Yusuf Küpeli,

HALK TÜRBANLA OYALANIRKEN, İŞÇİLER VE TOPLUMUN TÜMÜ ÜZERİNDEKİ FAŞİST BASKILAR YOĞUNLAŞIYOR!

Çalışanların yüzde 55'i kayıtdışı. Yani, vergisiz, sigortasız, hertürlü güvenlikten yoksun. İstanbul'un en yoğun nüfuslu semtlerinden birinde bulunan böyle kaçak bir işyerinde patlama oluyor, 23 sahipsiz genç köle işçi yaşama veda ediyor...

(...) Şili'de faşizm nasıl ITT tekeli ve Washington dayanaklı olmuşsa, Türkiye ve benzeri ülkelerde varolan faşizm de, uluslarüstü tekeller ve Washington dayanaklı olabilir ancak. Bu gerçek unutulmayacak olursa, Tayyip Erdoğan'ın -ortalıklarda gözükmeyen- ne ölçüde bilgili ve akıllı danışmanları olabileceği, veya bu tip dolaylı danışmanları olabileceği akla gelebilir. Zaten iktidarın finans kaynaklarından ve akıl hocalarından Fethullah Gülen ve Gülen'in çekirdek kadrosu ABD'de yaşamaktadır. Yine iktidarın gerisindeki Körfez ve Suudi sermayesi de ABD'nin politik denetimi altındadır. Ve yine tüm ulusal hazinelerin, en verimli ve kazançlı Kamu İktisadi Kuruluşları'nın haraç-mezat uluslar üstü tekellere, dev mali-sermaye kuruluşlarına peşkeş çekildikleri gözönüne alınırsa, Türkiye'de varolan faşizmin hangi güçlere dayandığını anlamak ta kolaylaşır.

(...) Sözkonusu dini dogmalarla yönetilen toplumlarda kadınların, ve dolayısıyla beyinleri sıkmabaşlar içinde iğdiş edilmiş aynı kadınların ellerinde büyütülen erkeklerin, ve sonuçta sözkonus toplumun tümünün trajedisi, çözümsüzlüğü, gözler önündedir. Türkiye toplumu da, uluslar üstü mali-sermaye ve Washington dayanaklı faşist bir rejime sıkmabaş aracılığıyla adım adım itilmektedir. Sıkmabaş tipi siyasi üniformaların yardımlarıyla birtakım dini dogmalar, hissetirilmeden, ve "inanç özgürlüğü" yalanlarının gerisine sığınılarak toplumda egemen kılınmaya çalışılmaktadır. Toplum, bir dini ataerkil baskı sisteminin içine sokulmaya, ve dini dogmaları dayanak yapan dış merkezli bir faşizme doğru sürüklenilmeye çalışılmaktadır. Gerçekler bu yönde iken, neden muhalefet önderleri, "teolog" rolünde sıkmabaşın dine uyup uymadığını kanıtlamaya çalışmaktadırlar? Laik toplumsal düzeni hiç te ilgilendirmeyen bu tip sonuçsuz tartışmalara girerek, hazırlanmakta olan yamama dini ideoloji destekli bir faşizme hizmet etmekte olduklarının farkında değillermidir?

(...) Washinton dayanaklı siyasi iktidarın tek ayak üzerinde kırk yalan söyleyebilen cahil demagog önderleri, "laiklik aslında tüm inançlara özgürlük tanımaktır" biçiminde zehirli yalanlar söylemektedirler. Zaten yıllar içinde, çok partili sisteme geçildiğinden beri, dini politikaya alet ederek oy toplama, çağdışı dini önderleri kullanabilme kayguları ile süreç içinde daha fazla sakatlanmış laik sistemin özünün "tüm inançlara özgürlük tanımak" gibi bir yalanla alakası olamaz, ve yoktur. Bu yalanın tek amacı, laik sistemin kalanını da yokedebilmektir. Tek kelimeyle laik sistemin özü, dini dogmaları devlet idaresinden, başta medeni kanun olmak üzere hukuk sisteminden, yargı sisteminden, eğitim sisteminden, ve sosyal yaşamın her alanından uzaklaştırmaktır. Tüm bu alanları katı tartışılamaz kalıplar içine, cendereler içine sokacak dini dogmalar, toplumsal ilerlemenin önündeki en büyük egel oldukları gibi, toplumsal trajedilerin de asıl kaynağıdırlar. Bu tip dini doğmalar sadece kadınların baskı altına alınmalarına değil, mutlak iktidarlara dayanak oluşturarak tüm toplumun boyunduruk altına alınmasına da hizmet ederler.

(...) Mali-sermaye güçleri desteklemedikçe ve istemedikçe bir ülkeye faşist rejim gelemez. Ayrıca, her diktatörlük faşizm değildir, ve mali-sermaye güçleri ile çelişen faşist bir rejim de olamaz. Faşizm, en güçlü mali sermaye çevrelerinin öncelikle işçi sınıfı, diğer tüm çalışanlar, ve sermayenin henüz tekelleşememiş kanatları üzerinde kurduğu değişik ağırlıklardaki diktatörlüğün adıdır. Ulusun hertürlü tarihi değerini ve inançlarını tam bir ikiyüzlülükle istismar eden faşizm, ulusal birliği sağlama iddiasına karşın, toplumdaki çelişkileri alabildiğine derinleştirir ve çürümeyi hızlandırır. Sadece en güçlü ekonomik merkezlerin yararlarını kollayan faşist bir diktatörlüğün toplumsal çelişkileri derinleştirmesinden ve ikiyüzlülüğü yayarak toplumsal çürümeyi hızlandırmasından daha anlaşılır bir gerçek olamaz... Günümüz dünyasında ise, uluslar üstü tekeller tarafından desteklenmeyen bir faşizm düşünülemez. Uluslar üstü tekeller ise açıkça Tayyip Erdoğan iktidarını desteklemektedirler ve "ılımlı islam" maskesi Türkiye toplumunu denetim altına alabilmek için en uygun faşist yalan olmaktadır... "Faşizmi getiriyorlardı" gürültüsü ile tutuklananlar, anlaşıldığı kadarıyla, aşırı milliyetçi ve hatta birtakım faşist düşüncelere sahip kişiler olmakla birlikte, ABD'nin ve uluslarüstü tekellerin Türkiye'de varolan yararlarını ürkütecek söylemler içine girmişlerdir. Ve zaten bu nedenle darbe yemişlerdir. Bunların yemiş oldukları darbe, Tayyip Erdoğan'a "demokrat" görünümü verebilmek için kullanılmaya çalışılmaktadır ama, bu da nafile çabadır...

 

 

Sosyal Güven(siz)lik Geliyor! Dikkat!!!

 

Yoksulluğun da sınırı var

 

İşsizlik tırmanışta

 

İşsizlikte korkutan artış

 

Esas gündem: İşsiz ve ümitsiz Türkiye

 

TÜRKİYE'DEKİ İŞ KAZALARINA GENEL BİR BAKIŞ

 

Tersane işçilerinden tabutlu eylem

 

Cari açık rekor kırdı

 

ATO: 'Canavar mutfaktan çıkmıyor'

AKP lilere Nazi benzetmesi

Polisin Tekel işçilerine tazyikli su sıkması, CHP'li Mehmet Sevigen'i kızdırdı.

 

Bekir COŞKUN, Etik-metik...

 

bağlantılı haber:

e- posta ile gelen haber… Tersane cehenneminde direniş: "Artık yeter!"

 Tersaneler cehennem, işçiler köle kalmayacak!"

(27.02.08) - Limter-İş Sendikası'nın işçi ölümleri sonrasında yaptığı fiili grev çağrısı bugün sabah saatlerinde başlatıldı. Onlarca işçi saat 06.30 sularında polis terörüyle karşı karşıya kaldı. Limter-İş yöneticileri, TÜMTİS üyeleri ve bazı kurum temcilerinin yer aldığı 80'e yakın kişi Tuzla Gemi önünde yolu trafiğe kapattıkları gerekçesiyle polisin azgınca saldırısına maruz aldılar... Sabah saatlerinde polis terörü! 

not: Eyleme katılan işçilerden biri, "sabah saat 08'den akşam saat 21'e dek 13 saat çalıştırıldıklarını, hatta bazı zamanlarda 24 saat işyerinde kaldıklarını, sadece 10 dakika yemek molası aldıklarını ve uykusuzluk nedeniyle düşüp öldükleri zaman da 'cehaletle' suçlandıklarını", anlatmıştır.

 

HALK TÜRBANLA OYALANIRKEN, İŞÇİLER VE TOPLUMUN TÜMÜ ÜZERİNDEKİ FAŞİST BASKILAR YOĞUNLAŞIYOR!

 

Çalışanların yüzde 55'i kayıtdışı. Yani, vergisiz, sigortasız, hertürlü güvenlikten yoksun. İstanbul'un en yoğun nüfuslu semtlerinden birinde bulunan böyle kaçak bir işyerinde patlama oluyor, 23 sahipsiz genç köle işçi yaşama veda ediyor, onlarca ve onlarcası yaralanıyor. Sadece 400 YTL kadar bir aylık için ölenlerden  genç bir kadının üç küçük kızı tabuta yapışmış hüngür hüngür ağlıyor. Bunların en büyüğü, yürekleri yırtan bir acıyla, çığlık çığlığa, "babam da hapiste, şimdi biz ne yapacağız?", diye katılıyor. Tarifsiz acıları ve çaresizlikleri yüzlerine yansımış insanlar, bulamama umuduyla ölülerini bulmaya çalışıyorlar. Ve "delikanlı" havalı şık bakan, üç gün sonra uğrayabildiği olay yerinde, "zararlar tazmin edilecektir", diye utanmazca bir soğukkanlılıkla atıyor. "Ölenlerin geride kalanlarının ellerine üç-beş kuruş tutuşturup bu işi halledeceğiz", demeye getiriyor. Getiriyor da, bunu yapıp yapmayacağı bile belli değil...

 

Ne kayıtdışı olayını yoketmekten, ne çalışanların işyeri ve toplumsal güvenliklerinden, ne de 12 Eylül yasaları ile çökertilmiş sendikal haklardan ve sendikalardan sözeden var. Çünkü, bakan ve temsilettiği iktidar, 12 Eylül'ün bir uzantısı olarak tüm bunların düşmanı... Yasal güvenceler, demokratik ve ekonomik haklar yokedilirken, başbakan, valilere emrediyor: "Gidin devletin kesesinden kömür dağıtın!" Ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez bu ölçüde aşağılanmış valiler, insanları aşağılayıcı iane dağıtma işine, kömür dağıtma operasyonuna başlıyorlar... Çünkü, sosyal ekonomik haklarını kazanmış ve hakkını arayabilen kişilikli özgür bireylerden oluşan örgütlü sağlıklı bir toplum yerine, mutlak iktidarın önünde eğilen, dilenen, "sayın başkan"ın iyiliklerine şükreden ezik kişilerden oluşma sürüleşmiş bir toplum, faşist sistemin temel dayanağı olabilir ancak.

 

Toplum, çalışanlar, haklarını arayamaz hale getirilmeye, köleleştirilmeye ve bu operasyonun bir parçası olarak ianeye alıştırılmaya çalışılırlarken, iktidarın patronları, yedeklerindeki ruhu silinmiş sıkmabaşlılarıyla, "inanmış Müslüman" rolünde, sözde özgürlükleri savunuyorlar. İnsanlar ögütsüzleştirilerek, köleleştirilerek, varolan sosyal haklar geriye alınarak, milyonlar bir dilim ekmeğe muhtaç edilerek tüm özgürlükler gasbedilirken, kadınların köleliğinin simgesi türban, "özgürlükler" adına gündemin en başına oturtuluyor... Başbakan, "inanmış Müslüman" rolünde, "özgürlük" adına "türban özgürlüğü" provokasyonunu toplumun ortasına fırlatıveriyor.

 

Başbakan gibi Washington damgalı "Türk-İslam" sentezcisi neo-nazi MHP, anında safını belirliyor. Binlerce yılın ataerkil toplumlarında kadının bir erkeğin malı olduğunu simgeleyen sıkmabaşı, MHP'de "özgürlükler" adına AKP'nin safında savunmaya başlıyor. Dış kaynaklı yamama faşist Türk-İslam sentezi tuzağı, bu iki partinin birliğinde en açık ifadesini buluyor. Birinde "İslamiyet", diğerinde "Türklük" istismarı, yalanlar korosunu tamamlıyor. Ve bu faşist birliğin kaçınılmaz doğal sonucu olarak, ifade özgürlüğüne kısıtlamalar getiren 301nci madde, MHP'nin sözde "Türklüğü"ne takılıp halı altına süpürülüveriyor.

