Aşağıdaki yazı 2004 yılında kaleme alındı ama, 23.10.2006 günü gözden geçirilip bazı yeni eklemeler yapıldı. Eklerle birlikte metnin tekrar okunmasında yarar olabilir ve aslında kesinlikle yarar vardır.- Y. Küpeli

Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı

Yusuf Küpeli

Kadınları kefen gibi örten kara çarşafın, kafayı ve boynu sımsıkı sarıp sadece yüzün bir bölümünü açıkta bırakan sıkmabaş modasının İslamiyet ile doğrudan bağı olmadığı gibi, hele hele özgürlüklerle uzaktan yakından bağı yoktur. Tam tersine -kadının birinin malı olduğunu simgeleyen- bu tip giysiler, kadınlardan başlayarak tüm toplumu köleleştirmenin ilk büyük adımıdır. Günümüz Türkiye'sinde, kara çarşafın ve türbanın "özgürlüklerin" sembolü olduğunu iddia etmeye kalkanlar, öncelikle nüfusun yarısını köleleştirerek ülkeyi binlerce yıl geriye götürüp tamamen teslim almak isteyen emperyalist güçlerin ajanlarıdırlar, hiçbir değer yargısı olmayan din tüccarı satılık kişiliklerdir, karakter bozukluğu olan tipik psikopatlardır. Bu katagorilerin dışında safca sözkonusu oyuna gelenler varsa eğer, onlarda kör cahillerdir... Türban, kara çarşaf ve benzeri kadın giysileri ile ilgili kurallar, İsa'dan önce yaklaşık 1500'lü yıllarda tarih sahnesinde gözüken ve yine İ. Ö. 1000- 800'lü yıllarda büyük militarist bir güç olan acımasız Asuri İmparatorluğu'nun yasalarında vardı. Bu dehşet verici yasalar, İ. Ö. 1925 yılında tahta oturmuş ünlü Babil kıralı Hammurapi'nin el- kol kesmeyi içeren yasalarından dahi geriydiler. Evli kadınlar için türbanı, benzeri örtünme yöntemlerini veya hatta çarşafı zorunlu kılan Asur yasaları, bölgede kadın- erkek ve diğer toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde bir geriye dönüşü simgelemekteydiler...

Carl Grimberg (1875- 1941), 1906- 09 yıllarında Göteborg Üniversitesi'nde doçentlik yapmış çok değerli bir tarih öğretmeni, yazar ve yayıncıdır. Alabildiğine ağır bir emeği gerektiren araştırma ürünü değişik eserlerinin yanında Grimberg, ilk cildi 1926 yılında tamamlanıp ertesi yıl basılan -kültür ağırlıklı- 14 ciltlik bir dünya tarihinin de büyük bölümünün yazarı ve eserin tümünün redaktörüdür. Kıt zaman içinde değişik kaynaklara giderek bu metni uzatmamak için, sadece Carl Grimberg'nin "Världshistoria- Folkens Liv och Kultur" (Dünya Tarihi- Halkın Yaşamı ve Kültürü) adlı 14 ciltlik yapıtının 1'nci cildindeki Asuri İmparatorluğu'nun yasaları ile ilgili bölümleri burada özetleyerek, türbanın ve kara çarşafın geçmişi hakkında bilgi vermeye çalışacağım. Ve şüphesiz herkesin rahatca anlayabileceği gibi Grimberg, İsa'dan bin yıl önceki sözkonusu toplumsal kültürü anlatırken, ne İslamiyet'i ve ne de günümüzde Türkiye'de yaşanmakta olan çılgınlıkları ve İslam ticareti ile maskelenmeye çalışılan büyük toplumsal ihaneti aklının köşesinden geçirmemiştir. Araştırmasını herhangi bir politik kaygı taşımadan sadece bilim aşkı ile özgürce yapmıştır. Kısacası Grimberg, günümüzde moda olan Washington merkezli İslam karşıtı akımların ve bunun ayrılmaz bir parçası olan İslam ticaretinin tamamen dışında bir bilim adamıdır, sadece ve sadece gerçeğin tarihsel köklerini araştırıp göstermeye çalışmaktadır.

