmus’un (1469- 1536) yakın dostu olan Thomas More’i Vatikan’ın işleri nedeniyle suçlayamaya kalkmamız hata olur. Ütopya adlı yapıtı faşistler tarafından kullanılmaya uygun olsa da, Thomas More, kişiliği ve tüm yaşamıyla günümüzün çağdaş faşist karakterleriyle arasına duvarlar örmüş birisidir aslında... Fakat, hangi ülkeden olurlarsa olsunlar faşistler, ünlü kişilikleri, tarihi kahramanları, ve ülkelerin tarihlerini çarpıtarak ve yalanlarla süsleyerek amaçları uğrunda kullanmakta ustadırlar...  Thomas More’un Hitler’in emrindeki Vatikan tarafından aziz ilanedilmesi olayını da, eksik ve hatalı formüle edilmiş birtakım düşüncelerin kimler tarafından nasıl algılanıp çarpıtılarak insan soyuna karşı tehlikeli bir silah haline getirilebildiğini kavrama açısından önemseyebiliriz. 

 

Günümüz Türkiyesinde de gizli-açık faşist örgütlenmeler, birbirleri ile uyuşmayacak ırkçı millet anlayışı ve İslamiyet kavramlarını yanyana getirerek, yalanlarla bozdukları uydurma bir tarihe sözde sahip çıkarak, ülkenin -kendilerinden tamamen uzak- tarihi şahsiyetlerine sahip çıkarak, deli saçması yalanlarla genç insanları dolduruşa getirerek mali-sermaye güçlerinin desteğinde iktidar koltuğuna yürümeye çalışmaktadırlar. Bu işi yaparlarken de, yukarıda kısaca ifade etmiş olduğum gibi, gerçekdışı saçma sapan mali-sermaye tarifleri yapmakta, anti-emperyalist rolü oynamaya çalışmaktadır. Şüphesiz yakın geçmişi biraz bilenlerin, “Hangi dağda kurt öldü de bu sahtekar CIA kuklaları, Pentagon tetikçileri birden anti-Amerikancı oldular?”, diye düşünmeleri gerekmektedir... 

 

Bundan beş-on yıl kadar önce İsveç devlet televizyonunda izlemiş olduğum bir söyleşi hala tüm canlılığı ile aklımdadır... Söyleşiyi veren kişi, eski tarihi Viking silahları üreten ve dönemin tarihinin uzmanı olan bir isveçliydi... Bilindiği gibi Vikingler, 800- 1000 yıllarında İskadinavya tarihine damgalarını vurmuş savaşcı “barbar” topluluklardır. Küçük yelkenli ve kürekli tekneleri ile Amerika kıtasına dek gitmişler, Rusya ve Karadeniz üzerinden İstanbul Boğazı’na dek inmişlerdir. Hem korsan ve hem de tüccar olan bu korkusuz savaşcı halka, günümüzün ırkçı İsveç faşistleri sözde sahip çıkılmaktadırlar. Vikingleri kendilerindenmiş gibi göstermeye çalışmaktadırlar... Ve yine bilindiği gibi Alman, İngiliz ve Amerikan Neo Nazileri ile bağ içinde olan İsveç faşistleri, kafalarını kazıtıyor olmaları nedeniyle, “deri kafalılar” olarak ta anılmaktadırlar... Röpörtajı yapan gazeteci, bu konu hakkında, “deri kafalılar” hakkında ne düşündüğünü sözkonusu Viking uzmanına sormuştur. Röpörtajı veren uzman kişi, acı acı gülmüş, ve Vikingler herşeyden önce uzun saçlıydılar, ırk kavramından, ve millet kavramından habersizdiler, onların gözünde tüm insanlar aynıydı, diğer halklarla çok rahat ilişkiler içine giriyorlardı, diye yanıtlamıştır. Gerçeği anlaşılır biçimde açıkladıktan sonra, eğer Vikingler dirilecek olsalar, ilk işleri sözde kendilerine sahip çıkan bu “deri kafalıları” yoketmek olurdu, diye sözlerini bağlamıştır...

 

Henüz medenileşememiş göçebe bozkır topluluklarının, usta at binicisi savaşcı göçebe Türkler’in de aslında yukarıda sözedilen Vikinler’den bir farkları yoktur. Onlar da haksızlıklar karşısında boyun eğmeyen özgür ruhlu ve eşitlikçi yiğit savaşçılardı, ve her yeniliğe, karşılaştıkları her topluma karşı çocukça bir merakları vardı. İnsanlar arasında herhangi bir ayırım, “ırk” ve millet ayırımı yapmazlardı, böyle kavramlardan tamamen habersizdiler. Zaten böyle olmasa, yıktıkları medeniyetlerin kültürlerini, idari sistemlerini ödünç alarak, bunlara kendilerinden de birşeyler katarak yeni medeniyetler üretemezlerdi. Çağdaş ahmak ırkçı kafalarla bir Selçuklu İmparatorluğu’nu, bir Osmanlı İmparatorluğu’nu kurabilmek kesinlikle olanaksızdı... Özünden kopartılarak faşistler tarafından sahiplenilmeye çalışılan geçmişin göçebe yiğit savaşcı Türkleri günümüzde dirilecek olsalar, yapacakları ilk iş, bu yalancı faşist sahtekarları temizlemek olurdu... Asıl adı çok uzun olan ve kısaca Şovalye (Süvari) Arslan veya Fetheden Arslan anlamında Alp Arslan (1030- 1073) olarak anılan ünlü Selçuklu hükümdarı günümüzde dirilecek olsa, ilk işi, kendi adını kullanmaya kalkan mali-sermaye uşağı dolandırıcıların kellerini götürmek olurdu herhalde. Fatih Sultan Mehmet dirilecek olsa, yine benzer işi yapardı...

 

Tek ayak üzerinde hertürlü yalanı utanmadan kıvırabilen faşist karakterlerin ne Türk milletinin tarihi kahramanlarıyla, ne halkın insancıl kültürüyle, ne yine halkın gerçek sorunlarıyla, ve ne de herhangi bilimsel bir gerçekle uzaktan yakından bağları yoktur ama, tüm bu gerçekleri usanmadan anlaşılır biçimde madde madde halka anlatabilecek aydınlara gereksinim vardır.

 

Yusuf Küpeli

22 Nisan 2007

yusufk@telia.com  

 

http://www.sinbad.nu/