 

Türk ve Kürt halkları bir kilo prince veya bulgura oylarını satma durumuna düşürülmüşlerken, 18 milyon kişi yoksulluk sınırının altında sürünürken, işsizlik sürekli artarken, yani Türklük ayaklar altına alınmışken, MHP, sıkmabaş gürültüsü ile, gözboyama işinde AKP'ye payanda oluyor. Böylece MHP, biryandan "Müslümanlık" taslama yarışına girerken, diğer yandan ceza yasasının 301nci maddesini engelliyor rolünde "Türklük" taslıyor. Müslümanlık bir sıkmabaşa sığdırılırken, içine düşürülmüş olduğu acıklı durumuyla Türklük te ceza yasasının bir maddesi ile sözde "kurtarılmış" oluyor. Kısacası, herşey bukadar ucuza gidiyor...

 

Radikal gazetesinin 16 Şubat 2008 tarihli sayısında da açıkça belirtildiği gibi, çalışabilir nüfusun yarısından epey fazlası işsiz ve çaresiz durumda. Veya MHP'nin terminolojisi ile, "yüce Türk milleti"nin çalışabilir yaşta olanlarının sadece yüzde 46.9'u bir iş sahibi ve muhtemelen gerçek durum bundan da acıklı. Sözde muhalif faşist MHP, üstlendiği sıkmabaş avukatlığı ile, din tüccarı faşist AKP'nin safında yaşamın gerçeklerini gizleme görevini yerine getiriyor. Bir dönemin iktidar ortağı olarak günümüze gelişte inkar edilemez önemli rolleri olan "ya sev, ya terket" söylemlerinin borazanı MHP, gerçekte biliyor ki, kapılarını açan olsa, işsiz ve aşsız "yüce Türk milleti"nin yarısından çoğu yaşadığı yerleri terkedecek... Durumu kurtarmaya çalışan "delikanlı" bakan, "Norveç'in Türkiye'den 100 bin işçi istediği" palavrasını atar atmaz, ortalık karışıyor, ve "aracı" rolü oynayan dolandırıcılar, ölesiye biryerlere kapağı atmaya çalışan umutsuz insanların son kuruşlarını da çarpıyorlar... 

 

"Türklük" ve "İslamiyet" istismarcısı MHP, kendisi ile benzer rolleri üstlenmiş AKP ile birlikte, açları, yoksulları, işsiz bırakılmış milyonları, her yıl iş kazalarında can veren binlerce insanı, tüm güvencelerden yoksun kayıt dışı işçileri, yıkılan sendikal ve sosyal hakları göstermemek amacıyla sıkmabaş avukatlığına soyunurken, diğer sözde muhalefet te, ciddi ciddi "Kuran'da sıkmabaşın olmadığı"nı kanıtlama işine girişiyor. Tüm siyasi parti liderleri "teolog" rolünde, sıkmabaş merkezli olarak haftalardır topluma din dersi veriyorlar ve çaresiz toplum sıkmabaşla sıkıla sıkıla boğuluyor. Yetmiyormuş gibi, bir de "delikanlı" başbakanın vaktiyle söylediği gibi "ulema"ya veya birtakım din adamlarına soruluyor ve toplum sıkmabaş ile yatıp kalkıyor.

 

Türkiye'de, "Yumurtayı sivri ucundan mı, yoksa yuvarlak ucundan mı kıralım?", tartışmaları sürerken, dünyanın en güçlü ekonomisi olan ABD ekonomisinde alarm zilleri çalıyor ve iktisatçılar ABD'de başlayacak bir çöküşün tüm dünyayı etkileyeceği uyarısını yapıyorlar. Türkiye'nin kendi yolsuzluklarını affetmekle, kuş gribi fırsatçısı yumurtacı oğluyla, ve ruhsatsız villaları ile ünlenmiş "papelci" kılıklı maliye bakanı, hiç te "dini bütün" bir "Müslümana" yakışmayan bildik laubali alaycı üslubuyla, "işlerin çok iyi gittiğini" söylüyor. Ne cari açığa ve ne de diğer negatif göstergelere bakmadan, mafya babası ağzıyla -kendi adamları- YÖK başkanı için söylemiş olduğu "İsterse konuşması!" ifadesine benzer biçimde, neredeyse, "Sıkıysa birisi çıkıpta ekonominin kötü gittiğini söylesin!", diye tüm toplumu tehdit edecek sanki. Ve O'nun yerine başbakan, açların ve işsizlerin gözlerinin içine baka baka, herşeyin iyi gittiğini, enflasyonun düşürüldüğünü, ulusal gelir ortalamasının 7 bin dolara ulaştığını, tehditkar bir üslupla haykırıyor. Faşist rejimlere özgü tüm bu yalan yüklü asabi propogandalara karşın, ATO'nun araştırmaları, temel tüketim maddelerinde, halkın tükettiği temel gıda maddelerinde yaşanan sürekli fiat artışlarını ve gerçek enflasyon verilerini yansıtıyor.

 

Yaklaşık iki bin yıllık Yahudi düşmanlığı ve pogrom (soykırım) geleneğine sahip Hıristiyan kültüründen yararlanarak "toplumdaki tüm olumsuzlukların kaynağında Yahudiler duruyormuş" propandasını ustaca yapan, ve insanların haksızlıklara yönelik öfkelerini Yahudi toplumunun üzerine ustaca yönlendiren Hitler'i aratmayacak biçimde, Tayyip Erdoğan'da, birden tüm dikkatleri sıkmabaş üzerinde toplayıp toplumda yapay bir çelişki üreterek gemisini yürütmeye, ya da iktidarını perçinlemeye çalışıyor.

 

Gerçi, görüldüğü kadarıyla, Tayyip Erdoğan'ın kültürü ve aklı bu tip manipülasyonlara tam yetmese de, anlaşılan, Göbels'i aratmayacak akıl hocaları bulunmaktadır... Şili'de faşizm nasıl ITT tekeli ve Washington dayanaklı olmuşsa, Türkiye ve benzeri ülkelerde varolan faşizm de, uluslarüstü tekeller ve Washington dayanaklı olabilir ancak. Bu gerçek unutulmayacak olursa, Tayyip Erdoğan'ın -ortalıklarda gözükmeyen- ne ölçüde bilgili ve akıllı danışmanları olabileceği, veya bu tip dolaylı danışmanları olabileceği akla gelebilir. Zaten iktidarın finans kaynaklarından ve akıl hocalarından Fethullah Gülen ve Gülen'in çekirdek kadrosu ABD'de yaşamaktadır. Yine iktidarın gerisindeki Körfez ve Suudi sermayesi de ABD'nin politik denetimi altındadır. Ve yine tüm ulusal hazinelerin, en verimli ve kazançlı Kamu İktisadi Kuruluşları'nın haraç-mezat uluslar üstü tekellere, dev mali-sermaye kuruluşlarına peşkeş çekildikleri gözönüne alınırsa, Türkiye'de varolan faşizmin hangi güçlere dayandığını anlamak ta kolaylaşır.

 

Ortada ciddi bir muhalefetin olmayışı, şimdilik, bu faşizmin biçimsel bir parlementer sistemi koruduğunu göstermektedir. Fakat yine de sözkonusu faşizm, adım adım hem devlet kadroları içinde ve hem de -bir ölçü de bağımsızlığını korumaya çalışan- yargı erki üzerinde daha fazla egemen olmaya çalışmaktadır ve olmaktadır da... Ekmek tekneleri Tekel'in haraç-mezat satılmaması için barışçı yürüyüş yapan işçilere bu soğuk kış gününde acımasızca tazzikli su sıkılması bile, mevcut siyasi iktidarın gerçek karakterini anlayabilmek için yeterlidir.

 

Malesef, parlemento dışında, siyasi gerçekleri bütünsellik içinde teşhir edebilen, ve kitleleri -birtakım protestoların ötesinde- olabilir doğru politik hedeflere yönlendirebilen örgütlü bir muhalefet bulunmamaktadır. Yine benzer biçimde parlemento içindeki muhalefet te hem ürkek davranmakta, ve hem de AKP'nin hazırladığı tuzaklara sürekli düşmektedir. Bunun en tipik örneklerinde biri, halk içler acısı bir durumda iken, ve başında güvenilir örgütlü bir güç olsa siyasi iktidarı alaşağı etmek için yürümeye hazır iken, ana muhalefetin sıkmabaş tartışmalarına takılıp kalmasıdır. Bu durum eğer tuzağa düşmek değilse, en azından AKP kadar halka ihanet etmektir.

 

Aslında, Kuran'da kadın sözcüğünün geçtiği ve kadınla ilgili olarak 28 sure içinde 117 ayet vardır. Ve sadece bunlarda bir ayet örtünme ile ilgilidir. O'da, -içeriği çevirenler tarafında yoruma tabi tutulmuş olan- Nur Suresi'nin 31 numaralı ayetidir. Diğer yandan, tüm yorumlara karşın, sözkonusu ayet te yazılanlar, hiç te sıkmabaşı çağrıştırmamaktadır. Kaldıki, "çağrıştırsın", veya "sıkmabaşı zorunlu kılan" otuz tane ayet olsun. Tüm bunlar, günümüzün ileri bilim ve yüksek teknoloji toplumlarında ne anlam ifade ederler? Muhalefet neyi tartışmaktadır?..

 

Türkiye toplumu ve diğer müslüman toplumlar, -MI6 ile bağlantılı olduğu hissedilen İngiliz Anglikan Kilisesi Piskoposu'nun tavsiye ettiği gibi- Kuran'ın, veya bir başka inanç sisteminin tartışılamaz dogmalarına göre mi yönetilecektir? Dış istihbarat örgüt MI6 ve iç istihbarat örgütü MI5 gibi Anglikan Kilisesi'de İngiliz devletinin çekirdeğinde durmaktadır ve bu Kilise'nin başpiskoposu durduk yerde "saçmalayan dengesiz biri" olamaz... Şeriat devleti için tüm Ortadoğu'da ve diğer çoğrafyaların halkı Müslüman ülkelerinde çalışma yürüten Hizb ul-Tahrir örgütlenmesinin merkezi Londra'dadır. Sadece bu gerçek bile, yamama dini ideolojilere, dini dogmalara dayanan faşist rejimlerin asıl merkezlerinin Londra ve Washington olduğunu anlamak için yeterlidir... Toplumlar birtakım dini dogmalarla sürüleştirilerek köleleştirildikleri zaman, çok daha az masrafla, ve çok daha kolay biçimde güdülüp soyulabilirler, kanlı emperyalist çatışmalarda çok daha kolay kullanılabilirler.

 

Sözkonusu dini dogmalarla yönetilen toplumlarda kadınların, ve dolayısıyla beyinleri sıkmabaşlar içinde iğdiş edilmiş aynı kadınların ellerinde büyütülen erkeklerin, ve sonuçta sözkonus toplumun tümünün trajedisi, çözümsüzlüğü, gözler önündedir. Türkiye toplumu da, uluslar üstü mali-sermaye ve Washington dayanaklı faşist bir rejime sıkmabaş aracılığıyla adım adım itilmektedir. Sıkmabaş tipi siyasi üniformaların yardımlarıyla birtakım dini dogmalar, hissetirilmeden, ve "inanç özgürlüğü" yalanlarının gerisine sığınılarak toplumda egemen kılınmaya çalışılmaktadır. Toplum, bir dini ataerkil baskı sisteminin içine sokulmaya, ve dini dogmaları dayanak yapan dış merkezli bir faşizme doğru sürüklenilmeye çalışılmaktadır. Gerçekler bu yönde iken, neden muhalefet önderleri, "teolog" rolünde sıkmabaşın dine uyup uymadığını kanıtlamaya çalışmaktadırlar? Laik toplumsal düzeni hiç te ilgilendirmeyen bu tip sonuçsuz tartışmalara girerek, hazırlanmakta olan yamama dini ideoloji destekli bir faşizme hizmet etmekte olduklarının farkında değillermidir?

