not: Tarih içinde Türk toplumu ile ilgili bir çalışmanın parçası olarak Temmuz 2013'de kaleme alınmış olan ve 12 punto ile 12 A-4 sayfası tutan aşağıdaki metni, çalışmanın bütününden ayrı olarak sinbad.nu'ye yüklemeye karar verdim... Konu ile ilgili olarak Türkiye'de çalışma yapan ve çok iyi çince bilen, Çin arşivlerine bakma şansı olan değerli araştırmacılar olduğunu duydum. Buna karşın, henüz, onların yayınlamış oldukları araştırmaları okuma olanağım olmadı... Tarihci olmamama karşın, tarihe meraklı birisi olarak, okumuş olduklarımı kendi yorumlarımla birlikte insanlarla paylaşmaya çalışmaktayım. Sanıyorum, aşağıdaki metinde, Gök Türkler, onların kültürleri ve Şamanizm hakkında genel doğru bilgiler vermekteyim. Aşağıdaki metnin okunmasının yararlı olacağı kanısındayım. Kaynaklar metnin içinde belirtilmişlerdir. Zengin kaynak listesi, çalışmanın tümü yayınlandığı zaman basılacaktır. İyi okumalar dileğiyle.- Yusuf Küpeli, 2015.01.28

 

Yusuf Küpeli, BİLİNEN İLK TÜRK YAZITLARI, DAHA SONRA KEŞFEDİLEN ORHUN YAZITLARI, GÖK (KÖK) TÜRKLER, GÖK TÜRK KÜLTÜRÜ VE ŞAMANİZM ÜZERİNE KISA NOTLAR

(...) Sözkonusu Orhun Yazıtları’nı 1893 yılında çözen ve tüm zamanların en büyük dilbilimcisi sayılan ünlü Danimarkalı linguist Vilhelm Thomsen (1842- 1927), anılan türkçe metinlere, “Türk Runor”ları adını takmıştır...

(...) İsa’dan sonra 732 ve 735 yıllarında Gök Türk (Kök Türk) Prensi Kül (Kül Teğin, ölümü, 731) ve O’nun kardeşi imparator Bilge (Bilge Kağan, ölümü, 734) adlarına -ölümlerinin hemen ardından- 732 ve 735 yıllarında dikilmiş olan bu taşlardan birincisi, 3.75 metre; ikincisi ise, 3.80 metre yüksekliğindedir... 

bağlantılı metinler

 

BİLİNEN İLK TÜRK YAZITLARI, DAHA SONRA KEŞFEDİLEN ORHUN YAZITLARI, GÖK (KÖK) TÜRKLER, GÖK TÜRK KÜLTÜRÜ VE ŞAMANİZM ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Eski İsveç-Norveç-Danimarka-Germen “runskrift”ini (run yazısı, runor) andıran türkçe metinler, taş üzerine yukarıdan aşağıya ve sağdan sola kazınmış türkçe metinler, Kuzey Moğolistan’da, Orhun (Orhon) Nehri vadisinde bulunmuş oldukları için, “Orhun Yazıtları” olarak anılmaktadırlar. Diğer yandan aynı metinler, Gök Türk (ya da Kök Türk) alfabesi ile yazılmış oldukları için, “Gök Türk Yazıtları” olarak ta anılmaktadırlar... Sözkonusu Orhun Yazıtları’nı 1893 yılında çözen ve tüm zamanların en büyük dilbilimcisi sayılan ünlü Danimarkalı linguist Vilhelm Thomsen (1842- 1927), anılan türkçe metinlere, “Türk Runor”ları adını takmıştır... Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’da bir caddeye O’nun, Vilhelm Thomsen’in adı verilmiştir...

