Yusuf Küpeli, “Türklüğü, cumhuriyeti, ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni korumak” yalanı üzerine

“Türküm, doğruyum, çalışkanım...”

(...) Sonuçta tüm bu yaşananların “Türküm, doğruyum, çalışkanım...”, ezberiyle örtüşmediği ortadadır. Çocuklara ezberletilen “Türküm, doğruyum, çalışkanım/ yasam, büyüklerimi saymak, küçüklerimi korumaktır” sözleri, heryönüyle vurguncuların, haydutların egemenliği altına giren toplumsal yaşamın içinde, “Türküm, eğriyim, vurguncuyum/ yasam, güçlünün önünde eğilmek, gücümün yettiğinin kafasını kopartmaktır” ezberine dönüşüvermiştir...

(...) Mafya babalarının, karapara aklayıcılarının, tetikçilerin, vurguncuların, spekülatörlerin, çalışmadan kazananların “birinci sınıf vatandaş” muamelesi gördükleri ve ekonomisinin yarısından çoğu kayıtdışı olan bir ülkede “Türküm, doğruyum, çalışkanım/ yasam, büyüklerimi saymak, küçüklerimi korumaktır” sözlerini tekrarlamak, ne anlam taşıyabilir? Böyle bir ülkede, sözde “türklüğü”, “cumhuriyeti” ve “cumhuriyetin kurumlarını korumak” için yasa çıkarttığını iddia etmekten daha büyük bir ikiyüzlülük olabilirmi?

“Türklüğü, cumhuriyeti, ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni koruma” yalanının gölgesinde kalan bazı gerçekler üzerine

(...) Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan halkın içine düşürülmüş olduğu acıklı durum, aşağılanmanın en katmerlisidir. Hem istatistiki sayılar, ve hem de hergün yazılı ve görsel basına yansıyan sayısız görünüm, halkın içine düşürülmüş olduğu trajik durumu, aşağılamanın ulaşmış olduğu boyutları açıkça sergilemektedir... “Türklüğü koruma” maskesinin gerisine saklanarak bu halkı aşağılayanlar, çalışanların ellerinden hastahanelerini ve ilaçlarını alanlardan başkaları değildir. “Türklüğü koruma” maskesinin gerisine saklanarak halkı aşağılayanlar, dar gelirli çoğunluğu doktor ve ilaç kuyruklarında kıvrandıranlardır... Özelleştirilerek kazanç aracı haline getirilmiş olan hastahanenin bahçesinde tecavüze uğrayan kadının basına yansıyan fotoğrafları, politik iradenin “türklüğü” ve “cumhuriyeti” nasıl “koruduğunun” en somut kanıtlarından sadece birisidir...

(...)Sözde “türklüğü” ve “cumhuriyeti korumak” için yasa çıkartanlar, Türkiye halkını bu yaşamakta olduğu perişan duruma düşürenlerden ve cumhuriyetin laik kurumlarını, eğitimini, ve medeni kanununu yoketmeye çalışanlardan başkaları değillerdir. Biryandan cumhuriyetin kurumlarını yerlebir ederlerken, diğer yandan 301 numaralı yasa ile “cumhuriyeti koruma” masalları söylemektedirler...

(...)Görülmemiş boyutlardaki erozyonun, giderek artan ölçülerde etkisini gösteren susuzluğun, ve bir de üstüne üstelik yanlış sulama sonucu oluşan tuzlanmanın olumsuz katkılarıyla Türkiye’nin verimli arazileri hızla çölleşmektedir. Kısacası, küresel ısınma olayı olmasa bile, bu gidişle Türkiye topraklarının en geniş bölümleri 2040 yılında çöl olacaklardır...

(...) Gerçekler bu yöndeyken, “vatan topraklarının kutsallığı” üzerine hamasi nutuklar atmak, bayrak edebiyatı yapmak, “türklüğü”, “cumhuriyeti”, ve “meclisi korumak” amacıyla yasalar yaptığını iddia etmek, yalancılığın ve ikiyüzlülüğün en derini olmaktadır. Aynı yasa ile her yıl kaybedilen 25 cm derinliğinde 400 bin hektar “kutsal vatan toprağı” kurtarılabilecekmidir? O topraklar kurtarılamadan “türklük” korunabilecekmidir? Açlığa ve susuzluğa doğru sürüklenen “türklük” acaba “sağ elle”mi, yoksa “sol elle”mi kurtarılmalıdır? “Türklüğün” her geçen gün daha fazla içine sürüklendiği açıklı durumun ve aşağılanmanın sorumluları, “türklüğü”, “cumhuriyeti”, ve “meclisi korumak” için yasa çıkartığını iddia edenlerden ve “kurban olam ayına yıldızına” palavralarını atanlardan başkaları değillerdir...

Mali-sermaye güçlerinin diktatörlüğü faşizm, sürekli tekrarladığı “ulusal birlik” söylemlerine karşın, birliği onulmaz biçimde tahribeder ve halkı aşağılar

Aslında tüm bu olanlarda yadırganacak bir yan yoktur. Herşeyden önce, 18. 10. 1982 tarihinde kabuledilip yürürlüğe girmiş olan anayasanın başlangıç bölümünde tarifedilen “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin, gerçek “kuvvetler ayrılığı” ilkesi ile herhangi bir benzerliği yoktur. Bu çarpıtılmış demagojik tarif, demokratik rejimlerin bilinen temel prensibi “kuvvetler ayrılığı” ilkesi olmayıp, tam tersine korporativ faşist yönetimlere özgü “kuvvetler birliği” anlayışına uymaktadır. Ve ülkede etkisi artarak süregelen yozlaşmanın temel nedenlerinden biri, “kuvvetler ayrılığı” prensibinin inkarı, ve yerine korporativ bir sistemin oturtulmuş olması gerçeğinde gizlidir. Sonuçta, tüm palavralara rağmen, yargı erki gerçekte yürütmeden, politik erki elinde tutanların baskılarından bağımsız değildir.

(...) Uluslarüstü mali-sermaye güçlerinin önlerini açmakla yükümlü Pentagon-Beyaz Saray birliğine, ve bunlarla bağlantılı “yerli” mali sermaye güçlerine dayanan, ve yeniden tırmanışa geçmiş “soğuk savaş”tan güç alan 12 Eylül darbesi, “ulusal birliği” sağlama iddiasıyla ve söylemiyle iktidara tırmanmış tüm faşist diktatörlükler gibi, sosyal sınıflar arasındaki ekonomik ve politik uçurumları derinleştirmiştir. Aynı darbenin getirdiği rejim, toplum içindeki sosyal sınıflar, etnik gruplar, ve inanç grupları arasındaki dengeleri -Türkiye tarihinin hiçbir döneminde olmayan biçimde- bozmuştur. Kısacası, aynı mali sermaye güçlerinin ekonomi-politikaları olan 24 Ocak kararlarını yaşama geçirmekle görevli 12 Eylül diktatörlüğü, sosyal yapıdaki mevcut dengesizlikleri alabildiğine derinleştirmiştir. Dilinden düşürmediği “birlik” söyleminin tam aksine, toplumsal parçalanmanın, toplumun hücrelerine ayrılmasının temellerini atmıştır, ve günümüzde yaşanmakta olanlar bu gerçeği daha açık biçimde sergilemektedir...

(...) Emeğini satarak geçinmek zorunda olan üretici çoğunluğun sendikal ve politik örgütlenmeleri değişik yöntemlerle engellendikçe, toplumsal ve politik dengesizliklerin derinleşmeleri kaçınılmazdır... Buna, Türkiye’de olduğu gibi endüstri de kapitalizminin gelişmesini frenleyen, kolay kazançlarla elde edilen sermayenin endüstriye gitmesini engelleyen spekülatif faliyetlerin ekonomi de artan etkileride eklenince, pahalılaşan topraktan ve üretimden hızla kopan, boşta kalan, savrulan yığınlar, sözkonusu toplumsal çöküşe hız katarlar. Ahlaki çürüme iğmesi artan bir hızla yayılır. Toplumu birarada tutan bütün bağlar sözkonusu süreç içinde eriyip koparlarken, politik sistemin işleyişi de bu çürümeyle uyumlu biçimde giderek daha fazla yozlaşır...

(...) Türkiye’de olduğu gibi -asıl olarak uluslarüstü tekellere dayanan- parlementer perdeli faşizmin hem sonucu olan, ve hem de bu faşist işleyişin işini kolaylaştıran toplumsal çürüme, aynı emperyalist güçlerin işlerine gelir. Demokratik mekanizmaların sağlıklı işlediği, bu çürümenin olmadığı ülkelerde ABD elçisi çıkıpta içpolitik tartışmalar için “kakafoni” diyerek aşağılayıcı biçimde devreye giremez. Ve ardından ABD elçisine yanıt veremeyenler, “Türklüğü, cumhuriyeti, ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni korumak” sahte gerekçesi ile yasalar çıkartarak diktatörlüklerini daha fazla güvence altına almaya çalışamazlar.

“Türklüğü koruyan” 301. madde ve aslında olması gereken hakkında

(...) Tarih değişik ölçülerde üstünlük taslayan, kendisini diğerlerinden ayırarak herşeyin merkezine oturtmaya çalışan toplulukların mezarlığı gibidir... Kısacası sözkonusu yasa, “Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni alenen aşağılayan kişi...”, diye değil de,  “Türkler’de içinde olmak üzere herhangi bir milleti, halk gurubunu, soyu, herhangi bir etnik kökenden gelenleri, farklı bir deri rengine sahibolanları, herhangi bir inanca veya dini guruba dahil olan toplulukları, veya bunlardan birisine mensup olan kişileri, cinsleri, sözle, yazıyla, basın organları aracılığıyla, ve akla gelebilecek mevcut başka yöntemlerle tehdide, aşağılamaya, küçük düşürmeye kalkışanlar...”, diye başlayacak olsa idi, Türkiye’de yaşayan insanların çoğunluğu arasında çok daha geniş bir kabul bulacağı kadar, toplumu birleştirici bir yasa maddesi görevini de yerine getirebilirdi.

(...) Devlet, ve devletin sivil ve askeri kurumları örgütlü güçlerdir, ve kendilerini koruyabilmek için geniş olanaklara, daha farklı yasa maddelerine zaten sahiptirler. Buna karşın asıl olarak toplumu oluşturan bireyler korunmaya muhtaçtırlar, ve yasaların öncelikle bu bireyleri koruması gerekir. Özellikle bireylerin en zayıf olanlarını, kadınları ve çocukları koruması gerekir. Halbuki 301. maddede, fetişleştirilen devletin, ve sadece bu devletin kurumlarının korunmasından sözedilmektedir. Yasa bu yanıyla da baştan sona sakattır...

 

“Türklüğü, cumhuriyeti, ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni korumak” yalanı üzerine

 

“Türküm, doğruyum, çalışkanım...”

 

Vaktiyle, ilkokul öğrencileri her sabah eğitime, “Türküm, doğruyum, çalışkanım/ yasam, büyüklerimi saymak, küçüklerimi korumaktır” sözlerini topluca tekrarlayarak başlarlardı. Muhtemelen halen bu gelenek sürmektedir... Doğrusu, çocuk kafasıyla bu ezberi sonderece ciddiye aldığımı söyleyebilirim. Fakat yaşadıkça sözkonusu ezberimi bozan olaylarla sürekli karşılaşacaktım... Birçok insan gibi üst üste aldatılacak, değişik hastalıklı entrikalara ve ikiyüzlülüklere tanık olacak, yeniden ve yeniden acıklı insan manzaralarıyla karşılaşacaktım. Geçen zaman bu kötülükleri azaltmayacak, tam tersine arttıracaktı... Çünkü, ezberletilen bu güzel sözleri yaşayan gerçekler haline getirecek ekonomik ve toplumsal ilişkiler ağı mevcut değildi ve değildir.

 

Örneğin, 10 Şubat 2007 tarihli Milliyet gazetesinin yayınladığı Emniyet Genel Müdürlüğü  suç istatistiklerine göre, 2006 yılındaki suç oranları, 2005 yılına göre yüzde 64 artış göstermiştir. Aynı istatistiklerden yararlanarak haber yapan 23 Şubat 2007 tarihli Radikal gazetesine göre, asayiş suçlarında yüzde 61, kişiye karşı işlenen suçlarda yüzde 62, mala karşı işlenen suçlarda yüzde 60 artış olmuştur. Ortada bir savaş veya doğal bir felaket yokken meydana gelen bu sıçramanın asıl nedeninin, halkın ekonomik koşullarının hızla çökertiliyor olması gerekir. Örneğin, aile içi şiddetle ilgili olarak 2005 yılında 9 901 olay kayda geçmişken, 2006 yılında bu sayı katlanarak 17 064’e ulaşmıştır. Zaman gazetesinin 26 Şubat 2007 tarihli ve polis kaynaklı haberine göre, 1995 yılında ülkede 229 bin adet suç işlenmişken, 2006 yılında suç sayısı üçe katlanarak 785 bin 510’a ulaşmıştır... Burada özetlenerek verilen sayıların sadece polis bölgesine ait olduğunu, büyük kentlerde işlenen suçlarla ilgili olduğunu unutmamak gerekir. Birde kırsal bölgelerle ilgili jandarma istatistiği vardır, ve buna göre bir yılda meydana gelen suç artışı yüzde 10 ile 15 arasında oynamaktadır.

 

Sözkonusu artışın nedeni üzerine ciddi bir araştırma olmamakla birlikte, böyle hızlı kriminal yükselişin artan ekonomik baskılar sonucu ortaya çıkmış olduğunu düşünmek mantıklıdır... Üretimin nüfus artışı ile uyumlu biçimde artmadığı, kolay kazanç sağlayan (rant getiren) spekülatif ekonomik faliyetlerin egemen olduğu böyle bir sosyo-ekonomik yapıda, tarımsal üretimine bağlı kırsal kesimlerde topraklarını yitirenler büyük kentlerin varoşlarına akın etmekte, ve sayıları milyonlarla ifade edilen işsizler ordusunu oluşturmaktadırlar. Faşist nitelikte hukuki saldırılar, ve büyüyen işsizler ordusunun baskısı altında gerileyen sendikal mücadeleyle birlikte işçi ücretleri geriye çekilmektedir. Ve sendikaların ay ay yayınladıkları açlık ve yoksulluk sınırları, -sürekli- alınan ücretlerin üzerine çıkma eğilimi taşımaktadır. Bu istatistikler, aç kalmamaları için ailelerin her ay eskisine göre daha fazla bir gelire gereksinimleri olduğunu göstermektedir... Sonuçta, böyle bir toplumsal-ekonomik yapıda sosyal sınıflar ve bölgeler arasındaki gelir uçurumları hızla derinleşmektedir, ve orta sınıflar her geçen gün daha fazla yoksullaşmaktadırlar. Ve ayrıca -dünyadaki gelişmeleri, dünya düzeyinde derinleşen zengin ve yoksul uçurumunu, ve yükselen şiddet kültürünü de içine alan- daha birçok nedenle birlikte insanlar, özellikle genç nesiller, umutsuzluğa sürüklenmekte, suça itilmektedirler... Yüzbinlerle ifade edilebilen hırsızlık suçlarında, mala karşı işlenen suçlarda, şahsa karşı suçlarda, ve çocuklarla ilgili suçlarda katlanmalar yaşanmıştır, yaşanmaktadır...

 

Gerçekler bu yöndeyken, zorlaşan yaşam koşulları içinde Türkiye halkı hızla aşağılanmış bir duruma sürüklenirken, “türklüğü savunma” iddiasında yasalar çıkartan iktidar partisine ve başbakana göre, “ekonomide olağanüstü büyük başarılar kazanılmaktadır, herşey iyiye gitmektedir” vs... Polisin resmi verilerine göre ise, artık 39 saniye de bir suç işlenmektedir. Her 6 dakikada bir ev soyulmaktadır, her 4 dakika da bir biri yaralanmaktadır, her 4 saatte bir cinayet işlenmektedir, her 41 dakika da bir biri dolandırılmaktadır, her 59 dakika da bir gasp olayı yaşanmaktadır ve suçlar listesi böyle dakikalarla uzayıp gitmektedir... Şüphesiz tüm bunların bir de kayıtlara, istatistiklere geçmeyen yanı vardır, ve ozaman manzara iyice korku verici olmaktadır... Sonuçta tüm bu yaşananların “Türküm, doğruyum, çalışkanım...”, ezberiyle örtüşmediği ortadadır. Çocuklara ezberletilen “Türküm, doğruyum, çalışkanım/ yasam, büyüklerimi saymak, küçüklerimi korumaktır” sözleri, heryönüyle vurguncuların, haydutların egemenliği altına giren toplumsal yaşamın içinde, “Türküm, eğriyim, vurguncuyum/ yasam, güçlünün önünde eğilmek, gücümün yettiğinin kafasını kopartmaktır” ezberine dönüşüvermiştir...