 

Washinton dayanaklı siyasi iktidarın tek ayak üzerinde kırk yalan söyleyebilen cahil demagog önderleri, "laiklik aslında tüm inançlara özgürlük tanımaktır" biçiminde zehirli yalanlar söylemektedirler. Zaten yıllar içinde, çok partili sisteme geçildiğinden beri, dini politikaya alet ederek oy toplama, çağdışı dini önderleri kullanabilme kaygıları ile süreç içinde daha fazla sakatlanmış laik sistemin özünün "tüm inançlara özgürlük tanımak" gibi bir yalanla alakası olamaz, ve yoktur. Bu yalanın tek amacı, laik sistemin kalanını da yokedebilmektir. Tek kelimeyle laik sistemin özü, dini dogmaları devlet idaresinden, başta medeni kanun olmak üzere hukuk sisteminden, yargı sisteminden, eğitim sisteminden, ve sosyal yaşamın her alanından uzaklaştırmaktır. Tüm bu alanları katı tartışılamaz kalıplar içine, cendereler içine sokacak dini dogmalar, toplumsal ilerlemenin önündeki en büyük egel oldukları gibi, toplumsal trajedilerin de asıl kaynağıdırlar. Bu tip dini doğmalar sadece kadınların baskı altına alınmalarına değil, mutlak iktidarlara dayanak oluşturarak tüm toplumun boyunduruk altına alınmasına da hizmet ederler.

 

Washington dayanaklı Tayyip Erdoğan iktidarı da zaten aynı nedenle laik düzenin kalanını da yıkmaya, adım adım dini dogmaları devlet idaresinde ve toplumsal yaşamın her alanında egemen kılmaya çalışmaktadır. Tayyip Erdoğan'ın sırtını dayamakta olduğu Washington iktidarı da aynı yönde yürümektedir. Aslında bu durum, olağanüstü bilimsel ve teknolojik gelişmelerlerin yaşanmakta olduğu uzay çağı ile derin bir paradoks oluşturmaktadır ama, giderek alanları daralan mali-sermaye güçleri, azami kâr motivasyonuyla hareket eden uluslar üstü tekeller, daha geniş kitleleri sürüleştirerek iktidarlarını kalıcı kılabilme düşleriyle bilim dışı dini dogmaları kullanmaktadırlar. Aynı nedenle ABD'de, -doğruluğu defalarca kanıtlanmış- bilimsel evrim teorisini inkareden "yaradılış teorisi" gibi yeni dini doğmalar üretilmektedir. İlk okul çağındaki çocuklarının katıldıkları  faşist ideolojili "İsa Kapları" kurulmakta, gelecek nesiller yamama dini faşist ideolojilerle robotlaştırılmaktadırlar. Bunlar, mali-sermaye çevrelerinin kuracakları faşist bir rejimde kullanılabilecek ırkçı faşistler olarak şekillendirilmektedirler. Tüm bu gerçekler, ABD'de yaşananlar, ve hatta mali-sermaye güçleri ile bütünleşmiş Vatikan'ın laik sisteme yönelik olarak başlattığı saldırı gözönüne alınırsa, Tayyip Erdoğan ve çevresinin Türkiye'de yükselişlerinin, Washington'dan almakta oldukları desteğin ve laik sisteme yönelik fütursuzca saldırılarının nedenlerini anlamak kolaylaşır. Ve tabii olayın ne ölçüde ciddi olduğunu anlamak ta kolaylaşır...

 

Herşeyi takiye olan, yalan olan Tayyip Erdoğan, sıkıştığını hissettikçe, sözde geriye adımlar atmakta, "kişi laik olmaz, devlet laik olur" gibisinden ucuz yalanlar söylemektedir. Devlet tüzel bir kişiliktir ve ancak laik kişiliklerle ve laik kurumlarla laik bir devlet olabilir. Elbette tüm sosyal yaşam ve kişiler de laik olurlar. Dini dogmalara göre düşünmeyen, bilimsel analitik düşüncelerle her olguyu sorgulayabilen, olaylara belirli sınırlar içinde hoşgörüyle yaklaşabilen laik kişilerin ellerinde bir toplum ileriye gidebilir. Ancak böyle bireylerden oluşan bir toplum kendisini daha üst düzeyde sürekli yeniden üretmeyi başararak ilerleyebilir...

 

Kendine has çok bilmiş üslubuyla, "yaşanmakta olan kavganın kışla ile cami arasında olduğunu, tüm bunları çok sığ bulduğunu" iddia eden; ve iddialarını, "Zengin olmadan laik olunmaz. Bir toplum zenginleşmeden laik olamaz.", mavallarıyla besleyen; ve yine "yoksulların laiklik sorunuyla ilgilenmedikleri" palavrasını atan, "'laiklik elden gidiyor demek' Ankaradaki iktidar kavgasıdır", diye yaşanmakta olan olayı sözkonusu basit ikilemlerle "açıkladığını" sanan kişi, aslında, herhangi bir gerçeği açıklayamamaktadır ama, halkı basbayağı aşağılamaktadır...

 

Yaşamları boyunca ciddi anlamda hiç acı çekmemiş "liberal" etiketli, ve kendilerini herşeyin merkezinde gören sübjektiv idealist bu tip çok bilmiş aydınlar, o ölçüde şımartılmışlardırki, akıldışı söylemlerini büyük bir rahatlıkla, sözlerini hiç tartmadan, en ufak bir temkinlilik işareti bile göstermeden ifade etmektedirler. Ve sözkonusu fütursuz tavırlarıyla, aslında, -günü geldiğinde kendi kafalarını da kopartacak olan- mevcut anti-laik faşist iktidara hizmet etmektedirler. Zaten bunların "sol" etiketli bazıları, Tayyip Erdoğan iktidarının bir "demokratik devrim" gerçekleştirmekte olduğunu iddia edecek kadar işi sapkınlığa vardırmaktadır. Siyasi iktidara ustaca yaranarak işlerini rahatça halletmeye çalışan bu mahalle bakkalı hesaplı tiplerin TV ekranlarına yansıyan kendinden akılsızca emin yüzlerine baktıkça, ahmakça inanmışlığın simgesi Kandid'i anımsamamak elde değildir. 

 

Dini dogmalara, ve bunların devlet yönetimi, ve idari-hukuki sistem, ve sosyal yaşam üzerindeki etkilerine başkaldırılar, laiklik ile ilgili düşünceler ve eylemler, burjuvazinin tarih sahnesine çıkmaya başlamasıyla, ve burjuvazinin gereksinim duyduğu bilimlerin kilise dogmalarını sarsacak biçimde ilerlemeler göstermesiyle yoğunluk kazanmıştır. Öncesi ve farklı uygulamaları da olmakla birlikte, laiklik ilkesini ön plana çıkartan 1789 Fransız ihtilali bir burjuva devrimi olarak başlamıştır ama, devrimin asıl motoru, yoksul halk yığınları, küçük burjuvazi ve toprağa susamış köylülük olmuştur. Proletarya diktatörlüğünü çağrıştıran bir halk iktidarı kuran Jakobenler, Kiliseyi ve ve papazları -halk yığınlarına dayanarak- yerle bir etmişlerdir. Devrimin en kanlı gerçekleştiği Lion'da, aristokrasiye ve bu üst sınıfın baskılarına hertürlü desteği vermiş olan kiliseleri basanlar, ve papazların kafalarını kopartanlar, yoksul halk yığınlarından başkası değildir...

 

Laiklik nasıl halkı ilgilendirmezmiş? Neyin ne olduğunu doğru dürüs anlatan olursa eğer, elbette halk, hertürlü köleliğin önünde bir engel oluşturan laik düzenin safında tüm saflığı ve gücüyle yeralacaktır... Fransa da yaşanan gelişme karşısında korkuya kapılan büyük burjuvazi, adım adım sırtını devrime dönmüş, ve süreç içinde Kilise ile, aristokrasi ile anlaşma yoluna gitmiştir. Halk değil, çalışanlar değil, zenginler, burjuvazi anlaşmıştır, laikliğe ve devrime ihanet etmiştir...

 

Yine laiklik ilkesini tam anlamıyla yaşama geçiren ilk siyasi iktidar, çalışanların, işçilerin gerçek anlamda ilk iktidarları olan ve ancak 72 gün yaşayabilen Paris Komünü'nden (26 Mart 1871- 28 Mayıs 1871) başkası değildir... Komün, eski bürokrasiyi yokedip, tüm görevlilerin seçimle gelmelerini sağlamış ve maaş tavanının 6 bin Frank olduğunu bildirmiştir. Yine Komün, silahlı kuvvetlere ve bürokrasiye yönelik diğer önemli işlerinin yanında, Kilise ile devlet işlerini kesinlikle birbirinden ayırmış, ve papazların maaşlarını kesmiştir. Paris okullarındaki tüm dini sembolleri söktürmüş, ve dinle ilgili herşeyi okullardan kaldırılıp atmıştır. Eğitim sistemi içindeki Kilise temsilcileri de kentin dışına sürmüştür...  (Sünni İslam'ın tarihi gelişim süreci ve geleneksel yapısı nedeniyle laiklik, Türkiye ve bezeri ülkelerde, Komün'ün gerçekleştirmiş olduğu gibi gerçekleştirilemez. Bu tip ülkelerde, dinin devlet tarafından tam bir denetim altına alınması, ekonomik olarak ta denetim altına alınması, ve bu kelepçelerle bağlandıktan sonra din işleri ile devlet işlerinin, din ile idari ve hukuki yapının, din ile eğitim sisteminin kesin biçimde ayrılmaları gerekir. Sonuçta işin böylesi de, Paris Komünü'nün yapmış olduğuna varır...)

 

İşçilerin, köylülerin, "soğan-ekmek yiyenlerin" laiklik ile işleri olmadığını kim söylüyorsa, o, karnından konuşuyor demektir ve bundan daha büyük bir yalan olamaz. Fakat yine de herşeyin merkezine kendi zavallı varlığını oturtan sübjektiv idealist beyinlerin, çok bilmiş şımarık üsluplarıyla yoksul halk yığınlarını ve diğer herkesi bir biçimde aşağılamaları, hor görmeleri, sonderece anlaşılabilir bir gerçektir...

 

"Kavga, kışla ile cami arasında" diyerek herşeyi kolayca açıkladığını sanan, kendi saçma ikilemleri dışında herşeyi "sığ" bulan, hem kışlaya ve hem de camiye yukarıdan bakan bilgiçlik, ne camiyi ve ne de kışlayı tanımadığını, yaşanmakta olan karmaşık süreci anlamaktan çok uzak olduğunu açık etmektedir... Evet askerlerin hepsi aynı ünüformayı giyerler ama, aynı biçimde düşünemezler, ve bu düşünce farklılıkları -birçok nedenin yanında- rütbeler büyüdükçe de değişik biçimler alarak şekillenir. Yani askerler, bulutların üzerinden onları tek kalıba sokarak aşağılamaya çalışan liberal etiketli birtakım bilgiç aydınların sandıklarının tam tersine, geldikleri aile çevresine, -genel eğitimin ötesinde- aldıkları kişisel kültüre, bireysel moral yapılarına göre çok renklilik gösteririler, ve toplumdaki tüm değişmelerlerden, olaylardan derin biçimde etkilenirler. Bunlardan kimisi "rüzgara göre yelken açmayı" tercih etse de, önemli birkısmı, gördüğü yanlışları düzeltme ateşiyle yanar... En genel anlamıyla askerler, toplumun gününden ve geleceğinden kendilerini sorumlu hissederler... Sonuçta, göreceli doğru ve yine görceli yanlış biçimlerde toplumsal gelişmelerle ilgilenirler...

 

Yukarıda ifade edilen gerçeği çok iyi bilen General Evren'in, daha geçen yıl, genç subaylarla ilgili olarak korkularını ifade etmesi, boşuna değildir. Yine mevcut üst yönetimin "siyasi iktidar ile önemli çelişkileri varmış" tiyatrosunu sık sık oynaması da boşuna değildir... Diğer yandan tüm imamlar da aynı kalıptan çıkma değillerdir... Ve dünyanın neresinde olursa olsun halkçı devrimler herzaman askerlere, onların en ileri unsurlarına gereksinim duyarlar ve onlarsız gerçekleşemezler. Fakat tabii, ne halkın acılarını, ne karşı-devrimci gidişi, ve ne de başka birşeyi gerçek anlamda umursamayan tuzu kurular, olan herşeye kendi ben merkezleri çerçevesinde yukarıdan -ve kendilerince alaylı bir aşağılamayla- bakabilirler...

