Not: Aşağıdaki metin atom bombasının üretiliş sürecini ve yayılmasını anlatan -henüz tamamlanmamış bir kitabın- alt notlarından biridir. Bu metnin, yakında Sinbad’a tamamı yerleştirilecek olan sözkonusu kitaptan önce ve bağımsız bir yazı olarak buraya yerleştirilmiştir. Umarım yararlı olur.- Y. Küpeli

 

Truman Doktrini ve Doğu Akdeniz’de sahnelenen trajedilerden bazı örnekler

 

Yusuf Küpeli

 

Truman Doktrini, Sovyetler Birliği’nin dağılmasına dek geçecek olan yaklaşık kırk yıl içindeki “Soğuk Savaş” sürecinde varolan saldırgan ABD dışpolitikasının temel çizgilerini en genel anlamıyla belirleyecekti. Bu doktrin, ABD yönetimlerinin Hitler’den daha güçlü biçimde dünyaya egemen olma hırsının en karakteristik çizgilerini biçimlemiş olmakla birlikte, asıl olarak Yunanistan’da ve Türkiye’de varolan siyasi rejim sorunları üzerine odaklanmıştı. Bir başka ifadeyle Truman Doktrini, asıl olarak Balkanlar ve Doğu Akdeniz üzerindeki ABD hakimiyeti üzerine yoğunlaşmıştı. Kısacası, Truman Doktrini’nin üzerinde en çok durduğu ülkeler Yunanistan ve Türkiye idi. Şüphesiz Balkanlar ve Doğu Akdeniz egemenliğinin en önemli gerekçelerinden biri de, ABD’nin Avrupa’daki varlığını ve Batı’nın mali- sermaye çevrelerinin bu kıtadaki yararlarını garanti altına alabilmekti. Truman Doktrini, Batı’daki işçi ve halk hareketlerini geriletmeyi ve büyük sermayenin egemenliğini perçinlemeyi amaçlayan Marshall “Yardımı” adlı ekonomik destek programından ayrı düşünülemezdi. ABD’nin Avrupa, Balkanlar ve Doğu Akdeniz egemenliğine uzanan yol haritası Truman Doktrini ile çizilirken, bunun ekonomik dayanağı’da Marshall “Yardımı” olmaktaydı...

 

Truman Doktrini ile birlikte Yunanistan’a egemen halk hareketi, daha yeni üretilmiş ABD napalm bombaları ile yokedilirken, Türkiye’de de onlarca yıl sürecek ve her demokratik ilerici çıkışı “komünizm” ile damgalayacak Amerikancı bir rejim kurulacaktı... Özellikle Avrupa’da komünist etkisini yoketmek amacıyla planlanan ve ABD ulusal gelirinin yüzde beşi olan 13,15 milyar Dolar tutarındaki Marshall “Yardımı”ndan Yunanistan ve Tütkiye’ye 400 milyon dolar ayrılacaktı (ABD kaynaklarına göre 1947 yılının bir Dolar’ı, 2006 yılının 8,91 Dolar’ına eşit olmaktadır. Buna göre, 13 150 000 000 Dolar x 8, 91= 117 milyar 166 milyon 500 bin Dolar etmektedir ve bu miktar Marshal “Yardımı” adı verilen ekonomik programın günümüzdeki karşılığı olmaktadır. Aynı “yardımdan” Yunanistan’a ve Türkiye’ye ayrılmış olan 400 milyon Dolar’ın günümüzdeki karşılığı ise 3 milyar 564 milyon olmaktadır. Kısacası, Yunanistan’ın ve özellikle Türkiye’nin çok ucuza satın alınmış olduklarını söylemek yanlış olmayacaktır. www.bls.gov/ ).