 

Bankalarının kasalarındaki milyarları çuvallarla götürenlerin hava alanlarının şeref salonlarında ağırlandıkları, yoksulluk ve ilgisizlik nedeniyle hırsızlığa, fuhuşa ve diğer sayısız kötülüklere itilen ve sayıları giderek artan 8- 10 yaşlarındaki çocukların ise hertürlü şiddete ve karanlık bir geleceğe terkedildikleri bir ülkede sözkonusu ezberin ne anlamı olabilir? Sözde ülkenin ve yaşayanlarının güvenliğinden birinci derecede sorumlu olan MİT ve diğer güvenlik örgütleriyle bağlantılı mafya babalarının, uyuşturucu trafiğini kontrol edenlerin, her cinsten katillerin, topluma karşı en ağır suçları işleyenlerin “kahraman” ve “vatansever” ilanedildikleri bir ülkede, yukarıda anılan ezberin ne anlamı olabilir? Atatürk’ün bayrağa yazılı sözleri önünde “en büyük vatansever” pozlarda -eline bayrak tutuşturulmuş- tetikçilerle dostça hatıra fotoğrafı çektirten güvenlik görevlilerinin egemen olduğu bir ülkede, aynı ezberin ne gibi bir geçerliliği olabilir? Mafya babalarının, karapara aklayıcılarının, tetikçilerin, vurguncuların, spekülatörlerin, çalışmadan kazananların “birinci sınıf vatandaş” muamelesi gördükleri ve ekonomisinin yarısından çoğu kayıtdışı olan bir ülkede “Türküm, doğruyum, çalışkanım/ yasam, büyüklerimi saymak, küçüklerimi korumaktır” sözlerini tekrarlamak, ne anlam taşıyabilir? Böyle bir ülkede, sözde “türklüğü”, “cumhuriyeti” ve “cumhuriyetin kurumlarını korumak” için yasa çıkarttığını iddia etmekten daha büyük bir ikiyüzlülük olabilirmi?

 

Örneğin, sözde ülkenin ve dolayısıyla yine sözde o ülkede yaşayanların güvenliklerinden birinci derecede sorumlu bir kurum olan MİT’in en üst düzeyde yöneticileri tarafından öpülebilmek için, yaşamını tehlikeye atarak ve ciğerlerine öldürücü mikro parçacıkları çekerek yerin yüzlerce metre altında alın teriyle kömür çıkartmak, toplumun gereksinim duyduğu enerjiyi boğaz tokluğuna sağlamak, veya bin derece ısı yayan fırınların karşısında gemilere can veren, inşaatları yükselten demiri kalıplara dökmek yetmemektedir. Sözkonusu üretici işleri yapanların ve üretimin diğer alanlarında namuslarıyla çalışanların, aynı MİT kodamanlarının ve onların ilişkide oldukları diğer kodamanların gözlerinde beş paralık değerlerinin olmadığı, toplumdaki yerlerinden ve gelirlerinden açıkça anlaşılmaktadır. Buna karşın, MİT şefleri tarafından “bir vatansever olarak” öpücüklere gark olabilmenin yolu, mafya babası olmaktan, tetikçi olmaktan, uyuşturucu kaçakçısı olmaktan, karapara aklayıcısı olmaktan, spekülatör olmaktan, ve kolay para getiren diğer karanlık işlerden birini veya birkaçını yapan biri olmaktan geçmektedir...

 

“Vatansever bir türk” olarak MİT’in üst yöneticileri tarafından öpülebilmek için, öyle kafayı abur cuburla doldurmaya, okulda “inek” ve evde meraklı okuyucu olmaya, araştırıcı olmaya, bilim adamı olmaya, halkın yaşamını kolaylaştıran ve güzelleştiren işler yapmaya gerek yoktur. MİT ve benzeri kurumların şefleri tarafından “onurlandırılabilmek” için, çalışmadan, emek vermeden tüm toplumsal basamakları kolayca atlama becerisini göstermek, “iş bitirici uyanık delikanlı” olmak yeterlidir... “Kafa kopartmasını” bilen, “çek- senet tahsilatı” yapıp komisyonunu alan, bazı görevlilerle birlikte uyuşturucu trafiğini kontrol eden, kara paraları aklayan, her türden insan ticaretinin haracını yiyen, bazı üst düzeyde politikacıların emrinde büyük ihalelere arka kapılardan girip işi bitiren, ve icabında “taşeron firma” olarak politik cinayetlerde tetikçilik görevini üstlenen kişiler, öpülecek “delikanlı” çocuk katagorisine girebilirler... “Türküm, doğruyum, çalışkanım/ yasam, büyüklerimi saymak, küçüklerimi korumaktır” ezberi, böyle öpülecek “uyanık” ve “vatansever” delikanlı olabilmek için herhangi bir yarar sağlamaz şüphesiz. Günümüzde başarının anahtarı, “yasam, güçlünün önünde eğilmek, gücümün yettiğinin kafasını kopartmaktır” ezberinde gizlidir anlaşıldığı kadarıyla.

 

Doğrusu bu son anılan ezbere, ya da “delikanlı çocuk” yetiştirme ezberine, artık ilk öğrenim sıralarında dahi ağırlık verildiği gözlemlenmektedir. Anlaşıldığı kadarıyla günümüzde çocukların eğitimi, “yasam, güçlünün önünde eğilmek, gücümün yettiğinin kafasını kopartmaktır” ezberine uygun hale getirilmiştir... Laik eğitimi rayından çıkartmakla görevli olduğu anlaşılan eğitim bakanı sıfatlı kişinin, geçenlerde, başarılı olmuş 8- 9 yaşlarında bir üçüncü sınıf öğrencisine TV kameraları karşısında ödülünü verilirken yaşananlar, ibret vericidir. Tesadüfen tanık olduğum sahneler, çocuklara öğretilen yeni ezberi açığa çıkartmaktadır... Başarılı olması nedeniyle birşeyler söylemesi için eline mikrofon tutuşturulan o bilinçsiz sevimli küçük oğlan çocuğu, anlamlı bir biçimde kelimelerin üzerine bastırarak, “fincanı taştan oyarlar, oyarlar” dizelerini söyleyip mikrofonu geri vermiştir...

 

Başta bakan olmak üzere tüm tohuma kaçmış büyükler, “kah kah kah, kih kih kih” gülerek, çocuğun “oymakla” ilgili anlamlı dizelerini “güzel bir espri” olarak kabulettiklerini göstermişlerdir... Anlamını kavrayamadan “delikanlılık” alt kültürü ile doldurulmuş olduğu farkedilen saf oğlan çocuğu, biz işte böyle “oyarız”, “koyarız”, “geçiririz” gibisinden mecazi anlamlarla yüklenmiş bir dizeyle, şarkının bütününden kopartılıp farklı anlam yüklenmiş bir dizeyle başarısını kutlamıştır. Ve büyükler O’nun bu “delikanlı” tavrını “kah kah kah, kih kih kih” gülerek onaylamışlar, yolunda devametmesi için çocuğa gerekli izni vermişlerdir...

 

Vaktiyle, on yıllarca önce, ben daha çok küçük bir çocukken bile geçmişten kalma çok güzel bu türkünün, “oymakla”, “koymakla” uzaktan yakından bir bağı yoktur şüphesiz. Fakat türkünün bütününden kopartılarak söylenen o dizelere başka bir anlamın yüklü olduğunu törende bulunan herkes anlamıştır, ve zaten o nedenle “kah kah kah, kih kih kih” gülmüşlerdir. Yoksa, bu güzel aşk türküsünün gülünecek en ufak bir yanı bile yoktur... Çocuk başarısını, “oymakla”, “koymakla”, “geçirmekle” özdeşleştirmektedir. Çünkü O’na böyle sınıflardışı unsurlara, kriminal unsurlara özgü anti-sosyal bir alt kültür aşılanmıştır...

 

Sonuçta, “Türküm, doğruyum, çalışkanım/ yasam, büyüklerimi saymak, küçüklerimi korumaktır” ezberinin yerini nelerin aldığı ve “türklüğün” nasıl “korunduğu” bu örnekten bile anlaşılmaktadır...

 

Daha geçenlerde basına yansıyan “yüz temel eser” rezaletiyle birlikte, kriminal unsurlara özgü kirli bir dilin ders kitaplarına dek girdiği, tarihi gerçeklerin saptırılarak öğrencilere verilmeye başlandığı, ülkesini emperyalist güçlere pazarlayanların onore edildikleri ortaya çıkmıştır. Ülkedeki toplumsal yaşamı ileriye götürecek, demokratikleştirecek bazı cumhuriyet devrimlerinin ve bu kapsamda özellikle laiklikle ilgili kazanımların aynı kitaplardan silindikleri görülmüştür. Ve son olarak basına yansıyan bir pisliğe göre de, “fincanı taştan oyan” öğrencisini “kah kah kah, kih kih kih” alkışlayan kişinin denetimindeki “Milli” Eğitim Bakanlığı’nın bastırttığı kitaplarda, açıkça cumhuriyet devrimlerinin ve laikliğin karşıtı, düşmanı bilgiler yeralmaktadır (bak: Hürriyet, 14 Şubat 2007).

 

Diğer yandan yine bazı illerde, ilkokul üçüncü sınıf çocuklarına, cinsellikle ilgili adi sözcüklerle dolu moral dışı ve ahmakça garip metinler “masal” diye okutulmaktadır. En adisinden erotizm içeren, “kız çıkmamak”tan ve “cinsel tecavüz”den sözeden bu sözde “masalların” 8- 9 yaşlarındaki çocuklar üzerinde ne ölçüde yıkıcı etkiler yaratacaklarını anlayabilmek için psikolog olmaya gerek yoktur. Ve yine tüm bu pislikleri çocuklara verenlerin nasıl hastalıklı ruhsal yapılara sahip tipler olduklarını farkedebilmek için de psikolok olmaya gerek yoktur... Sonuçta, yaşanan tersliklerden birinci derecede sorumlu olanlar, birtakım “dış güçler” değillerdir. Sorumlular, “Müslüman” tiyatrosuyla ve“kurban olam ayına yıldızına” yalanlarıyla bu halkı dolandıranlardır... Sorumlular, “Türklüğü, cumhuriyeti, ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni korumak” gerekçesiyle yasa çıkarttıklarını iddia edenlerdir.

 

Şüphesiz bu “türkçü” ve “İslamcı” güçlerin dışarıda da patronları, finansörleri, destekçileri vardır ama, pratikte operasyonları gerçekleştirenler yine bunlardır. Müslümanlara, türklere, veya başka milletten birilerine ancak onlardan gözükerek, sözde onların değerlerine ve sembollerine sahip çıkılarak en mükemmel biçimde kötülük edilebilir. Kötülüğün, toplumu yozlaştırmanın en zor anlaşılanı, “içeriden” geleni olabilir ancak... Sonuçta, bir yandan IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların ağır borç zincirleriyle ülke ekonomisini bağlayanların; diğer yandan ikili anlaşmalarla, NATO anlaşmalarıyla, ve askeri teknolojilerle sonuna dek ABD’ye ve diğer emperyalit Batılı merkezlere kilitlenenlerin, sonra da kalkıp yaşanan tüm kötülüklerle ilgili “dış güçler” ezberini tekrarlamaları, toplumun dikkatlerini sınırların ötesine yöneltmeye çalışmaları, ve “türklüğü korumaktan” dem vurmaları, aslında komik bile değildir...

 

“İslamcı” geçinmeden, “türkçülük” veya “milliyetçilik” taslamadan -cahil bırakılmış- halkı aldatıp sağmanın, “malı götürme”nin yolu yoktur... “Fincanı taştan oyarlar” gibisinden mecazi anlamlar yüklü sokak serserisi ağızlarını, yok “kız çıktı- çıkmadı” pisliklerini, “tecavüz” masallarını 8- 10 yaşlarındaki çocukların kafalarına dolduranlar; “Türküm, doğruyum, çalışkanım/ yasam, büyüklerimi saymak, küçüklerimi korumaktır” ezberini daha ilkokul sıralarında aynı çocuklara unutturanlar, “dış güçler” değildir. Malesef bunlar günümüzde Türkiye’yi yönetenlerdir, ve Türkiye halkı hançeri sırtına en tepesinde oturanlardan yemektedir... Yeni nesilleri daha çocukluk çağlarında sınıflardışı kriminal unsurlara özgü bir kültürle besleyenler, politik erki elinde tutanlardır; “Milli” Eğitim Bakanlığı’nın başında olan kişilerdir.

 

Aynı kişilerin gerçekten “Türklüğü, cumhuriyeti, ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni korumak” gibi bir kaygularının olduğuna, gerçekten bunları korumak amacıyla yasalar çıkartacaklarına inanabilmek olanaksızdır. Çünkü onlar pratikte, hergünkü uygulamalarıyla, ekonomi politikalarıyla, ülke kaynaklarını uluslarüstü tekellere ve emperyalist güçlere peşkeş çekmeleriyle, kültür politikalarıyla, ve politika sahnesinde sürekli söylemekte oldukları kuyruklu yalanlarıyla, Türkiye halkını kesintisiz olarak aşağılarlarken, ve bu halkı her geçen gün daha fazla aşağılanmış bir duruma düşürülürken, “Türklüğü, cumhuriyeti, ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni koruma” yalanlarının gerisine gizlenmeye çalışmaktadırlar. Onlar, “İslamiyet” ve “türklük” kalkanlarının gerisine sığınarak, sadece ve sadece kendilerini korumaya çalışmaktadırlar.

 

Kısacası, sözkonusu 301 numaralı yasa, “türklüğü korumak” için değil ama, türkleri aşağılayanları korumak için çıkartılmıştır. Halkı aşağılayan, aşağılanmış duruma sürükleyen yöneticileri korumak amacıyla sözkonusu yasayı çıkartmışlardır... Bunların asıl görevleri, halkı insancıl kültürlerden ve analitik bilimsel düşüncelerden kopartarak tamamen silahsızlandırmak, toplumu yüzlerce yıl geriye götürmek, ve yozlaşmış yeni nesiller üreterek insanları köleleştirmektir. Bunların hedefleri, gerçek bir toplumsal çöküntüyü Türkiye sınırları içinde de bir an önce gerçekleştirmektir... Ve siyasi iktidarı elinde tutanların “Türklüğü, cumhuriyeti, ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni korumak”tan dem vurmaları, “Türküm, doğruyum, çalışkanım/ yasam, büyüklerimi saymak, küçüklerimi korumaktır” ezberi kadar gerçeklerden kopuk kocaman bir yalandır.

 

“Türklüğü, cumhuriyeti, ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni koruma” yalanının gölgesinde kalan bazı gerçekler üzerine

 

“Devlet malı deniz, yemeyen domuz” tekerlemesi bile günümüzde eskimiş, yaşanmakta olan gerçeklerin yanında masum bir ifade gibi kalmaya başlamıştır... Meclisten çıkan özelleştirme yasaları ile en kârlı kamu malları yaklaşık bir yıllık kazançlarının karşılığında haraç mezat satılırlarken; ve bu işlerde dönen muhtemel rüşvetlerle birileri yeniden ve yeniden köşeleri dönerlerken; ülkenin kıyıları ve ormanları aynı utanmazlıkla yağmalattırılırken; değişik adlardaki birtakım çetelerin elemanları haline gelmiş büroratların, parti yöneticilerinin, iktidar partisine bağlı belediyelerin karıştıkları -burada sayılamayacak kadar çok- yüzlerce milyonluk, milyarlık yolsuzluklar görmemezliğe gelinirken, “Devlet malı deniz, yemeyen domuz” tekerlemesi artık eskimiştir. Günün parolası, “kamunun malı tükenen deniz, yağmalamakta geciken keriz.”, olmuştur. Aceleci bir hırsla yağmalanan, “batan geminin malları”dır artık...