 

İsveç’te ve adları yukarıda sıralanmış olan diğer ülkelerde, Norveç’te, Danimarka’da, Almanya’da bulunan ve “Runor” olarak adlandırılan yazı sitili, “Prismas Lilia Uppslags Bok”a göre 24 harften oluşan alfabe, ile yazılmıştır. Yine “Prismas Lilia Uppslags Bok”a göre, sözkonusu yazı sitili, 200’lü yıllarda geliştirilmiştir. Buna karşın “runor”lar Viking döneminde (800- 1100’li yıllar) altın çağını yaşamıştır. “Run-sten” olarak anılan ve üzerlerine sözkonusu yazıların kazınmış olduğu anıt taşların bulunan en eski örneği, 400’lü yıllardandır. Aynı taşların çoğunluğu ise, 1000- 1100’lü yılardandır...

 

İsa’dan sonra 732 ve 735 yıllarında Gök Türk (Kök Türk) Prensi Kül (Kül Teğin, ölümü, 731) ve O’nun kardeşi imparator Bilge (Bilge Kağan, ölümü, 734) adlarına -ölümlerinin hemen ardından- 732 ve 735 yıllarında dikilmiş olan bu taşlardan birincisi, 3.75 metre; ikincisi ise, 3.80 metre yüksekliğindedir. Konu ile ilgili tarihçilerin yazdıklarına göre, sözkonusu iki yazılı büyük anıt taş hakkında eski Çin kaynaklarında bilgi mevcuttur. Yalnız, Batı’nın bilim dünyasının sözkonusu yazıtları keşfetmesi, ve yazılanların içeriklerini çözmesi, ancak 1800’lü yılların sonlarında mümkün olabilmiştir...

 

Gericiliğin, tutculuğun sembolü büyük toprak sahibi Boyarlar’ın ve Ortodoks Kilisesi’nin gücünü kırarak, Rus Bilimler Akademisi’ni kurarak (1724), ve ayrıca Rus savaş donanmasının temellerini atarak (1703), Rusya’nın modernleşmesinin yolunu açan I. Petro (Büyük Petro, 1672- 1725; Peter I; Rusça, Pyotr I; çar, 1682- 1721; imparator, 1721- 1725), 1716 yılında kendisi ile temasa geçen Daniel Gottlieb Messerschmidt’i (1685- 1735), ender bulunan tıbbi bitkileri toplamakla görevlendirmiş ve bu amaçla onu Sibirya’ya yollamıştır... Polonya-Danzing (Gdansk) doğumlu bir Alman olan Messerschmidt, Tıp doktoru ve doğa bilimcisi idi... Messerschmidt sözkonusu keşif gezisine 1720 yılında başlamıştır...

 

Baltık’tan -daha gelişmiş- Batı’ya bir kapı açmak amacıyla İsveç egemenlik alanına girerek 1703 yılında Aziz Petersburg’u kurmaya başlamış olan Büyük Petro’yu cezalandırmak, ve Moskova’yı fethetmek amacıyla Rusya içlerine giren İsveç Kralı XII. Karl (1682- 1718), 8 Temmuz 1709 günü, şimdiki Ukrayna sınırları içinde kalan Poltava’da, Büyük Petro karşısında, ağır bir yenilgiye uğrayarak, 40 bin askerini yitirmişti. İsveç Kralı XII. Karl, ancak 1500 askeri ile kaçıp Osmanlı İmparatorluğu egemenlik alanına, Moldova’ya sığınarak kurtulabilecekti... O, XII. Karl, Moldova’da, Bender’de beş yıl geçirecekti... Poltava savaşı sırasında Ruslar, birçok İsveçli subayı, iyi eğitilmiş İsveçli’yi tutsak alacaklardı. Bir haritacı olan Strahlenberg’de bunlardan biri idi... 

 