 

Ayrıca, Tayip Erdoğan iktidarı ile askerleri -veya daha doğrusu askeri üst yönetimi- karşı karşıya koymak, ve sözde bunlar arasında bir tercih yapmaya kalkmak, ve liberal etiketlerle Tayyip Erdoğan takımını desteklemek, veya tam tersine askeri üst yönetimin laikliği koruyacağını sanmak, bir başka büyük yanılgıdır... Bu sahte ve ahmakça ikilemler, bizzat politik iktidarın çekirdeği tarafından üretilerek hem toplumun geniş kesimlerinin, ve hem de sivil ve askeri bürokrasinin daha alt kesimlerinin oylanmaları işinde kullanılmaktadır. Böyle bir çelişkiyi -liberal etiketi ile- gerçekmiş gibi yansıtanlar, "kavga, kışla ile cami arasında" diye karnından konuşanlar, eğer bilinçli dezinformatörler değillerse, anlaşılan, Türkiye'nin yakın tarihini hiç anlayamamışlardır...

 

Başkan J. Carter'in Polonya asıllı güvenlik danışmanı Zbigniew Kazimierz Brzeziński'nin 1977 yılında ilanettiği "Yeşil Kuşak" politikasının sonuçlarından sadece birisi olan 12 Eylül 1980 General Evren darbesi yaratmıştır Tayyip Erdoğan iktidarını. Pentagon bağlantılı sözkonusu darbe, ABD'nin bölge politikaları ile uyumlu biçimde, hem sol muhalefeti silme ve hem de Kürt kalkışmasını denetim altına alma kaygılarıyla birçeşit İslamcılığı ön plana çıkartmış, kollamış ve beslemiştir... Günümüz iktidarının baş destekçilerinden Fethullah Gülen, aranmakta olduğu halde, 12 Eylül darbesinin yetkili kişileri ile görüşmüş, aranma emrinin kalkmasını sağlamış, ve 1982 Anayasası'na tüm gücüyle destek vermiştir. Günümüzde Tayyip Erdoğan iktidarını destekleyen Gülen, hem Demirel'in ve hem de Erbakan'ın yollarını kesmeye çalışmıştır. Nurcu hareketi parçalamış ve bu akıldışı akımı tam anlamıyla emperyalist merkezlerin ve yerli ortaklarının emrine sokmuştur. Gülen'in milyarlar üzerinde denetim kurma süreci, kısaca anılan bu hizmetleriyle birlikte başlamıştır... Yapılanlar "Allah için" değil, bu dünya için yapılmıştır...

 

Yine Türkiyenin dışpolitika rotasını değiştirme düşleri kuran Erbakan iktidarına karşı gerçekleşmiş olan -Washington destekli- 28 Şubat 1997 darbesi, hem Tayyip Erdoğan-Abdullah Gül ikilisinin önlerini açmıştır ve hem de bunların "Hocaları"na ihanet etmeleri sayesinde kolayca gerçekleşebilmiştir. Eğer bilinmeyen öncesi de yoksa, eski tükürdüklerini kolayca yalayarak bazı üst rütbeli askerlerin hizmetine giren sözkonusu ikili olmadan, 28 Şubat operasyonunun bu ölçüde kolay olması düşünülemez. Herşeyi bırakın, Tayyip Erdoğan'ın oğlunu askerlikten kurtaran ve içeriği birtürlü açıklanmayan rapor bile, Deniz Kuvvetleri'ne bağlı bir askeri hastahaneden verilmiştir... Washington ile işlerin sadece Tayyip Erdoğan aracılığıyla değil, parelel olarak askeri üst yönetim ile birlikte bağlandığı ortadadır. Askeri-endüstri komplekslere ve bunların bir halkası olan Pentagon'a derinlemesine bağımlı hale gelmiş askeri üst yönetim ile mevcut siyasi iktidarın Washington'da yanyana geldikleri, yapılan yolculuklarla bile ortadadır... Ve kim çıkar da "kavga, kışla ile cami arasında" diye ahkam kesmeye kalkarsa, O'na şüpheyle bakmak gerekir...

 

Laiklik, burjuvazinin, özellikle tüm devrimci barutunu en az bir asırdır tüketmiş olan burjuvazinin, halkları köleleşitirme peşinde olan uluslar üstü tekellerin işi olmadığı gibi, onların yararlarına da değildir. Zaten aynı nedenle Bush destekçisi sermaye çevreleri, ABD'de, "İsa Kampı" denen merkezler kurmakta, bu kamplarda çocukların beyinlerini ırkçı dini yamama ideolojilerle yıkayarak laiklik düşmanı faşist nesiller yetiştirmektedir. Aynı nedenle sözkonusu sermaye çevreleri, bilimsel evrim teorisine karşı, bilim ve akıl dışı "yaradılış teorisi"ni eğitim sisteminde egemen kılmaya çalışmaktadır... Uluslar üstü mali-sermaye güçleri ile bütünleşmiş Vatikan, aynı nedenle laisizme karşı savaş açmıştır. Ve yine aynı nedenle Tayyip Erdoğan iktidarı birtakım uluslarüstü tekeller, büyük sermaye çevreleri tarafından desteklenmektedir. Çünkü, demokratik ve ayrıca halkçı iktidarlarla birlikte varolabilen laiklik ilkesi yokedildiği, dini dogmalar topluma egemen kılındığı ölçüde bir toplu köleleştirilebilir, ve daha kolay sömürülebilir... Türkiye'de de, Amerika'da da, Avrupa'da da, dünyanın bir başka köşesinde de laiklik, geniş halk yığınlarının yararınadır, tüm çalışanların yararınadır, ve onlar tarafından korunup yaşama geçirilecektir. Yalnız, bu halk yığınlarının gereksinim duyduğu, ben merkezli zevzek dezinformatörler değildir. Halk yığınlarının gereksinim duyduğu, bilginin, kültürün taşıyıcısı olan gerçek aydınlardır. Kültürü, bilgiyi halka iletebilecek fedakar aydınlara gereksinim vardır ve onlar süreç içinde elbette doğacaklardır...

 

Biçimsel de olsa Türkiye Cumhuriyeti'nin en üst düzeyde temsilettiğini unutup, eski patronu Suudi Arabistan Kıralı'nın oteline, O'nun ayağına koşan, ve bu laiklik düşmanı ortaçağ kalıntısının karşısında susta duran birisinin laikliği koruyacağı elbette düşünülemez. Ve sıkmabaş nedeniyle eşi Türkiye Cumhuriyeti'ni Avrupa İnsan hakları mahkemesine şikayet etmiş birisinin, aynı sıkmabaşlı eşiyle birlikte Köşk'te oturuyor olması, Türkiye toplumunun içine sürüklenmiş olduğu acıklı durumun göstergelerinden sadece birisidir. Yalnız, bundan daha acıklı olanı, aynı kişinin, Türkiye'yi laik bir cumhuriyet haline getirmiş olan ve kadın haklarının kazanılmasını sağlayan Mustafa Kemal Atatürk'ü "oynamaya" kalkıyor olmasıdır. Bu durum, leş yiyici bir sırtlanın, arslan postu ile sahneye çıkmasından daha iğrenç bir görünümdür, ve asla komik bile değildir. Fakat yine bunların hepsinden daha iğrenç olanı, birtakım sözde "laik" ve "muhalif" aydınların, yazarların, sözkonusu iğrenç "Atatürk" tiyatrosuna figuran olarak katılmalarıdır. Bu aydınların, iğrenç bir tuzaktan başka birşey olmayan yemek masına oturmaları, ve daveti verene yalanmaları, çok daha miğde kaldırıcı bir olaydır... Yemeklere davet edilenlerin arasında, kadınlar, ve hatta çok tanınmış bir kadın yazar da vardır. Bu sözde "ilerici" ve "laik" hanım, "Atatürk" rolünde yemekler düzenleyen kişiye dönüp, "Ev sahibesi olarak eşiniz neden bu yemeklerde yok acaba?", diye sormayı da mı düşünememiştir... İkiyüzlülüğün, sahtekarlığın sınırı kalmamıştır anlaşılan. Sadece bu olay bile, öncelikle birtakım aydınlar ve toplum üzerinde varolan çürümenin hangi boyutlara ulaşmış olduğunu en belirgin göstergelerinden birisidir... Bu ölçüde çürümeler, ikiyüzlülüklerin en derin biçimde yaşandıkları totaliter rejimlerde, öncelikle faşist rejimlerde olurlar. Aslında Türkiye'de olan da bundan başka birşey değildir...

 

Sahte gülücükleri ve tüm tipiyle herhangi bir liderden ziyade sıradan bir taşra esnafını çağrıştıran bu yeni "Atatürk", "özgürlük" savunucusu büyük düşünür pozlarında, "Üniversiteler tüm inançlara açık olmalıdır!", diye buyurmuştur... Üniversiteler sanki dinler müzesidir... Sorgulayıcı bilim, analitik düçünce, hertürlü sorgulamayı kesinlikle inkareden, sadece buyrulan birtakım "değişemez doğrulara" inanılmasını ve uyulmasını isteyen dini dogmalarla uyuşamaz. Bir yerde ya bilimsel analitik (tahlilci) düşünce olur, ya da bunun tam karşıtı dini dogmalar... "Özgürlükler" adına "her türlü inanç üniversitelerde yaşasın" demek, bilim "tasını tarağını toplayıp" üniversiteleri terketsin, demekle eş anlamlıdır. Ve aslında bunların niyeti, bilimsel analitik düşünceyi toplumun tüm düzeylerinden kovarak, belirli kalıplara dökülmüş bireylerden oluşan çok daha katı faşist bir düzene ulaşmaktır... Diğer "patron" Tayyip Erdoğan'ın ağzını yaya yaya, "Laikliğin garantisi benim(!)", demesi bile, kafa yapılarını ve asıl hedeflerini açık etmektedir. Adam, toplumda, "baba" olmaya, "kıral" olmaya, "diktatör" olmaya kararlıdır, veya kendisini zaten öyle görmektedir. Bu nedenle kişisel garantiler vermeye kalkmaktadır. Durum acıklıdır ve giderek artan ölçülerde tehlikeli olmaya başlamıştır...

 

Bilinçli ve görevli birtakım dezinformatörlerin, veya herşeyi bildiğini sanan liberal etiketli şımarık ben merkezci tiplerin iddia etmeye çalıştıkları gibi faşizm, yakalanan birtakım çetelerle, yasadışı işlere soyunmuş faşist kafalı veya aşırı milliyetçi emekli generallerle gelmez. Ne "deri kafalılar" Batı'da faşizmi getirebilirler, ve ne de "ülkücü" denenler Türkiye'de. Bunların ırkçı faşist düşüncelere sahip olmaları faşizmi getirmelerine yetmez. Faşizm, ne Çatlı gibi tiplerle, ne benzerleri ile ve ne de son günler de Türkiye'de tutuklanmış olanlarla gelir. Sözkonusu karakterler ırkçı faşist düşüncere sahip olsalar bile, birtakım faşist merkezler tarafından kullanılıp işleri bitirilmiş kişilerdir. Hesapları kapatıldıktan sonra da boylarını aşana işler yapmaya, veya sınıfsal temellerini göremedikleri ve ne olduğunu tam anlamadıkları faşizmi, ya da düşlerindeki bir başka diktatörlüğü kendilerince getirmeye çalıştıkları için, serüvenleri düş kırıklığı ile sonuçlanmıştır. Bu tip serüvenlerin örnekleri yakın tarih boyunca değişik biçimlerde yaşanmıştır, ve süreç hep kişisel tarajedilerle noktalanmıştır...

