basından bağlantılı metinler:

 

Bekir COŞKUN, Başbakan’ın dilini... + Jeton düştü...

+

Hasan PULUR, Türbanlı Anayasa

 

Serdar Akinan, Kanlı olacak...

 

 

Bekir COŞKUN bcoskun@hurriyet.com.tr

Jeton düştü...

12 Şubat 2008 Salı http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/8213150.asp?yazarid=2&gid=61&sz=96117
FARKINDA mısınız; kimileri yeni uyandılar.

Jeton düştü.

Türkiye’yi tepeden tırnağa sarıp sarmalayan dincilerin gerçek yüzünü şimdi gördüler.

Tayyip Erdoğan’ın hiç de değişmediğini, AKP’nin laikliği silip süpürmekte olduğunu, Abdullah Gül’ün aslında bizim cumhurbaşkanımız olmadığını...

AB’den giderek uzaklaşıldığını...

Anadolu’nun Arabistan’a döndüğünü...

Geri vitesle ileri gidilemeyeceğini ve bu güzel ülkeye yazık olduğunu yeni gördüler.

Tam altı yıl sonra.

*

Altı yıldır...

Altı yıldır AKP’nin eteğine yapışmak için yarıştılar.

Başbakan’ın uçağıdır, Cumhurbaşkanı’nın sofrasıdır, iktidarın kucağıdır, yer kapmak için koştular.

Methiyeler yazıldı köşelerde.

Manşetlerde gerçeklerin üzerini örtüp, aslı olmayan umutlar dağıttılar insanlara.

Televizyonlarda yayın yönetmenleri olsun, program yapanlar olsun, çıkıp konuşanlar olsun, yağcılığın en utanç verici örneklerini sundular.

*

Ya bizler?

Bizleri görünce yüzlerini çevirdiler, sözlerimiz-yazılarımız kayda değmezdi, itibarsızdık...

Bizler bir yandan "etmeyin-eylemeyin" derken, öte yandan itildiğimiz köşelerde kan kustuk.

Canımız yandı.

Onlara hiçbir gericiliğin toplumlara yarar getirmeyeceğini, çağdışılığın er geç bir yıkıma dönüşeceğini anlatmak istedik, anlatamadık.

Azarlandık, suçlandık...

*

Şimdi?

Şimdi her şey daha net.

Başbakan, Almanya’da "Kararlı adımlar atıyoruz, hedefe er ya da geç ulaşacağız" derken, dünya medyası "Türkiye’de laik sistemin çöktüğünü" duyuruyor insanlığa.

İşte; en büyük vebal, altı yıldır bunu görmeyenlerin boynundadır.

Sorma zamanıdır onlara:

Şimdi ne yapacaksınız?..

 

Bekir COŞKUN bcoskun@hurriyet.com.tr

Başbakan’ın dilini...
16 Ocak 2008 http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=8035615&tarih=2008-01-16

 

İYİ ki Başbakan dilini tutamıyor.

Tutsa, birçok niyetini bilemezdik.


Ama o bir anda açıklayıveriyor.

İşte; bizler türbanın "siyasi simge" olduğunu yazıp-çizdikçe yalanlayan Başbakan kendisi açıkladı:

"Türban siyasi simgeyse suç mu?.."

Ve ekledi:

"Bunu anayasaya koyacağız..."

Yani biz bu kadar güzel anlatamazdık.

Diline sağlık.
*
Başbakan söylediğine göre, herhalde artık anlamış olmanız gerekiyor:

Bir; türban siyasi simge...

İki; türban anayasaya girecek...

Böylece laik cumhuriyet karşıtlığının simgesi türban anayasada güvence altına alınacak ki, bu Türkiye’nin ne hale geldiğini gösteriyor. Ve bu ülkenin laik yapısının nasıl paldır-küldür çöktüğünü ve nasıl başımıza yıkıldığını...
*
Duydunuz; "Türban siyasi simgeyse suç mu?" diyor, Başbakan’ın saygıdeğer dili.

Suçtur...

Anayasamızın "değiştirilemez" maddeleri arasındaki "laiklik" tanımına göre, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararlara göre, Siyasi Partiler Yasası’na göre ve en son gidilen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararına göre kamuda türban olmaz.

Hukuku yok saymak ise suçtur.

Bu yüzden partiler kapatılmadı mı?
*
Ayrıca suç bir yana...

Günah da...

Genç kızların başlarındaki örtünün bir siyasi partiye simge yapılması, inancın siyasi çıkar için kullanılması, dinin günlük dünya işlerinde menfaatlere malzeme yapılması dine-imana sığar mı?