Büyük Petro tarafından görevlendirilmiş olan Messerschmidt’in sözkonusu keşif gezisi sürerken, Poltova Savaşı (1709) sırasında Ruslara esir düşmüş ve Sibirya’ya göçetmiş olan Albay Philipp Johan von Strahlenberg (1676- 1747) ile Messerschmidt karşılaşacaktı. İlk adı Philip Johan Tabbert olan Strahlenberg, -daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi- bir haritacı idi, ve İsveç ordusuna 1701 yılında katılmıştı... Rus haritacılığına önemli hizmetleri dokunan ve 1725 yılında Johan Anton von Matern ile birlikte Rusya’nın haritasını yapacak olan Strahlenberg, Messerschmidt’in keşif gezisine katılacaktı… Strahlenberg, sözkonusu gezi sırasında, Yenisey Nehri’nin yukarı kesimlerinde, -henüz keşfedilmemiş olan- “Orhun Yazıtları”ndaki yazının (run yazısı, runor) aynısı ile, Orhun Yazıtları’ndaki alfabenin aynısı ile yazılmış metinlere rastlayacaktı. O, sözkonusu alfabe ile yazılmış ve Kırgızlar’a ait olduğu sanılan mezar taşlarından birisini keşfedecekti. Yine O, İsveç “runor”larına benzeyen bu yazıyı kopyalayacaktı...

 

Büyük Petro’ya yenilgisinin ardından 1709- 13 yıllarında, beş yıl kadar Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşamak zorunda kalmış, Ukrayna Kazaklarını ve Türkleri Ruslara karşı sürekli kışkırmış olan, ve Türkler tarafından -devletin kayıtlı malı anlamına- “Demirbaş Şarl” olarak adlandırılan Şavaşcı İsveç Kralı XII. Karl’ın, 1718 yılında, bir düşmanı veya savaştan bıkmış bir askeri tarafından kafasından vurularak öldürülmesinin, ve ardından barışın sağlanmasından sonra, 1721 yılında ülkesi İsveç’e, Stockholm’e dönen, ve orada Kıdemli Albay rütbesine yükseltilen Philipp Johan von Strahlenberg, Rusya coğrafyası, bu ülkenin Asya parçasının özellikleri hakkında kitaplar yazacaktı. O, yazdıklarını 1730 yılında yayınlayacaktı. Yine O, Rusya’nın Asya parçasında konuşulan diller hakkında bilgiler verecek, ve Yenisey Nehri’nin yukarı kesimlerinde keşfedip kopyaladığı, ve Kırgızlar’a ait olduğunu sandığı “runor”u yayınlayacaktı. Böylece bilim dünyası, bu bilinen ilk Türk yazısından haberdar olacaktı. Fakat, “Orhun Yazıtları”nın bulunmaları ve bu metinlerin deşifre edilmesi için daha bir yarım yüzyıl gerekli idi… Yine de, İsveçli savaş esiri Philipp Johan von Strahlenberg, sözkonusu keşfin öncüsü sayılacaktı…

 

Sibirya’da araştırma yapan bir Fin bilim heyeti, 1788 yılında Yenisey yazıtlarının tümünü kopyalayıp yayınlayacaktı. Bu gelişmenin ardından, 1789 yılında, Rus Arkeolog ve Turkolog Nikolay Mikhailovich Yadrintsev (1842- 1894), Moğolistan’da Orhun Irmağı kıyılarında aynı yazı ile (Yenisey Nehri civarında bulunan taşlardaki yazı ile) yazılmış, iki büyük taş, “Orhun Yazıtları” olarak anılan taşları bulacaktı. O, “Orhun Yazıtları” ile ilgili keşfini, 1891 yılında Bilimler Akademisi’ne yollayacaktı. Ardından bir Fin heyeti Orhun Irmağı kıyılarına gidecekti. Bu heyet, sökonusu yazıların mükemmel kopyalarını çıkartacaktı. Yadrintsev, Orhun (Orkhon) keşfi ile ilgili bilgileri 1901 yılında yayınlayacaktı. Fakat, Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen, biraz daha önce, 1893- 94 yıllarında, sözkonusu yazıları deşifre etmeyi başarmıştı...

 

Aralarında bir kilometre kadar mesafe olan Kül Tigin (732) ve Bilge Kağan (735) yazıtları, ağırlıklı olarak göçebe Türk aşiretlerinin konfederasyonu biçiminde şekillenmiş erken Türk imparatorluğunun, Gök veya Kök Türk İmparatorluğu’nun en parlak döneminde kaleme alınmışlardır. Indiana Universitesi’nden Denis Sinor’un -Profösör Talât Tekin tarafından türkçeye kazandırılmış olan- ayrıntılı anlatımını birkaç cümle ile özetleyecek olursak... Orhun Kitabeleri’nde kuruluş günlerinden sözedilen Gök veya Kök Türk Kağanlığı, 500’lü yılların ikinci yarısında, Çin’in kuzeyinde, Moğolistan’ı da içine alan geniş bir coğrafya üzerinde şekillenmeye başlayacaktı...