 

Mali-sermaye güçleri desteklemedikçe ve istemedikçe bir ülkeye faşist rejim gelemez. Ayrıca, her diktatörlük faşizm değildir, ve mali-sermaye güçleri ile çelişen faşist bir rejim de olamaz. Faşizm, en güçlü mali sermaye çevrelerinin öncelikle işçi sınıfı, diğer tüm çalışanlar, ve sermayenin henüz tekelleşememiş kanatları üzerinde kurduğu değişik ağırlıklardaki diktatörlüğün adıdır. Ulusun hertürlü tarihi değerini ve inançlarını tam bir ikiyüzlülükle istismar eden faşizm, ulusal birliği sağlama iddiasına karşın, toplumdaki çelişkileri alabildiğine derinleştirir ve çürümeyi hızlandırır. Sadece en güçlü ekonomik merkezlerin yararlarını kollayan faşist bir diktatörlüğün toplumsal çelişkileri derinleştirmesinden ve ikiyüzlülüğü yayarak toplumsal çürümeyi hızlandırmasından daha anlaşılır bir gerçek olamaz... Günümüz dünyasında ise, uluslar üstü tekeller tarafından desteklenmeyen bir faşizm düşünülemez. Uluslar üstü tekeller ise açıkça Tayyip Erdoğan iktidarını desteklemektedirler. Türkiye toplumunu denetim altına alabilmek için en uygun faşist yalan da, "ılımlı islam" tezgahı olmaktadır... "Faşizmi getiriyorlardı" gürültüsü ile tutuklananlar, anlaşıldığı kadarıyla, aşırı milliyetçi ve hatta birtakım faşist düşüncelere sahip kişiler olmakla birlikte, ABD'nin ve uluslarüstü tekellerin Türkiye'de varolan yararlarını ürkütecek söylemler içine girmişlerdir. Ve zaten bu nedenle darbe yemişlerdir. Bunların yemiş oldukları darbe, Tayyip Erdoğan'a "demokrat" görünümü verebilmek için kullanılmaya çalışılmaktadır ama, bu da nafile çabadır...

 

Hitler, hem aşırı milliyetçi ve hem de anti-kapitalist ve "sosyalist" demagojik bir söylem kullanarak iktidara yürümüştür. İktidara yürürken, hertürlü yalan ve demagoji ile birlikte şiddet ögesini de ustaca kullanmıştır. Yükselişi yıllarında Hitler'i koruyan, ve toplumu terörize eden güç, Hitler'in en erken yol arkadaşlarından Ernst Roehm komutasındaki SA birlikleri olmuştur. Bunlar, sayıca Alman ordusunu aşan bir güce bile ulaşmışlardır. Ernst Roehm ve en yakınları, temsilettikleri gücün sınıf temellerini kavrayamamış ve gerçekten anti-kapitalist, milliyetçi "sosyalis" bir devrim yapmayı düşlemişler, buna inanmışlardır. Devrimden sonra kendilerini Alman ordusunun yerine koymayı düşlemişlerdir. Şüphesiz bu durum, Hitler'e tüm desteğini vermiş olan Alman mali-sermayesinin kabuledebileceği birşey değildir. Ve mali-sermaye güçlerinin desteğini arkasına alarak 1933 yılında seçimle iktidar koltuğuna oturmuş olan Hitler,  Alman mali-sermayesinin ve dolayısıyla kendisinin hesapları ile çelişen Ernst Roehm'i, "Uzun Bıçaklar Gecesi" adını alan çok gizli bir operasyonla 29 Haziran 1934 gecesi bizzat tutuklayıp intehara zorlamıştır. O bunu kabuletmeyince, Roehm, iki SS subayı tarafından öldürülmüştür. SA'nın hesabı tamamen görülünceye dek olay gizli tutulmuştur... Gücü sayıca Alman ordusunu aşan Roehm gibi biri bile mali-sermaye çevrelerine rağmen iktidarı gasp edemedikten sonra, Türkiye'de varolan üç-beş çeteye yönelik operasyonu "faşizme karşı savaş" gibi yansıtmak, birtakım ben merkezli ve liberal etiketli züppelere özgü zevzeklik değilse eğer, tamamen bilinçli bir dezinformasyondur. Bu dezinformasyonun hedefi ise, faşizmin asıl taşıyıcısı Tayyip Erdoğan iktidarını meşrulaştırmaktır.

 

Tayyip Erdoğan fotoğrafını Hitler ve Mussolini fotoğraflarının arasına koymak, belki bazılarına abartılı bir görüntü gibi gelebilir ama, bu da gerçeği yansıtmanın, Tayyip Erdoğan ve avanesi eliyle -ülkeye özgü- birçeşit faşizme doğru sürüklenilmekte olduğunu göstermenin bir yoludur... Elbette Tayyip Erdoğan, yanında gözüktüğü karakterlerin aynısı değildir ama, Mussolini ile Hitler'de birbirlerinin aynısı değillerdi. Çok daha erken başlamış olan İtalyan faşizmi ile Alman nazizmi de birbirlerinin aynısı değillerdi ve olamazlardı da. Çünkü, iki toplum arasında -anlatması uzun- önemli farklar vardı ve vardır. Dalgacı bir Akdeniz toplumu olan İtalya'da, disiplinli, planlı, militarist Almanya'ya özgü bir faşizmin yaşam bulması düşünülemez bile... Türkiye'de de bu iş (Türkiye'ye özgü faşist bir rejim), en iyi, ehlileştirilmiş birşeşit yapay İslam kullanılarak yaşama geçirilebilir ancak. AKP yönetimi eliyle yapılmaya çalışılan da bundan başka birşey değildir. Sıkmabaş ise, bahaneden ve bu sürecin aşamalarından sadece birisidir. Toplumu istenilen kalıba sokmanın yollarından birisidir... Tayyip Erdoğan iktidarının işçilere, çalışanlara yönelik politikaları, aslında, gelmekte olanın en somut göstergesidir...

 

"Kahramanlığını", muhalefetini, mevcut siyasi iktidarın halka yönelik baskılarına, ve ABD'nin Irak'ta ve Afganistan'da işlemiş olduğu ağır suçlara, ve yine filistin halkına karşı işlenen suçlara yönelik olarak göstereceğine, Tayyip Erdoğan'ı korumak için ortaya atılan işini bilir liberal için, "muhalif" rolündeki şımarık bir pislik için söylenecek söz bulmak şüphesiz pek kolay değildir... Tamamen politik içerikli ve Tayyip Erdoğan'ın faşizmi getirmekte olduğunu anlatmaya çalışan bir fotoğraf montajını kirli apolitik "pandik" sözcüğü ile yanyana getirerek ustaca karalamaya çalışmak, sureti haktan gözükmeye çalışan ahlaksız psikopatlara özgü bir taktik olabilir ancak. Ben, yaşamımda böyle pisliklerle yeterince karşılaşmış olduğum için, sözkonusu saldırıyı garipsediğimi söyleyemem... Hele bu tipin Fethullah Gülen'in internet sayfasında tanıtıldığını, Gülen ve AKP bağlantılı büyük günlük basında röpörtajlarının yayınlandığını gördükten sonra, saldırının asıl olarak nerelerden geldiğini de anlamış oldum. Sözkonusu insan karikatürünün neyin bedelini ödemeye çalıştığını anladım. Ve böylece doğru yaptığıma bir kez daha inandım...

 

Haksızlıklara gerçekten başkaldırmış biri olarak, ömrü boyunca herhangi bir güce yaranmaya ve ondan emir almaya kalkışmamış biri olarak, sadece doğru bildiklerini yapmaya çalışmış biri olarak, tüm tavırlarının bedellerini çok ağır ödemiş biri olarak, ve halen bedel ödettirilmeye çalışılan biri olarak, 1983 yılından beri Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından atılmış biri olarak, vatandaşlığından atıldığı ülke de herhangi bir varlığa sahibolmamış ve sahibolmaya da çalışmamış biri olarak, sadece görebildiği siyasi gerçekleri halka açıklamaya çalışan biri olarak, umarım bu yazıda da bazı siyasi gerçekleri bir ölçü de açıklayabildim.

 

Saygılarımla  

 

Yusuf Küpeli

 

20 Şubat 2008

 

From: ESP'li Emekci Memurlar

Sosyal Güven(siz)lik Geliyor! Dikkat!!!

Şu anda mecliste bekleyen 5510 sayılı (Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) yasa tasarısı eğer yasalaşırsa pek çok hakkımızı kaybedeceğiz.  
 
Sağlık ve sosyal güvenlik haklarımızda oluşacak kayıplardan bazıları şöyle:  
 

1) Zaten kadınlar için 58, erkekler için 60 olan emeklilik yaşı hem kadınlar, hem de erkekler için 65'e çıkarılacak. (Madde 28)  (Sinbat'ın notu: Yaş ortalamasının yüksek olduğu zengin Batı ülkeleri için 65 yaş uygun bir emeklilik yaşı olabilir ama, Türkiye gibi yaş ortalamasının düşük ve işsizliğin çok yüksek olduğu ülkelerde bu durum pek normal değil.)
 

2) Emekliliğe hak kazanabilmek için yakın zamanda 5.000'den 7.000 güne çıkarılan prim ödeme zorunluluğu 9.000 gün prime çıkacak. (Madde 27)  
 
3) Emekli maaşları
% 23 ila % 33 arasında düşürülecek. (Madde 29)  
 

4) Yıpranma hakkı gasp edilecek  
 

5) Aylık geliri 139,6 YTL'den fazla olan bütün vat andaşlar her ay 73 ila 475 YTL Genel Sağlık Sigortası primi ödemek zorunda kalacak. (Madde 88)  

6) Sadece ayakta tedavi olununca değil; hastalık, kaza, ameliyat gibi nedenlerle hastaneye yatmak gerekince de 'katılım payı' adı altında para ödenecek. (Madde 68)  
 
7) 'Katılım payı' gerektiğinde
beş katına kadar arttırılacak. (Madde 68)  
 
8)
Bütün sağlık hizmetleri paralı olacak.  
 
9) Sağlık hizmeti alabilmek için bu ülkenin vatandaşı olmak, üstelik vergi ödemek, dahası Genel Sağlık Sigortası primi yatırmak, hatta bir de 'katılım payı' ödemek yetmeyecek.
Şimdi bir de 'ilâve ücret' adı altında para ödemek gerekecek. (Geçici Madde 5)  
 
10) Bütün dünyada anne sütünün önemi yeniden anlaşılır ve emzirme teşvik edilirken Türkiye'de 'sigortalının çocuğuna bir ay anne sütü yeter' mantığı geçerli olacak. Daha önce doğum yapan sigortalılara altı ay süreyle verilmesi öngörülen
emzirme yardımı bir aya düşürülecek.  
 
11) Hastalanan sigortalılara verilen iş görememezlik ödeneği
% 16 azalacak. (Madde 18, 19, 80)  
 
12) Emekli Bağ-Kur'lularının maaşından
10 yıl süreyle % 10 oranında Genel Sağlık Sigortası primi kesilecek. (Madde 88)  
 
13) Primini ödeyemeyen vatandaşlar
sağlık hizmeti alamayacak, hastane kapılarından geri dönecek. (Madde 88, 89 ,90)  
 
14) Primini ödeyemeyen
çiftçilerin pamuğuna buğdayına, üzümüne tütününe el konulacak. (Madde 87)  
 
Şu anda sadece Türkiye'de değil dünyanın pek çok ülkesinde benzer politikalar uygulanmaya çalışılıyor. Devletler sosyal güvenlik ve sağlık harcamalarını azaltma çabasındalar. Fransa ve Yunanistan'da büyük grevler ve yürüyüşlerle bu yasalar engellenmeye çalışılıyor.

 

Şu an yasanın getirecekleri ile ilgili yeterli farkındalık yok.

 

Biz de bu yasayı engelleyebiliriz.

 

Biz karşı koyarsak bu yasayı geçiremezler!  

 

 

ESP'li Emekçi Mumurlar

http://www.emekcimemur.com

 

Yoksulluğun da sınırı var..

Mehmet Tezkan 

09.06.2006 http://www2.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&sid=&Newsid=79540&Categoryid=4&wid=131

Siyasetçinin konuştuğu gündem var..

Konuşmadığı gündem var..

Peki hangisi gerçek gündem.. Bizi hangisi ilgilendiriyor..

Tabii ki konuşulmayan.. Konuşulması istenmeyen..

Ne mi o?

Örneğin emeklilerin durumu.. Çalışanların hali de pek farklı değil ama gelin bugün emeklileri ele alalım..

4 kişilik aile için açlık sınırı 558 YTL..

Peki, açlık sınırı ne demek?

Sadece gıda için yapılması gereken minimum harcama demek.. İçinde kira, ulaşım, yakacak, elektrik, su, haberleşme, giyim, sağlık, iletişim gibi temel ihtiyaçlar yok..

Bunları kattığımızda çıkan rakama yoksulluk sınırı deniliyor..

Bu sınır da 4 kişilik aile için 1.819 YTL..

Bir insan sadece beslenerek yaşayamayacağına göre en azından giyinmeye, barınmaya, ısınmaya ihtiyacı olduğuna göre, açlık sınırı kavramı bir işe yaramıyor..

558 YTL'yi unutun..

1.819 YTL'ye bakalım..

Kaba bir hesapla, 4 kişilik aile için 1.819 YTL yoksulluk sınırıysa, iki kişilik emekli ailesi için bu rakam 900 ila 1.000 YTL arasındadır..