Ya da İtalyan kravat takanların, saf genç kızları tesettüre sokarak siyasi rant sağlamaları dürüstlük müdür?

Ama ne yapacaksınız?

Başbakan "türbanı siyasi simge olarak kullanmanın suç olmadığını ve bunu anayasaya koyacaklarını" söylüyor.

Bize inanmadınız...

İyi ki Başbakan’ın dili durmuyor.

 

 

Hasan PULUR   Türbanlı Anayasa

16 Ocak 2008 / Çarşamba http://www.milliyet.com.tr/2008/01/16/yazar/pulur.html
"VELEV ki..." gündelik yaşamda çok sık kullanılan bir deyim değildir. Arapçadan dilimize girmiştir, bağlaçtır, velev kelimesi "olsa da / isterse / ise de / ise bile" anlamındadır. "Velev ki" deyimi ise bu anlamı güçlendirir; halk arasında, günlük konuşma dilinde pek kullanılmaz...
* * *
KIZLARIN türbanı inançları gereği başlarında taşıdıklarını, bu yüzden okula giremediklerini söyleyen Başbakan Erdoğan İspanya'da "Velev ki, türbanı, siyasi simge olarak takmış olsunlar, siyasi simge yasak mı?" diye ağız değiştirdi.
* * *
SİYASİ simgenin, siyaset yapılmayacak bir yerde taşınması, takılması, bırakın yasağı, hoş karşılanabilir mi? Yakasında "6 ok" rozeti bulunan CHP'li bir devlet memuru, ya da boynunda "orak-çekiç" kolye takılı bir öğretmen, yakasında "bozkurt" rozeti olan polis gibi, üniversite öğrencilerinin sınıflara siyasi simgelerle girmeleri doğru mudur?
* * *
DİYECEKSİNİZ ki -zaten diyorsunuz- her partide türbanlı var!
İnsaf edin "türban" denilince akla gelen ilk parti, şimdi sizin parti, ondan önce de Milli Selamet, Refah, Fazilet partileri değil mi?
* * *
SİZDEN önce de bu memlekette hükümet vardı, başka partiler iktidardaydı, her gün okul ve üniversite kapılarında "türban" gösterisi yapıldı, cuma namazından çıkışta da özellikle Beyazıt Meydanı'nda, hatta cami avlusunda...
Kaç zamandır, bu gösteriler var mı?
Yok, çünkü sizin ne yapıp, ne edip "türbanı serbest" bırakacağını onlar da biliyor.
* * *
BİZİM gibi düşünenler sık sık yazarlar, söylerler:
"Türban siyasi simge haline getirilmeseydi bu kavga bu kadar büyük ve yaygın olmazdı."
Sizin gibiler de ısrar ederlerdi:
"Hayır efendim, simge değil inanç!"
Sayın Başbakan sonunda "velev ki" diyerek baklayı ağzından çıkardı:
"Velev ki siyasi simge olsa ne olur?"
Bilmiyoruz ki, o günler de gelecek göreceğiz.
* * *
TÜRBANLI doktor, türbanlı memur, türbanlı polis, belki hemen değil ama, "türbanlı hâkim"...
Şimdi sıra üniversite rektörlerinde...
Erbakan Hoca, türbanlı kızlara "Rektörler size selam duracak" demişti.
O beceremedi ama, talebesi beceriyor...
Rektörler de "türbanı selamlamayı" becerirler inşallah...
* * *
HER anayasaya bir isim takılır.
"1924 Anayasası", "27 Mayıs Anayasası", "1981 Anayasası", "Aldıkaçtı Anayasası..."
Bu anayasaya da, herhalde "Türbanlı Anayasa" adını takacaklar.
Hatta, türbanın nasıl takılacağının şeklini çizseler, çizimi de "muhafazakâr eşcinsel"e çizdirseler...

h.pulur@milliyet.com.tr

 

Serdar Akinan, Kanlı olacak...

11 Subat 2008  Pazartesi  http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=108343,10,156 

Sevgili arkadaşlar, siz çok ciddi bir kavram kargaşası yaşıyorsunuz.

Yasayla anayasayı karıştırıyorsunuz.

411 adet elin kanla yazılmış bir temel metni; bir felsefeyi “sorunsuz” değiştirebileceğini varsayıyorsunuz.

Felsefeci İoanna Kuçuradi’nin anayasa kavramına getirdiği tanıma bir bakalım mı önce?