 

Yarınını göremeyen insanlara egemen olan moralsizlik ve umutsuzluk psikolojisi ile herkes eline geçirdiğini kapıp götürmeye çalışmaktadır. Böylece, pisliğe bulaşmayan tek bir kurum, kuruluş dahi kalmamaktadır. İktidarın tayinettiği müftülerin eliyle “sol elle yemek yemek günahtır- değildir” tartışmalarının başlatıldığı, “meleklerin kanatlarının tartışıldığı” çöküş dönemlerine özgü bu psikoloji, birtakım işbirlikçi egemen güçler tarafından, iktidardaki güçler tarafından özellikle -Turgut Özal döneminden beri- kışkırtılıp beslenmektedir... Sözkonusu toplumsal psikolojiyi besleyenlerin asıl sorunları, “Türklüğü, cumhuriyeti, ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni” koruma kamuflajının gerisinde, sarsıntı içindeki topluma son dağıtıcı darbeyi vurabilmektir. Aslında onlar, herşeyden önce Türkiye toplumunun geleceğine inanmamaktadırlar. Fakat, bu kavramların gerisine sığınarak malı bir an önce götürmeye çalışmaktadırlar... Tüm “Müslümanlık”, “türklük”, “vatan”, “millet”, “bayrak” edebiyatları, sadece ve sadece gerçek kimliklerini gizleyebilmek içindir.

 

Artık sadece devlet malı götürülmemektedir. Özel bankaların kasalarından da milyarlar çuvallarla götürülmektedir. Halkın küçük tasarrufları yabancı bankalardaki özel hesaplara uçurulmaktadır. Bu ve daha başka yollarla da ulusal ekonomiye darbeler vurulmaktadır... Bir ayakları mecliste olan bazı din tüccarları, “yatırıma gidecek” yalanlarıyla el emeği- alın teri küçük tasarrufları toparlayıp buharlaştırmaktadırlar. Nikolay Gogol’ün (1809- 52) “Ölü Canlar” romanının baş kahramanı Çiçikov eğer günümüz Türkiyesi’ni görmüş olsaydı, herhalde kendisini bir at hırsızı kadar masum bulurdu... Ve türk halkını, Türkiye halkını sırtından hançerleyenler, ekmeğini ağzından alanlar, seçim dönemlerinde kamunun parasıyla aynı halka ucuz gıda dağıtarak sureti haktan gözükme tiyatrosu oynamaktadırlar...

 

Halkın sofrasından aşırdıklarının çok çok küçük bir bölümünü yine aynı halka “iane” gibi vererek “hayır dualarını” almakta, ne yapacağını şaşırmış halkı dilenci konumuna düşürmektedirler. Yoksullaştırıp düşürdükleri, işsizlik sigortasından, ve hertürlü toplumsal sigortadan mahrum ettikleri, ve sonunda dilenci konumuna düşürerek aşağıladıkları halkı “korumak” gibi bir sorunlarının olmadığı ortadadır. “Türklüğü”, “cumhuriyeti”, ve “cumhuriyetin kurumlarını” korumak gibi bir sorunları ve sorumlulukları olanlar, herşeyden önce bu cumhuriyetin “vatandaşlarını”, türkleri, kürtleri, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşıyan insanları dilenci konumuna düşürmezler, rüşvete, hırsızlığa, dolandırıcılığa doğru itmezler...

 

Sözde “türklüğü” ve “cumhuriyeti korumak” için yasa çıkartanlar, Türkiye halkını bu yaşamakta olduğu perişan duruma düşürenlerden ve cumhuriyetin laik kurumlarını, eğitimini, ve medeni kanununu yoketmeye çalışanlardan başkaları değillerdir. Biryandan cumhuriyetin kurumlarını yerlebir ederlerken, diğer yandan 301 numaralı yasa ile “cumhuriyeti koruma” masalları söylemektedirler... İsrail başbakanı Olmert ile 2.5 saat başbaşa kayıtlara geçirilmeden gizlice konuşup, sonra da kameralar karşısında “Mescid-i Aksa’yı koruma” tiyatrosu yaparak halkın gözünü boyama işi ile, “türklüğü” koruma tiyatrosu arasında özünde bir fark yoktur. Emperyalist merkezler tarafından neredeyse bilimsel bir disiplin haline getirilmiş olan, ve psikolojik savaşın bir parçası olarak kullanılan bu gözboyama veya illizyon işinde bile dışarıdaki asıl patronlardan destek ve taktik aldıkları anlaşılmaktadır... Onlar, “kurban olam ayına yıldızına” derken de, aynı emperyalist taktiklerle uyumlu davranmaktadırlar ve aslında “kurban olam sizlerin ahmaklığınıza” demeye getirmektedirler...

 

“Türklüğü, cumhuriyeti, ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni korumak” ile ilgili 301 numaralı yasa, “sivil toplum örgütü” olarak anılan birtakım kuruluşlara dahi tartıştırılmıştır. Nedense birileri çıkıpta şu sözleri etmemiştir: “Bu yasa olsa da olmasa da pratikte türkler ve ülkede yaşıyan diğer halklar tarihlerinin hiçbir döneminde olmayan bir biçimde zaten aşağılanmışlardır, ve aşağılanmaktadırlar. Nüfusu 70 milyon civarında olan bir halkın yaklaşık 20 milyonunu birçeşit açlıkla karşı karşıya bırakmaktan, 1 milyon civarında insana gerçek bir açlığı yaşatmaktan, çalışabilir nüfusun yarısını işsiz bırakmaktan daha büyük aşağılama olabilirmi? Toplum her geçen gün daha derin bir batağa sürüklenirken, gelirler arası uçurumlar şimdiye dek görülmemiş boyutlara ulaşırken, üretim artmazken, ve ülke çölleşme tehlikesi ile karşı karşıya iken, kadınların köleliğini simgeleyen sıkmabaş kelepçesini özgürlükler adına savunmaktan daha büyük bir aşağılama olabilirmi?” Ayrıca, bu toplumu aşağılama işinin çok daha zengin başka örnekleri de vardır. Ve aşağılanlar türklerdir, kürtlerdir, çalışabilir nüfusunun yarısı işsiz olan emekçi halktır...

 

Basına yansıyan hesaplara göre, yaklaşık son 15 yıl içinde halkın cebinden çalınan ve nereye gittikleri bilinemeyen değerler 300 milyar Dolar’ı aşmaktadır. ATO’nun hesabına göre, son 12 yılda sadece borç faizleri için 303 milyar Dolar ödenmiştir. Türkiye’nin yıllık bütçesinden defalarca fazla olan bu paralarla şunlar, bunlar yaptırılabilirdi vs. diye hayıflanılmaktadır ama, suçlulara karşı harekete geçen yoktur... Günümüzde artık iç ve dış borçlar 400 milyar Dolar’ı aşmaktadır. Ve tüm bu kötülüklerden birinci derecede sorumlu olanlar, siyasi iktidar, “Türklüğü, cumhuriyeti, ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni korumak”tan dem vurmaktadır. Halkın ekmeğini, sağlığını, herşeyini uluslarüstü tekellerin, mali- sermaye güçlerinin tatlı kazanç hesaplarına kurban edenler, “Kurban olam ayına yıldızına”, yalanlarıyla kötülüklerini kamufle etmeye çalışmaktadırlar...

 

Tüm seçmen sayısına göre yaklaşık yüzde 25’lik bir oy ile yaklaşık yüzde 70’lik bir temsil gücü yakalayabilmiş siyasi iktidar, bir yandan “türklüğü”, “cumhuriyeti” ve “meclisi” koruma çığlıkları atarken, “kurban olam ayına yıldızına” yalanlarını söylerlerken, diğer yandan sıradan adi suçlardan sanık vekillerini, kriminal unsurlardan oluşan meclis üyelerini koruyabilmek için “dokunulmazlık zırhına” sığınmaktadır...

 

“Türklüğü”, “cumhuriyeti” ve “meclisi” gerçekten korumak isteyenlerin, herşeyden önce o meclisi kriminal unsurlardan temizlemesi gerekir. Yaralamaktan, cinayetten, sahtecilikten, kaçakçılıktan, ağır hakaretten, eşini döğmekten, trafikte ölüme neden olmaktan ve daha onlarca farklı adi suçtan sanık olan kişilerin meclisteki varlıkları, o meclise ve cumhuriyete en ağır hakaret değilse eğer, hakaret nedir? Meclisin en az beşte biri kriminal unsurlardan, sıradan haydutlardan oluşuyor demek, yani gerçeği söylemek, meclise hakaret kapsamına girer belki, ve 301. maddeden yargılanarak cezalandırılmak için yeterli neden olur... Ya da, yüzde 25 oy ile yüzde 70 temsil gücüne sahibolma eğriliğe yolaçan “bu seçim sistemi türklüğe, cumhuriyete ve meclise hakarettir” demek, 301. maddeden yargılanıp cezalandırılmak için bir neden oluşturabilir...

 

Eylül 2006 verilerine göre 550 kişilik mecliste dokunulmazlıkların kaldırılması ile ilgili 280 adi suç dosyası bulunmaktadır. (Dokunulmazlık dosyaları mecliste, 14.11.2006, www.hukuki.net/haber/index.asp?id=748; Yeni dokunulmazlık dosyaları TBMM’de, 13.11.2006, www.haberler.com/ankara-yeni-dokunilmazlik-dosyalari-tbmm-de-haberleri/) Herhalde bukadar adi suç sanığı dünyada herhangi başka bir mecliste yoktur, ve bu meclis “türklüğü” korumak için yasa çıkartma iddiasındadır... Kasım 2005 verilerine göre ise 115 milletvekili hakkında 215 dosya vardır. Yani, meclisteki suçlular ve suç sayıları azalmamakta, aksine artmaktadır. Suç dosyalarına bir yılda 65 dosyanın daha eklenmesi dikkate değer bir gelişmedir. Ve şüphesiz bunlar sadece açığa çıkan veya ihbar edilen suçlardır... Bazı saylavlar onlarca suçtan sanıktırlar. Örneğin, “Cumartesi Anneleri”nin çığlıklarını kulaklarının arkasına yükleyerek meclise girmiş olan “Susurluk” kahramanlarından Mehmet Ağar, 28 ayrı suçla itham edilmektedir. Ve şimdi O bir partinin başındadır, ve başbakan adayları arasındadır... 

 

Bu tip olaylar yeni de değillerdir. Kriminal unsurların politik kariyer yapma, meclise girme şansları daha fazladır sanki... Örneğin, eski Van milletvekili Mustafa Bayram, henüz vekil olduğu günlerde, 24 Mart 2001 akşamı Picasso’ya ait “Palyaço” ve “Çıplak Kadın” adlı çalıntı tabloları İstanbul’da satmaya çalışırken yakalanmıştır. Fakat O, dokunulmazlığı olduğu için suç yerinden elini kolunu sallayarak çekip gidebilmiştir...

 

Şüphesiz bu hırsızlık mal satma işi, çalıntı Picasso tabloları ticareti, O’nun en masum eylemlerinden birisiydi sadece. Aynı kişinin yüzlerce kiloluk eroin trafiğini idare ettiği, adam öldürdüğü bilindiği halde, kılına bile dokunamıyordu. Zaten bu kimliği bilinerek meclise sokulmuştu...

 

Uyuşturucu bağımlısı oğlunu -krize girip konuşmaya başlamadan- kurtarmak amacıyla karakolu basmasının ardından, “yiğitler yiğidi” Mustafa Bayram’a geçmiş olsun telefonu açanlar arasında günümüzün Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’te vardı. (Okyanus nekadar derindir?, http://postitler.blogspot.com/2005/08/bir-milletvekili.html) Ne de olsa O’da, Hüseyin Çelik’te, “fincanı taştan oyanlar” arasındadır. “Delikanlı çocuk”tur maşallah... Daha onlarca ve onlarca örnekten de anlaşılacağı gibi, “Milli” Eğitim Bakanlığı’ndan İç İşleri Bakanlığı’na dek tüm kilit devlet kurumları, kısacası gelecek nesillerin eğitimi, ve halkın güvenliği haydutlara emanettir. Ve milletvekilleri ile ilgili benzer öyküler geçmişten günümüze uzayıp gitmktedirler... Sonuçta haydutlar, kendi onurlarını korumaktan yoksun olanlar, “Türklüğü, cumhuriyeti, ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni korumak” amacıyla yasa çıkarttıkları yalanlarını yaymaktadırlar...

 

“Bir türk dünyaya bedeldir” veya “bir türkten daha güçlüsü iki türktür” gibisinden içi boş böbürlenmelere karşın, basındaki bilgilere göre, bundan yaklaşık 3 yıl öncesinin kişi başına ulusal gelir hesaplarına bakıldığı zaman, 66 Muşlu bir isviçreliye, 60 Ağrılı bir amerikalıya eşit olmaktadır. (80 yılda 15 kriz, 28 Ekim 2003, www.yenisafak.com.tr/e01.html) Fakat yine de bu alabildiğine dengesiz orantının sorumluları, Türkiye halkını bu duruma düşürenler, “türklüğü korumak”la ilgili sözde yasalar çıkartma girişimlerini gürültülü propogandalarla sürdürmektedirler...

 

Anlaşılmış olacağı gibi gerçekte onlar, ne “türklük” karşısında, ne “kürtlük” karşısında, ne “Müslümanlık” karşısında ve ne de bir başka millet, din veya toplumsal sınıf karşısında herhangi bir sorumluluk duygusu taşımamaktadırlar... Onların ilgili oldukları tek gerçek, başbakanın ağzında “dini imanı olmayan” biçiminde ifadesini bulan paradır. Onların asıl sorunları, ülkeyi, ülkenin insanlarının günlerini ve geleceklerini pazarlayarak elde ettikleri tatlı kazançlarını en uygun biçimde özel kasalarına doğru uçurmaktır. Ve malı daha rahat götürebilmek amacıyla, “İslamiyet” ve “türklük” ticareti yapmaktadırlar. “Kurban olam ayına yıldızına” yalanlarını söylemektedirler. “Türklüğü korumakla” ilgili yasalar çıkarttıklarını iddia etmektedirler.

 

“Koruma” iddiasında oldukları “türklüğün” ne olduğu ise belli değildir. “Korumayı” kastettikleri “türklük” ile Azerbeycan türklerinimi, Gagauz türklerinimi, Özbeklerimi, Kırgızlarını, Türkmenlerimi, yoksa meclisteki ve bürokrasideki haydutlarımı, kayıtdışı ekonominin patronlarınımı, mafya babalarınımı kastetmektedirler, anlaşılması olanaksız gözükmektedir. Fakat, sözkonusu gözboyayıcıların çalışabilir nüfusunun yarısı işsiz olan Türkiye halkını, yarı aç yaşam kavgası vermeye çalışan işçileri ve memurları korumak istemedikleri açıkça bellidir. Gerçek ücretleri sürekli geriye çekilen işçileri, memurları, ve imalat senayiinde kişi başına verimlilik artarken gerçek kazançları sürekli düşen işçileri korumak gibi bir niyetlerinin olmadığı açıkça bellidir... Basındaki bilgilere göre, yirmi milyon kadarı açlık sınırında yaşayan, bir milyon kadarı ise tam anlamıyla aç olan halkı korumak gibi sorunlarının olmadığı bellidir... Koruma kapsamının dışında bırakılanlar, “türklüğü” değil, işçi, işsiz ve memur olmayı temsiletmektedirler(!) Bu arada köylülerde, “analarını yanlarına alıp -istedikleri yere- gidebilirler”...

 

Halk açısından ülkede hergün yaşanan aşağılamanın bir başka yanı daha vardır...  Geçenlerde, bir TV programında, canlı yayında, genç bir kadının, ayrıldığı eşine veya erkek arkadaşına, onu aşağılamak amacıyla, “sen gerçek bir krosun”, dediğine tanık oldum... Bu  “kro” aşağılaması, bilindiği gibi geçmişten kalmadır. Yine bilindiği gibi, “kro, kro” diye aşağılananların, “dağda karda yürürken kart kurt sesler çıkartan dağ türkleri” olduklarını bazı “ulema” vaktiyle açıklamıştı. Doğrusu bu açıklama bile kendi içinde derin bir aşağılamayı içermektedir, ve anlaşıldığı kadarıyla “dağ türkleri” olarak anılanlar aslında korunacak “türklük” kavramının dışında tutulmaktadırlar. Bazı “ova türkleri”, “dağ türkleri”ni aşağılamaktadırlar ama, aslında “ova türklerinin” ezici çoğunluğu da korunacak “türklük” kavramının dışındadır... Zaten bir başkasını aşağılamaya çalışanın; bir halkı, bir ulusu aşağılayanın özünde kendisine, ait olduğuna da saygısı yoktur. Aşağılayan da aşağılanmış bir duruma sürüklenir...