 

Başkan Harry S. Truman’ın 12 Mart 1947 günü ABD Kongresi’nde yaptığı ve “Truman Doktrini” olarak tarihe geçecek olan konuşmanın en az yarısı Yunanistan ve yaklaşık üçte biri ise Türkiye ile ilgiliydi (www.yale.edu/lawweb/avalon/trudoc.htm)... “Truman Doktrini” olarak tarihe geçecek konuşmada en geniş yerin Yunanistan’a ayrılmış olmasının nedeni, komünistlerin bu ülkedeki güçleriyle ilgiliydi. Nazi almanyasına karşı yürütülen halk direnişini asıl olarak komünistler örgütlemişlerdi ve zaferin ardından komünistlerin önderliğindeki cephe Yunanistan’ın yüzde doksanı üzerinde tam egemenlik kurmuştu...

 

Yunanistan’da varolan komünist egemenliğini kırma amacıyla İngiliz yönetimi, hile ile, aldatarak komünistleri silahsızlandırırken, Yunanistan’daki eski Nazi işbirlikçilerini, aşırı sağcı kıralcı güçleri yeniden örgütlenmeye başlamıştı. Ve ardından İngilizlerin bilinçli ve planlı kışkırtmaları ile Yunanistan’da içsavaş başlatılmıştı. Bu savaşta Anglo- Amerikan emperyalizminin hedefi olan komünistleri kastederek Truman, “Eğer Yunanistan silahlı azınlığın denetimine girerse, bunun Türkiye üzerinde acil ve ciddi etkisi olacaktır. Kargaşa ve başkaldırı boyluboyunca tüm Ortadoğu’ya yayılacaktır!”, diyordu. Şüphesiz bu koskoca bir yalandı. Çünkü Türkiye’de ülke politikasını etkileyebilecek örgütlü bir komünist güç, hatta ülkenin tarihi geleneği sonucu Batı tipi modern anlamda etkili gerçek politik partiler bile yoktu. Fakat tabii Yunanistan’da sol bir iktidar ve artan Sovyet etkisi, Türkiye’de de devletçi eğilimleri arttırabilir, Türkiyenin sosyalist bloğa yaklaşmasına bir ölçüde yardımcı olabilirdi. Şüphesiz daha reaksiyoner eğilimlerin gelişmesi ile de sonuçlanabilirdi aynı süreç... Aslında Stalin yönetimi Yunanistan’ı İngiliz etki alanına bırakmıştı ama, Yunan komünistleri henüz bu gerçeğin farkında değillerdi.

 

İleride, 1965’de ABD’nin Vietnam halkına karşı başlatacağı saldırının temel dayanağı da aynı düşünce sistemi içinde yeralan “Domino Teorisi” olacaktı. “Domino Teorisi” ilk kez Truman’ın sözkonusu konuşmasında yeralan, “Eğer Yunanistan silahlı azınlığın denetimine girerse, bunun Türkiye üzerinde acil ve ciddi etkisi olacaktır. Kargaşa ve başkaldırı boyluboyunca tüm Ortadoğu’ya yayılacaktır!” cümlelerinde yaşam bulmuştu. Kısacası, “Domino Teorisi”nin asıl mimarı, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Dean Acheson’dan başkası değildi. Acheson, “Eğer bu iki anahtar ülke (Yunanistan ve Türkiye) düşecek olurlarsa, komünizm güneyde İran’a ve hatta Hindistan’a dek yayılacaktır”, diye ciddi maddi dayanakları olmayan korkutucu konuşmalar yapmaktaydı. “Korkunun ölüme faydası yoktu” ama, korku yayarak mali- sermaye çevrelerinin yararları yönünde birtakım saldırgan faşist politikaları milletlere, geniş halk yığınlarına ve onları temsilcilerine kabulettirmek mümkün olabilmekteydi. Aynı kişi, -günümüzde W Bush takımının söylemlerinden pek farklı olmayan bir biçimde- korkuyu daha da büyütmek amacıyla, eski tarihte iki büyük ticari rakip, iki düşman imparatorluk olan Roma ve Kartaca döneminden beri dünyanın böyle kutuplaşma yaşanmadığı sonucuna varıyordu (www.trumanlibrary.org/teacher/doctrine.htm). Aslında -günümüzde de olduğu gibi- bilinçli olarak kutuplaşmayı yaratan kendileriydi. Başka türlü emperyalist yayılma amacıyla güç, asker kullanamazlardı.