Değişik tarihçilerin verdikleri bilgilere göre, Babilliler gibi semitik bir halk olan Asuriler, batıdan, Suriye çöllerinden at sırtında bölgeye gelip yerleşmişlerdir. Ve onlar, 1'nci Babil (aynızamanda başkentleri'nin adı = Babylon = Tanrının Kapısı) devletinin kültürel mirası üzerine alabildiğine ataerkil, katı acımasız insani ilişkileri içeren bir toplumsal sistem kurmuşlardır. Tüccar ve militarist bir imparatorluk, medeniyet geliştirmişlerdir... Örneğin, farklı tarihçilerin verilerine göre, İsa'dan bin yıl önce Asur ordusunun kullanmış olduğu silahlar Ortaçağ Avrupası ordularının silahlarından geri değildir.

Babil mirası üzerinde yükselen bu yeni medeniyetin adı, Asur adlı en büyük "yaratıcı"larından ve ilk başkentlerinin adından gelmektedir- daha ileri dönemde başkentleri, günümüz Musul'unun 100 km kadar doğusunda, Dicle kıyısında olan tarihi Nineve kenti olmuştur. Güney Kafkasya'ya, Anadolu'ya, İran'a dek tüm bölgeyi kolonileştirmiş olan Asuri İmparatorluğu, nedeni tam anlaşılamamakla birlikte acımasız bir iççatışmanın ürünü olduğu sanılan bir zaaf sonucu, en güçlü olduğu dönemde, kuzeyden Medler'in ve güneyden de intikamcı Babilliler'in (Kaldeliler) birleşik saldırıları ile İ. Ö. 612 yılında tarih sahnesinden silinmiştir. Medler ve Kaldeliler (eski Babilliler) Nineve'yi üç aylık bir kuşatmanın ardından elegeçirip, az görülür bir intikam duygusuyla baştan aşağı yakmışlar, yakmışlar, taş üstünde taş bırakmamışlardır.

Yaklaşık 2500 yıl sonra Nineve'nin külleri arasından dönemin en büyük devlet kitaplığına ait 20 bin tablet bulunmuştur... Sözkonusu tabletler birçok bilinmeyen tarihi gerçekle birlikte Asurlular'ın çevresindeki toplumların tarihlerinin anlaşılmasına da yardımcı olmuşlardır. Bunlar, bazı ataerkil (pederşahi) baskıcı kültürlerin, kadınları toplumda en arkaya iten ve bir erkeğin kölesi olduğunu göstermek için onları türban ve benzeri cenderelerin içine sokan modaların Arap ve İslam toplumlarına nereden geldiğini de açık etmektedirler... Örneğin, Ermeni toplumunun sahip çıktığı Ararat (Ağrı) adı, Asuri anallerinde (güncelerinde) bulunmuştur ve bu Asurilerin oraya verdikleri kendi dillerinden bir addır. Diğer yandandan İrani toplulukların, Med ve Perslerin tarihleri ile ilgili ilk bilgilere de yine Asuri anallerinde rastlanmaktadır. Ve konumuz açısından en önemlisi, birçoğu ortak olan Babil ve Asuri tanrıları, İslamiyet'in semitik "Alah"ı gibi hem "yaratan" ve hem de "yıkan"dır. Yine onlar, aynen "Allah" gibi "iyiliği" ve "kötülüğü", tüm "gücü" kendi ellerinde toplamışlardır. Halbuki Hint- Avrupai ve bağlantılı Hint- İrani mitolojilerin "yaratıcı" güçleri sadece iyiliği temsilederlerken, karşılarında ise yine sadece "kötülüğü", "yıkıcılığı" temsileden şeytani bir "güç" veya "güçler" vardır.

