Yusuf Küpeli, I. Süleyman (Kanuni Süleyman, Muhteşem Süleyman) dönemi, Macaristan’ın alınışı, ilk Viyana kuşatması, diğer seferler, ayaklanmalar, İran Safavi Hanedanı ile savaşlar, ve Kürdistan olarak anılan coğrafyada yapılan idari düzenlemeler üzerine notlar

 

bölüm 2

 

Batı’nın üst sınıfları, hayranlık duydukları zenginliğine ve gücüne bakıp, I. Süleyman’a “Muhteşem Süleyman” adını takmışlardı... Diğer yandan aynı Osmanlı Sultanı, kendisine en büyük hizmetleri sunmuş olan sadrazamı İbrahim Paşa’yı (14- 15 Mart 1536) ve ardından ilk oğlu veliaht Mustafa’yı (6 Ekim 1553) gözlerinin önünde boğdurarak ölüme yollamıştı. Aslında hepsi bukadar da değildi; tahtın varisi gibi gözüken en büyük ve sevgili oğlu Şehzade Mustafa ile birlikte, Mustafa’nın küçük oğlunu, yani torununu da boğdurtmuştu Kanuni Süleyman. Çünkü, babası öldürülen bir çocuk intikamcı olabilirdi, sağ bırakılamazdı... Şehzade Mustafa, özellikle askerler ve halk arasında sevilen bir karakterdi. Aynen Pugachov’un (Pugachev) kendisini Çar III. Peter (1728- 62) olarak tanıtıp büyük köylü ayaklanmasının (1773- 75) başına geçmesi gibi, birisi de kendisini “Mustafa” olarak tanıtıp zor bastırılan bir halk ayaklanmasının ateşini yakacaktı...

 

Şehzade Mustafa, Kanuni Süleyman’ın öldürttüğü tek oğlu olmayacaktı... İktidar kavgalarının ve saray entrikalarının kurbanı olan Şehzade Bayezid’de, -aynı anadan, Hürrem Sultan’dan olma- kardeşi Selim’in (Sarı Selim) ordusu karşısında yenilgiye uğradıktan sonra, beş oğlu (bazılarına göre dört oğlu) ile birlikte Safavi Hanedanı’ndan İran Şahı I. Tahmasp’a (1514- 76) sığınmak zorunda kalmıştı. Kanuni Süleyman’ın baskıları ve armağanları sonucu ve muhtemelen artık tahtın gerçek sahibi gibi gözüken Şehzade II. Selim (Sarı Selim, 1524- 74; iktidarı, 1566- 74) ile iyi ilişkiler geliştirme düşüncesi ile Şah I. Tahmasp, Şehzade Bayezid’i ve oğullarını Osmanlı’ya iade edecekti. Şehzade Bayezid ve beş oğlu (bazılarına göre dört oğlu), 25 Eylül 1561 günü yokedileceklerdi...

 

Bazı tarihçilere, örneğin Stanford Shaw’a göre Şehzade Bayezid, Şah I. Tahmasp tarafından öldürtülecekti. Bu kirli iş için Şah I. Tahmasp’a değerli armağanlar yollanmıştı... İran kaynaklarından haberdar İranlı bir aydın arkadaşıma göre, Kanuni Süleyman, Şehzade Bayezid’in kendisine iadesi için, Şahı I. Tahmasp’a 800 bin altın sikke vadetmişti ama, bunun sadece 500 bin altın sikkesi Safavi sarayına ödenecekti. Akla uygun gelen aynı anlatıma göre, Şehzade Bayezid ve oğulları Osmanlı ajanlarına teslim edilmelerinin ardından, dönüş yolunda bu ajanlar tarafından öldürüleceklerdi. Sözkonusu infaz Kanuni Süleyman’ın emri dışında yapılamazda... Stanford Shaw’a ve diğer bazı tarihçilere göre, tembel, eğlence düşkünü ve içkici sarhoş kardeşi Sarı Selim’e göre Şehzade Bayezid çok daha değerli bir insandı... Kapitülasyonlar ile ekonomisi giderek daha fazla teslim alınmaya başlanmış olan Osmanlı İmparatorluğu’nun başına artık, kalitesi düşük, Osmanlı Hanedanı’nın kendi ifadesi ile Devlet-i Áliyye’i geliştirip mükemmelleştirme motivasyonundan, toplumsal sorunları çözme motivasyonundan uzak karakterler, kişisel sorunları ön planda olan karakterler geçmeye başlamışlardı... Bunlar, imparatorluğun düşüşe geçişinin ilk işaretleri olmalıydılar...