 

Şüphesiz Acheson’un analizi eksik tarih bilgisine dayanıyor ve gerçeği ifade etmiyordu ama, dünya pazarları üzerinde egemenlik peşindeki ABD tekellerinin yararları yönünde politikalarını belirleyen ABD yönetiminin hazırlanmakta olduğu uluslararası yeni saldırısı ile orantılı büyüklükteki derin korkularını, paranoyalarını çok güzel yansıtıyordu. Ve yine eğer uzun savaşların ardından Roma’nın -İ. Ö. 149- 146 yıllarında yaşanan Üçüncü Kartaca Savaşları ile geriye iz bırakmayacak biçimde- Kartaca’yı vahşice yakıp yıkırak ve halkını korkunç kanlı bir katliamdan geçirerek tarihten sildiği düşünülürse, Acheson’un bu örneği verirken neler düşündüğü de çok iyi anlaşılır. Acheson’un Kartaca örneğinden ABD yöneticilerinin bilinç altlarındaki zafer anlayışı da ortaya çıkmaktaydı. Taşımakta olduğu derin korkularla ABD yönetimi, Kartaca’yı haritadan tamamen silen Roma İmparatorluğu’nun ve yine Germen kökenliler dışındaki halklara yaşam hakkı tanımayan Hitler’in “zafer” anlayışına sahip çıkmaktaydı...

 

Aslında, Sovyetler Birliği ve “Varşova Paktı” dağıldıktan, “Soğuk Savaş” bittikten sonra da -yeni yerel çatışmalar üreterek- ABD’nin NATO’nun varlığını koruma, örgütün görev alanını genişletme, Rusya’yı ve Çin’i çembere alma politikalarını sürdürüyor olması, Dean Acheson’da ifadesini bulan toptan yıkıma yönelik zafer anlayışının ve bu toptan yoketmeyi öngören anlayışın gerisinde duran derin korkuların, paranoyanın en somut kanıtlarından biri olmaktadır.

 

Aynı konuşmasında Truman devamla, “Yunanistan’ın kaybı, büyük zorluklarla mücadele ederek Avrupa’da özgürlüklerini ve bağımsızlıklarını korumaya ve savaşın yaralarını sarmaya çalışan halklar üzerinde çok büyük etki yapacaktır. Baskıcı eşitsiz güçlere karşı uzun süre savaşmış ve çok kurban vermiş olan bu ülkeler zaferi yitirecek olurlarsa tarifsiz bir trajedi yaşanacaktır. Özgür kurumların çöküşü ve bağımsızlığın yitirilişi sadece onlar için değil, tüm dünya için bir felaket olacaktır... Bu kader belirleyen saatlerde Yunanistan ve Türkiye’de başarıyı kaçıracak olursak eğer, kaybın etkileri Doğu’nun en uzak köşelerine eriştiği kadar Batıya’da erişecektir.”, diyordu.

 

Şüphesiz bu vıcık vıcık konuşmanın tümü de gerçek dışıydı. Avrupa halkları ve öncelikle Yunanistan halkı asıl olarak komünistlerin önderliğinde Nazilere karşı savaşmışlardı ve onlar en ağır kayıpları verirlerken ABD yönetimi tarafların iyice yıpranmaları için bekleyebildiği kadar beklemiş, savaşın dışında kalmaya çalışmıştı. Bu “birbirlerini yiyip bitirsinler” politikasının baş savunucusu Truman’dan başkası değildi ve şimdi gözlerinde sahte timsah yaşları ve dilinde yapışkan yalanlarla, Avrupa ve Grek halklarının ellerinden kazanmış oldukları zaferi nasıl gaspedeceğinin sahte mazeretlerini hazırlamaya çalışıyordu. Normandiya çıkartmasının ardından Berlin’e dek ABD askeri güçlerinin tüm kayıpları 12 bini geçmiyordu ama, aynı savaşta yıkılan Avrupa’nın kayıpları milyonlarla ve sade küçük Yunanistan’ı kaybı ise 700 bin kişiyle hesaplanıyordu.