Özet olarak Carl Grimberg'nin anlattıklarına göre, Hamurrapi'nin yasalarının yazılı olduğu taş, 1901 yılında eski Pers kenti Susa'da bulunmuştur. Bu taş, dünyanın tanınan en eski yasa kitabı olarak kabuledilmektedir. Ve aynızamanda "sıkmabaş" geleneğiyle de bağlantılı sözkonusu Asur yasaları, toplumsal anlamda Hamurrapi'nin yasalarından dahi bir geriye gidiştir...

Örneğin, Hammurapi yasalarına göre bir yargıcın rüşvet alarak yanlış bir karar verdiği kanıtlanabilirse, sözkonusu yargıç aldığının 12 mislini ödemek zorundadır. Ve aynı kişi birdaha da yargıçlık yapamamaktadır... Diğer maddeleri de gözönüne alınırsa, günümüzün en gelişmiş ceza yasalarına göre toplumsal anlamda suçla orantılı olmayan çok ağır cezalar içerdiği anlaşılan bu yasalara göre, yalancı tanıklar öldürülebilmekte, bazı durumlarda hırsızların elleri kesilebilmekte; veya diğer durumlarda hırsız çaldığı şeyin değerinin 30 mislini geri ödemek zorunda kalmakta; eve hırsızlığa giren öldürülüp içeriye girdiği yere gömülebilmektedir vs..

Bazı kil tabletlerden elde edilen bilgilerin ışığında, önceki (Babil öncesi) Sümer toplumuna ait yasalar karşısında daha sonraki Hamurrapi yasaları, evlilikle ilgili kurallar konusunda bir ilerlemeyi temsiletmekte imişler. Hammurapi'den önce kadınlar, -günümüzde de başlık parası ile biraz yumuşatılmış bir örneğini görülmekte olduğumuz gibi- alınıp satılabilirler, anne veya babanın izni ile tecavüze uğrayabilirlermiş. Hammurapi yasalarında ise kadınlar bazı haklara sahibolabilmişler... Sümer yasalarına göre bir kadın eşine, "sen benim erkeğim değilsin", diye bağıracak olursa, bağlanıp nehre atılabiliyor veya kent surunun kulesinden aşağıya itilebiliyormuş. Babil yasaları ise erkeğin çok evliliğine izin vermekte imiş ve şüphesiz bu işte kadının doğurganlığı en önemli rolü oynamaktaymış.

Hammurapi'den önce eşlerin ayrılma olayı, herkese açık biryerde erkeğin kadına, "sen artık benim karım değilsin" demesi ve biraz birşeyler ödemesi ile kolayca gerçekleşiyormuş- İslam toplumlarında da yeri olan ve "boş ol, boş ol, boş ol" tarzında kadının erkek tarafından boşanması gibi. Böylece, -yanılmıyorsam eğer- erkeğin üç kez "boş ol" demesiyle aynı sorunu çözen şeriat yaslarının nerelerden geldiği sanırım şimdi daha iyi anlaşılmaktadır... Yine Hamurrapi öncesi yasalar göre, kaza ile aynı sözü kadın erkeğe söyleyecek olursa, bağlanıp nehre atılıyormuş. Hammurapi yasaları ise bu durumu kadının yararına biraz yumuşatmışlar, kadına süreci tamir fırsatı tanıdıkları gibi, boşanmada ödenenin miktarınıda yükseltmişler vs.. Ve şüphesiz tüm bunların günümüzden yaklaşık dört bin yıl önceki ataerkil (pederşahi), alabildiğine baskıcı katı erkek toplumlarına özgü gerçekler olduğunu tekrar anımsamakta yarar vardır.