 

Eski Türk toplumları üzerine araştırmaları ile tanınan Profösör Ümit Hassan’ın anlatımı ile, “Bumin önderliğindeki Göktürkler’in Juan-juan’ları (Avarlar’ı) yenilgiye uğretması; Bumin’in Kağan olması, 552 yılı, Göktürk (Tu-kue) Kağanlığı’nın doğum yılı olarak kabuledilir.” Yalnız hemen belirtmeliyim, başka kaynaklarda, Juan-juan’lar içinde, moğolca konuşan aşiretlerin egemenliği olduğu, bir başka ifadeye göre sözkonusu konfederasyonun özünde bir Moğol İmparatorluğu olduğu ifade edilmektedir. Fakat ne olursa olsun, sözkonusu aşiretler konfederasyonu içinde, -aralarında Türklerin’de bulunduğu- farklı etnik kökenlere sahip aşiretlerin yeraldığı anlaşılmaktadır. Yine aynı kaynaklara göre, Juan-juan imparatorluğu, içindeki Türk aşiretlerin ayaklanmaları sonucu yıkılmıştır... Bazı kaynaklara göre Yuan-yuan adının moğolca olduğu, bu adın Moğol  halkını ifade ettiği sanılmakla birlikte, Hun toplumu hakkında bilgiler verirken de yazılmış olduğu gibi, daha geçerli bir anlatıma göre Yuan-yuan adı çinceden gelmektedir... Hem profösör Ümit Hassan’a ve hem de konunun değerli uzmanlarından René Grousset’e göre Çinliler, onları, “kurtcuk” veya “böcek” anlamına, Yuan-yuan olarak adlandırmışlardır... René Grousset’e göre de Çinliler, Juan-juan (Yuan-yuan) olarak yazdıkları sözcükle, “hoş olmayan biçimde kaynaşan böçekler” anlamına aşağılayıcı biçimde Ju-Juan’ları (Yuan-yuan’ları), ya da Cücen veya Apar halkını kastetmekte idiler...

 

 

Yine hemen burada belirteyim... Tu-kue, veya T’u-chüeh, Göktürkler’in Çin kaynaklarında geçen adlarıdır. Çinliler’in onlara verdikleri addır T’u-chüeh. Konunun en önemli uzmanlarından Fransız araştırmacı René Grousset’e göre, Göktürkler’in ataları, Hunlar’dan başkası değildir...  Avarlar, - Juan-juan konfederasyonunun egemen gücü olsunlar veya olmasınlar- sonuçta Batı’ya doğru hareket edeceklerdi. Onların son durakları, -adı o yıllarda Macaristan olmayan- şimdiki Macaristan olacaktı... Çin’in tarihi kayıtlarında T’u-chüeh olarak geçen bu göçebe Türk aşiretleri, Bumin’in önderliğinde, Ötüken- Moğolistan merkezli Gök (Kök) Türk İmparatorluğu’nu kuracaklardı. Bumin, “Kağan” ünvanını alacaktı. René Grousset’in anlatımı ile Bumin’in çince adı, “Tümen” olmaktadır... Bazı tarihçilere göre, Türk ve Moğol yöneticilerin kullandıkları bu “Kağan” ünvanı, muhtemelen Yuan-yuan’dan türetilmedir...