 

Aslında sözde “demokrasiyi” savunan bu melodramatik sulu ifadelerle kastedilen, eğer ABD ve diğer Batı tekelleri Avrupa üzerinde denetimi yitirilerse, doğu da da denetim kuramazlar, korkusundan başka birşey değildi... Günümüzdeki ABD politikası da tamamen aynı mantığın üzerine kuruludur ve Avrasya egemenliği için öncelikle Batı Avrupa’da konumunu koruyarak güçlendirmeye çalışan ABD, bu amacına yönelik olarak NATO’yu korumuş, Doğu Avrupa ve Balkanlar’a egemen olarak Rusya Federasyonu ve Avrupa arasına bir duvar örmüştür. Yine ABD, Karadeniz’e ve Kafkaslar’a da yayılarak Rusya’nın güneye iniş yolları üzerinde tam denetim kurmaya çalışmaktadır. İran’a yönelik ABD baskıları da asıl olarak İran’ı Şah Rıza Pehlevi döneminde olduğu gibi kendi cephesine çekerek Rusya’nın güneye iniş yollarını bütünüyle denetim altına alma amacını taşımaktadır. Diğer yandan İran ile anlaşabilmiş bir ABD, başta Irak olmak üzere Ortadoğu'daki, kafkaslar'daki ve Orta Asya'daki konumunu güçlendirecektir. Şüphesiz sözkonusu güncel ABD yayılmasının diğer amacı’da Batı Avrupa’nın doğuya ve güneye açılan yolları üzerinde denetim kurmaya yöneliktir. Bu denetimin en önemli ayaklarından biri de Avrupa’nın arka kapısı olan Balkanlar üzerinde kurulan ABD askeri egemenliği olmuştur...

 

Ve Kongre’den 30 Haziran 1948’e kadar geçecek dönemde Yunanistan ve Türkiye için 400 bin Dolar istiyordu Truman. Bu korkutucu ve derinden etkileyici melodramatik söylevinin ardından Truman, isteğini elde edecekti... Şüphesiz ileride Afganistan’daki köktendinci karşıdevrimci güçlere veya Nikaragua’daki Kontraslar’a veya diğer benzerlerine gizlice yapılacak maddi ve silah yardımları ve İran’a silah satışı işi için Konre’den izin alma gereği bile duyulmayacaktı. Kongre Nicaraguadaki kriminal Kontras örgütlenmesine yardımı ve İran’a Silah satışını yasaklamıştı ama, ne önemi vardıki. Bu karanlık işlerin hepsinin gerekçeside Truman’ın ileriye sürdüğü gerekçelerden farklı olmayacaktı. Ve tüm bunlar ABD yasaları çiğnenerek gizlice yürütülecek, sonradan patlayan skandallarda bir- iki küçük günah keçisi bulunarak ustaca kapatılacaklardı…

 

Küba’ya Domuzlar Körfezi çıkartması için de Konre’den izin alma gereği duyulmayacaktı. Başarısızlığın ardından -eski Nazi işbirlikçisi, sayısız kirli işin kahramanı eli kanlı- CIA direktörü Allen Welsh Dulles (direktörlüğü, 1953- 61) postunu yitirirken, biraz aykırı tavırlar içinde olan ABD’nin tek Katolik kökenli başkanı John F. Kennedy (yönetimi, 1961- 63), 22 Ekim 1963 günü Teksas- Dallas’da karanlık bir süikaste kurban gidecekti. ABD “demokrasisi” geçmişindeki birtakım kirli karanlık işleri daha -ayağına taş bağlanıp okyanusun derinliklerine bırakılan bir ceset gibi- bilinmezliklere gömerek “temize” çıkabilecekti…

 