Zalim Asuri yasaları ise, yukarıda özetlenen bazı gerçekleri bile aratacak nitelikteler... İ. Ö. 1900'lü yıllara ait Hammurapi yasalarının yanında İ. Ö. 1300'lü yıllara özgü Asuri yasaları, bir ilerlemeyi değil, tam tersine gerilemeyi, kötüleşmeyi temsiletmekte imişler. Korkunç katı Asuri yasalarına göre, kulak, burun, parmaklar kesilmekte, surat bütünüyle bozulmakta, göz çıkartılmakta ve erkekler hadım edilmektedirler...

Asuri evlilik yasası Yahudi toplumunun yasalarına benzemekte imiş. Her iki yasaya göre, ölen erkek kardeşin dul karısı ile evlenme zorunluluğu varmış- aynı gelenek halen Anadolu'nun en geri bölgelerinde, ataerkil kültürün en güçlü biçimde egemen olduğu bölgelerde sürmektedir... Eğer en yakın erkek akraba henüz çocuksa, 10 yaşına dek bekleniyor ve 10 yaşını doldurunca dul kadın ile bu çocuk evlendiriliyormuş. Boşanma ise Babil toplumuna göre çok daha kolaymış ve erkek eşini elleri bomboş rahatca sokağa atabiliyormuş. Ve bu yasaların en korkunçlarından birine göre, eğer evin kadını  kocasına ait olanı bir köleye veya hizmetçi kadına verirse, alanın burnu ve kulağı kesiliyor ve mal sahibine iade ediliyormuş. Böyle bir durumda evin erkeği de karısının kulağını kesme hakkına sahipmiş. Eğer adam karısının kulağını kesmezse, hediyeyi almış olanlarında kulak ve burunları kurtuluyormuş.

Eğer evli bir kadın başkasının evinden hırsızlık yaparken yakalanırsa ve kocası çalınanın bedelini ödeyebilirse, hırsız kadın sadece tek kulağını kestirerek kurtulabiliyormuş. Yok eğer koca ödeyemezse, diğeri (evsahibi) hırsızlık yapan kadının burnunu kesiyormuş. Eğer bir kadın erkeğe el kaldırırsa, hem para cezası ödüyor ve hem de yirmi kez kırbaçlanıyormuş. Kadın elkaldırdığı adamın bir hayasını sakatlamışsa, parmaklarından biri; iki hayasını birden sakatlamşsa, iki göğsü kesiliyormuş. "Göze göz, dişe diş" prensibi bu yasaların temelini oluşturmakta imiş. Ve şüphesiz tüm bu yasalara göre asıl "suçlu"nun ve zor durumda bırakılanların hep kadınlar olduğu açıkça gözükmektedir.

Eğer bir adam karısını başka erkekle yakalarsa, her ikisini de öldürme hakkına sahipmiş. Eğer bundan vazgeçerse, burunlarını kesebiliyormuş. Karısını affedecek olursa, suçortağını da affetmek zorunda imiş vs.. Eğer biri kanıt gösteremeden bir kadının kocasını aldattığını veya erkeğin doğal olmayan cinsel ilişkiler kurduğunu (eşeklerle vs. olmalı) söylerse, 50 kırbaç ve bir ay kıralın hesabına kürek cezasına çarptırılıyormuş vs..

Günümüz Türkiyesi'nin asıl yakıcı toplumsal sorunlarını, örneğin yaklaşık 14 milyon insanın günde bir Dolar civarında bir gelirle yaşam savaşı vermekte olduğu gerçeğini, iftar çadırlarını dolduran açları, dağıtılan üç-beş kuruşluk yardımı kapabilmek için birbirlerini çiğneyen insanları görmemezlişe gelerek, Türkiye toplumunu en az dört bin yıl geriye götürecek "türban özgürlüğü" gibi kadını ve dolayısıyla tüm toplumu köleleştirici gerici talepleri ön plana çıkartmak, en hafif tabiriyle halka ihanettir, yaşanan acı gerçekleri hasır altına süpürme ahlaksızlığıdır. Bu tip sahte "özgürlük" talebleri ile Türkiye toplumu dört bin yıl öncesinin Asuri toplumuna benzetilerek tam anlamıyla köleleştirilmek ve daha ağır bir sömürü kısgacına sokulmak istenmektedir...