 

Resmi verilere göre ortalama eğitim düzeyi ancak dördüncü sınıf öğrencisi olarak bırakılmış olan bu halkın egemen güçler, iktidarda olanlar tarafından korunmadığı, tam tersine giderek artan ölçülerde aşağılanmakta olduğu gün gibi ortadadır... Halkın eğitim düzeyinin, bilinç düzeyinin yükselmesi demek, sözkonusu egemenlerin kurdukları talan düzeninin çarklarının kırılmasına yolaçabilir. Ozaman onlar, “türklüğü” koruma kapsamı içinde “sol elle yemek yemek günahtır” tartışmalarını başlatamayacaklardır. “Özgürlükler” adına sıkmabaş köleliğini savunamayacaklardır. Ve sonuçta malı götürmeyi sürdüremeyeceklerdir... “Üfürükçülüğün” iktidarının ve talanının sürebilmesi için, bilimin, araştırmanın ve bilim adamlarının yollarının ve ödeneklerinin kesilmesi gerekmektedir. Kısacası, korunacak “türklüğün” içinde, -başbakan tarafından bıçkın delikanlısı ağzıyla- sürekli aşağılanmaya çalışılan üniversiteler, bilim adamları ve araştırmacılar da yoktur...

 

Haydutlar, tepesine bir kabus gibi çöreklenmiş oldukları halkın boyunduruğunu biraz daha fazla sıkabilmek amacıyla, “İslam” ve “türklük” söylemlerini derin bir ikiyüzlülükle sürekli kullanmaktadırlar. “Türklük” ve “Müslümanlık” edebiyatı yapan bu kriminal unsurların, aslında her türden vurguncunun, talancının yararlarını korumaya çalıştığı bellidir. Bu gerçek, herkesin tanıdığı en “milliyetçi”, “türkçü” ve “İslamcı” etiketli partilerin vekillerinin, bakanlarının bulaşmış oldukları ağır ekonomik suçlardan, hortumlardan, ve hatta bunların yabancı polise yakalanan eroin kaçakçısı vekillerinden, ve yine cumhurbaşkanlığı kademesine dek yükseltilmiş birtakım kişilerin en yakınlarının işlerinden bellidir. Haklarında bir suç ansiklopedisi yapılabilecek sözkonusu malum partilerin kriminal işlerine doğrudan girmek, bu metni içinden çıkılamaz bir hale getirebilir... Bol bayraklı gösteriler, “türk anadan ve türk babadan” gibisinden hastalıklı ırkçı sözler içeren kışkırtıcı sahte yeminler, sürüp gelmekte olan ikiyüzlülüğün, sahtekarlığın farklı görünümleri olarak yansımaktadır. Bu ırkçı içerikli hastalıklı gösterilerin hepsi, küçüklü büyüklü kişisel vurgunların, zümresel kazançların, ve bazı üst sınıflara özgü talanın rahatça sürebilmesi için gerekli maske olmaktadırlar sadece... En az beşte biri -dokunulmazlık zırhına sığınmış- kriminal unsurlardan oluşan bir meclisin, içinde 280 adi suç dosyasını barındıran bir meclisin, “türklüğü” değil ama, kopartılan “türklük” gürültüsü ile birtakım haydutları korumaya çalıştığını anlamamak için ahmak olmak gerekir...

 

“Türklüğü” ve “meclisi” korumaya kararlı olanlar, herşeyden önce meclisteki suç dosyalarının sahiplerinin dokunulmazlıklarını kaldırarak yargılanmalarına olanak sağlarlar. Böyle birşey yapmadıklarına göre, o koltuklarda oturanların hepsi derece derece aynı suça ortaktırlar. Ve bu gerçek karşısında, “meclisin en az beşte biri kriminal unsurlardan oluşuyor” demek bile çok hafif kalmaktadır.

 

Şüphesiz çürüme meclisle de sınırlı değildir. Belediyelerde işlenen suçlar, rüşvetlerle verilen yasadışı inşaat izinleri, ardından depremlerde yıkılan onbinlerce bina ve ölen onbinlerce insan, “oturulabilir” raporu verildikten birsüre sonra yıkılarak içindekilere mezar olan binalar, ihalelerde masa altından alınanlar, toplumsal çöküntünün ne boyutlara ulaştığının sadece bazı sıradan kanıtlarıdırlar. Ve halkın cebinden, emeğinden çalmanın daha yüzlerce ve yüzlerce yöntemi vardır... “Ali Dibo” olayı olarak ünlenen işler, kirlenme, sistemi en tepesinden altına doğru bir kanser hücresi gibi sararken, “türklüğü”, “cumhuriyeti” ve “meclisi” korumakla ilgili mavallar, ve “bayrak” debiyatı alıp başını gitmektedir...

 

Biryandan ülkeyi ve ülkede yaşayan insanların yararlarını pazarlarken, diğer yandan “türklüğü” kimseye bırakmayanların, sözde birtakım yasalarla “türklüğü” koruma iddiasında olanların, türkleri ve ülkedeki diğer halkları ne ölçüde aşağılamakta oldukları yaşanan gerçeklerle her geçen gün yeniden kanıtlanmaktadır. Karakol duvarlarına asılı falakalardan, insan hakları örgütlerine yansıyan işkence iddialarından, çocuklara ve kadınlara yönelik saldırılardan, ve son olarak -eline bayrak tutuşturulan- bir politik cinayetin faili ile çektirilen dostca hatıra fotoğrafından, türküyle kürdüyle halkın nasıl aşağılandığı ortadadır. Bunların hepsinden öte, bazı sendikaların her ay açıkladıkları açlık ve yoksulluk sınırları ile ilgili veriler, sözkonusu aşağılama gerçeğinin en can alıcı kanıtlarıdırlar. Her geçen gün daha fazla açılığa sürüklenen halk, giderek artan ölçülerde aşağılanmaktadır...

 

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan halkın içine düşürülmüş olduğu acıklı durum, aşağılanmanın en katmerlisidir. Hem istatistiki sayılar, ve hem de hergün yazılı ve görsel basına yansıyan sayısız görünüm, halkın içine düşürülmüş olduğu trajik durumu, aşağılamanın ulaşmış olduğu boyutları açıkça sergilemektedir... “Türklüğü koruma” maskesinin gerisine saklanarak bu halkı aşağılayanlar, çalışanların ellerinden hastahanelerini ve ilaçlarını alanlardan başkaları değildir. “Türklüğü koruma” maskesinin gerisine saklanarak halkı aşağılayanlar, dar gelirli çoğunluğu doktor ve ilaç kuyruklarında kıvrandıranlardır... Özelleştirilerek kazanç aracı haline getirilmiş olan hastahanenin bahçesinde tecavüze uğrayan kadının basına yansıyan fotoğrafları, politik iradenin “türklüğü” ve “cumhuriyeti” nasıl “koruduğunun” en somut kanıtlarından sadece birisidir...

 

Tema Vakfı’nın verilerine göre, Türkiye’nin topraklarının yüzde 90’ında farklı şiddetlerde erozyon yaşanmaktadır. Türkiye toprakların yüzde 63’ü çok şiddetli, yüzde 20’si orta şiddette, yüzde 7’si ise daha hafif şiddette erozyon ile karşı karşıyadır. Üzerine hamasi nutuklar atılarak ve şeker manilerini aratmayan manzumeler okunarak politik prim toplama işinde kullanılan “kutsal vatan toprakları”nın tarıma elverişli verimli bölümlerinin her yıl 500 milyon tonu, ülke genelinde ise -yine verimli- 1.4 milyar tonu yitirilmektedir. Günde 192 bin kamyon dolusu toprak kaybolmaktadır. Her yıl kaybedilen topraklar, 25 cm derinliğinde ve 400 bin hektar genişliğinde bir araziye eşittir.

 

Türkiye’de yaşanan erozyon, ABD’de yaşananın 7 katı, Avrupa kıtasında yaşananın 17 katı, ve -iliğine dek sömürülüp talan edilmiş olan- Afrika kıtasında yaşananın ise 22 katı büyüklüğündir...

 

Vahşice dengesiz kullanım sonucu ülkenin gölleri kurumakta, yeraltı suları bitmektedir. Üstüne üstelik, ülke akarsuları ve gölleri büyük bir sorumsuzluk ve denetimsizlik içinde endüstri artıklarıyla ve büyüyen kentlerin kanalizasyonlarıyla kirlenmektedir. Sonuçta ülke, dolayısıyla insanlar, evcil hayvanlar, ve diğer tüm canlılar ve tarım susuzluk tehdidi ile karşı karşıyadır. Görülmemiş boyutlardaki erozyonun, giderek artan ölçülerde etkisini gösteren susuzluğun, ve bir de üstüne üstelik yanlış sulama sonucu oluşan tuzlanmanın olumsuz katkılarıyla Türkiye’nin verimli arazileri hızla çölleşmektedir. Kısacası, küresel ısınma olayı olmasa bile, bu gidişle Türkiye topraklarının en geniş bölümleri 2040 yılında çöl olacaklardır. (bak: www.tema.org.tr/tr/cevre_kutuphanesi/erozyon/turkiyede_erozyon_htm; www.tv8.com.tr/scripts/news/detail.asp?NewsID=58959&page=detail&typ=news; www.millidegerlerikorumavakfi.org/dogal_zenginlik3.html)

 

Bu gerçeği ben değil, konunun uzmanları, olayı araştıran bilim adamları ifade etmektedirler. Ve şüphesiz ozaman ne “sağ elle” ve ne de “sol elle” yutulabilecek lokmaları bulmak okadar kolay olmayacaktır...

 

Gerçekler bu yöndeyken, “vatan topraklarının kutsallığı” üzerine hamasi nutuklar atmak, bayrak edebiyatı yapmak, “türklüğü”, “cumhuriyeti”, ve “meclisi korumak” amacıyla yasalar yaptığını iddia etmek, yalancılığın ve ikiyüzlülüğün en derini olmaktadır. Aynı yasa ile her yıl kaybedilen 25 cm derinliğinde 400 bin hektar “kutsal vatan toprağı” kurtarılabilecekmidir? O topraklar kurtarılamadan “türklük” korunabilecekmidir? Açlığa ve susuzluğa doğru sürüklenen “türklük” acaba “sağ elle”mi, yoksa “sol elle”mi kurtarılmalıdır? “Türklüğün” her geçen gün daha fazla içine sürüklendiği açıklı durumun ve aşağılanmanın sorumluları, “türklüğü”, “cumhuriyeti”, ve “meclisi korumak” için yasa çıkartığını iddia edenlerden ve “kurban olam ayına yıldızına” palavralarını atanlardan başkaları değillerdir...

 

Türklüğü ve Türkiye’de yaşayan değişik insanları aşağılamanın herhalde en az bin çeşit yöntemi vardır... Öncelikle ve özellikle kadınların aşağılanmaları, ataerkil kültürün egemen olduğu toplumların temel özelliklerindendir. Toplumun yarısını oluşturan kadınları, binlerce yıldır içine düşmüş oldukları aşağılayıcı durumdan, ve dolayısıyla tüm ulusu ve halkı aşağılanmaktan kurtarmaya yönelik laik yasalara, laik eğitime, laiklik ile ilgili herşeye karşı sinsi bir savaş açmış olan siyasi iktidarın, 301. madde ile hangi “türklüğü korumak” istediği merak konusudur doğrusu. Töre cinayetlerine kurban giden kadınlar, sürekli şiddet gören kadınlar, artan sayılarla fuhuşa sürüklenen kadınlar, anlaşıldığı kadarıyla korunması gereken “türklüğün” tamamen dışında kalmaktadırlar. Zaten, biryandan “özgürlükler” adına sıkmabaş özgürlüğünü savunurken, diğer yandan töre cinayetlerine karşı olabilmek mümkün değildir ama, töre cinayetleri “özgürlüğünü” savunabilmek olanaklıdır. Kısacası kadınlar, korunacak “türklüğün” tamamen dışındadırlar, ve onlar sadece “kadın”dırlar...  Kadınları geçmişteki aşağılanmış durumlarına sürüklemeye çalışanların, erkekleri de aynı aşağılanma zincirleri ile bağlamakta oldukları ortadadır. Peki ozaman, korunmak istenen hangi “türklük” olmaktadır?..

 

Sokaklara terkedilen, fuhuşa ve uyuşturucu kullanımına mahkumedilen, kapkaça ve diğer hertürlü suça itilen, ve sayıları giderek artan çocukların kurtarılmak istenen “türklüğe” dahil olmadıkları açıkça bellidir. Tüm suç delilleriyle birlikte yakalanan çocuk pornocularının üç- beş ay sonra ellerini kollarını sallayarak tekrar sosyal yaşamın içine karıştıkları bir ülkede, bebeklerin, çocukların korunacak “türklüğün” dışında tutuldukları gün gibi ortadadır. Henüz okul çağında iken sağlıksız koşullarda en düşük ücretlerle çalıştırılan, ve emekleri alabildiğine sömürülen köle işçi konumundaki milyonlarca çocuğun aynı “türklüğe” dahil olmadıkları zaten bellidir. Cocuk yuvalarında tecavüze uğrayan, dövülen, işkence gören çocukların da durumları aynıdır. Kilometrelerce ötedeki okullarına karda kışta yürüyerek gitmek zorunda kalan, veya normalin çok üzerinde sayılarla tıka basa doldurulmuş sınıflarda ikili-üçlü vardiyalarla öğrenim görmek zorunda bırakılan, ya öğretmenlerinden ya da arkadaşlarından şiddet gören, okul kapılarının önündeki uyuşturucu tacirlerine teslim edilen öğrencilerin de korunması gereken “türklük”le bir bağlarının olmadığı bellidir...

 

Bir savaşta ölenlerden defalarca daha fazla olarak iş kazalarında ölenlerin ve sakat kalanların gerçekleri vardır aynızamanda. Tüm bunlar ve daha sayılamayan binlerce terslik, bir halkı, bir ulusu aşağılamanın değişik yöntemleri değilse eğer, nedir? Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayanları sürüklendikleri bu aşağılayıcı ve acıklı konumlarından kurtarmadan, 301. madde ile hangi “türklük” korunmak istenmektedir? Yoksa “türkler” sadece bir avuç zengin azınlıktan, rantiyerden, ve meclis sıralarını dolduran birtakım kriminal unsurlardan mı ibarettir?..

 

Şüphesiz kriminalite, suçluluk, hızı artarak süren toplumsal kaos içinde savrulmuş insanlarla dolu sokaklarda, rüşvet almadan geçinemeyen memurlardan oluşan bürokrasinin değişik kademelerinde, mafya örgütlenmeleri ile birlikte çalışan bazı “güvenlikçiler” arasında, yasama ve yürütme organlarına can veren “iş bitirici uyanık delikanlı” vekiller ve bakanlar arasında yaygın değildir sadece. Yargı erki de aynı kirlenmeden payına düşeni almıştır... Kısacası artık, halk deyişiyle, “tuz dahi kokmakta”dır. Ve türküyle, kürdüyle Türkiye halkı aslında tamamen korumasızdır ama, birileri, bu tehlikeli gelişmeden birinci derecede sorumlu olanlar, “türklüğü”, “cumhuriyeti”, ve “meclisi korumak” amacıyla yasa yaptıkları yalanlarını yaymaktadırlar...