 

Yine René Grousset’in anlatımı ile, Moğol soyundan geldiği sanılan Cücen’ler (Aparlar), başlangıçta, Mançurya sınırından Balkaş’ın (Baykal gölü) en doğu ucuna dek, ve Orhon’dan Büyük Çin Seddi’ne kadar tüm Moğolistan üzerinde egemendiler. Onlar imparatorluklarını, Baykal’dan ve Aral’dan Afganistan’a, Pencab’a kadar genişletmişlerdi. Cücenler’in (Aparlar) en yakın müttefikleri, -akrabalık ilişkileri ile de bağlanmış oldukları- Ak Hunlar idi... Çin kroniklerine (güncelerine) göre, “Büyük Duvar”ın (Çin Seddi) hemen kuzeyinde, tamamen göçebe yaşamı sürdüren Ak Hunlar, veya diğer adları ile “Hephthalite”ler (Hephthalites), 400’lü yıllarda İran’ı ve Hindistan’ı üst üste istila edip yağmalayacaklardı... Konuştukları dil hakkında çok az şey bilinen “Hephthalite”ler veya Ak Hunlar, Çinliler tarafından Hoa, veya Hoa-tun; ya da René Grousset’e göre onlar, Ye-tai olarak adlandırılmaktaydılar. Yine René Grousset’e göre “Hephthalite” adı onlara Bizans tarihçileri tarafından verilmişti. Gerçek kimlikleri tartışmalı Ak Hunlar, 500’lü yılların ortalarında Türklerin saldırılarına uğrayacaklar, ve muhtemelen çevrelerindeki halkların arasında eriyip kaybolacaklardı...

 

Çinlilerin anlatımları ile, Cücenler’in bağımlıları arasında, çince “Tu- Kiyu” (“T’ou- kiue”) denen Türkler’de vardı... Çin tarihçilerine göre Gök Türkler’in totemi kurt idi. Bunlar, Gök Türkler, eski Hunlar’ın torunları idiler... Kimlikleri tartışmalı ve konuştukları dil bilinmeyen veya çok az bilinen Ak Hunlar’ı biryana koyarak bunu söylüyoruz. Ak Hunlar’ın Hint-Avrupai bir halk olduğunu veya tam tersine Türk olduklarını iddia edenler bulunmaktadır ama, ortada tatmin edici bir kanıt yoktur... Konunun uzmanlarından René Grousset, Song Yun’a dayanarak, Ak Hun halkının Altaylar’dan gelerek şimdiki Rus Türkistanı bozkırlarına inen Türk-Moğol aşiretleri olduklarını iddia etmektedir... Bunların karışık bir kalabalık oldukları, ve adlarına bakılacak olursa Doğu İran kökenli bir halk olabilecekleri konusunda da iddialar vardır. Bazı araştırmacılar, sözkonusu halkın, Ak Hunlar’ın dilinin çok az bilindiğini ve bunun İrani bir dil olduğunu yazmaktadır... İleride serüvenlerinden kısaca sözedeceğimiz Batı Hunları’nın ise ağırlıklı olarak Türk aşiretlerinden oluştuğu kesindir... Ak Hunlar’ın Hunlar ile bir bağlantıları olduğuna dair kanıt bulunamadığını yazan kaynaklar da mevcuttur... René Grousset, “Gök Türkler’in vatanı, metalürji ile, demircilikle uğraştıkları Altaylar bölgesi olmalıdır.”, diye yazmaktadır. Yine O, daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, Göktürkler’in atalarıının Hunlar olduğunu ifade etmektedir...

 

Aparlar’lar (Cücen’ler), 520 yılında kanlı bir içsavaşa tutuşacaklardı. Doğu Apar (Cücen) Kağanı Anakuey ile Batı Apar (Cücen) Kağanı Polomen arasındaki kanlı savaş, Anakuey’in (522- 552) zaferi ile sonuçlanacaktı ama, bu kez de Türkler ayaklanacaklardı. Çinliler’in Kao-kiyu olarak adlandırdıkları ve muhtemelen Uygurlar’ın ataları olan Töles’ler, 508’de Aparlar (Cücen) karşısında zafer kazanmış olmalarına karşın, 516’da Başpuğları öldürülünce, boyun eğmek zorunda kalmışlardı. Bunlar, Töles’ler, Aparlar arasındaki içsavaştan yararlanarak 521’de yeniden kurtuluşu arayacaklardı. Tölesler ile aynı soydan gelen Gök Türkler, 546’dan hemen önce, Apar (Cücen) kağanı Anakuey’e yardımcı olacaklar, Töles ayaklanmasını durduracaklardı. Bu hizmetinin karşılığı olarak Gök Türk Kağanı BuminTümen”), Apar prensesi ile evlenmek isteyecekti ama, O’nun bu istemi Apar (Cücen) Kağanı Anakuey tarafından reddedilecekti... Bu satırları yazana göre sözkonusu evlilik istemi, iktidara ortaklık istemi ile eş anlamlı olmalı...