Asuri toplumunda evli kadınlar dışarıya çıkarken örtünmek, türban veya çarşaf giymek zorunda imişler. Bu giysiler, takılan türban, onların üzerinde bir erkeğin hakkı olduğunun, bir erkeğe ait olduklarının kanıtı oluyormuş- örtünme olayı günümüzde de tamamen aynı anlamı taşımaktadır. Eğer, zamanın Asuri toplumu içinde bir orospu (fahişe), evli kadın gibi örtünürse ve aynı kadının gerçek toplumsal konumu anlaşılırsa, hem 50 kırbaç cezasına çarptırılıyor ve hem de kafası asvaltlanıyormuş- ham petrolün ozamanlarda da kullanım alanı var. Günümüzde "türban özgürlüğü"nü savunanların, ellerinde aynı güç olsa, Asuri yasalarını geri getirebilseler, "orospu" saydıkları başı açık kişilikli dürüst kadınlara aynı işi yaparlar... Eğer bu duruma (bir fahişenin evli bir kadın gibi örtünmesi işine) tanık olupta haber vermeyen biri olduğu anlaşılırsa, ihbarcılıktan kaçınan kişi çırılçıplak soyulup 50 kez kırbaçlanıyor, delinen kulaklarından bir ip geçirilip geri geri sürüklenerek bir aylık kürek cezasını çekeceği yere yollanıyormuş... Asuri toplumunda fahişeler, aşk ve aynızamanda savaş tanrıçası olan, daha başka fonksiyonları da bulunan, çok ağır cezalar veren Tanrıça İştar'ın (İshtar) tapınağında çalışmaktaydılar...

CIA'nın "Yeşil Kuşak" politikasını Türkiye'de yaşama geçiren General Evren rejiminin ihbarcılığı nasıl teşvik etmiş olduğu halen hafızalardadır. Yine aynı rejim, Türkiye toplumunu bundan dört bin yıl önceki Asuri toplumuna benzetmeye çalışan Washington merkezli tarikatlara kapıları sonuna dek açmıştır. Washington merkezli 12 Eylül darbesi, günümüzün sıkmabaş "özgürlükçüsü" halk düşmanlarının iktidara uzanan yolunu temizlemiştir... İş sonuçta parti kongrelerinde harem selamlık oluşturulmasına, bazı bakanların ve vekillerin dahi çok evliliklerine, bazı bakanların karılarından ayrı masalarda oturarak yemek yemelerine, lüks otel balkonlarında namaz gösterilerine, "İslam" ticareti ile halkın milyarlarını dolandırdıkları için arananların bakanların yanında toplantılara katılmalarına, "abdest suyunun al yuvarlarları arttıracağı" yalanlarının okul kitaplarına girmesine, bilimsel evrim teorisine karşı Bush destekçisi faşist Evangelist kilisesinin "yaradılış" yalanının Türkçe okul kitaplarına sokulmasına ve daha sayılması çok uzun bir liste oluşturacak kötülüklere dek gelmiştir... Sıkmabaş köşke dahi sokulup iyice meşrulaştırılduktan sonra gelecek adımın, sıkmabaşın veya dört bin yıl geriye gidişin yasalarla güvence altına alınacağı olacağı bilinmelidir. Bundan sonra sıkmabaşlı olmayan dürüst kadınlara açıkça orospu gözüyle bakılacağı şüphe götürmez bir gerçektir- aynı çevreler, bir erkeğe mal olmadan özgür iradeleri ile bağlanan ve sıkmabaş gibi semboller kullanma gereği duymayan gerçek anlamıyla dürüst kadınlara günümüzde de orospu gözüyle bakmaktadırlar ama, bu görüşlerini halen açıkça dillendirememektedirler... Toplum sözkonusu karanlık amaçlı işlerle boğuşurken, birileri de malı çok daha rahat biçimde götürcektir. Gerisinde sınırlı sayıda uluslarüstü tekelin, mali-sermaye gücünün durduğu postmodern faşizmin politik merkezi Washington'un sıkmabaş "özgürlükçülerine" verdiği desteğin asıl nedeni de budur.