Bunun altında maaş alan herkes yoksuldur..

Pardon, yoksul bile değildir..

Çünkü yoksulluğun sınırı var..

Şimdi gelin işçi emeklilerinin maaşlarına bakalım..

En yüksek emekli maaşı: 862 YTL..

Ortalama emekli maaşı: 546 YTL..

En düşük emekli maaşı: 481 YTL..

Çıkan sonuç şu.. Bu maaşlarla yoksulluk sınırı karşılaştırılırsa 'bütün emekliler yoksuldur' diyebiliriz.. Aslında yoksul bile değiller.. Yoksulluk sınırının altındalar..

O zaman başka bir terim bulmamız lazım.. Gelin onlara emekli diyelim..

Sıralama şöyle olabilir..

En altta açlar..

Bir üstünde emekliler..

Onun üstünde yoksullar..

Bir üstte orta halliler..

Daha üstte iyi halliler..

En üstte zenginler..

Peki yoksul bile sayılmayan emekliler grubu kaç kişi.

Yaklaşık 4 milyon işçi emeklisi var.. Aslında memur emeklilerinin de Bağ-Kur emeklilerinin de durumu aynı..

Onları da katarsak sayı kaça çıkar?

Boşuna hesap yapmayın.. Türkiye İstatistik Kurumu en son 2004 yılında açıkladı.. '18 milyon kişi yoksulluk sınırının altında yaşıyor' dedi..

Yani 18 milyon kişiye yoksul bile diyemiyoruz..

Tarım kesiminin durumuna, yılda 1 milyon kişinin tarımdan koparak kentlere göç etmesine, işsizlik oranına, iş gücüne katılma oranının yüzde 45'lere düşmesine değinmeyeceğim..

Bunlar Türkiye'nin konuşulmayan gündemi..

İktidarın konuşmak istemediği gündem..

Peki piyasalardaki dalgalanma, döviz kurunun yükselmesi enflasyonu yüzde 10'lara çıkarır mı?

Çıkarır?

Çıkarırsa ne olur?

Yoksul daha da yoksullaşır.. Emekliler açlar kategorisine girer..

Peki, bu durumda Başbakan'ın övünerek söylediği 60 milyar dolarlık rezervin yoksula bir faydası olur mu?

Olmaz.. Yoksulun yoksulluğu devam eder..

 

İşsizlik tırmanışta
Bugün, 10:19  TIME \@ "dd MMMM yyyy dddd" 20 Şubat 2008 Çarşamba http://www.haberx.com/n/1084858/issizlik-tirmanista.htm

Türkiye'de Kasım 2007 dönemi itibarıyla işsizlik oranı, yüzde 10,1 olarak hesaplandı. Geçen yılın aynı döneminde işsizlik oranı yüzde 9,6 düzeyinde bulunuyordu. Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) üçer aylık dönemler itibarıyla her ay açıkladığı Hanehalkı İşgücü İşsizlik oranı kentlerde yüzde 12, kırsal kesimde yüzde 7,1 olarak belirlendi.

AA-Anketinin, "Ekim-Kasım-Aralık 2007" dönemini kapsayan "Kasım 2007" sonuçlarına göre, bu dönemde işgücüne katılım oranı ise yüzde 46,9 olarak hesaplandı. İşsizlik oranları geçen yılın Ocak döneminde yüzde 11, Şubat döneminde yüzde 11,4, Mart'ta yüzde 10,4, Nisan'da yüzde 9,8, Mayıs'ta yüzde 8,9, Haziran'da yüzde 8,8, Temmuz'da yüzde 8,8, Ağustos'ta yüzde 9,2, Eylül'de yüzde 9,3 ve Ekim'de de yüzde 9,7 düzeyinde idi.

2005 yılından itibaren Hanehalkı İşgücü Anketinin tahminleri, hareketli üçer aylık dönem ortalamaları esas alınmak kaydıyla aylık olarak yayınlanıyor.
 


Bu seride ilgili üç aylık dönemin ağırlıkları, dönem ortası aya ilişkin nüfus projeksiyonları esas alınarak hesaplanırken, ifade kolaylığı açısından tahminler de dönem ortası ay adıyla ifade ediliyor.

İşsizlikte korkutan artış

A.A. 15 Şubat 2008 Cuma http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/8237923.asp?gid=229&sz=31763

Ekim-Kasım-Aralık döneminde işsizlik 0,5 puan artışla yüzde 10,1’e yükseldi.

Türkiye'de Kasım 2007 dönemi itibarıyla işsizlik oranı, yüzde 10,1 olarak hesaplandı.
Geçen yılın aynı döneminde işsizlik oranı yüzde 9,6 düzeyinde bulunuyordu.

Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) üçer aylık dönemler itibarıyla her ay açıkladığı Hanehalkı İşgücü Anketinin, “Ekim-Kasım-Aralık 2007” dönemini kapsayan “Kasım 2007” sonuçlarına göre, bu dönemde işgücüne katılım oranı ise yüzde 46,9 olarak hesaplandı.

KENTLERDE TABLO DAHA KÖTÜ

İşsizlik oranı kentlerde yüzde 12, kırsal kesimde yüzde 7,1 olarak belirlendi.

İşsizlik oranları geçen yılın Ocak döneminde yüzde 11, Şubat döneminde yüzde 11,4, Mart'ta yüzde 10,4, Nisan'da yüzde 9,8, Mayıs'ta yüzde 8,9, Haziran'da yüzde 8,8, Temmuz'da yüzde 8,8, Ağustos'ta yüzde 9,2, Eylül'de yüzde 9,3 ve Ekim'de de yüzde 9,7 düzeyinde idi.

2 MİLYON 350 BİN İŞSİZ

Türkiye genelinde işsiz sayısı, geçen yılın aynı dönemine göre 85 bin kişi artarak 2 milyon 350 bin kişiye yükseldi.

İşsizlik oranı ise 2006'nın aynı dönemine göre 0,5 puan arttı ve yüzde 10,1 seviyesinde gerçekleşti.

Kentsel yerlerde işsizlik oranı 0,3 puanlık artışla yüzde 12, kırsal yerlerde de 0,6 puan artışla yüzde 7,1 oldu.

Kasım 2007 döneminde genç nüfusta işsizlik oranı ise yüzde 20 olarak hesaplandı. Bu oran geçen yıl aynı dönemde yüzde 19 idi.

Türkiye'de tarım dışı işsizlik oranı, geçen yılın aynı dönemine göre 0,4 puan artarak yüzde 12,6 olarak gerçekleşti.

Bu dönemdeki işsizlerin 73,4'ü erkek nüfustan oluşurken, işsizlerin yüzde 56'sı lise altı eğitimli durumda bulunuyor.

Bunların yüzde 29,1'i bir yıl ve daha uzun süredir iş ararken, işsizlerin yüzde 83'ü daha önce bir işte çalışmış durumda.

Bu dönemde istihdam edilenlerin ise yüzde 75'i erkek nüfustan oluşurken, bunların yüzde 61'i lise altı eğitimli durumda.

İstihdam edilenlerin yüzde 59,7'si ücretli, maaşlı ve yevmiyeli, yüzde 27,3'ü kendi hesabına ve işveren, yüzde 13'ü ücretsiz aile işçisi konumunda.

TÜİK'e göre, kayıt dışı istihdam edilenlerin oranı, Kasım döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 2,6 puanlık azalışla yüzde 45,4 olarak gerçekleşti.

Bu dönemde, 2006'nın aynı dönemine göre tarım sektöründeki kayıt dışılık yüzde 87,8'den yüzde 87'ye, tarım dışı sektörde de yüzde 33,9'dan yüzde 31,6'ya geriledi.

Esas gündem: İşsiz ve ümitsiz Türkiye

İşsizler ordusu 4 milyon 20 bin kişiye ulaştı

Ekim-kasım-aralık dönemi işsiz sayısı önemli ölçüde arttı. Manzaranın en vahim kısmı da şu: Türkiye'de 630 bin kişinin artık herhangi bir iş bulma umudu yok

16/02/2008 http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=247596

AHMETKIVANÇ

Geçen yıl çalışma çağındaki nüfusun yüzde 48.2'si işgücüne katılırken, bu yıl çalışma çağındaki nüfusun işgücüne katılımı yüzde 46.9'a geriledi. İstihdam edilen kişi sayısı son dönemde 368 bin kişi azalarak 20 milyon 867 bine düştü.

 ANKARA - Dünyada ekonomik durgunluk alarmları ve Türkiye'den birçok kesimin 'gündem ekonomi olmalı' uyarılarına karşın Türkiye'yi 'türban' konusuna kilitleyen hükümete, Türkiye İstatistik Kurumu'ndan (TÜİK) işsizlikle ilgili kötü haber geldi.
2001 krizinden beri Türkiye'nin en büyük sorunu olan işsizlikte adrese dayalı nüfus sistemiyle düşük çıkan nüfusa karşın, işsiz sayısında artış tırmandı. Ekonomide geçen yılın üçüncü çeyreğinde yaşanan daralma işsizlik verilerine de yansımış oldu.
Yeterli istihdam yaratılamadığı için işsizlik yükselişe geçerek yüzde 10.1'e çıkarken, 'açık' işsiz sayısı 85 bin kişi artarak 2 milyon 350 bini buldu. 'İş aramayıp, çalışmaya hazır olanlar' da dikkate alındığında Türkiye'nin gerçek işsiz sayısı 4 milyon 20 bine ulaşıyor. Türkiye'nin işsizlik oranını yüzde 10 seviyelerinde tutabilmesi için 2007 verilerine göre yılda en az 411 bin; işsizlik oranını kademeli olarak aşağı çekebilmesi için de yılda en az 500 bin dolayında yeni istihdam yaratması gerekiyor. TÜİK, 2007 ekim, kasım, aralık aylarını kapsayan işsizlek verilerini açıkladı. İşsizlik geçen yılın aynı dönemine göre 0.5 puan artarak yüzde 10.1'e çıktı. Genç nüfusta işsizlik 1 puan artarak yüzde 20, tarım dışı alanda işsizlik oranı 0.4 puan artarak yüzde 12.6'ya çıktı.

 

İstihdam edilen sayısı düştü
Adrese dayalı nüfus sayımı sonuçlarıyla güncellenen işsizlik verilerine göre, Türkiye'nin 2006 kasım ayında 48 milyon 771 bin olan 15 ve daha yukarı yaştaki nüfusu 740 bin artarak 49 milyon 511 bin kişiye ulaştı. Türkiye'nin işgücü sayısı ise 283 bin kişi azalarak 23 milyon 500 binden 23 milyon 217 bin kişiye geriledi. Bir başka ifadeyle, önceki yıl çalışma çağındaki nüfusun yüzde 48,2'si işgücüne katılırken, 2007'de çalışma çağındaki nüfusun işgücüne katılım oranı yüzde 46,9'a geriledi.
İstihdam edilen kişi sayısı ise 368 bin kişi azalarak 21 milyon 235 binden 20 milyon 867 bine geriledi. Böylece Türkiye'nin 2006 kasım ayında 2 milyon 265 bin olan işsiz sayısı 2007'de 85 bin kişi artarak 2 milyon 350 bin kişiye ulaştı.

Seyfettin Gürsel'in tanımı
TÜİK'in verilerine göre, işgücüne dahil olmayan nüfus 25 milyon 271 binden 26 milyon 294 bine çıktı. Türkiye'de tartışma konusu olan "iş aramayıp, çalışmaya hazır olanlar"ın sayısı ise 184 bin kişi azalarak 1 milyon 854 binden 1 milyon 670 bin kişiye geriledi. Bu kalem içerisinde yeralan "iş bulma ümidi olmayanlar"ın sayısı ise 600 binden 630 bine yükseldi. İstihdam politikaları konusunda çalışmaları bulunan Prof. Dr. Seyfettin Gürsel, işsizlik oranında dikkate alınan 2 milyon 350 bin kişilik grubu 'açık işsizlik' olarak, 'çalışmaya hazır olduğunu ama iş aramadığını' söyleyenleri ise 'geniş tanımlı işsizlik" olarak adlandırdığını söyledi. Bu açıdan değerlendirildiğinde, Türkiye'de gerçek işsiz sayısı 2007 kasım ayı itibarıyla 4 milyon 20 bin kişiye ulaşıyor. Ancak bu konuda olumlu gelişme ise, önceki yılki 4 milyon 119 bin kişiye göre düşüş sağlanmış olması. Vatan gazetesindeki yazılarında üç dört aydan beri işsizliğin yeniden yükselişe geçtiğini yazdığını vurgulayan Gürsel, "Düşük büyümenin yeterince istihdam yaratmayacağı belliydi. Bunu ilk ekim ayı istatistiklerinde gördük. Şimdi de kasım rakamlarında istihdamın gerilediği ortaya çıktı. Üçüncü çeyrekteki düşük büyümenin etkisi gecikmeli olarak istihdama yansımış durumda" diye konuştu.
Türkiye'de bir yandan nüfus artışı dolayısıyla çalışma çağına gelen kişi sayısı artarken, bir yandan da son yıllarda tarım sektöründeki istihdamda hızlı bir azalma yaşanıyor. Bu nedenle tarım dışı sektörün hem çalışma çağına gelen genç nüfus için, hem de tarım sektöründen çıkıp iş arayan kesim için istihdam yaratması gerekiyor.