 

Anakuey tarafından reddedilmiş olan Bumin, parçalanmış Çin’in kuzeybatısına egemen olan ve Türk soyundan (Türk olan To-Pa; veya Toba; veya Tabgatch aşireti) gelen Wei (Si Wei; Pei Wei; 386- 535) hanedanında kız isteyecekti. Bunlar, Çin kültürü içinde tamamen asimile olup Çinlileşmiş bir hanedan olmalarına karşın, Türk kökenlerini unutmamışlardı ve Türklere karşı duyarlılıkları sürmekteydi. Onlar, Wei hanedanı, 551’de, hanedandan bir prensesi Bumin’e vereceklerdi. Diğer yandan Aparlar, onların, Wei’nin eski düşmanı idiler. Bu nedenle Wei hanedanı, Bumin ile rahatca birleşerek Aparlar’ı (Cücenler) arkadan vuracaktı. Kuzeybatı Çin’e egemen Wei hanedanının güçleri ve Gök Türk’ler tarafından çevrilmiş olan Apar (Cücen) güçleri ağır bir yenilgiye uğrayacaklar, ve Apar Kağanı Anakuey, 552 yılında intehar edecekti. Aparlar’dan kurtulanlar, Çin sınırına doğru kaçacaklardı. Böylece Moğolistan’ın egemenliği Gök Türkler’in eline geçecekti...

 

İmparatorluğun Moğolistan’da merkezileşen doğu kısmının kurucusu olan Bumin, kısa süre sonra, 552’de, zaferinin meyvalarını toplayamadan ölecekti. O’nun ölümünün ardından mirası, imparatorluğu, oğlu Mu-han (türkçe: Boğan) ile Bumin’in küçük kardeşi İstemi (Çinlilerin deyişi ile, Şe-tie-mi) arasında ikiye bölünecekti. İmparatorluğun Moğolistan merkezli doğu parçasının başına Bumin’in oğlu Mu-han (Boğan, yönetimi, 553- 572), batı parçasının başına ise, Bumin’in kardeşi İstemi Kağan (yönetimi, 553- 573 veya 575) geçecekti. İstemi, Kağan ünvanı yerine, Türkler arasında en yüksek asalet ünvanı olan ve hükümdar anlamına gelen “Yabgu” ünvanını kullanacaktı... René Grousset’in dipnotta yaptığı açıklamaya göre, Yabgu ünvanı, Türkler’e, Kuşan (Kushan) veya Hint-İskitler’den geçmiş olabilir. (Britannica’nın açıklamasına göre, adları ilk kez İ. Ö. 200 ile 100’lü yıllar arasındaki Çin kayıtlarında “Yüeh-chih” olarak geçen “Hint-İskitler”, İ. Ö. 128 yılından İ. S. Yaklaşık 450 yıllarına dek Bactria ile Hindistan üzerinde egemen olmuş bir hanedandır [Bactria, Hindu Kush’tan Amu Derya’ya dek çok geniş bir alanı kapsayan, Afganistan’ın, Özbekistan’ın, ve Tacikistan’ın büyük bölümlerini içine alan eski bir ülknin  adıdır.]. Kuşan [Kushan] ise, “Yüeh-chih” [“Hint-İskitler”] soyundan gelen ve 100’lü, 200’lü, ve 300’lü yıllar boyunca Kuzey Hindistan ile Orta Asya’nın bir bölümüne, hatta bir dönem kuzeybatı Çin’e egemen olan bir hanedanın adıdır...)