Evet, İslamiyet'in doğuşundan yaklaşık 1600- 1900 yıl ve günümüzden üç- dört bin yıl önceki katı baskıcı toplumsal kurallar, kadınları ve dolayısıyla tüm toplumu cendereye sokan yaşam tarzları günümüzde yeniden diriltilmeye çalışılmaktadır. Dünya egemenliği peşindeki Washington ve Washington bağlantılı işbirlikçi yerel politik iktidarlar tarafından -toplumların daha kolay köleleştirilip soyulabilmeleri amaçlarıyla- dört bin yıl öncesinin baskıcı militarist Asuri toplumu örnek alınmaktadır... Diğer yandan, haksızlığa karşı bir halk ayaklanması ile doğmuş olan Abbasi İmparatorluğu'nun ve ayrıca Endülüs Emevi Devleti'nin İslamiyet anlayışlarında böyle katı, hoşgörüsüz kurallar kesinlikle yoktur. Asuri İmparatorluğu'nda olana benzer bir hoşgörüsüzlük, Hariciliği resmi doktrin haline getirmiş olan yedinci Abbasi Halifesi Al- Mamun'un (786- 833) rasyonalismine karşı taşralı bir gericilik, reaksiyon olarak sahneye çıkan Ahmad ibn Hambal (780- 855) öncülüğünde doğmuş olan Hambelilik'te görülebilir. Hambeli öğretisinin 1200'lü yılların sonu ile 1300'lü yılların başında doğan ve daha da katı bir türevi olan Ibn Taymiya öğretisinde de böyle bir hoşgörüsüzlüğe rastlanabilir. Ve bu sonuncusunun daha da reaksiyoner bir türevi olarak 1800'lü yılların başında Suudi Arabistan'da şekillenen ve adını kurucusu Abdul- Vahab'dan alan Vahabilik'te (kendi adlandırmaları ile Muvahhidun/ Birlikçi/ Tekçi öğreti) bu ölçüde bir hoşgörüsüzlüğe rastlanabilir. Ve malesef  Türkiye, CIA beslemesi, en büyük eroin kaçakçısı, köktendinci, "bukalemun" lakaplı Afgan savaş lordu Hekmetyar'ın dizinin dibinde rahatça fotoğraf çektirmiş olan Tayyip Erdoğan'ın eliyle ve asıl olarak bu kişinin gerisindeki güçler tarafından "örtünme özgürlüğü" veya "türban özgürlüğü" yalanları ile 3- 4 bin yıl önceki katı bir hoşgörüsüzlüğe doğru itilmektedir. (Aydınlanmacı Halife Al-Mamun ve reaksiyoner Vahabilik hakkında daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam; 5- Harici ayrılığı ve ünlü Abbasi Halifesi al- Mamun’un rasyonalizmi, Abbasi Halifeliği ve Türkler üzerine kısa notlar ; 6- İslam’ın üç temel akımından en büyüğü olan Sünni İslam’ın kültürel kökleri, Sünni İslam’ın dördüncü ve son ana kolu Hanbeli mezhebi, Ahmad ibn Hanbal, Ibn Taymiyya, Muhammed ibn- Abdulvahab ve Muvahhidun veya Vahabi öğretisi üzerine kısa notlar )