Her yıl 500 bin istihdam lazım
Tarım sektöründe önceki yıl 5 milyon 560 bin olan istihdam sayısı 2007'de 349 bin azalarak 5 milyon 211 bine geriledi. Sanayi, inşaat ve hizmetler sektöründen oluşan tarım dışı istihdam ise 19 bin kişi azalarak 15 milyon 675 bin kişiden 15 milyon 656 bin kişiye düştü. Türkiye'de 'açık işsizlik' oranının şu andaki gibi yüzde 10 seviyelerinde tutulabilmesi için bile tarım dışında kalan sanayi, inşaat ve hizmetler sektöründe yaklaşık 411 bin ilave istihdam yaratılması gerekiyor. 2007 yılında tarım sektöründen 349 bin kişi çıkarak diğer sektörlerde iş aramaya başladı. 2007'de 740 bin kişi artan çalışma çağındaki nüfusun ise, istihdama katılma oranının yüzde 47 olduğu dikkate alınırsa, 348 bini istihdam piyasasına çıktı. Türkiye'de emekliye ayrılanların sayısı ise, son üç yılın ortalamasına göre 286 bin kişi oldu. Emekli olanların hiçbirinin yeniden işe girmediği ve yerlerini tarım sektöründen çıkanlarla çalışma çağına yeni girenlerin aldığı varsayıldığında, Türkiye'de işsizlik oranının bu seviyede korunabilmesi için her yıl 411 bin kişilik yeni istihdam yaratılması gerekiyor. İşsizlik oranının kademeli olarak indirilebilmesi ise yılda en az 500 bin kişilik yeni istihdam yaratılmasıyla mümkün görünüyor.
Türkiye'de işsizlik oranının düşük çıkmasını sağlayan bir başka faktör de çalışma çağındaki kadın nüfusun çok büyük bölümünün ev işleriyle meşgul olup iş aramaması. Nitekim işgücüne dahil olmayan nüfusun yaklaşık yarısını oluşturan ve TÜİK'in verilerinde 'ev işleriyle meşgul' başlığı altında izlenen kişilerin sayısı 237 bin kişi artarak 12 milyon 63 binden 12 milyon 300 bine yükseldi. Yine işgücüne dahil olmayan nüfus içinde yeralan 'mevsimlik çalışanlar' da 65 bin kişi artarak 409 bine ulaştı.

 

TÜRKİYE'DEKİ İŞ KAZALARINA GENEL BİR BAKIŞ

Talat TEVRÜZ http://64.233.183.104/search?q=cache:8t56umegzEgJ:arsiv.mmo.org.tr/pdf/11252.pdf+i%C5%9F+kazalar%C4%B1%2B%C3%B6l%C3%BCmler%2BT%C3%BCrkiye&hl=sv&ct=clnk&cd=8

Makina Fakültesi

İstanbul Teknik Üniversitesi, İstanbul, Türkiye

Tel: 0212 2931300-70/2471 Fax: 0212 2450795

Özet

Ülkemiz'de kazalarının sebepleri çok yönlü ve çok çeşitlidir. Ülke'nin sosyo-ekonomik

politikasından başlayarak, çalışan işçinin ruh ve beden sağlığına kadar bir çok nedenler sözkonusudur. Bunlar

iyileştirildikleri ölçüde, kazalarının azalacağı bir gerçektir. Genç ve tecrübesiz işçilere işçi sağlığı ve

güvenliği (İSİG) çalışmalarında ağırlık verilmelidir. Küçük işletmelerde, İSİG ile illgili tedbirlerin

uygulanmasında önemli güçlüklerle karşılaşılmaktadır. Bu itibarla, bu işletmeler için "işyeri ortak sağlık

birimleri'nin" kurulması zorunlu hale getirilmelidir. İmalat işkolunda daha fazla kaza olduğundan, bu

işkolunda İSİG çalışmalan yoğunlaştmlmalıdır. Özel sektör kuruluşlannda kazaları, kamu sektöründekilere

nazaran daha az olduğundan özelleştirmeye hız verilmesi İSİG açısından olumludur. Türkiye'nin Avrupa

Birliği (AB)'ne girmesi ve "toplam kalite yönetiminin" teşviki İSİG bakımından yerindedir. Bu çalışmada,

Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK) istatistiklerinden istifade ile, Türkiye'deki kazalan smıflandmlarak kısaca

analiz edilmiş ve alınabilecek ilgili önlemler sunulmuştur.

1. Giriş

Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK) İstatistiklerine göre, Türkiye'de her yıl kazalarında

1500 kişi yaşamını yitirirken, 3000' den fazla kişi sakat kalmakta ve her yıl ortalama 2 milyon

kadar günü yitirilmektedir [1]. Gerçeği tam olarak yansıtmayan bu rakamlara göre dahi,

kazalarında Avrupa ülkeleri arasında birinci, dünya'da ise üçüncü sırada yer almaktayız.

Ekonomik anlamda yalnızca SSK'ya maliyeti 14 trilyonun üzerinde olan kazalarının, tüm ülke

ekonomisine olan maliyetinin ise, çok daha büyük olduğu açıktır [2]. Sanayileşme aşamasında

gelişmeler kaydeden Ülkemiz'de, her yıl karşımıza çıkan bu ürkütücü tablo, konunun

Ülkemiz'in öncelikli sorunlarından biri oklarak kabul edilerek, üzerine ciddiyetle gidilmesiyle,

hatta konu ile ilgili bu günki düzenlemelerin yeterince uygulanmasıyle dahi olumlu yönde

değişecektir. İşçi sağlığı ve güvenliği (İSİG) nin çalışma yaşamındaki gelişmelerle ve

Ülkemiz'in sosyo-ekonomik durumu ile yakından ilişkili olduğu açıktır.

Bu çalışmada, SSK istatistiklerinden istifade ile, Türkiye'deki kazaları sınıflandırılarak

kısaca analiz edilmiş ve alınabilecek önlemler sunulmuştur.

2. İş Kazalarına Genel Bakış Ve Analiz

Ülkemizde, İSÎG konusunda tek istatistikî çalışma yapan kurum olan SSK'nın

yayınladığı "istatistik yıllıkları" incelenerek, aşağıdaki neticelere ulaşılmıştır [3-6]:

163 (Sinbat'ın notu: Sosyal Sigortalar Kurumu verilerine dayanan bu araştırma yazısı, ayrıntılı analizlerle, sayılarla uzayıp gitmektedir. Bizim için yeterli olan, boğmadan gerçek hakkında okuyucuya bir fikir verebilecek olan yukarıdaki verilerdir. Yalnız tabii çalışanların yarıdan fazlasının kayıtdışı oduğu gerçeği gözönüne alınırsa, SSK kayıtlarına geçmiş olan yukarıdaki ölüm ve sakatlanma verilerinin gerçekte varolanın yarısını bile yansıtmadığı rahatça düşünülebilir... Örneğin, geçenlerde 23 kayıtdışı işçinin yaşamına malolan o patlama toplumu ayağa kaldırmasaydı, ve aynı işyerlerinde gürültüsüz bir iş kazası sonucu birileri öse idi, bu durum ne kayıtlara geçecekti, ve ne de kimsenin bundan haberi olacaktı.- Y. Küpeli)

Tersane işçilerinden tabutlu eylem

14 Şubat 2008 http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=15388

Tersanelerdeki iş cinayetlerinin son kurbanı 12 Şubat günü yaşamını yitiren Cevat Toy olmuştu. Bugün sabah 8.00’de, Toy’un ekmeğini kazanmak için girdiği fakat cansız bedeninin çıktığı Dearsan Tersanesi önünde bir araya gelen Limter-İş üyesi emekçiler tabutlu bir eylem yaparak ölümleri protesto ettiler ve cinayetlerin sorumlularının yargılanmasını talep ettiler.

İş cinayetlerinin protesto edildiği eylemde Limter-İş Sendikası Başkanı Cem Dinç bir basın açıklaması okudu. Tersanelerde son günlerde üst üste meydana gelen ölümlere değinen ve İnsanca çalışma koşulları istediklerini dile getiren Dinç “Her gün yanı başımızdan siren çalarak sayısını saymakta zorlandığımız ambulanslar geçer. Her ambulans geçtiğinde içimiz ürperir, bir can daha eksildiğimizi hissederiz. Beynimizin ve yüreğimizin yarısı ambülânsta, çalışmaya devam ederiz. Acı olan ise tersanelerde yaşanan iş kazaları ve iş cinayetleri sanki kaderimizmiş gibi, sesimizi çıkaramayız. Arkadaşımız yanı başımızda iş cinayetine kurban giderken, hiçbir şey olmamış gibi çalıştırmaya devam ettirirler” dedi.

Dinç açıklamasında, Cevat Toy’un ölümü ile tersanelerde bugüne kadar sadece Limter-İş’in tespit ettiği 79 ölüm, son 7 ayda ise 15 ölüm meydana geldiğini belirtirken “Bu nereye kadar dürecek?” dedi.

Dinç tersane patronlarının yasadışı ve kuralsız çalıştırma nedeniyle tersane kapılarını basına ve inceleme komisyonlarına kapattığını belirtirken “Kuralsızlığın kural haline geldiği tersanelerde devlet ve hükümet erkânı bu kural dışılık karşısında sessiz kalmaya devam ettiği koşullarda iş cinayetleri artarak devam edecektir. Yıllardır sendikamız devlet yetkililerini göreve çağırmış, her ne hikmetse her çağrımız havada kalmıştır. Soruyoruz: Devletin gücü tersane patronlarına yetmiyor mu ya da tersane patronları devlet mi?” dedi.

Dinç açıklamasında bakanlığın tersanelerdeki taşeronluk sisteminin yasadışı olduğunu tespit etmesine rağmen yaptırım uygulamadığının altını çizerken iş cinayetlerine sebebiyet verenlerin yargılanması için yetkilileri göreve çağırdı.

Sendika.Org

Cari açık rekor kırdı

14 Şubat 2008 Perşembe http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/8234135.asp?gid=196&sz=23180

Türkiye'nin cari işlemler dengesi, 2007 yılında yüzde 18 artışla 37 milyar 996 milyon dolar olarak gerçekleşti.

Merkez Bankası, aralık ayı ve 2007 yılına ilişkin Ödemeler Dengesi gelişmelerini  yayımladı.

Türkiye'nin cari açığı 2007 yılı Aralık  yında, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 71,7 artarak, 2 milyar 998  milyon dolardan, 5 milyar 149 milyon dolara yükseldi. 2007 yılında ise cari açık, yüzde 18 artışla 32 milyar 193 milyon dolardan,  37 milyar 996 milyon dolara çıktı.

Aralık ayında cari açığın en büyük alt kalemi olan dış ticaret açığı bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 58,6 oranında artarak 4 milyar 909  milyon dolara yükseldi.

Finansbank ekonomisti İnan Demir, Reuters'a yaptığı açıklamada, cari açığın aylık bazda ilk kez 5 milyar doların üzerine çıktığını belirterek, "İleriye  baktığımızda önemli bir dış şok olmadığı takdirde cari işlemler açığının değerli lira, toparlanan iç talep ve artan emtia  fiyatları nedeniyle daha da artmasını bekliyoruz. Bu yıl sonunda cari açığın 45 milyar doların biraz üzerinde olmasını  bekliyoruz" dedi.

Demir, "Yoğun özelleştirme gündemi, devam eden şirket birleşmeleri ve doğrudan yabancı sermaye girişi orta  vadeli finansman kaygılarını giderecektir ancak açığın büyüklüğü liranın risk iştahındaki azalmaya karşı kırılganlığının sürmesine neden olacak." diye konuştu.