 

Kısacası Muhteşem Süleyman, iki oğlu ile birlikte toplam altı torununu (bazılarına göre beş torununu) öldürtecekti... Osmanlı tarihçilerine göre, bir şehzade yokedilirse eğer, O’nun oğlu da yokedilirdi. Hanedandan olduğu için ileride tehlike yaratabilecek biri geleneğe göre sağ bırakılamazdı. Fakat aynı şey katledilen sadrazamlar, vezirler için geçerli değildi. Örneğin, daha önce, 1536’da katledilmiş olan Pargalı İbrahim Paşa’nın oğluna dokunulmamıştı. Yine Osmanlı tarihçilerine göre, katledilen sadrazamların, vezirlerin, diğer devlet büyüklerinin tüm mallarına elkonulmaktaydı. Çünkü bu mülkler devlet sayesinde elde edilmişlerdi ve Osmanlı düşünce yapısına göre özünde devlete aittiler. Yani, devlet vermiş olduğunu geri almaktaydı sadece. Yalnız, maktulun kalan yakınlarına, eşine ve çocuklarına, geçinmelerine yetecek kadar bir gelir bırakılmaktaydı... Geçliğinden beri Kanuni Süleyman’ın yakın dostu olan ve devlete çok büyük hizmetleri dokunan Pargalı’nın neden öldürüldüğü konusunda tarihçiler kesin birşey söyleyememektedirler ama, sözkonusu kişinin çok düşmanı olduğu, Hürrem Sultan ile arasının bozuk olduğu, ve giderek çok kibirli bir karakter haline geldiği bilinmektedir...

 

Osmanlı tarihçilerine göre Pargalı İbrahim Paşa, saraya davet edilip yatağında uyurken ok kirişi ile boğdurulmuştur. Pargalı’nın cenazesi Topkapı Sarayı’nın “Sarayburnu”na bakan kapısından karanlıkta gizlice çıkartılarak bir kayığa konulup götürülmüştür. Kısacası, tüm süreç büyük bir gizlilik içinde gelişmiştir... Bu açıdan, sözkonusu yargısız ve gizli infaza, birçeşit devlet cinayeti de denebilir. Bu tip devlet cinayetlerine, yargısız infazlara, yakında terketmiş olduğumuz 20. yüzyılın sonlarında ve içinde olduğumuz yüzyılda da bolca rastlanılmıştır. Kısacası gelenek sürmektedir ve sözkonusu cinayetler, doğal olarak akla, mafya örgütlenmelerinin yöntemleri, kriminal örgütlenmelerin yöntemleri ile devletin tepesinin zaman zaman kullandığı yöntemlerin ne ölçüde benzerlikler gösterdiğini akla getirmektedir... Pargalı İbrahim Paşa’nın cesedinin nereye gömüldüğü konusunda da çeşitli rivayetler vardır. Hatta ölünün denize atıldığını söyleyenler de mevcuttur. Belli olan, cenazenin herhangi İslami bir kurala uygun olarak defnedilmediği ve mezar yerinin kesin olarak bilinemediği üzerinedir... Roman, sinema, tiyatro, opera gibi sanat türlerine malzeme olabilecek böyle bir trajedinin herhangi bir biçimde işlenmemiş olduğu ise bir başka gerçektir...

 

Yaşamın akışı, Muhteşem Süleyman’ı, sınıflı toplumlar tarihinin kaydetmiş olduğu yüzlerce, hatta binlerce büyük trajedinin en büyüklerinden birisinin kahramanı haline getirmişti. Sözkonusu gerçekten kalkarak, bu satırları yazanın düşüncesine göre, aynı Osmanlı sultanına, “Muhteşem Süleyman” yerine “Muhteşem Trajedilerin Süleymanı” adını da verebiliriz ve böyle bir ad vererek O’na haksızlık yapmış olmayız herhalde... Yalnız burada bir yanlış anlamaya neden olmamak için hemen belirtmeliyim ki, bu durum, bilgili, aydın ve sanata düşkün bir karakter olan I. Süleyman’ın büyük trajedilerin kahramanı olması, onun kişiliğinin çok ötesinde nesnel koşulların bir ürünüdür. Çünkü insan soyu, kendi yaratmış olduğu sistemin, üretmiş olduğu toplumsal-politik ilişkiler ağının ve ekonomik yapının tutsağı haline gelmiş, bu yapı tarafından güdülür hale dönüşmüştür...