“Özgürlükleri” ve “demokrasiyi” savunan kahraman rolünde Kongre sahnesine çıkan Truman’ın yaklaşık üç sayfa tutan çok dikkatli hazırlanmış etkileyici melodramatik söylevi, ne ölçüde gerçeklere uyuyordu? Truman, “Eğer Yunanistan silahlı azınlığın denetimine girerse...” derken, Yunanistan Komünist Partisi KKE’nin politik denetimindeki EAM (Ulusal Kurtuluş Cephesi) ve ELAS (Ulusal Halk Kurtuluş Ordusu) adlı örgütlenmeleri hedef olarak gösteriyordu ve bunlar 1945 yılında ülkenin yüzde 90’ını kesinlikle kontrolları altında tutuyorlardı. Kısacası, Truman’ın sözkonusu konuşmasında “silahlı azınlık” olarak ifade edilenler, aslında, mutlak bir çoğunluk durumundaydı. İşgalci Nazi güçlerine karşı zaferi EAM (Ulusal Kurtuluş Cephesi) ve ELAS (Ulusal Halk Kurtuluş Ordusu) kazanmıştı ve emekçi Grek halkı tüm yüreğiyle bu örgütlenmelerin ardındaydı.

 

Deneyimli sömürgeci İngiliz güçleri, demokrasi vaatleri ve tarafsız seçim garantileri vererek Grek komünist partisi KKE’yi oyuna getirmiş ve ELAS’ın silahsızlandırılmasını sağlamıştı. Ülkenin asıl kurtarıcısı ve sahibi olan güçler silahları bırakır bırakmaz, İngilizler küçük bir azınlığı, Nazilerle işbirliği yapmış olan Grek faşistlerini yeniden örgütleyip silahlandırmaya, ölüm mangaları oluşturmaya başlamışlardı. Bununla da kalmayıp, Kuzey Afrika’dan Yunanistan’a yeni tümenler, zırhlı birlikler nakletmeye başlamışlardı. Gizlice yakaladıkları komünistleri ise guruplar halinde Kuzey Afrika’ya yolluyorlardı. Yeniden örgütlemeye başladıkları Grek ordusu içinde ELAS subaylarını tasviye ederlerken, kıralcı faşist karakterleri subay olarak orduya yerleştiriyorlardı. İngilizlerin yeni Grek ordusu içine yerleştirdikleri aşırı sağcı kişiliklere, Nazi güçlerinin emrinde çalışmış 1319 subay dahildi. Vaktiyle Nazilerin emrinde çalıştıktan sonra İngilizlerin emrine giren binlerce faşist subaydan biriside, ileride CIA ile birlikte Kıbrıs’ı karıştıracak olan EOKA’nın kurucusu Grivas idi.

 

Georgios Theodoros Grivas (1898- 1974), 1955 yılında EOKA (Ethnikí Orgánosis Kipriakoú Agónos= Kıbrıslıların Savaşımının Ulusal Örgütü) adlı silahlı faşist teşkilatı kuracak ve günümüze dek uzanan kanlı olayları başlatacaktı. Önce Nazi Almanyası, ardından İngiliz emperyalizmi ile çalışmış böyle birisinin bu son işini ABD’den, dönemin faşist CIA direktörü Allen Welsh Dulles’den garanti almadan başlatabileceğini düşünmek sondere ahmakça olur. Zaten aynı yıl, 6- 7 Eylül 1955 günü İstanbul’da gerçekleşen vahşice yağma olayları sırasında da Allen Welsh Dulles “tesadüfen” Türkiye’de idi ve sonradan bu olayın bir NATO kuruluşu olan “Kontra Gerilla”nın en mükemmel işlerinden biri olduğu övünülerek anlatılacaktı. Grivas’ın Kıbrıs’ta harekete geçmesi ile çakışan aynı 6- 7 Eylül olayıyla birlikte Kıbrıs sorununun Birleşmiş Milletler’de görüşülmesi engellenecekti. Doğu Akdeniz’de İngiliz emperyalizminin boşaltmaya başladığı alanı dolduran ABD, Kıbrıs’ta gerilimi yüksek tutarak ve adayı bölünmeye sürükleyerek buradaki güçlü komünist hareketi tamamen pasifize etmek, Sovyet etkisini adaya sokmamak ve Anglo- Amerikan hava üslerinin varlığını kalıcı kılmak istemekteydi…

 