2007'de dış açık 50 milyar dolara dayandı

2007 yılı Ocak-Aralık dönemi verilerine göre ödemeler dengesi tablosundaki dış ticaret dengesi, bir önceki yılın aynı dönemine oranla yüzde 14,9 artarak 47 milyar 498 milyon dolar tutarında açık verdi. 2007 yılının 12 aylık döneminde turizm gelirleri bir önceki yılın aynı dönemine oranla yüzde 9,7 artarak 18.487 milyon dolara, turizm giderleri de yüzde 18,8 artarak 3.260 milyon dolara yükseldi. Bunun sonucunda söz konusu dönemde, net turizm gelirleri yüzde 7,9 oranında artışla 15.227 milyon dolar olarak gerçekleşti.

Hizmetler başlığının diğer önemli bir kalemi olan taşımacılık kaleminde 2006 yılında 386 milyon dolar net giriş kaydedilmesine rağmen, 2007 yılında 150 milyon dolar tutarında net çıkış gerçekleşti. Taşımacılık kalemi alt kalemler itibariyle incelendiğinde, 2007 yılının navlun kaleminde bir önceki yıla oranla yüzde 92’lik artışla 2.531 milyon dolar net çıkış; diğer taşımacılık kaleminde ise yüzde 39,7 oranında artışla 2.381 milyon dolar tutarında net giriş gerçekleşti.

 

ATO: 'Canavar mutfaktan çıkmıyor'
Bugün, 12:00  TIME \@ "dd MMMM yyyy dddd" 20 Şubat 2008 Çarşamba http://www.haberx.com/n/1085134/ato-canavar-mutfaktan-cikmiyor.htm

Ankara Ticaret Odasına (ATO) göre, resmi istatistiklerde yıllık enflasyon yüzde 8,2'ye kadar gerilerken, halkın günlük yaşamında en fazla tükettiği büyük bölümü gıda maddesi olan mal ve hizmetlerin fiyatlarında son bir yılda yüzde 275'e varan oranlarda fiyat artışları yaşandı.

AA-ATO'nun en fazla kullanılan 100 mal ve hizmetin fiyatlarını esas alarak yaptığı araştırmaya göre, Ankara'da en fazla alışveriş yapılan merkezlerden toplanan fiyatlar, son bir yıllık dönemde özellikle de gıda maddelerinin fiyatlarında yaşanan artışlar, bilinen enflasyonun oldukça üzerinde gerçekleşti. Fiyatı derlenen 100 maddeden 71'inin fiyatında yüzde 4 ile yüzde 275 oranları arasında artışlar yaşanırken, bir maddenin fiyatı değişmedi, 28 maddenin ise fiyatı azaldı.

Ocak 2007 ile Ocak 2008 tarihleri arasında ekmek, çay, un, elektrik, kömür, kira, su, doğal gaz fiyatları, telefon, belediye otobüsü ve dolmuş ücreti gibi önemli maddelerin fiyatlarında resmi enflasyonun bir iki katı artışlar yaşandı.

ATO'nun büyük bölümü gıda maddesi olmak üzere özellikle dar gelirlilerin en fazla satın almak zorunda olduğu 90 mal ve hizmete ilişkin olarak derlediği fiyatlara göre, son bir yıllık dönemde en yüksek fiyat artışı yüzde 275 ile limonda yaşandı. Taze fasulyenin fiyatı yüzde 101 oranında artarken, Ocak 2008 sonu itibariyle son bir yılık dönemde roka fiyatı yüzde 100, kırmızı mercimeğin fiyatı yüzde 100, patlıcanın fiyatı yüzde 95, mandalina ve balın fiyatı yüzde 80 oranında artış gösterdi.

Türkiye'de dar gelirli ailelerin en fazla tükettiği ürünlerden olan kuru fasulyenin fiyatında son bir yılda yüzde 62, ayçiçeği yağının fiyatında yüzde 63, kabak fiyatlarında yüzde 73, marul, lahana, havuç fiyatlarında yüzde 60, pilavlık bulgur fiyatlarında yüzde 52 artış oldu.

Ocak 2007-Ocak 2008 aylarında geçerli olan fiyatlar dikkate alınarak yapılan karşılaştırmaya göre ise turp, elma, ıspanak, domates gibi maddelerin fiyatlarında yüzde 33'e varan oranlarda artışlar yaşandı.

Ankara'da ortalama kiralar bu zaman diliminde yüzde 20 oranında artarken, elektrik faturaları da geçen yılın aynı ayına göre yaklaşık yüzde 20 oranında zamlı gelmeye başladı. Dar gelirli ailelerin en önemli besin kaynağı olan ekmek fiyatları ise yüzde 19, çay fiyatları yüzde 18 oranında artış gösterdi.

Son bir yıllık dönemde kömür fiyatları yüzde 17, belediye otobüsü ücretleri yüzde 14, dolmuş ücretleri yüzde 19, telefon görüşme ücretleri yüzde 16 artarken, su faturaları da yüzde 23 oranında zamlandı. Bu sürede doğal gaz fiyatında yüzde 9, benzinin fiyatında yüzde 16, tüp gazın fiyatında yüzde 18 oranında artış kaydedildi.

Dana etinin fiyatının yüzde 4 arttığı son bir yıllık dönemde koyun etinin fiyatı değişmedi, bazı ürünlerin fiyatlarında ise çeşitli oranlarda düşüşler yaşandı.

 

AKP lilere Nazi benzetmesi

Polisin Tekel işçilerine tazyikli su sıkması, CHP'li Mehmet Sevigen'i kızdırdı.

20 Şubat 2008 http://www.gercekgundem.com/?p=115123

GERÇEK GÜNDEM - HABER MERKEZİ / Tekel'in özelleştirmesine karşı çıkan işçilere, polisin eksi 10 derecede tazyikli su sıkmasına CHP'den tepki. Genel Sekreter Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Sevigen, "Bunu Naziler bile yapmadı" dedi.

Ankara'da özelleştirme karşıtı eylem yapan Tekel işçilerinin eylemini tazyikli su sıkarak dağıtan polisin tutumu, Meclis gündemine geldi. CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Sevigen, İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesinde, 10 soru sordu.
 


Sevigen, soru önergesinde, Tekel işçilerinin eyleminden övgüyle söz etti ve şu ifadeyi kullandı:
"Bütün zorluklara rağmen namusuyla, şerefiyle çalışan, muhannete muhtaç olmamak için işyerlerinin kapanmasına direnen, Cumhuriyetimiz döneminde kurulan Tekel’in birilerine peşkeş çekilmemesi için çaba sarf eden, ülkesini koruyup kollayan ve evine ekmek götürmeye çalışan işçilere yapılan zulmü, acımasızlığı bütün Türkiye ibretle izledi."

Sevigen, Tekel işçilerinin yaşadığı tablo karşısında "dehşete düştüğü"nü de ifade ederek, "Kendi vatandaşına böyle acımasızca saldıran bir insan düşünemiyorum. Böylesine kin ve nefret dolu saldırıyı yapan ruh hali, aslında devletin nasıl kötü yönetildiğini gösteren bir tablodur" ifadesini kullandı.
 


Polisin acımasız tutumu karşısında, Bakan Atalay'ın "gece nasıl rahat uyuduğu"nu merak ettiğini de belirten Sevigen, sorularını şu şekilde sıraladı:

TALİMATI KİM VERDİ?

1- Ekmek parasından başka düşüncesi olmayan insanlar, Ankara’ya sadece haklarını aramaya gelmişlerdir. Tekel işçilerine polisin böylesine acımasızca davranma talimatını siz mi verdiniz?

2- Hak aramaya gelen işçilerin içinde bankaları hortumlayanlar, devleti soyanlar yok. Bu eylemi yapanlar bankaları hortumlayanlar, devleti soyanlar olsaydı onları da böyle acımasızca karşılar mıydınız?

3- Hak aramaya gelen insanlar izinli eylem yaptılar. Peki polisler de izinli mi saldırdılar?

4- Eğer saldıranlara bu izni siz vermediyseniz yapanlar hakkında bir işlem yaptınız mı? Yapmadıysanız herhangi bir işlem yapmayı düşünüyor musunuz?

5- Biber gazı ve tazyikli su sıktığınız insanların çoğu hastane masrafını karşılayamayacak durumda. Neden bu insanların hastane masraflarını karşılamadınız?

NAZİ VAHŞETİ GİBİ...

 


6- Nazi kamplarında insanları konuşturmak için tazyikli su sıkarlardı. Üstelik -10 derecede insanların üzerine tazyikli su sıktığınız zaman, bu -30 derece hissedilir. Naziler bile insanlara -30 derecede tazyikli su ile işkence yapmadılar. Siz gerçekten bunun farkında değil misiniz yoksa bilerek mi yapıyorsunuz?

7- Sizce insanların ekmeğiyle oynamak bu kadar kolay mı?

8- Ankara’ya hak mücadelesi için gelen Tekel işçileri hem işlerinden oldular, şimdi de sizin sayenizde sağlıklarından da oldular. Başbakan’ın demokratik Türkiye dediği yer gecenin ayazında hak mücadelesi yapan insanlara tazyikli su ve biber gazı sıkıldığı bir Türkiye mi?

POLİSİN GÖREVİ DAYAK ATMAK MI?


9- Ekmeğini korumak amacıyla işyerinin kapatılmasına karşı demokratik hakkını kullanarak, mücadele edenlere karşı polisin görevleri arasında biber gazı sıkmak, sis bombası atmak, yere düşen insanları tekme tokat dövmek var mı?

10- İzin alarak yaptıkları eylemde İstiklal Marşı okuyup, “Vatan canım sana feda” diye slogan atan Tekel işçilerine karşı polisin yaptığı acımasızca müdahaleyi bütün Türkiye ibretle izledi.

Öte yandan, laiklik ve cumhuriyet karşıtı izinsiz gösteri yapıp, (kahrolsun laiklik) şeklinde slogan atanlara ise korumacı bir tavır sergileniyor. Polisin bu iki farklı uygulaması insanlık vicdanına sığar mı?

 

 

Etik-metik...
Bekir COŞKUN
Friday, 22 February 2008 09:12 http://www.1000zet.de:80/index.php?option=com_content&view=article&catid=43:diger&id=2019:e22&Itemid=2

ÇOK zamandır Başbakan’ın "Batı’dan ahlaksızlık aldık" demekle neyi kastettiğini düşünüyorum.
Bence Başbakan’a göre ahlaksızlıklar:

- Dans...
- İçki...
- Flört...
- İşte; itiraf ettiği gibi arka sayfa güzelleri...
- Belki kısa etekler...
Ne bilelim biz?
*
Biliyorsunuzdur; Başbakan’ın da katılmasıyla "Türkiye’de yolsuzluğun önlenmesi için etik projesi" ilk toplantısını yaptı.
Şimdi sıkı durun:
Bu proje için AB’den 1.5 milyon Euro’luk kaynak sağlandı.
Yani Başbakan’ın "Ahlaksızlık aldık" dediği Avrupa, bizdeki hırsızlığı, yolsuzluğu, yağmayı önlemek için para veriyor bize.
Daha da açıkçası:
Ahlaksızlığımızı, o "ahlaksızlık aldık" denilen Avrupa parasıyla önleyeceğiz.
İyi mi?..
*
Ahlak neresindedir insanın?

Eteğinde, saçında, gözünde, dizinde midir?..
Söyler misiniz; Batılı yaşıtları gibi giyinen genç kız, çağdaş arkadaşları gibi dans eden kadın, medeni insanlar gibi bir yudum şarabını içen erkek mıdır ahlaksız?..
Yoksa insanlar açken, akşamları aç uyuyan o çocukların rızkını çalanlar mıdır ahlak sahibi?..
Hangisi?..
O 1.5 milyon Euro, dansı önlemek için, etek boylarını uzatmak için, saçın ucu için, kadın eli sıkmamak için, arka sayfa güzellerini önlemek için mi harcanacak?
Elbette hayır...
Sunumda "Kayırmacılık, hamilik, oy satın alma" için diyor.
Yani AB desteği ile düzeltilmesi gereken ahlaksızlık nerede, görüyorsunuz.
En iyisi "etiğimizi" korumak için Avrupa’dan gelsin paralar.
1.5 milyon Euro...
Eşe-dosta yeter de...
Yetmez de... 

http://www.sinbad.nu/