 

Sınıflı toplum medeniyetinin en üst düzeyine ulaştığı böyle dönemler, sadece alt sınıflarla üst sınıflar arasında değil, aynızamanda üst sınıfların kendi aralarında da çelişkilerin, paranoid durumların derinleştiği süreçlere tanıklık ederler. İktidarın belirli oturmuş hukuki kurallar çerçevesinde paylaşılıyor olmaması, ya da olabildiğince az ve sadece geleneklere bağlı kalınarak paylaşılması, olağanüstü güçlü bir otoritenin tüm iktidarı neredeyse tek başına kendi elinde topluyor olması, aynı iktidardan yararlanan ve bu iktidar sayesinde pastanın kremasını yiyen klikleri şekillendirdiği gibi, derin şüpheleri, paranoyayı, entrikaları, haince yalanları ve iftiraları besler. Bu tip yapılar, pastadan daha fazla pay peşindeki egemenler arasında, hükümdarın daha yakınında olarak pastadan arslan payını kapmaya çalışan klikler arasında komploları besleyen kokuşmuş bir bataklık gibidir. İşte, gücünün zirvesindeki Osmanlı’nın başındaki kişinin ve bu gücü nedeniyle “Muhteşem Süleyman” olarak anılan kişinin asıl açmazının, trajedisinin kaynağı, bu gerçekte gizlidir...

 

Herhangi bir toplumsal güce veya organa karşı sorumsuz iktidar odağının cevresinde halkalanmış rantiyer güçler, kişilerin zihinlerini ve politik iklimi sürekli zehirleyerek yeni toplumsal trajedilere zemin hazırlarlar. Tüm bunların ötesinde, dönemin mutlak monarşilerinde devletin sürekliliğinin garantisi olan ve babadan oğula geçen sultanlık veya padişahlık kurumunun nasıl devredileceği konusunda bir yasası olmayan, birden fazla oğul arasında yaşanacak olan çatışmalarla ülkenin kanlı bir kaosa ve parçalanmaya sürüklenmesinden çekinen Osmanlı’nın yönetici güçleri, geçmişte yaşanmış deneylere bakarak, kardeş ve oğul katlini meşru hale getirmiştir...

 

Aslında tarihte benzer trajediler sadece Osmanlı’ya özgü değildir. Hem Doğulu ve hem de Batılı hanedanların içinde veya sözkonusu toplumlardaki üst sınıflar arasında birçok kirli karanlık cinayet işlenmiştir. Aksi taktirde William Shakespeare (1564- 1616), konularını Batı’nın hükümdarlarından ve prenslerinden alan Hamlet, King Lear (Kral Lear), ve Macbeth trajedilerini kaleme alamazdı. Örneğin, adalet peşinde olan, babasını sinsice zehirleyerek tahta oturmuş olan amcasının cinayetini açığa çıkartmak için çırpınan -zayıf, kararsız ama dürüst- Danimarka Prensi Hamlet’in masalının kökleri, bir yanıyla 900’lü yılların kaybolmuş bir İzlanda masalına, 1100’lü yılların Danimarka’sının ünlü öyküsüne ve diğer yanıyla Doğu’nun, İran’ın muhteşem baş yapıtı Shah-nameh’e (Şah Name, Hükümdarlar’ın Kitabı, 1010) uzanır. Bilindiği gibi Perslerin (İranlıların) ulusal destanı olan Şah Name (Hükümdarlar’ın Kitabı), Ferdowsi (yaklaşık 935- yaklaşık 1020- 26) tarafından kaleme alınıp Gazneli Mahmud’a (hükümdarlığı, 998- 1030) sunulmuştur... Ülkesini kızları arasında paylaştırdıktan sonra ihanete uğrayan King Lear’ın (Kral Lear) trajedisi, önce, 1100’lü yıllarda söylenmiştir... İktidar hırsı ile kuzeni İskoçya (Scotland) Kralı (1034- 40) I. Ducan’ı yatağında öldürerek (1040) İskoçya tahtına oturan Macbeth’in (ölümü, 1057) ve O’nu kışkırtan eşinin bu hainane cinayetleri gizli kalamayacaktır... Aslında, -öyküleri bire bir aynı olmasa da- Macbeth karakterinin karikatürlerine çağdaş yaşamın içinde ve sıradan bireysel terör eylemcisi tipler arasında veya politikada kariyer yapmaya çalışan birtakım psikopatlar arasında da rahatca rastlanabilir... Kısacası, yukarıda adları sıralanmış olan Shakespeare trajedilerinin hepsinin kaynağı gerçek yaşamdadır ve örnekler uzar gider. Sınıflı toplumun ürünü iktidar hırsı, ne Batılı’yı Doğulu’dan ve ne de Doğulu’yu Batılı’dan daha iyi yapar...