“Bir grup, bir başka gruptan siyasi bağımsızlığını kazandığında, yani yeni bir devlet kurulduğunda, günümüzde insanların yaptığı ilk iş, bir anayasa hazırlamaktır.”

“Siyasal bir birim olarak devletin iç yapısı ya da anayasası, başka bir deyişle belirli bir devlette devletin nasıl kurulduğu, çeşitli devlet tipleri arasındaki farkı oluşturur.”

“Bu rejim farkından daha temel bir farktır ve aynı rejimin farklı ülkelerdeki işleyişini de etkiler.”

Anlamadınız mı?

Peki bir de şöyle anlatayım... Sevgili bir üstadım toparlamış...

ABD Anayasası: 1775-1783 arası kolonyal İngiliz güçlerine karşı verilen uzun ve kanlı bir savaştan sonra kabul edilmiştir. En önemli değişikliklerin başında gelen köleliğin kaldırılması ise ( 13th amendment) iç savaş ile gerçekleştirilebilmiştir.

İngiliz Anayasası: Hemen İngiliz Anayasası diye bir şey yok ki demeyin. Evet, İngiliz Anayasası’nın kökenleri Magna Carta (1215)’ ya dayanır ve onun üzerine kuruludur. Şekil yönüyle de Yahudilerin Talmud’unu çağrıştırır. Yazılı olmayan, geleneğe ve tarihe bağlı kurallar sistemi. Ancak biraz tarih bilenler de bilir ki, bugünkü İngiliz yasaları, Cromwell’in I. Charles’a karşı ayaklanması (1642-1650 arası; ilk burjuva devrimi olarak da kabul edilir) sonucunda, daha sonra II. Charles’a kabul ettirdikleri Habeas Corpus (1679)’a dayanır. Bunlar da kapı gibi yazılı kurallardır. Yani İngiliz Anayasası vardır ama diğerlerine benzemez. Bu savaş da epey kanlı olmuştur.

Fransız Anayasası: Söylemeye gerek yok herhalde: 1789 Fransız devrimi. Kan mı dediniz?

Japon Anayasası: (1947) General Mc Arthur neredeyse kendi elleriyle yazmıştır bu anayasayı. Hiroşima ve Nagazaki epey ikna edici olmustur sanırım.

Alman Anayasası: (1949) Müttefikler dikte ettirmişlerdir.

İtalyan Anayasası: (1949) Müttefikler dikte ettirmişlerdir.

Rus Anayasası: (1993) Yeltsin’in tankların üstündeki görüntüleri hâlâ gözlerimizin önündedir sanırım. Diğer yandan onu önlemeye çalışanlar da hapsi boylamıştır. Kelleleri uçmadıysa, bunu Kızıl Ordu’nun saf değiştirmesi ve kanlı bir yönetim değişimine yol açmamış olmasına borçludurlar.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası: (1924) Kurtuluş Savaşı; (1960) askeri darbe, (1982) askeri darbe... Üç anayasa da epey bir kan üzerine inşa edilmiştir, değişik nedenlerden olsa da...

Şimdi bu işbirlikçi arkadaşlar anayasamızın “laiklik” taşını kaldırıp atıyor.

Ne tarihten, ne felsefeden, ne sosyolojiden ne de laftan anlıyorlar...

ABD ve İngiltere bunlara, “Yürü koçum kim tutar seni...” dedi ya...

Oysa kurucu felsefe ile oynuyorsun...

Kılıç çekiyorsun.

Kime?

88 yıl önce bu toprakları o Müslüman katillerine vermeyenlere...

Müslümanların katilleriyle işbirliği yapan sen değil misin?

Bu adamlar 88 yıl önceki aynı katiller değil mi?

Masalarında hâlâ o haritalar dolaşmıyor mu?

Yanlış yaptınız.

Mertçe; karşımıza çıkarak; “Kemalizmi yıkacağız, manda olacağız...” diyerek ve delikanlı gibi kan dökerek yapmadınız.

Öte mahallenin itlerini arkanıza alıp kaçak güreştiniz.

Şimdi adam seçiyorsunuz... Yanınızda üç tane Neo-İslamcı, dört tane eski solcu aydın... Karşınızda şahsiyetsiz bir muhalefet, üniformalarını hızla epriten bir üst yapı...

O 411 el “gerçekte” kaç kişiyi temsil ediyor? Göreceğiz...

Söz bitmiştir.

Kansız olmaz.

Ben demiyorum... Tarih diyor.

 

http://www.sinbad.nu/