 

Dürüst, cesur ve akıllı bir insan olduğu anlaşılan, ve artık yaşamayan, 1999 yılında Yargıtay Başkanlığı’ndan emekli olduktan sonra 2007 yılı Temmuz ayı ortasında yaşama veda eden Mehmet Uygun, “Vicdanı ile cüzdanı arasına sıkışan hakimin kararının sağlıklı olacağını düşünmek, insan aklına ters düşer.”, sözleri ile yargı mensuplarının içine sürüklenmekte oldukları batağı anlaşılır bir biçimde ifade etmiştir. (Yargıtay’ın eski başkanı Mehmet Uygun’a veda, Radikal, 20/ 07/ 2006, www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=193431; Murat Aydın, Cüzdanla vicdan arasında yolsuzluk, Aksiyon, 25. 12.1999, www.aksiyon.com.tr/yazdir.php?id=14960 ; Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Tutanağı 22. Dönem 2. Yasama Yılı 56. Birleşim 24 Şubat 2004 Salı, www.tbmm.gov.tr/devolop/owa/tutanak_b_sd.birlesim_baslangic_yazici?P4=11325&P5=B&page1=10&page2=10)

 

Mehmet Uygun, “1998- 1999 Adalet Yılı Açış Konuşması” sırasında cesurca dillendirmiş olduğu gerçeklerin yanında, yargı mensuplarının maaşlarını da -karşılaştırmalı- rakamlarla değinmiştir. O, yargı erki ile sözde “eşit” konumda olan yasama ve yürütme erkinde görev yapanların maaşlarının yargı organında çalışanların almakta olduklarından çok çok daha yüksek olduğunu sayılarla belirttikten sonra, bazı kamu görevlerinin aylık gelirlerinin yüksek yargıçların gelirlerinin onüç katı olduğunun altını çizmiştir. Ve sözlerini, “(...) eşit güçte yargıyı her yönden olanaksızlıklarla başbaşa bırakmak, neredyse onu dışlamak, ne yasamaya ve yürütmeye onurdur, ne de Türk yargısına revadır...”, diyerek sürdürmüştür. (Mehmet Uygun, 1998- 1999 Adalet Yılı Açış Konuşması, www.yargitay.gov.tr/tarihce/tarihce/_aak/98-99.html) Yargı çalışanlarının sözkonusu düşük gelirleriyle ilgili gerçekler, bir üstteki paragrafta internet adresi verilmiş olan meclis tutanaklarında, ve yine yukarıda internet adresi olan Aksiyon dergisindeki metinde de vardır.

 

Hem ekonomik olarak baskı altına alınan, aşağılanan, ve hem de politik iktidar tarafından, yürütme erki tarafından üzerinde baskı kurulan bir yargının çalışanlarının, ve bağlantılı organların çalışanlarının, karamsarlığa sürüklenmeleri, “benim memurum işini bilir” kışkırtmasına kapılmaları, ve “üzüm üzüme bakarak kararır” özdeyişine uygun biçimde çevrelerinde yaşanmakta olanları örnek almaları, ve sonuçta cüzdanları şişkin rantiyer azınlığın, mafya babalarının ödemeleriyle özel bütçelerindeki açıkları kapatmaya başlamaları anlaşılabilir bir gerçektir...

 

Barolar Birliği’nin “Yargıda düşündürücü tabloya dikkat” başlığıyla 20 Haziran 2005 günü verdiği habere göre, iki yıl içinde 16 hakim ve savcı meslekten çıkarılmıştı. Yine aynı süre içinde -meslekten ihraç cezası dahil olmak üzere- 268 hakime ve savcıya çeşitli disiplin cezaları verilmişti. Aynı habere göre, bu olanlar yargıya güveni sarsacak boyutlardaydı... Şüphesiz yine de bu cezalandırılanların, sadece göze biraz fazlasıyla batanlar olduğunun altını çizmekte de yarar vardır. (www.barobirlik.org.tr/calisma/basinda_yargi/2005/06/20.htm)  

 

Yukarıda internet adresi verilmiş olan “Cüzdanla vicdan arasında yolsuzluk” başlıklı metinde ayrıca şunlar yazılıdır... “Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz’in proje yöneticiliğini yaptığı ve yaklaşık iki yıl süren ‘adli yargıda yolsuzluk araştırması’, adalet mekanizmasının içler acısı durumuna ışık tutuyor.”, diye yazılmasının ardında,  araştırmanın sonuçlarından çarpıcı örnekler verilmektedir. Aynı araştırmaya göre, karakollarda başlayan yolsuzluk, rüşvet, kayırma, icra dairelerinde, bilirkişiler arasında, mahkeme kalemlerinde, ve yargıçlar ve savcılar arasında sürüp gitmektedir. Avukatlar da bu yolsuzluklardan kendilerine düşen payı almaktadırlar... Ve şüphesiz tüm bu yolsuzlukların kurbanları da, sözde yasayla “korunan türklük”ten başkası değildir.

 

Aslında aynı konuyla ilgili daha birçok örnek, sayı, ve onlarca internet adresi vermem olanaklıdır ama, metni daha fazla genişletmemek için, yargının işleyişiyle ilgili son çarpıcı bir örnekle bu bölümü noktalayacağım... Günlük basında 16 Şubat 2007 günü ve buna yakın tarihlerde yeralan ortak habere göre, -resmi verilerle-16 649 binanın yıkılmasına, 17 510 kişinin ölümüne, ve 24 286 kişinin yaralanmasına yolaçan 17 Ağustos 1999 Marmara depreminin ardından açılan 2 200 davanın neredeyse hepsi, 17 Şubat 2007 gününe girilirken zaman aşımı nedeniyle düşmüştür. Otada, davaları sonuçlanarak küçük mahkumiyetlerle alan sadece 40 sorumlu gözükmektedir. Yargıtay 9. Daire Başkanı, “zaman aşımına girmemesi için az buldukları bazı cezaları onaylamak zorunda kaldıklarını” belirtmiştir... Boğucu bir karamsarlığın piri Çek yahudisi Franz Kafka’nın (1883- 1924) romanlarında ve öykülerinde eşine rastlanabilecek bu sonu gelmeyen uzun sürecin ardından, davacılar, davaları bitmeden acılarıyla, boşa giden zamanlarıyla, gerçekleşmeyen umutlarıyla ortada kalıp bir kez daha yıkılmışlardı. (bak: www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=213149; www.haber1.com/haber.asp?id=140529; vs.)

 

Aşırı ve kolay kazanç hırsıyla, yetersiz ve çürük malzeme kullanarak belirlenmiş güvenlik sınırlarının çok altında dayanıklılığa sahip binalar diken mütahitler, bu denetlenmemiş çürük binalara birtakım yararlar karşılığında "denetlenmiş" gibi olumlu raporlar veren sorumsuz görevliler, rüşvetlerini alarak aynı binalara inşaat izni veren belediyeciler, deprem trajedisinden 7.5 yıl sonra, hiçbirşey olmamış gibi topluma yeni kazıklar atma hedefiyle ellerini kolları sallayarak yollarına gitmişlerdir... Kişilerin, ailelerin, toplumun zararları -dolar bazında- milyarlarla hesabedilebilirken, yargıdan kurtulanlar, dikecekleri yeni çürük binalarla kasalarını daha da doldurmaya hazırdılar... Radikal gazetesinin aynı tarihli haberine göre, depremin ardından açılmış yaklaşık üç bin soruşturmadan ancak 350 tanesi 2000 yılı Temmuz ayı sonunda dava aşamasına gelebilmiştir. Günümüzdeki dramatik son daha ozaman belli olmuştur. Adliye çalışanları, işlerinin yükünden sözetmekte, ve “daktilo da şerit bile yok” diye şikayetlerini sıralamakta imişler...

 

Gerçekten de, Türk Hukuk Sitesi’nin 8 Şubat 2005 tarihli Sabah gazetesinden aktardığı habere göre, başsavcı OK’un ifadesiyle, ceza kanunundaki değişikliklerin ardından Yargıtay’daki 334 bin dosyanın yarısına yakını incelenmeden mahkemelere geri gönderilecektir. (www.turkhukuksitesi.com/showthread.php?t=4021) Günümüzdeki durum, 2005 başında olandan daha parlak değildir. Yargıtay 6. dairesi, 80 bin dosyayı hiç incelemeden 2008 yılına devretmek zorunda kalacaktır. Zaman aşımı nedeniyle 240 bin hırsız cezaevine girmeden kurtulacaklardır... Yargıtay 6. Ceza Dairesi’ne 2000 yılında gelen dosya sayısı 15 civarında iken, günümüzde bu sayı 100 bine yaklaşmıştır. Geçen yıl (2006) 53 bin dosyanın sadece 15 bin kadarı karara bağlanabilmiştir. Yaklaşık 38 bin dosya 2007 yılına devredilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nda bekleyen 56 bin dosya da hesaba katılınca, 6. dairede incelenmesi gereken dosya sayısı 94 bine ulaşmaktadır, ve anlaşıldığı gibi bunlar sadece Yargıtay 6. Dairesi’ne ait sayılardır... (Yargı Çöktü, Polis Pasif Direnişte, 16.02.2007, www.aktifhaber.com/read_news.php?nID=102287)

 

Yargının hali yukarıda özetlenmeye çalışıldığı gibi iken, TBMM Genel Kurulu’na gelen 2006 yılı bütçesi rakamlarına göre, Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı’na 1 milyar 308 milyon 187 bin YTL verilirken, koskoca Adalet Bakanlığı’na da yaklaşık aynı miktarda bir para ayrılmıştır. Adalet Bakanlığı’nın bütçesi 1 milyar 771 milyon 982 bin YTL, Jandarma Genel Komutanlığı’nın bütçesi 2 milyar 877 milyon 533 bin YTL, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bütçesi ise 4 milyar 804 milyon 713 bin YTL olarak belirlenmişlerdir... (2006 Bütçesi, TBMM Genel Kurulu’nda, 15.12.2005, www.tv8.com.tr/scripts/news/detail.asp?NewsID=555324&page=detail&type=cuff)  

 

Bu koşullarda adliye binalarında biriken onbinlerce, yüzbinlerce dosya zamanaşımına uğrayarak yeniden kağıt olmaya giderlerken, hatta sahiplerini mezara yollamalarına karşın onyıllardır hala bitmeyen davalar varken, ekonomik gücü olanların sorunlarını “özel teşebbüs”ün ücretli “mahkemelerine” devredip işlerini kısa yoldan sonuca bağlamamaları için bir neden yoktur... En kazançlı kamu iktisadi kuruluşları haraç-mezat yabancı mali-sermaye guruplarına devredilirlerken, özel üniversiteler, ve özel hastahaneler kurulurken, parası olanlar için neden “özel mahkemeler” olmasın ki? Nasıl olsa çalışabilir nüfusun yarısı işsizdir, ve yine mevcut ekonominin neredeyse yarısından çoğu kayıt dışıdır, ve ülkede yeterince “vatansever delikanlı” mevcuttur. “Ver parayı, koparsın getirsin kafayı.” Bilindiği gibi, bu mahkemeler “savcılık”, “yargıçlık” ve “infaz” işlerini tek bir elde toplayarak süreci kısaltıp pratikleştirmektedirler. Ve parasızlıktan ve kadrosuzluktan şikayet eden “adli mekanizma”nın yükünü de hafifletmektedirler(!..) Yargı mekanizmasında çalışanların cüzdanlarındaki boşlukta yine yine -adli mekanizmaya yardım amacıyla- aynı “vatansever delikanlı”ları istihdam eden “işadamları” tarafından kapatılabilir. Mafya olarak adlandırılmaktan hiç hoşlanmayan bu “baba” işadamları artık sadece topluma hizmet amacıyla, polisin ve jandarmanın “yükünü hafifletmek” amacıyla özel “güvenlik” şirketleri dahi kurmakta, ve Black Hawk olayında yaşanmış olduğu gibi karşılığı bulunamayan çekler dağıtmaktadırlar...

 

Uzun sözün kısası, bu koşullarda yargıya ve diğer devlet kurumlarına güvenini yitirenler olursa, ve bu “karamsarlar” düşüncelerini biraz öfkeli biçimde “akılsızca” açıklamaya kalkacak olurlarsa, “Türklüğü, cumhuriyeti, ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni korumak” amacıyla hazırlanmış olan yasayı ve benzerlerini karşılarında bulacaklardır... Bu da yetmezse, adet olduğu üzere daha az masraflı ve pratik bir çözüm olarak “yargısız infazlar” yeniden başlatılacaktır... Anlaşılmış olacağı gibi, “Türklüğü, cumhuriyeti, ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni korumak” amacıyla getirildikleri iddia edilen yasaların çıkartılmalarının asıl nedenleri, bu anılan değerlerin geriye kalabilmiş halkçı içeriklerini de tamamen boşaltabilmektir... Asıl neden, türküyle, kürdüyle ve diğer tüm insanlarıyla halkın burnuna uluslarüstü tekellerin kölelik halkalarının daha kolay takabilmektir...

 

Yargı erkinin felç olduğu, yargıya güvenin yitirildiği, adalet duygusunun yokolduğu bir toplumda, “türklüğü, cumhuriyeti, ve cumhuriyetin kurumlarını korumak” gerekçesiyle hangi yasa çıkartılırsa çıkartılsın, çıkartılan yasanın içeriği ister eğri ister bir ölçüde doğru olsun, bu sözde korunmak istenenlerin hiçbiri korunamaz. Zaten yukarıda özetlenen duruma sürüklenmiş bir toplumda, “türklüğün, cumhuriyetin, ve cumhuriyetin kurumlarının” gerçekten korunmak istenmedikleri, aksine aynı kurumların iktidar sahiplerinden kaynaklanan sistematik bir tahribin hedefi oldukları ortadadır...

 

Mali-sermaye güçlerinin diktatörlüğü faşizm, sürekli tekrarladığı “ulusal birlik” söylemlerine karşın, birliği onulmaz biçimde tahribeder ve halkı aşağılar

 

Aslında tüm bu olanlarda yadırganacak bir yan yoktur. Herşeyden önce, 18. 10. 1982 tarihinde kabuledilip yürürlüğe girmiş olan anayasanın başlangıç bölümünde tarifedilen “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin, gerçek “kuvvetler ayrılığı” ilkesi ile herhangi bir benzerliği yoktur. Bu çarpıtılmış demagojik tarif, demokratik rejimlerin bilinen temel prensibi “kuvvetler ayrılığı” ilkesi olmayıp, tam tersine korporativ faşist yönetimlere özgü “kuvvetler birliği” anlayışına uymaktadır. Ve ülkede etkisi artarak süregelen yozlaşmanın temel nedenlerinden biri, “kuvvetler ayrılığı” prensibinin inkarı, ve yerine korporativ bir sistemin oturtulmuş olması gerçeğinde gizlidir. Sonuçta, tüm palavralara rağmen, yargı erki gerçekte yürütmeden, politik erki elinde tutanların baskılarından bağımsız değildir.

 

Bu baskıyı yapanların ünüformalı, veya ünüformasız sivil görünümlü politikacılar olmaları, gerçeği değiştirmez. Bu konuda -sözde taraflar- birbirlerini işaret etmeye kalkarken, her iki tarafında yargıyı baskı altına almaya çalıştıkları, yargı ve tüm sistem üzerinde sadece kendi sultalarını kurmaya çalıştıkları inkaredilemez bir gerçektir. Çünkü zaten sistemin yapısı, mali-sermaye güçlerinin ekonomideki egemenlikleri, ve anayasal hukuki temel, bu korporativ işleyişe, sivil veya asker birtakım oligarkların (iktidarı elinde tutan küçük azınlığa, oligarşiye mensup olanların) sultalarına tamamen uygundur...

 

Adalet bakanının hergün çıkıp her konuda zırt zırt konuşması, hükümetin sözcüsü rolünü oynaması bile, bu gerçeğin sıradan göstergelerinden birisidir. Bir “delikanlı” başbakanın yüksek yargının kararlarına karşı, -şerri hukukun geçerli olduğu çağdışı yönetimlerde varolabilecek biçimde- “ulemaya sormak lazım” gibisinden bilinçli kışkırtmalarının ardından aynı yargı organına yönelik silahlı saldırı, cinayet olayı, ve böylece tüm yargıya verilen gözdağı, ve daha başka birtakım olaylar, yargıya yönelik politik müdahalenin sadece en sansasyonel ve çok sınırlı bazı örnekleridirler... Şüphesiz müdahalenin -yargıçlara ve savcılara birifing vermek, yaşananları belirli bir perspektiften anlatmak gibi- başka çok daha sofistike yöntemleri de vardır. Geçmişte, -altı kez üst üste verilen idam kararına karşın- Ankara Baş Savcı yardımcısı Doğan Öz’ün katilinin göz göre göre kurtarılmış olması olayında yaşandığı gibi, günümüzde de yürütme erkini elinde tutanların, ve hatta bazı güç sahibi yüksek büroktarların yargıya dizçöktürmeleri olağan işlerdendir...