 

Şüphesiz yukarıda anılan üç Shakespeare trajedisi, Kanuni Süleyman’ın trajedisi ile, O’nun siyasi oğul katli (öldürmesi) ile doğrudan karşılaştırılamazlar. Çünkü, Hamlet trajedisinde katil olan amca (Hamlet’in amcası), Hamlet’in babasını gizlice öldürerek hakkı olmayan tahta oturmuştur. Benzer gerçek Macbeth trajedisi için de geçerlidir. Macbeth’de cinayetini gizlice işleyip tahta oturmuştur ve peşini bırakmayan kabusları ile bu korkunç cinayetini gizlemeye çalışmaktadır... Ülkeyi paylaştırdığı kızlarının ihanetine uğrayan, ortada bırakılan King Lear’ın (Kral Lear) trajedisi de Kanuni Süleyman’ın trajedisinden farklı karakterdedir şüphesiz... Kanuni Süleyman ve daha sonra vereceğim benzer örneklerde yeralan hükümdarlar, oğullarına ve diğer yakınlarına yönelik cinayetlerini siyasi bir yargının sonucu olarak ve yaptıkları kirli işi “ülkenin bütünlüğünü koruma” gerekçesine bağlayarak açıkça gerçekleştirmişlerdir. Burada gizli bir cinayet, gizli bir katl (öldürme) olayı yoktur. Kanuni Süleyman’ın ve onunkine benzer trajedilerin kahramanlarının işlerinde suçu gizleme çabası diye bir yan yoktur, ve zaten yapılan da kendi gözlerinde suç olarak değil, politik bir zorunluluk olarak görülmektedir..

 

Kanuni Süleyman’ın ve benzerlerinin siyasi katl (öldürme) olayları, geleceklerini Kanuni’ye veya benzer işleri yapanlara bağlamış birkısım üst bürokrasi, devlet adamı, birkısım asker, ve hatta halkın birkısmı tarafından da desteklenmektedir. Zaten gerçekte sözkonusu trajediler, bu katl destekçilerinin ikbal hesaplarına bağlı kışkırtmaları ile de, ölüm koroları ile de beslenip gelişmektedir... Fakat sonuçta sınıflı toplumlara özgü tüm bu trajedilerin ortak yanı, özellikle üst sınıflar arasında yaşanan iktidar kavgalarının, iktidar hırsının kişileri ne gibi korkunç durumlara sürükleyebileceği gerçeğini gösteriyor olmalarıdır. İktidar hırsının, kariyer hırsı virüsünün girdiği sosyal yapıda, baba, oğul, kardeş tanınmamaktadır. Bu durum sadece Osmanlı’ya özgü olmayıp, evrensel toplumsal bir gerçektir... Nazım Tektaş imzası ile yayınlanmış olan “Katledilen Şehzadeler” adlı kitaptaki bilgiler doğru ise eğer, Kanuni Süleyman iki oğlunu katletmeden önce de, daha Orhan Gazi (yönetimi, 1324- 60) döneminden I. Süleyman’ın iktidarına dek Osmanlı’da 18 tane şehzade katledilmiştir...

 

Bir- iki yabancı örnek verecek olursak... Örneğin, Kanuni Süleyman ile yakın zamanda yaşamış ve en az Kanuni Süleyman kadar önemli bir karakter olan, Safavi Hanedanı’nın ve aslında Şia İran’ın en büyük hükümdarı sayılan Şah Büyük Abbas (I. Abbas, 1571- 1629; hükümdarlığı, 1588- 1629), aynızamanda büyük bir trajedi kahramanıdır. Yaptığı köklü reformlarla İran’da yönetimi merkezileştiren, Osmanlı’nın Yeniçeri ordusuna benzer profesyonel bir ordu oluşturarak yedi Türkmen aşiretinin gücünü kıran, başkenti -Türk- Tebriz’den -İranlı- İsfahan’a taşıyan ve Şia teolojisinde de reformun önünü açan Şah Büyük Abbas (I. Abbas), oğullarından birini öldürtmüş, diğer ikisini -gözlerine mil çektirerek- kör ettirmiştir. Yine O, babasını ve kardeşlerini kör ettirdikten sonra zindana attırmıştır...