Yunanistan’da yapılacak seçimleri merkez ve sol partilerin kazanacağının anlaşılmasıyla birlikte 20 nisan 1967’de Papadapulos önderliğinde bir gurup Albayın gerçekleştirdiği darbenin gerisinde duran asıl güç te Grivas’ın gerisinde durandan farklı değildi. Darbeyi gerçekleştiren albayların -politik anlamda- Grivas’tan bir farkları yoktu. Yunanistan’da seçimleri sol partilerin kazanmaları demek, Balkanlar ve Kıbrıs’ta ABD etkisinin azalması, Sovyet etkisinin artması anlamına gelmekteydi... Papadapulos, 1952 yılında CIA modeline göre yeniden örgütlenen gizli haberalma örgütü KYP subayı idi. Yine aynı yılarda CIA’nın denetiminde tüm NATO ülkelerinde örgütlenmiş olan tamamen yasadışı “Kontra Gerilla” örgütünün Yunanistandaki kolu olan “Kızıl Teke Postu” adlı örgütün üyesiydi Papadapulos. “Kızıl Teke Postu”, KYP’nin şemsiyesi altında çalışıyordu. Albaylar, 1950’li yıllarda NATO çerçevesinde yapılmış olan ve birlikte uygulanması kararlaştırılan bir plana göre darbeyi gerçekleştireceklerdi. Atina'nın tüm stratejik noktalarını 20 dakika içinde kontrol altına alacaklar, sol ve merkez partileri yasaklayıp, yöneticilerini tutuklayacaklardı. Kendisini Grek “milliyetçisi” ve hatta “yurtsever” gibi tanıtan Grivas’da tamamen Papadapulos ve benzerleri ile aynı takımdandı ve diğerleri gibi O’da CIA tarafından kullanılan basit bir maşaydı sadece. Bunların benzerlerinin Türkiye’de de bulunduklarını söylemeye gerek yoktur sanırım…

 

ELAS’ın deneyimli sömürgeci İngilizler tarafından aldatılarak silahsızlandırılmasının ardından, yine İngilizler tarafından örgütlemiş olan faşist ölüm mangaları cinayetlerini işlemeye, politik provokasyonlarını (kışkırtmalarını) yaşama geçirmeye başlayacaklardı... Daha ileri dönemlerde Latin Amerika’da ve dünyanın başka köşelerinde de örnekleri görülecek olan ölüm mangaları, sinsice avladıkları EAM ve ELAS üyelerinin kafalarını, kollarını bacaklarını keserek ölüleri bilinçli biçimde tanınmaz hale getiriyor, etrafa dehşet saçmaya çalışıyorlardı- aslında benzer kışkırtmalar ve bilinçli dehşet saçma eylemleri yine İngiliz ve ABD güçlerinin işbirlikçilerince günümüz Irak’ın da yaşama geçirilmektedir...

 

İngiliz oyununa gelmiş Grek komünist partisi KKE’nin silahları bırakma emrini vermiş olduğu Trikala’da, 18 Haziran 1945 günü ELAS’ın efsanevi önderi Aris’in kesik başı bir platforma çivilenmiş olarak bulunacaktı. O Aris ki, Nazizme karşı yürütülen silahlı direnişin başında olmuş, sayısız kez ölümden dönmüştü gerçek bir yurtseverdi… Sözkonusu cinayet EAM ve ELAS üyelerinin sabırlarını taşıran son damla olacaktı. Bu büyük kışkırtmanın ardından 6 Ocak 1946 günü Atina’da sendikaların önderliğinde yapılan protesto gösterisine 350 bin kişi katılacaktı. İngilizler ve işbirlikçileri protesto edilirlerken, ülke çapında genel grev başlatılacaktı. Truman’a göre Yunanistan’ın “silahlı azınlığı” olanlar, Nüfusu 7 milyona yaklaşan bu küçük halkın içinden barışçı bir gösteriye 350 bin kişi toplayabiliyorlardı. Ve yine ülke emekçilerini genel greve götürebiliyorlardı...