 

Yargı erkinin bağımsızlığının yokedilmesi, yargı organlarının yürütmenin baskısı altına girmeleri, ülkedeki tüm hukuki işleyişi sakatlayacağı, toplumsal yaşamda tamir edilemez yaralara ve derin bir yozlaşmaya yolaçacağı kadar, ülkenin kaynaklarının denetimsiz biçimde yağmalanabilmesini de kolaylaştıracak bir olgudur... General Evren’in -görünen- önderliğinde 12 Eylül 1980’de gerçekleşmiş olan Beyaz Saray darbesinin ardından Türkiye’ye egemen olan bu korporativ sistem, asıl olarak, uluslararası mali sermaye güçlerinin ülkenin kaynaklarını daha kolay denetim altına alabilmesi, ve ulusal ekonomiyi tahribedebilmesi amacıyla kullanılmıştır. Sözkonusu işleyiş, başta Washington olmak üzere emperyalist merkezlerin Anadolu coğrafyasında 1920’li yıllarda kaybettikleri konumlarına çok daha güçlü olarak dönebilme manevralarına hizmet etmiştir. Ülkenin tüm kaynaklarını batan geminin malları gibi pazarlayanların, ve Türkiye halkını sömürge halkları konumuna düşürerek aşağılayanların, “İslamiyet” ve “türklüğü koruma” maskesinin gerisine gizlenmeye çalıştıkları açıkça gözükmektedir. Ve mevcut korporativ sistem, ve yargının bağımsızlığının yokedilmiş olması, bu kirli oyuna hizmet etmektedir...

 

İngiliz sisteminden esinlenmiş olan Fransız politik düşünürü Montesquieu’nun (1689- 1755), dengeli, istikrarlı ve denetlenebilir demokratik bir toplumsal politik işleyiş için temel şart olarak öngördüğü, yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirlerinden tamamen bağımsız olmaları, bağımsız işlemeleri gerekliliği üzerine ilkesi, 12 Eylül darbesinden sonra kabuledilen sözkonusu anayasa ile yokedilmiştir... Anayasanın başlangıç bölümünde, işin özüyle hiç alakası olmayan biçimde, ve göreceli az bilgili bazı okuyucuları şaşırtmak amacıyla, ve tamamen bozuk bir türkçeyle aynen şunlar yazılmıştır: “Kuvvetler ayırımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetkilerinin kullanılmasından ibaret ve bunun sınırlı medenî ve işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;...” (bak: Anayasa 1982, Serhat Kitap Yayın ve Dağıtım Tic. A. Ş., Cağaloğlu- İstanbul, 1982)

 

Bu söylenenleri kolayca anlayan biri varsa, buyursun gelsin... Aynı uzun ve karışık cümlenin konuyla bağlı olmayan biçimde hamasi bir “türklük” ve “milliyetçilik” edebiyat olarak süren gerisini buraya aktarmaya gerek yoktur. Karışık kötü cümlenin gerisinde yeralan “Türk varlığının” gibisinden söylemlere, ve hamasi bir “türklük” edebiyatı yapılmasına karşın, güzel türkçenin -sözün gerçek anlamıyla- katledilmesi, bu söylemlerin ne ölçüde sahte olduklarını daha baştan açık etmektedir. Daha yazarken türkçeyi böyle katledenlerin, hangi “türklüğe” nasıl sahip çıkabilme cesareti buldukları, bunların ne biçim “türkler” oldukları ise koskocaman bir soru işareti olarak kalmaktadır...  

 

Alınları U. S. damgalı türkçe katillerinin, soyut bir “devlet” ve “türklük” söyleminin gerisine saklanmaya çalışan ülke pazarlayıcılarının, Washington payandalı diktatörlüklerini yerleştirme peşinde oldukları bir sır değildir. Ve sözkonusu 1982 anayasası ile diktatörlüklerinin hukuki temellerini oluşturmuşlardır... Güçlü bir muhalefetle karşılaşmamış olmaları nedeniyle hastalıklı bir parlementer sistemi korumuşlardır. Ve sözkonusu diktatörlük, asıl ekonomik dayanağını ABD merkezli uluslarüstü tekellerde, ve bunlarla bağlantılı yerli tekellerde, mali-sermaye guruplarında bulmuştur, bulmaktadır. Zaten aynı nedenle ulusal ekonomi 12 Eylül 1980 darbesinden itibaren iğmesi artan bir hızla tahribedilmiştir, ve edilmektedir...

 

Dünyanın hangi dilinde, cümlenin ortasında “devlet” sözcüğü özel bir isim gibi, veya “ilahi” bir varlığın adı gibi büyük harfle başlatılarak “Devlet” diye yazılır?.. Bu “muhteşem Washington türkleri”, devlet sözcüğünü anayasa kitapçığında aynen böyle, cümlenin ortasında “Devlet” diye yazmaktadırlar. Onlar, toplumsal- ekonomik köklerini gizleyerek fetişleştirmeye çalıştıkları devlet kavramının gerisine gizlenerek işlerini götürmek niyetinde oldukları için, devlet kavramını “kutsallaştırmaya” çalışmaktadırlar. Ve aynı yalanlarının bir uzantısı olarak, türkçe yazım kurallarını hiçe sayıp cümlenin ortasında “Devlet” diye yazmaktadırlar. Böylece, “türklüğün” koruyucusu rolü oynamaya çalışanların aynızamanda türkçeden habersiz oldukları da anlaşılmaktadır... Ve aslında onlar, tüm hamasi “türklük” edebiyatlarına karşın, emekçi türk halkının, ve ülkede yaşayan diğer insanların her türden yararlarına, gününe ve geleceğine zarar vermekten başka bir görevle yüklü değillerdir...

 

Daha bu metnin başından beri verilen kısa örneklerle özetlenerek yansıtılan dramatik toplumsal gelişme, halkın içine düşürülmüş olduğu gerçek durum, hukuki temelleri sözkonusu anayasada bulunan sistemin işleyişinin bir sonucudur... Neymiş, “Kuvvetler ayırımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetkilerinin kullanılmasından ibaret ve bunun sınırlı medenî ve işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;...” imiş, miş miş... Kuvvetler ayrımının “üstünlük sıralaması” ile ne alakası varki, kim kuvvetler ayrılığını böyle tarif etmişki, anayasa metnini kaleme alan “ulema”, olayın “üstünlük sıralaması” ile bir alakası olmadığını söylüyor. “Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı.”  

 

Akıllarından zorlarımı var, yoksa işi laf kalabalığına getirip insanları uyutmayamı çalışıyorlar? “Bir berber bir berbere bre berber...” gibisinden laf kalabalığına getirip örtbas etmeye çalıştıkları gerçek, anayasada yaşam bulan -faşist rejimlere özgü- korporativ sistemin kendisinden başka birşey değildir... Herhangi bir sıralama ile zaten alakası olmayan “kuvvetler ayrımı prensibi”, en basit ifadesiyle, yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirlerinden bağımsız olmaları, bağımsız işlemeleri anlamına gelmektedir ve sözkonusu anayasa da bu böyle tarif edilmemektedir. Kuvvetler ayrılığı prensibine uygun işleyişte, yargı erki, savcılar, yargıçlar ve avukatlar, herhangi politik, bürokratik, idari bir baskı altında olmadan mevcut yasalara göre işlerini sürdürebilirler. Kendi terfi, tayin işlerine ve mesleği sürdürüp sürdürememe konularına dahi yine kendi örgütsel mekanizmaları içinde karar verirler. Ve yine yargı, mevcut yasalar çerçevesinde devletin mali ve idari işlemlerini, ve yürütmenin, ve hatta yasamanın hukuka uygunluğunu denetleyebilirler... Fakat şüphesiz Sayıştay arşivlerinde yangın çıkartılan bir ülkede, devlet kurumlarıyla ilgili hangi mali yolsuzluğun nasıl denetlenebileceği de belli değildir...

 

Sözkonusu kuvvetler ayrımı prensibi, 1982 Anayasası’nda yeralan yukarıdaki tarifte olduğu gibi karışık, anlaşılamaz bir olay değildir. Anayasa metnindeki tüm bu yazım karışıklığına karşın, yine de, 1982 Anayasası’nda yeralan aynı eğri tarifin sonuna doğru sadete (asıl konuya) gelinmektedir... “(...) bunun sınırlı medenî ve işbölümü ve işbirliği olduğu...” gibisinden sözcüklerle, sistemin korporativ özü açık edilmektedir. Yani, kuvletler (yasama- yürütme- yargı) birbirlerinden ayrı ve bağımsız olmayıp, bir bütünlük, birlik içindedirler. Anayasa'da yeralan aynı sözcüklerle, “(...) bunun sınırlı medenî ve işbölümü ve işbirliği olduğu...” ifadesi ile, basıkıcı faşist, veya faşizan sistemlere özgü tamamen anti-demokratik “güçler birliği” prensibi utangaç bir üslupla, ve tamamen bozuk bir türkçe ile tarif edilmektedir... Zaten, daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, adalet bakanı rolündeki kişinin yürütmenin sözcüsü rolünü oynaması, meclis başkanının aynı hükümetin üyesi gibi konuşması, bu işleyişle uyumludur...

 

Aslında, Türkiye’de yargı bağımsızlığının varolmadığı gerçeği bizzat -artık yaşamayan- eski yargıtay başkanı Mehmet Uygun tarafından açıkça ifade edilmiştir... Mehmet Uygun, birçok canalıcı konuya büyük bir adalet ve yurtseverlik duygusuyla akıllıca değinmiş olduğu “1998- 1999 Adalet Yılı Açış Konuşması” sırasında noktası-virgülüyle aynen şunları söylemiştir: “(...) Demokrasilerin güvencesi ve aykırılıklara DUR!... diyebilen kurumu YARGI’dır. TAM BAĞIMSIZ VE YARGIÇLARI TAM GÜVENCELİ... BÜTÜN İŞLEVLERİNİ ETKİN VE EKSİKSİZ YERİNE GETİREBİLEN... BİRYARGI, demokrasilerin mutlak gereğidir. Bu bağlantı ile çağımız rejim konusunda şu sonuca ulaşmıştır: Devlet; demokratik olmalı, devlet hukuka bağlı olmalı, devlette hukukun üstünlüğü kesin ve tartışmasız gerçekleşmelidir. Tam bağımsız ve yargıçları tam güvenceli bir yargımız var mıdır? ... HAYIR-YOKTUR!... Yargı organımıza işlevlerini etkisiz yerine getirebilme olanakları tanınmış mıdır? .... HAYIR - TANINMAMIŞTIR....” (Mehmet Uygun, Yargıtay Birinci Başkanı, 1998- 1999 ADALET YILI AÇIŞ KONUŞMASI, www.yargitay.gov.tr/tarihce/tarihce_aak/98-99.html)

 

Mehmet Uygun, yukarıdaki sözleriyle, Türkiye’de kuvvetler ayrılığı prensibinin, demokratik bir hukuk devletinin varolmadığını, yargının baskı altında olduğu açıkça ifade etmektedir... Bu işleyişin hukuki temellerini oluşturan 1982  Anayasası’da defalarca birtakım değişiklikler yapılmış olmasına karşın, sistemin özü ile ilgi bölümler olduğu gibi kalmışlardır. Bu korparativ özün “türklüğü korumak” amacıyla değil ama, tam tersine baskı altına almak amacıyla varolduğu açıkça bellidir. Ve mali-sermaye güçlerine dayanan dar bir zümrenin iktidarını güvence altına alan, hukukun üstünlüğünü yokeden bu tip rejimler, ekonomik ve politik dengesizlikleri alabildiğine artıracakları kadar, kriminalitenin gelişmesine de yardımcı olurlar ve Türkiye’de gözükmekte olduğu gibi olmuşlardır...  

 

Hem dünya da yaşananlar ve hem de Türkiye toplumunun tarihsel süreci gözönüne alındığında bir rekor sayılabilecek güncel kriminal sıçrayışın başlangıcı, 12 Eylül 1980 darbesine uzanmaktadır. Şüphesiz Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki bu negatif gelişme dünyada sürmekte olan -uluslarüstü tekellerin yükselen egemenlikleri ile bağlantılı- olumsuz süreçten bağımsız değildir ama, ülke içindeki tarihsel süreci birtakım alt bölümlere ayırmak gerekirse, Türkiye’de yaşanmakta olanların başlangıcı olarak 12 Eylül 1980 darbesi gösterilebilir. Uluslarüstü mali-sermaye güçlerinin önlerini açmakla yükümlü Pentagon-Beyaz Saray birliğine, ve bunlarla bağlantılı “yerli” mali sermaye güçlerine dayanan, ve yeniden tırmanışa geçmiş “soğuk savaş”tan güç alan 12 Eylül darbesi, “ulusal birliği” sağlama iddiasıyla ve söylemiyle iktidara tırmanmış tüm faşist diktatörlükler gibi, sosyal sınıflar arasındaki ekonomik ve politik uçurumları derinleştirmiştir. Aynı darbenin getirdiği rejim, toplum içindeki sosyal sınıflar, etnik gruplar, ve inanç grupları arasındaki dengeleri -Türkiye tarihinin hiçbir döneminde olmayan biçimde- bozmuştur. Kısacası, aynı mali sermaye güçlerinin ekonomi-politikaları olan 24 Ocak kararlarını yaşama geçirmekle görevli 12 Eylül diktatörlüğü, sosyal yapıdaki mevcut dengesizlikleri alabildiğine derinleştirmiştir. Dilinden düşürmediği “birlik” söyleminin tam aksine, toplumsal parçalanmanın, toplumun hücrelerine ayrılmasının temellerini atmıştır, ve günümüzde yaşanmakta olanlar bu gerçeği daha açık biçimde sergilemektedir...

 

Sadece uluslarüstü mali-sermaye güçleri, ve bunlarla bağlantılı yerli mali-sermaye gurupları yararına kullanılan şiddet yöntemleriyle, 24 Ocak kararlarını gerçekleştirebilmek için atılan kılıçlarla, mevcut diğer toplumsal sınıfların talepleri bastırılmış, sendikal ve politik örgütlenmeleri dağıtılmıştır. Özellikle de iş güçlerini satarak üretime katılan çoğunluğun tüm talepleri bastırılmıştır. İşçilerin güçlü sendikal örgütlenmeleri, ve cılız politik birlikleri dağıtılmıştır. Sendikal hakları kısıtlanmış, sendikal örgütlenme zorlaştırılmıştır...

 

Yaşanan gerçeği halkın gözünden gizleyebilmek ve de mevcut geleneksel politik partilerdeki ulusal ve halkçı birtakım izleri tamamen silebilmek amaçlarıyla -Atatürk’ün kurmuş olduğu CHP dahil- tüm politik partiler “Atatürkçü” birtakım generaller tarafından kapatılmıştır. İleride bu siyasi partilerden darbe patronlarına gelebilecek “hesap sorma” manevralarını engelleyebilmek, ve mali-sermaye güçlerinin yararları yönünde kılıçlarını sorumsuzca sonuna dek atabilmek için, mevcut politik partilerin tümü kapatılmış, yerlerine yenileri çıkartılmıştır. Böyle şekillendirilen 12 Eylül politik arenasında, yasaklı eski liderlerle sahneye yeni sürülmüş olan icazetliler arasında bir kariyer kavgası başlatılmıştır. Bu durum hem darbenin getirdiği halk düşmanı yeniliklerin gözlerden ırak tutulmasına, ve hem de darbecilerin aradan ustaca sıyrılmalarına yardımcı olmuştur...