 

Rusya’nın birliğini sağlayan IV. Ivan (Ivan Grozny, Korkunç İvan, 1530- 1584; Moskova büyük prensi, 1533- 84; 1547’den itibaren Çar), diğerlerinden daha az trajedi kahramanı değildir. Henüz üç yaşında iken tahta oturtulan ve anlaşılan korkunç entrikaların içinde muhtemelen paranoid bir karakter olarak biçimlenen IV. Ivan (Ivan Grozny, Korkunç İvan), tek mirascısı olan oğlu Ivan’ı 1581 yılında kendi elleriyle öldürmüştür. Sadece ilk eşinden Ivan (1554) ve Fyodor (1574) adlarında iki oğlu olan IV. Ivan’ın ikinci oğlu Fyodor’da 1598 yılında öldükten sonra, Rurik Hanedanı’nın (862 Novgorod- 1598 Moskova) sonu gelmiştir... Oğlunu öldürtenler arasında, Kilise’nin ve boyar olarak anılan büyük toprak sahibi tutucu Rus aristokrasisinin gücünü kırarak, ayrıca donanmayı ve modern bir orduyu şekillendirerek, bilimler akademisini oluşturarak, ve diğer köklü reformları gerçekleştirerek ülkeyi modernleştiren, günümüzün gelişmiş Rusyası’nın temellerini atan I. Peter’de (Büyük Petro, 1672- 1721; çarlığı, 1682- 1721) bulunmaktadır. I. Peter (Büyük Petro), anlaşamadığı koyu dindar eşinin elinde babasına karşı (I. Peter’e karşı) dostca olmayan duygularla büyümüş olan tek oğlu Alexis’i (Aleksey Petrovich, 1690- 1718), kendisine karşı, bir anlama Rus devletine karşı Avusturya monarşisi ile gizlice anlaşmış olduğu için sorgulatıp öldürtmüştür... Örnekler uzar...

 

Şüphesiz toplumsal trajediler sadece üst sınıflar arasında değil, diğer yandan daha alt sınıflar, orta sınıflar arasında da yaşanabilir... Sınıflı toplumlarda ahlaki çöküntüler, kişilik bozuklukları, kişinin yaşama bakış açısına, ufkuna göre değişen hastalıklı kariyer hırsları, kıskançlıklar, tüm toplumsal sınıflarda kendisini gösterebilir. Yetişme bozuklukları ve hastalıklı ilişkiler sonucu psikopat karakterler olarak şekillenen, önemli kişilik bozukluklarına sahip olan birtakım tipler, ağırlıklı olarak kendi ruhsal ve düşünsel yapılarından kaynaklanan ve diğer insanlara da zarar veren önemli toplumsal trajedilere önderlik edebilirler. Bu Macbeth karikatürü hastalıklı psikopat karakterler, “solcu” kimliği ile bile toplumsal sahnede gözükebilirler ve gözükmüşlerdir de...

 

Fakat malesef, rantiyer, beleşci ve güçlünün önünde kuyruk sallama alışkanlığına sahip üst sınıfların yönettiği batan Osmanlı’da ve bu mirasa dayanarak yerine gelende, yalanlarla, şişirmelerle, kuru övünmelerle yüklü bir tarih yazımı anlayışı dışında gerçek insani trajedi yazarlığının gelişmesi, bir William Shakespeare’nin (1564- 1616) yetişmesi olanaksız olduğu için olmalı, en hastalıklı alçak karakterleri bile yüceltmeye çalışan ve bu sahtekarlıklardan kendine göre kazanç sağlayan guruplar çıkabilmektedir. Sonuçta, yalanlarla beslenen toplum, bir üst düzeyde kendisini yeniden üretememekte, kısır bir döngü içinde sadece kendisini tekrarlar hale gelmektedir... Kısacası Osmanlı, daha I. Süleyman döneminden beri, bilincinde olmadan, “kendisini cehenneme götürecek yolun taşlarını özenle döşemekte idi.”...

 

 

 2. BÖLÜMÜN DEVAMI: Kanuni Süleyman 3

 

http://www.sinbad.nu/