 

İngiliz askeri güçlerine bağlı olarak çalışan faşist azınlığın provokasyonları sürünce, ELAS üyeleri gömmüş oldukları silahlarını alarak tekrar dağlara çıkmak zorunda kalacaklardı. Fakat bu kez aradan bir yılı aşkın zaman geçmiş olduğu için güçlerinde, örgütlülük düzeylerinde aşınma olmuştu ve İngilizler karşıdevrimci güçleri yeniden organize edebilecek zamanı kazanmışlardı... Truman konuşmasında, silaha sarılmak zorunda kalan ülke çoğunluğunu “azınlık” olarak tanımlarken, bunların Sovyetler Birliği ile bağlı olduklarını da ima ediyordu. Halbuki iç savaşa zorlanan ELAS’ın Sovyetler Birliği’nden yardım olarak aldığı tek bir mermi bile yoktu. Stalin yönetimi Yalta Konferansı sırasında (4- 11 Şubat 1945), Romanya ve Bulgaristan’a İngilizlerin müdahale etmemeleri karşılığında Yunanistan’ı Churchil’e terketmişti. İngiliz yönetiminin insafına terkedilmiş olan Grek halkının silahlı güçleri sadece Tito Yugoslavyası’ndan biraz yardım alabiliyorlardı. Tito’nun 1947’de Stalin tarafından afaroz edilmesi ve Yugoslavya’nın daha çok Batı etkisi altına girmesi, Grek partizanlarının durumunu iyice açmaza sokacaktı...

 

Provakasyonların en yoğunlaştıkları ve ELAS üyelerinin yeniden dağa çıkmak zorunda kaldıkları bir dönemde, 31 Mart 1946 günü ingilizler zamanı uygun bulup acele göstermelik bir genel seçim örgütleyeceklerdi. Oyların yüzde 48’ini geçersiz sayıp, EAM ve ELAS’ın seçimi kaybettiğini ilanedeceklerdi. Herşey kitabına uyduruluyordu. Bu adi eskimiş oyunların değişik biçimleri günümüzde işgal altındaki Irak’ta da sergilenmektedir. Böylece emperyalist silahlı müdahalelere, iktidarın askeri güçle gaspı olaylarına, kurulmakta olan faşist diktatörlüklere sahte birer “demokrasi” kaftanı giydirilmeye çalışılmaktadır.

 

Tekrar silahlı mücadeleye zorlanan ELAS’ın alabildiğine yalnızlığa itilmiş olmasına karşın İngilizler Yunanistan’da duruma kolay hakim olamıyacaklar, politik stabiliteyi öyle hemen sağlayamıyacaklardı. Sonuçta Washington’daki İngiliz Elçiliği, 21 Şubat 1947 günü ABD Dışişleri Bakanlığı’na, artık Yunanistan ve Türkiye hükümetlerine yardım edemiyeceğini resmen bildirecekti. İngilizler Doğu Akdeniz’de vaktiyle varolan egemen konumlarını ABD’ye terketmeye hazır olduklarını resmen bildirmekteydiler.

 

“Toprakları üzerinde güneş batmayan” İngiliz İmparatorluğu artık nefes darlığı çekerken, bu gücün yerini ABD emperyalizmi doldurmaya başlamıştı. ABD yönetimi Yunanistan’da ve bütünüyle Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmeleri zaten izlemekteydi ve Howard Zinn’in ifadesine göre, ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan bir görevli daha sonra, “Büyük Biritanya’nın elinde tuttuğu dünya liderliğini Birleşik Amerika’ya terketmesinin zamanı gelmiştir.”, diyecekti. Şüphesiz liderliği alan, emperyalist sistemin önderlerinin kaşıkladıkları pazar pastasından da en büyük payı alacaktı. Bu gerçek Büyük Biritanya ile ABD arasında nefret yüklü bazı dalaşmalara yolaçmış olsada, İngiltere dünyanın yeni efendisinin peşine takılmayı daha akılcı ve kârlı bulacaktı...