 

Tüm mevcut ekonomik ve sınıfsal dengeler mali-sermaye güçleri lehine dinamitlenirken, hem politik arena da ve hem de toplumsal yaşamda bir “köşeyi dönme” ahlakı, “vurgun vuranındır” düşüncesi, rantiyer sınıflara özgü üretmeden kazanma hırsı, kamu yararlarını rahatça çiğneyebilen bir moralsizlik morali toplumdaki en geniş kesimlere egemen kılınmıştır. En veciz biçimde, “Benim memurum işini bilir!” deyişiyle 12 Eylül “sonrası” başbakanı Turgut Özal’ın ağzında ifadesini bulan bu ahlak anlayışı, günümüzdeki çokyönlü çöküntünün ilk işaret fişeklerinden birisi olmuştur... Toplumda yaygınlaştırılarak yerleştirilmeye çalışılan sözkonusu moralsizliğin morali, mali-sermaye güçlerinin diktatörlüğü olan Türkiye’ye özgü faşizm karşısında ciddi bir örgütlenmenin oluşmasını engelleyen en önemli unsurlardan biri haline gelmiştir... Malzemeleri bu toplumsal yapıdan gelen, ve sonuçta sistemin işleyişinin etkisi altında olan birtakım “sol” grupların dahi aynı rantiyer düşünce yapısı ile davrandıkları, gerçeklikten tamamen kopartılmış efsanelerin gölgesine sığınarak üretmeden kazanma ahlakının tutsağı konumuna düştükleri, ve bu tutsaklığın sonucu olarak sürekli bilinen klişeleri tekrarladıkları, inançlarını yitirmiş veya hiçbirzaman inanmamış kariyeristlerin ellerinde güçlü birtakıp politik merkezlerin manipülasyon aygıtlarına dönüştükleri hissedilebilmektedir.

 

Emeğini satarak geçinmek zorunda olan üretici çoğunluğun sendikal ve politik örgütlenmeleri değişik yöntemlerle engellendikçe, toplumsal ve politik dengesizliklerin derinleşmeleri kaçınılmazdır... Buna, Türkiye’de olduğu gibi endüstri de kapitalizminin gelişmesini frenleyen, kolay kazançlarla elde edilen sermayenin endüstriye gitmesini engelleyen spekülatif faliyetlerin ekonomi de artan etkileride eklenince, pahalılaşan topraktan ve üretimden hızla kopan, boşta kalan, savrulan yığınlar, sözkonusu toplumsal çöküşe hız katarlar. Ahlaki çürüme iğmesi artan bir hızla yayılır. Toplumu birarada tutan bütün bağlar sözkonusu süreç içinde eriyip koparlarken, politik sistemin işleyişi de bu çürümeyle uyumlu biçimde giderek daha fazla yozlaşır... Artık yumurta- tavuk örneğinde gözüktüğü gibi, üretici olmayan rantiyer güçlerin egemenliği, tefecileri bir ara ülkenin en tanınmış kişilikleri haline getiren sistem, Soros karikatürlerinin ekonomideki egemen konumları, ahlaki çürümeye hız katar; ahlaki çürüme hız kazandıkça Soros karikatürleri güç kazanır...

 

Artık, toplumun, ve çalışanların yararlarıyla ilgili herhangi bir sorumluluk duygusu taşımayan kriminal unsurların, en psikopat karakterlerin tepelere doğru tırmanmalarının önündeki engeller kalkar ve kalkmıştır zaten. Bundan sonra, mevcut 12 Eylül Anayasası’nın kendilerine verdiği güçten de yararlanan sözkonusu politik iktidar sahipleri, “türklüğü koruma” ve “İslamiyet” maskelerinin gerisine gizlenerek ülkenin tüm değerlerini çok daha kolay pazarlamaya başlayabilirler... Onlar güçlerini -hukuku “guguk” yapan- mevcut korparativ sistemden ve toplumsal çürümeden alırlar, ve bu çürümeyi kışkırtırlar...

 

Turgut Özal örneğinde gözüktüğü gibi, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez, başbakanlık ve ardından cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuş biri, “Benim memurum işini bilir!” diyerek, devlet yönetiminde rüşveti ve çürümeyi açıkça kışkırtmıştır... Sonunda gelinen nokta, baştan beri özetlenmeye çalışılan gerçekler olmuştur... Bu koşullarda politik tartışma ve mücadele ülkenin önünü açıcı, çözüm getirici hedeflerden tamamen kopar. Artık “fikirlerin çatışmasından gerçekler doğ”maz. Çünkü ortada çatışan fikirler değil, batan geminin mallarından daha fazla pay kapma peşinde olan rantiyer güçlerin demagojileri, yalanları vardır. Örneğin birileri çıkar, büyük “demokratlar” pozunda “28 Şubat” olarak anılan operasyonu gerçekleştiren generallere saldırır, veya adetten olduğu üzere -kendisi cephede gözükmeden- bu iş için satılık kalemlerini kullanır. Aslında o günlerde kendileri de aynı generallere yardımcı olmuşlar, “şeyhlerini” sırtından hançerlemişler, ve “bizler değiştik, hidayete erdik” diyerek darbeci generallerin koltuk altında iktidara yürümüşlerdir...

 

Doğru, “28 Şubat” operasyonu baştan sona anti-demokratik bir süreçtir ama, operasyonun hedefi olan parti, operasyonu gerçekleştirenlerden daha demokratik değildir. Kaza ile iktidarın tüm iplerini ellerine geçirecek olsalar, “kadayıfın öbür tarafını da kızartabilseler”, Türkiye’nin bir yarısını haremliğe, diğer yarısını ise selamlığa hapsedeceklerdir. Darbeci generaller açısından işin bu yanı ordu içindeki laik güçlerin desteğini sağlayacak bir bahane olmakla birlikte, darbenin hedefi durumundaki partinin Türkiye’nin dış politika rotasını değiştirme çabası darbenin asıl önemli nedeni olmakla birlikte, sözkonusu partinin Türkiye’yi darbeci generallerin düzeninden de daha tehlikeli bir anti- demokratik sürece itme çabası içinde olduğu bir başka gerçektir... Fakat sözde “28 Şubat”ı eleştiriler, işin bu yanına, her işlerinde olduğu gibi olayın özüne dokunmak istememektedirler... Herkes güç eline geçinceye dek “demokrasi” yanlısıdır... Günün “minareci” başbakanının vaktiyle veciz biçimde ifade etmiş olduğu gibi, “demokrasi araçtır”. Peki neyin aracıdır? İktidara gelmenin aracıdır, ve ondan sonra “irticanın tarifini yapalım”, “ulemaya soralım” diye yeniden başlanır. “Hedefe ulaşılınca demokrasi treninden inilir”. Hitler ve Nazi Partisi de bu mantıkla davranmıştır, ve Nazi Partisi gücü ele geçirmesinin ardından kullanmış olduğu demokrasiyi tamamen yoketmiştir... “Demokrasi” adına tüm bu yalan ve demagoji fırtınasının politik arenaya egemen olmasının nedeni, gerçekte zaten demokratik bir işleyişin olmamasıdır; asıl üretici sınıfların çökertilmeleri, ve politik örgütlenmelerinin köreltilmesidir... Zaten sağlam bir geçmişi de olmayan demokratik bir işleyişin ekonomik, politik ve kültürel temellerinin tümü, 12 Eylül darbesinin ardından tahrip edilmiştir. Günümüzdeki kokuşmanın başlıca nedeni budur.

 

Günümüzde adına “muhalefet” denen birileri, yaptıkları “Sine-i millete döneriz(!)”, edebiyatı daha kırkıncı günü dolmadan tüm söylediklerini unutabilmektedirler. Kulağının arkasında “Cumartesi Anaları”nın çığlıkları ile meclise girebilmiş olan ve 28 ayrı suçla itham edilen bir başkası, topluma “politik ahlak” ve “yönetim” dersleri verebilmektedir.  “Devlet zaman zaman rutin dışına çıkabilir” diyerek yasasızlığı savunmuş olan, ve ayrıca “malı götüren” yeğenleriyle tanınan, ve yine sıkışınca “şapkasını alıp gitmekle” ünlenmiş olan bir eski başbakan ve cumhurbaşkanı, “devlet yönetimi” ve “ahlak” üzerine dersler verebilmektedir... Polisin suçlu ile işbirliği yaptığı, delilleri karrarttığı anlaşılmaktadır ama, içişleri bakanı gözlerindeki -tecavüzcülere özgü- alaylı pırıltılarla ve “yavuz hırsız evsahibini bastırır” örneğine uygun üslubuyla mavallar okuyabilmektedir... Ve tüm bunların yanında -yüzde 25 kadar bir oyla yüzde 70 temsil gücüne sahip- mevcut siyasi iktidar, eğer sağ olsa Said-i Nursi’yi cumhurbaşkanlığına aday gösterebilecek durumdadır...

 

Bend Deresi bıçkını üslubuyla bir köylüye “ananı da al git” diyebilen, ve ülkenin haberleşme ile ilgili en stratejik sektörlerini yabancılara üç kuruşa peşkeş çekmekten birinci derecede sorumlu bir başbakan, verdiği sıradan bir haber nedeniyle tanınmış bir gazeteciyi “vatana ihanet” ile suçlayabilmektedir... Ulusal ekonominin en stratejik sektörlerini haraç mezat pazarlayan bir siyasi iktidarın başındaki kişinin, 70 bine yakın ABD askerini Türkiye topraklarına yerleştirebilmek ve Pentagon güçleriyle Irak topraklarına girebilmek için çırpınan bir başbakanın, Washington- Londra gibi merkezlere iktidar sigortası yaptımış olan bir başbakanın, yargının bağımsız olmadığı mevcut koşullarda “Türklüğü, cumhuriyeti, ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni korumak” sahte gerekçesi ile çıkartılan 301. maddeyi nasıl kullanabileceği, sıradan bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısında konuşulacak olanlarla ilgili haberi verdiği için bir gazeteciyi “vatana ihanet” ile suçlamaya kalkmasından bile bellidir...

 

Orta büyüklükteki devletlerin bütçelerinden defalarca daha büyük bütçelere sahibolan birtakım uluslarüstü tekellerin değişik ülkelere girişlerini diplomasi yoluyla, gerekirse -Irak’ta ve Afganistan’da gözüktüğü gibi- askeri şiddet yöntemleri ile sağlayan, onların yollarını açan emperyalist ülke yönetimlerinin özellikle kışkırtıkları ulusal dağılma süreçleri, sağlıklı işleyen demokrasilerde başarılı olamaz. Göreceli sağlıklı demokratik yönetimlerde varolan hesap sorma meknizmaları, demokratik denetim mekanizmaları, emperyalist merkezlerin, uluslarüstü tekellerin işlerine gelmez. Demokratik denetimin dışında olmasına karşın kendi denetimleri altında olan, göbeklerinden kendilerine bağlı olan birtakım diktatörlerle, veya demokrasi perdesinin gerisine gizlenen oligarklarla ülkeleri yönlendirebilmeleri, o ülkelerin pazarlarına girebilmeleri çok daha kolaydır. Aynızamanda bu işin maliyeti de daha düşüktür. Ve zaten 12 Eylül darbesine ulaşan toplumsal kaosu o nedenle manupule etmişler, ve 12 Eylül darbesini aynı nedenle sonuna dek desteklemişlerdir.

 

Darbenin ardından da, yine aynı darbenin ürünü olan politik partileri desteklemişlerdir, ve desteklemektedirler... Türkiye’de olduğu gibi -asıl olarak uluslarüstü tekellere dayanan- parlementer perdeli faşizmin hem sonucu olan, ve hem de bu faşist işleyişin işini kolaylaştıran toplumsal çürüme, aynı emperyalist güçlerin işlerine gelir. Demokratik mekanizmaların sağlıklı işlediği, bu çürümenin olmadığı ülkelerde ABD elçisi çıkıpta içpolitik tartışmalar için “kakafoni” diyerek aşağılayıcı biçimde devreye giremez. Ve ardından ABD elçisine yanıt veremeyenler, “Türklüğü, cumhuriyeti, ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni korumak” sahte gerekçesi ile yasalar çıkartarak diktatörlüklerini daha fazla güvence altına almaya çalışamazlar.

    

Sınırlı sayıda mali-sermaye güçünün tüm ekonomik yaşama egemen olduğu, kişiler ve bölgeler arasındaki gelir uçurumlarının bu ölçüde derinleştiği, yaklaşık 20 milyon insanın açlık sınırında yaşam kavgası verdiği, ortalama eğitim düzeyinin ilk okul dördüncü sınıf olduğu, belli egemen çevreler tarafından sürekli beslenen ataerkil kültürün halen toplumda bölgelere göre değişen ağırlıklarla egemenliğini sürdürdüğü koşullarda demokrasiyi kurabilmek, veya “demokrasi” olduğunu sanmak ham hayalden öteye geçemez. Zaten varolan, birtakım oligarkların egemenliklerini kamufle eden sahte bir demokrasi oyunudur. Tüm oyunlar gibi bu oyunda sonuna ulaşmaya, perdesini kapatmaya doğru evrimleşmektedir. Yani sonunda birileri “sahneden” ineceklerdir. Ozaman toplumsal yaşam daha da kaotik bir hal alacaktır ama, her kaostan olduğu gibi bundan da yeni birşeyler doğacaktır...

 

Bu yeni birşeylerin çalışan insanlardan, emekçi halktan yana olabilmesi, göreceli sağlıklı bir demokratik işleyişin kurulabilmesi için, -dar milliyetçi tepkilerin kösteklerinden kurtularak- en geniş emekçi yığınları birleştirmenin, ve demokratik süreçlerin önünde engel oluşturan güçlere kılıcı en uygun biçimde atabilmenin yollarını bulmak gerekmektedir... Bu kılıç doğru biçimde, toplumda ekonomik, politik, kültürel yenilenmeyi sağlayacak biçimde atılmadan, birtakım eğri amaçlı ve eğri içerikli yasalarla “Türklüğü, cumhuriyeti, ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni korumak” olanaklı değildir. Zaten, çalışan, üreten çoğunluğun yararları yönünde ortada korunacak birşeyler pek kalmamıştır ama, kazanılacak, kazanılması gereken yepyeni bir ülke, yepyeni bir dünya vardır.

 

“Türklüğü koruyan” 301. madde ve aslında olması gereken hakkında

 

Aslında üzerine çok daha fazla örnek ve kaynak verilebilecek yukarıdaki özet bilgilerin ışığında rahatça şu sözleri edebiliriz... İşin özüne dokunulmadan mecliste demagojik söylemlerle tartışılan, ve ayrıca birtakım “sivil toplum” örgütlerine de “dostlar alışverişte görsün” örneği aynı yüzeysellikle tartıştırtılan 301. madde gibi maddelerle ne “türklüğü”, ne “cumhuriyeti” ve ne de “cumhuriyetin kurumlarını korumak” mümkün değildir. Vurguncu belediyelerin kurduğu iftar çadırlarında doğru dürüst sıcak bir yemek yiyebilmek için ramazan aylarını bekler duruma düşürülmüş türklüğü koruyabilmek için böyle bir yasa maddesine gerek yoktur ama, aynı ceza yasası maddesi ile siyasi iktidarın işine gelmeyen tiplerin ağızlarını dikebilmek basbayağı olanaklıdır. Takiyeci başbakanın daha dün tanınmış bir gazeteciyi gerçeğe tamamen uygun sıradan bir haberi nedeniyle “vatana ihanet” ile suçlamaya kalkması, 301. maddenin de nasıl kullanılabileceğinin işaretlerini vermektedir...

 

Anılan ceza yasası maddesinin içeriğine ancak günlük basın aracılığıyla ulaşabildim ve basındaki bu bilgiyi -doğrusuyla veya yanlışıyla- olduğu gibi aşağıya aktarıyorum...

 

“(...) Madde 301, 1 Ocak 2005’te, Türkiye’yi AB standartlarına taşıyacak bir ceza kanunu reform paketinin bir parçası olarak yürürlüğe girdi. Esasen, belirtildiği gibi Türklüğe hakaret etmek suç:

1-     Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

2-     Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini, Devletin yargı organlarını, askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

3-     Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında arttırılır.

4-     Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.

 

İhlal edenlerin cezaları 5 ana başlık altında özetlendi (Kaynakca: BBC Monitoring European):

- Türk Ceza Kanunu’nun 299. maddesine göre Cumhurbaşkanı’na hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Basın yoluyla işlenmişse üçte bir arttırılır.

- Madde 301’in ihlali ile internet üzerinden ‘Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni alenen aşağılama’ altı aydan üç yıla kadar hapis cezası...” (Yazar Alberto Redi (halfmoon), Monday, 15 January 2007, http://tr.zon-h.org/content/view/224/11/)

 

Birçok kişinin ortak kanısına göre, 301. maddenin 1. paragrafında belirtilen “türklüğü” ifadesinin bir açıklığı yoktur. “Türklüğü” derken, Türkiye vatandaşı olan türklerimi, farklı vatandaşlıkları olan ve farklı lehçeler konuşan türklerin tümünümü kastetmektedirler, belli değildir.