Kadınları kapatmakla başlayan böyle çağdışı ataerkil (pederşahi) toplumlara özgü bir hoşgörüsüzlüğün, baskıcılığın, toplumda birseri zincirleme etkileri olacağı ve bu sürecin sonuçta ülkeyi -hiçbir toplumsal hak arama olanağının olmadığı- Suudi Arabistan rejimi gibi kaskatı bir diktatörlüğe sürükleyeceği gün gibi açıktır. Toplumun tüm nefes borularını tıkayan bu tip katı diktatörlüklerin korkunç kanlı çatışmaların, derin politik istikrarsızlıkların kaynakları oldukları ise asırlardır, en azından yakın zamandaki faşist rejimlerin deneylerinden bilinmektedir. Washington'un "Yeşil Kuşak" politikası sonucu şekillenen köktendinci rejimlerin ve akımların etkin oldukları ülkeleri nasıl kanlı bir kaosa sürükledikleri, nasıl bir politik istikrarsızlığın kaynağı oldukları ise gözler önündedir... Sıkmabaş rejimleri sonucu toplumun yarısı, erkek çocukları da doğurup büyüten ve onların karakterlerinin şekillenmesinde en önemli rolü oynayan kadınlar sonuçta ahmaklığa, tutsaklığa ve büyük ölçüde üretim sürecinin dışına itilmiş olacaklardır. Kişilikleri baskı altına alınıp sakatlanmış olan kadınların, boş inançların dışında verebilecek pek birşeyleri olmayan annelerin ellerinde yepyeni hastalıklı nesiller yetişecektir... Böyle bir toplum ileriye sıçrama yapma, kendisini bir üst düzeyde yeniden üretebilme yeteneğini toptan yitirirken, ya dağılıp yokolacak, ya da kanlı çatışmalarla gecikip kan yitirdikten sonra yolunu bulabilecektir... Dünyanın en zengin petrol yataklarına sahibolmasına karşın Suudi Arabistan'ın sürüklenmekte olduğu kaos ortamı gözler önündedir ve geleceğini de yakında görceğiz... Aynı tuzağa düşürülmüş olan Afgan toplumunun trajedisi gözler önündedir... Kaskatı kurallarla yönetilen ve kadınları cendere içine almış olan hoşgörüsüz militarist Asuri toplumuda, sonuçta, derin bir iççatışmaya sürüklenmekten ve tüm askeri gücüne karşın düşmanları karşısında yenilgiye uğramaktan kurtulamamıştır. Kadınları ve dolayısıyla tüm toplumu ağır baskılar altına alan hoşgörüsüz toplumsal yapısının beslediği iç çatışmalar sonucu Asuri toplumu düşmanları karşısında yenilgiye uğrayıp yokolmuştur. Tarihte birdaha toparlanamamak, dirilememek üzere yokolmuştur.

Peki, Türkiye'nin böyle "İslami" görünümlü karanlık bir diktatörlüğe sürüklenmesinden kimler kazanç sağlayabilir? Bundan kazanç sağlayacak olan, yeni enerji kaynaklarına dayanan teknolojilere geçilinceye dek birsüre daha Ortadoğu'nun, Kafkaslar'ın ve Orta Asya'nın -başta petrol ve doğal gaz olmak üzere- kaynaklarını sömürmek zorunda olan ABD emperyalizmidir. ABD için demokratik ülkeleri denetim altına almak zordur ama, İslami kılıklı, veya ünüformalı bir diktatör tarafından sürü gibi güdülen toplumları denetlemek çok daha ucuz ve kolaydır. Sürünün başı konumundaki kişi veya sınırlı sayıda kişiler satınalınınca, sürüyü gütmek sorun olmaktan çıkar. Türkiye'deki son iki askeri darbe (12 Mart ve 12 Eylül) ve özellikle 12 Eylül darbesi bu gerçeğin en somut kanıtlarıdırlar. Aynı işi artık yeni darbelerle tekrarlamak daha zordur ama, kadınlardan başlayarak tüm toplumu iğdiş edip sürüleştirecek bir "İslamcı" şef aracılığıyla ucuza gerçekleştirebilmek olanaklıdır... ABD kadar Ortadoğu'daki en yakın ortağı İsrail'in de bu oyuna, bu tip "İslamcı" kamuflajlı "sivil" darbelere gerekesinimi vardır. Tayyip Erdoğan'ın İsrail'e yönelik son sözleri ve İsrail'in yanıtları, aklıbaşında kimsenin yutmayacağı bir tiyatrodan başka birşey değildir... Ve sıkmabaşlı başbakanın bir önceki Washington gezisi için vizesini İsrail'den aldığı bilinmektedir... Biryandan yoksul Müslüman Filistin halkı sistematik soykırıma ve zorunlu göçe maruz bırakılırken, Lübnan yerlebir edilirken, "İslamcı" kamuflajlı sıkmabaş Tayyip Erdoğan'ın arada İsrail için ettiği sözler ve O'na verilen yanıtlar sıradan bir kayıkçı döğüşünden, çift taraflı bir takiyeden başka birşey değildir... Kısacası, Türkiye toplumu, I. Dünya Savaşı öncesinden çok daha tehlikeli biçimde karanlık bir serüvene, kanlı karanlık bir kaosa doğru sürüklenmeye çalışılmaktadır...