 

ABD tarafından beslenmeye başlayan Yunanistan’daki kıralcı faşist güçler 1949 yazında Ulusal Halk Kurtuluş Ordusu’na (ELAS) yönelik son saldırılarında, Amerika’da yeni üretilmiş olan napalm bombalarınıda kullanacaklardı. Aynı bombalar ileride çok daha yoğun olarak Kore halkına, Vietnam halkına, diğer Hindiçini halklarına, Arap ve Filistin halklarına, Afrika ve Latin Amerika halklarına karşıda kullanılacaklardı. Timsah gözyaşlarıyla açıklanan Truman Doktrini ile birlikte Doğu Akdeniz’e tüm olanaklarıyla yerleşen ABD emperyalizmi, Nükleer silah kullanmayı da öngören -daha saldırgan- W Bush doktrini ile aynı alandaki varlığını güçlendirerek korumaya çalışmaktadır. Ve “Büyük Ortadoğu” adını taktığı planıyla Tüm Kuzey Afrika’yı, Kafkaslar’ı dahi içine alan bir çoğrafya üzerinde egemenlik kurarak Orta Asya egemenliğini sağlama almaya çalışmaktadır. Böylece, Avrupa ve Asya kıtalarını içine alan Avrasya egemenliğini elde ederek yeryüzünün varolan en zengin enerji kaynaklarını ve en geniş pazarlarını denetleyebilmek, Hitler’in düşlerini ABD merkezli olarak gerçekleştirmek istemektedir. Fakat nereye kadar başarılı olabileceklerini ve bu kanlı oyunun sonunun ABD’nin kendi içinde noktalanıp noktalanmayacağını gelecek gösterecektir. Kartaca’yı yerlebir eden Roma’nın da benzer sondan kurtulamadığını unutmamak gerekir… 

 

12 Nisan 2006

yusufk@telia.com

 

asıl metne ulaşmak için tıkla:

Atom bombasına uzanan bilimsel araştırma sürecini, bombanın yapılışını, kullanılmasını ve yayılmasını özetleyerek anlatmaya çalışan “Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji” başlıklı kitabın ilk bölümlerini Sinbad’da yayınlamaya karar verdim. Başlangıçta, kitabı bitirdikten sonra tüm bölümleri birlikte topluca basmayı düşünmüştüm. Sonra baktım, her bölüm ayrı ayrı okunabilir. Bu nedenle tamamlanan bölümleri sırasıyla Sinbad'a yerleştireceğim. Sanırım sözkonusu kitap çok yakında tamamlanacaktır. Ve yararlanılan kaynakların listesi kitabın bütünüyle birlikte verilecektir. İyi okumalar dileğiyle.- Yusuf Küpeli, 12.05.2006

Yusuf Küpeli, Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji

a- Hıroşima, Nagasaki, Nükleer enerji  ve rakipsiz  dünya egemenliği düşleri

b- Geçmişin felsefi atom teorisinden modern atom teorisine geçişi sağlayan bilimsel buluşlar,  sözkonus buluşlarda kullanılan bazı adlar ve bilim adamlarının sorumlulukları üzerine

c- Atomun parçalanabilirliğinin anlaşılması, nükleer teknoloji de bazı ilk adımlar ve yeniden bilim adamlarının ağır sorumlulukları üzerine

d- Savaş alanında kullanılamayan Nazi bombası  

e- Zamana karşı Atom Bombası imali yarışı, Manhattan Projesi, Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, “Küçük Oğlan” ve “Şişman Adam” (15.05.2006)

f- “Soğuk Savaş”ı başlatan ABD yönetiminin saldırgan politikaları, aynı süreç içinde Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, Hidrojen Bombası ve bu bombanın yapımına karşı olan Oppenheimer üzerine (29 Mayıs 2006)

g- Sovyetler Birliği’nin ilk atom bombası deneyi, ABD’nin nükleer tekelinin yıkılışı ve “Çar Bombası” üzerine notlar 4 Haziran 2006

h- Soğuk Savaş’ın en ağır günleri, yeni faşist örgütlenmelerin ürettikleri komünizm korkusu, Senatör Joseph McCarthy’nin “komünist” avı, nükleer istihbarat, Kore Savaşı’nın gölgesinde nükleer casusluk duruşmaları ve Rosenberg çiftinin idamları (en son, yeni bölüm, 4 Temmuz 2006 ) ayrıca bak: İnsan Hakları + Kültür

(devami var)

http://www.sinbad.nu/