 

Son zamanlarda “Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkese türk denir”, diye bir söylem geliştirdikleri, ve iktidar sahibi bazı çevrelerin “Türkiyeli” ifadesine şiddetle saldırdıkları dikkate alındığında, birisi kalkıpta, “bu kroların kafaları çalışmıyor” dese, “Türklüğü” aşağılamaktanmı yargılanacaktır?, yoksa kürtlere hakaret ve aşağılama serbestmidir? Aynışekilde “Kaz uçarda, laz uçmazmı?”, gibisinden aşağılamalar, diğer etnik kökenlerden insanlara, ermenilere, çingenelere yönelik aşağılamalar serbestmidir? Alevilerle ilgili “mum söndü” öyküleri uydurmak, onları aşağılamak serbestmidir? Sorular uzayıp gitmektedir...

 

Ayrıca, “Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni alenen aşağılayan” kişinin veya kişilerin bu aşağılamaları nasıl tesbit edilecektir, burada kriterler nedir? Örneğin, içi kriminal unsurlarla dolu olduğu mevcut dosyalar sayesinde bilinen TBMM hakkında, gazetcinin biri, “Şu, şu, şu suçlardan sanık olanların yeraldıkları bir meclisin meşruiyeti tartışmalı olduğu gibi, aynı meclisin halk nezdinde ve uluslararası arenada güvenilirliği su götürür, ve böyle bir meclise sahibolmak Türkiye toplumu için utanç verici bir olaydır!”, diye yazsa. “TBMM adını alan bina, birtakım haydutların bol maaşlarla güvenlik içinde dinlenmeleri, yasa maddeleri veya önemli sorunlar üzerine konuşulurken aralarında lak lak etmeleri, salona girip çıkmaları, arada iş bitirmeleri, oylama sırasında ise alel acele salona doluşarak dinlemedikleri yasa maddeleri için sürüyle birlikte el kaldırmaları, ve arada birbirlerine ana avrat küfrederek rahatlamaları, hatta zaman zaman yumrukla içlerinden birilerini öldürmeleri için özel olarak inşaedilmiş bir handır!”, diye yazsa. Ve ardından, “Yüzde 25 oy ile yüzde 70 temsil gücüne sahibolan meşruiyeti tartışmalı bir siyasi iktidarın, aynızamanda cumhuriyetin temel ilkelerine ve özellikle laiklik ilkesine düşman olduğunu her fırsatta belli eden bir siyasi iktidarın, meclisteki oy çokluğuna dayanarak ‘minaresi elinde’ laikliğe ve cumhuriyetin diğer temel ilkelerine karşı saldırıya geçmiş birisini, veya sözkonusu kişinin bir başka benzerini cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtması, cumhuriyete yönelik en büyük aşağılama olacaktır!”, diye yazsa, neler olacaktır? Bu sonderece gerçekçi haber, “türklüğe”mi, “cumhuriyet”emi, yoksa TBMM’ne mi hakaret olarak kabuledilecektir? Yoksa tüm bu söylenenler gerçekçi bir eleştiri olarak mı kabuledileceklerdir?...

 

Aynı yasa maddesinin ikinci ve üçüncü paragrafları da aslında sonderece derin belirsizlikler içermektedirler. Neyin hakaret olacağı, neyin olmayacağı hiç belli değildir. Suçun sınırları çizilmemiştir... Bu durumda, tanınmış bir gazetecinin sıradan bir haberini, -kendisini yargı makamının yerine koyarak- “vatana ihanet” ile suçlamaya kalkan bir başbakanın, ve benzerlerinin güç sahibi oldukları bir ülkede, sözkonusu 301. madde ile, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yazarların, aydınların başlarına hertürlü çorabı örmek, düşünce ve ifade özgürlüğünü prangalamak olanaklıdır... Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, ve onun başbakanı Türkiye halkını hem sözleriyle ve hem de politikasıyla istediği gibi aşağılayabilecektir, halkı aşağılanmış yoksul bir duruma düşürebilectir ama, bunları yapan hükümeti eleştirmeye kalkmak, “hükümeti aşağılama” kapsamı içine sokularak cezalandırılabilecektir. Başbakan, “ananı da al git” demekle, “askerlik yan gelip yatma yeri değildir” demekle kalmayacak, halkın, kamunun mallarını haraç mezat birtakım uluslarüstü tekellere peşkeş çekilmesine yardımcı olabilecektir; halkın hastahanelerini, ilaç hakkını, kısacası sağlığını peşkeş çeken bir hükümetin başı olarak tüm bu olanlardan birinci derecede sorumlu olacaktır; yirmi milyon insanı açlık sınırına sürükleyen politikaların ve Türkiye Cumhuriyeti’ni tarihinde hiç bir dönemde olmadığı kadar borçlandıran bir hükümetin başı olarak tek ayak üzerinde kırk yalan söylemeye devamedecektir ama, onu eleştirmeye kalkacak olanlar, “Acaba ne desek suç sayılır?”, diye kırk kez yutkunarak konuşabileceklerdir...

 

Bunların hepsinden öte, ikinci paragrafta geçen “devletin yargı organlarını alenen aşağılayan” ifadesi aslında sonderece garip ve gülünç kaçmaktadır... Gerçekte yargı organlarını bu devletten daha iyi aşağılamanın bir yolu varmıdır acaba? Daha önceki bölümde kaynaklarıyla anlatılmış olduğu gibi, “yargıçları cüzdanları ile vicdanları arasına” sıkıştıranlar, ve onları rüşvet almaya sürükleyerek aşağılanmış bir duruma düşürenler bu devletin sıradan vatandaşları değil, devletin taa kendisidir... Anayasanın giriş bölümünde ifadesini bulan korparativ devlet örgütlenmesi modelinde yansımış olduğu gibi, ve ayrıca eski Yargıtay Başkanı’nın 1998- 1999 Adalet Yılı Açış Konuşması sırasında açıkça ifade etmiş olduğu gibi, yargıyı devletin diğer organlarına bağımlı hale getirerek adaletli kararlar vermekten uzaklaştıran, ve böylece layık olmadığı biçimde alta düşürerek aşağılayan ülkenin sıradan “vatandaşları” olmayıp, 1982 Anayasası’nı kaleme aldırtan ve gerçekte devletin yöneten elitten başkası değildir.

 

Yargının bizzat devleti yöneten elit tarafından nasıl bağımlı hale getirilerek aşağılandığı üzerine verilebilecek onlarca örneği biryana bıraksak bile, yüksek yargının bir kararına karşı aşağılayıcı bir alayla “ulemaya sormak lazım” diyen başbakanın sözlerini anımsamamak olanaksızdır. Başbakanın, yüksek yargı için -delikanlı üslubuyla- sizlerde kim oluyorsunuz?, kaç paralık adamlarsınız?, demeye gelen aşağılayıcı konuşmasının ardından, Danıştay’ın nasıl silahlı bir saldırgan tarafından basıldığı, başbakan tarafından sözlü saldırıya uğramış olan dairenin yargıçlarının nasıl kurşunlandıkları, bunlardan birinin görev başında nasıl öldüğü, diğerlerinin nasıl yaralandıkları, ve aynı olayın nasıl kapatılma yolunda olduğu unutulacak gibi değildir...

 

Daha geçen hafta, 2007 Şubat ortasında -kararını beğenmediği- bayan bir yargıcı yumruklayarak hastahanelik eden, ağzını burnunu kıran bir serserinin polis tarafından götürülürken fütursuzca (çekinmezce, umursamazca) TV kameraları karşısında, bayan yargıç için, “O’nun orada ne işi var? Gitsin evinde otursun, çoluğuna çocuğuna yemek yapsın.”, gibisinden aşağılayıcı bir üslupla yeniden hakaretler yağdırması, yargının ve kadınların bizzat yöneticiler tarafından ne duruma düşürüldüğünü açıkça yansıtan ibret verici bir olaydır... İktidar partisinin kongrelerinde harem-selamlık olursa, meclise giren AKP amigoları orada bile harem selamlık usulüne uygun ayrılarak “maç” gösterilerini yaparlarsa, başbakan ve bakanlar -utanmadan- dışgezilere götürdükleri eşlerinin ürkütücü kılıkları ile Türkiye’yi dünyaya bir ortaçağ ülkesi gibi tanıtırlarsa, iktidar partisi tarafından “özgürlükler” adına kadının ve dolayısıyla toplumun tümünün tutsaklığını simgeleyen sıkmabaş modasını savunurlarsa, kriminal serserinin biri de kalkıp korkusuzca bir bayan yargıcın ağzını burnunu kırar, ve ardından “şırfıntı gitsin evinde otursun” demeye getiren bir söylemle fütürsuzca TV kameraları karşısına çıkar...

 

O serseri bundan 35- 40 yıl önce böyle bir iş yapmaya, herşeyden önce zayıf bir kadına görevi başında saldırarak “erkeklik” taslamaya, ve olayın ardından bu şekilde konuşmaya cesaret edebilirmiydi? Edemezdi şüphesiz. Özellikle polisin yanında TV kameralarına doğru öyle fütursuzca ve rahatça konuşamazdı... Mevcut siyasi yönetimin yapısı böyle utanmazca bir saldırganlığı, hem de hanım bir yargıca yönelik saldırganlığı cesaretlendirebilmektedir... Tüm halk deyişlerinde olduğu gibi türkçenin de ifade biçimi kaba ama, içeriği sonderece gerçekçi bir özdeyişi vardır: “İmam osurursa, cemaat sıçar!” Bayan yargıca saldırı olayında da anılan özdeyiş bir kez daha doğrulanmıştır. Ve Türkiye’nin başına çöreklenmiş olan sahte imamlar, daha doğrusu üfürükçüler, laik cumhuriyetin ve onun tüm kurumlarının düşmanları, “Türklüğü, cumhuriyeti, ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni korumak amacıyla yasa çıkarttıkları” yalanına insanları inandırabileceklerini sanmaktadırlar.   

 

Basında, 301. maddenin benzerlerinin belli başlı Avrupa ülkelerinde bulunduğu üzerine haberler olduğu gibi, aynen böylesinin olmadığı üzerine haberler de vardır. Doğrusu ben kişi olarak buna tıpa tıp benzeyen yasa maddelerinin Avrupa ülkelerinde bulunup bulunmadığını bilemem ama, bulunduğunu da sanmıyorum. Yalnız, İsveç’te bunun karşılığı olan yasanın 301. madde ile uzaktan yakından bir benzerliğinin olmadığını çok iyi biliyorum... İsveç’in ilgili yasa maddesinde şunlar yazılıdır:

 

“Soyu, deri rengi, milliyeti, veya etnik kökeni, inançları veya seksüel duruşu nedeniyle bir halk gurubunun, veya bunun gibi bir başka gurup kişinin hakkında sözle, veya bir başka ifade biçimiyle tehdit veya aşağılama yayanlar, bir halk gurubunu aşağılamaktan en çok iki yıl hapis cezasına çarptırılırlar, veya bu para cezasına çevrilir.

 

“Eğer suç ağırsa, en az altı ay, en çok dört yıl hapis cezasına çarptırılır...” (Sveriges Rikes Lag, s. 941, Norstedts Juridik 2006) 

 

Bir kez 301. madde de sadece “türklüğün” korunmasından sözedilmektedir. Irkçılığa dek uzanabilecek bu yaklaşım, “koruma” işini daha baştan sakatlamıştır... Saygı da, koruma da, bunların hepsi de karşılıklıdır, ve insanlar, ve toplumlar, ve milletler gerçek güvenliklerini ancak kendi eşitleri arasında bulabilirler. Bir kişiyi, bir toplumu, bir milleti aşağılayan, kendisi de aşağılanmaktan kurtulamaz. Sadece kendisini korunmaya, ve saygıya layık gören, hiçbirzaman gerçek bir sevgi, saygı göremeyeceği gibi, korunma konusunda da derin zaaflar taşır... Tarih değişik ölçülerde üstünlük taslayan, kendisini diğerlerinden ayırarak herşeyin merkezine oturtmaya çalışan toplulukların mezarlığı gibidir... Kısacası sözkonusu yasa, “Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni alenen aşağılayan kişi...”, diye değil de,  “Türkler’de içinde olmak üzere herhangi bir milleti, halk gurubunu, soyu, herhangi bir etnik kökenden gelenleri, farklı bir deri rengine sahibolanları, herhangi bir inanca veya dini guruba dahil olan toplulukları, veya bunlardan birisine mensup olan kişileri, cinsleri, sözle, yazıyla, basın organları aracılığıyla, ve akla gelebilecek mevcut başka yöntemlerle tehdide, aşağılamaya, küçük düşürmeye kalkışanlar...”, diye başlayacak olsa idi, Türkiye’de yaşayan insanların çoğunluğu arasında çok daha geniş bir kabul bulacağı kadar, toplumu birleştirici bir yasa maddesi görevini de yerine getirebilirdi.

 

Çünkü Türkiye’de sadece türkler değil, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan, devlete vergi veren, askerlik yapan kürtler, değişik sayılarda Kafkasya kökenli insanlar, rumlar, ermeniler, lazlar, ve ayrıca nüfusun yüzde 20 kadarını oluşturmalarına karşın günümüze dek değişik ölçülerde dışlanmış olan Alevi inancına sahip insanlar yaşamaktadırlar... Eğer 301. madde her türden tehdide ve aşağılamaya karşı yukarıda sıralanan tüm bu gurupları, ve adları sıralanmayanları, ve bunların mensubu bireyleri eşit ölçüde koruyamazsa, sadece “türklüğü” korumak gibi hertürlü istismara açık bir ifadeyle insanların karşısına gelirse, ne “türklüğü” koruyabilir, ve ne de toplumda birliği sağlayabilir. Tam tersine her türden ahmak ırkçı karakterlerin, ve “türklük” tiyatrosu ile kazanç sağlamaya çalışan sahtekarların elinde toplum içindeki ayrılıkların kışkırtılmasına hizmet eder. Ayrıca -yargının bağımsız olmadığı böyle bir ülkede- bu haliyle sözkonusu yasa, laik cumhuriyet düşmanı siyasi iktidarların, iktidarı istismar eden her cinsten siyasi iktidarların ellerinde aydınların, basının susturulmasına, “türklüğü”, “cumhuriyeti”, “TBMM”ni, ve “devletin kurumlarını” sözde koruma adına hertürlü kötülüğün denetimsiz biçimde yapılmasına hizmet eder...

 

Devlet, ve devletin sivil ve askeri kurumları örgütlü güçlerdir, ve kendilerini koruyabilmek için geniş olanaklara, daha farklı yasa maddelerine zaten sahiptirler. Buna karşın asıl olarak toplumu oluşturan bireyler korunmaya muhtaçtırlar, ve yasaların öncelikle bu bireyleri koruması gerekir. Özellikle bireylerin en zayıf olanlarını, kadınları ve çocukları koruması gerekir. Halbuki 301. maddede, fetişleştirilen devletin, ve sadece bu devletin kurumlarının korunmasından sözedilmektedir. Yasa bu yanıyla da baştan sona sakattır...

 

Peki devlet ve kurumları kime karşı korunacaktır? Devlet, yaklaşık 20 milyonu yarı aç gezen, işe, aşa, sağlık hizmetine, korunmaya gereksinim duyan ezik bireylere karşımı korunacaktır? Çalışabilir nüfusunun yarısı işsiz olan, ve çalışanlarının ezici çoğunluğu da yoksulluk sınırında bir asgari ücrete mahkum edilmiş olan eğitim düzeyi düşük şaşkın ezik insanlara karşımı korunacaktır devlet? Yoksa, türkleri aşağılayan batılı güçlere karşımı korunacaktır “türklük”, “cumhuriyet”, TBMM”ni ve “devletin kurumları”? Kendi halklarını aşağılayan batılı güçlerin karşısında selam durmaya alışık politik elitin böyle bir niyeti olmadığı bellidir. Yasada, "türklüğün", "cumhuriyetin", TBMM'nin, ve devletin adı geçen kurumlarının sadece “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına karşı korunmalarından” sözedilmektedir. Bu ifade tarzı bile devlete egemen olanların, -aslında kendisini korumaktan aciz- Türkiye halkını, bu halkın bireylerini düşman gibi gördüğünün açık ifadesi olmaktadır...

 

Yusuf Küpeli

yusuf@comhem.se

 

28 Şubat 2007

 

 

http://www.sinbad.nu/