Diğer yandan "türban özgürlüğü" gürültüsü ve devletin iplerini eline almış olan siyasi iktidarın sözde "bu devleti temsil etmeme" tiyatrosu gerisine gizlenerek kadrolaşma çabaları, asıl toplumsal sorunların kolayca hasır altına süpürülmesine yardımcı olmaktadır. Aç ve işsiz insanların tüm demokratik ve ekonomik talepleri biryana itilmekte, haklı toplumsal istemleri bastırılmaya çalışılmaktadır... Batı'nın asıl emperyalist şefleri herşeyin farkındadırlar aslında. Farkında olmanın ötesinde, Türkiye'yi en az dört bin yıl öncesinin karanlığına sürükleyerek köleleştirmeye çalışan siyasi kadrolara verdikleri destekle bu süreci yönlendirmektedirler. "Demokratikleşme" taleplerinin gerisine gizlenerek bu sıkmabaş iktidarına destek vermektedirler... Zaten aynı nedenle, Tayyip Erdoğan'a güç aşılayabilmek için, hiçbir normu, özellikle ekonomik kriterleri AB'ye uymayan Türkiye'yi AB'ye alacaklarmış numarası yaparak oyalamakta, zaman kazanmaktadırlar. Kazanılan zaman içinde Tayyip Erdoğan ve çetesinin tüm ipleri ele alabileceğini ummaktadırlar. Bu oyuna gelinmemelidir. Yurdunu -bir parça da olsa- seven tüm politik partiler, sendikalar, sivil toplum kuruluşları, "örtünme özgürlü" veya "türban özgürlüğü" adlı ahlaksızca yalanın gerisinde gerçekleştirilen operasyona dur diyebilmek için bir asgari müşterekte birleşebilmelidirler. Yoksa çok geç olacaktır ve her gecikme ödenecek beleli yükseltecektir.

Malesef 14 milyon insanın aç sayılabileceği, tüm çalışanların gelirlerinden şikayete başladıkları, ve gelişen toplumsal çılgınlıkla birlikte "sevgili" ve "sayın" sözcüklerinin alabildiğine popüler olduğu Türkiye'de, artık manavdan hıyar ve patlıcan alınırken dahi, "lütfen iki sayın sevgili hıyar ile dört kadife donlu çok çok sayın sevgili patlıcan verirmisiniz?," demek adet haline gelmiştir anlaşılan. Aynı nedenle olmalı, konuşma tarzı ve tüm havası Bend Deresi'nin bıçkınlarını çağrıştırıyor olsada, elinde minaresi ile "özgürlükler" adına "türban özgürlüğü"nü savunan kişiye de "sayın başbakan" denilmektedir. Ve bu tip "sayınların" ülkeyi, halkı satmasını durdurmanın zamanı gelmiştir, geçmektedir.

yusuf@comhem.se

Haziran 2004 (eklemeler, 23 Ekim 2006)

 

http://www.sinbad.nu/