 

İstemi Yabgu’nun önderliğinde Batı Gök Türk İmparatorluğu, daha batıya, Sasani İmparatorluğu’nun (224- 651) sınırlarına doğru genişleyecek, ve Persler’in mirascısı olan İran Sasani İmparatorluğu ile Gök Türkler arasında savaşlar başlayacaktı. Asıl olarak “İpek Yolu”nun kontrolu üzerine verilen bu savaşlarda, Gök Türkler’in müttefiki, Bizans, Doğu Roma İmparatorluğu (395- 1453) olacaktı. Şüphesiz burada biraz şematikleştirilerek özetlenen sözkonusu karmaşık süreç içinde İranlılar, Sasani İmparatorluğu, Türklerle sürekli düşman olarak kalmadığı gibi, Bizans’da (Doğu Roma) Türklerin sürekli dostu olarak kalmayacaktı. Örneğin, Batı Gök Türkleri’nin Yabgusu İstemi, Ak Hunlar’a karşı verdiği savaşta, Sasani İmparatoru Hüsrev Anûşirvân’dan (Khosrow Anushirvan [Ölümsüz Ruh Hüsrev anlamına]; imparatorluğu, 531- 579) yardım isteyecekti. İki hükümdar Ak Hunlar’a karşı anlaşacaklardı. İstemi Yabgu, kızlarından birini Hüsrev Anûşirvân’a vererek bu anlaşmayı perçinleyecekti. Ak Hunlar, sözkonusu anlaşmanın yardımı ile kesin bir yenilgiye uğratılacaklardı. Ak Hunlar, Batı’ya doğru kaçarlarken, onların terketmek zorunda kaldıkları topraklar, Gök Türkler ile Sasaniler arasında paylaşılacaktı. Buna karşın, iki ülke arasındaki, Sasaniler ile Gök Türkler arasındaki dostluk uzun sürmeyecekti... Yine örneğin, doğuda Sasaniler, kuzeyde Avarlar ve Slavlar ile savaş halinde olan Bizans İmparatoru II. Tiberius (yönetimi, 578- 582), Ak Hunlar ile anlaşınca, ölen İstemi Yabgu’nun yerini almış olan Batı Gök Türk hükümdarı Bohan, Bizans ile ittifakı bozacak ve Bizans’a karşı savaş başlatacaktı...

 

Konu ile ilgili tarihçilere göre, İranlılara ve Çinlilere karşı “İpek Yolu”nun rantı üzerinde egemenlik kavgası veren Gök Türkler’den, hem Çin ve hem de İran kaynaklarında çokça sözedilmektedir... Sınırları çok geniş Gök veya Kök Türk Kağanlığı, coğrafyasının büyüklüğü nedeniyle olmalı, önemleri yüksek yerel yöneticilerin kontrollarında bazı idari bölgelere ayrılmıştı. Çok geniş bir coğrafyaya hükmeden Doğu ve Batı Gök Türk devletleri arasında, başlangıçta, bir barış, uzlaşma, birliktelik ortamı vardı... Sözkonusu imparatorlukların her ikisi de, göçebe halklardan, göçebe aşiretlerden oluşmaktaydı. Sonuçta Doğu Gök Türk Kağanlığı ile Batı Gök Türk Kağanlığı arasındaki sınırı belirlemek kolay olmasa da, René Grousset’in anlatımı ile bu sınırın, “Büyük Altaylar ile Ha-mi’nin doğusundaki dağlardan geçtiği söylenebilirHa-mi, Uygur Qumul (Moğol, Khamil), Sinkiang Uygur’da, günümüzde kuzeybatı Çin’de yeralan Uygur Otonom Bölgesi’nde yeralan bir kent ve vahadır...

 

Birsürü karmaşık süreci, ve karmaşık ilişkileri biraz şematikleştirerek özetleyecek olursak, sözkonusu iki parçalı imparatorluk (Doğu ve Batı Kök veya Gök Türk Kağanlıkları), 600’lü yıllara girilirken, kanlı bir kardeş kavgasına sürükleneceklerdi. Çin kronikleri, bu kin ve intikam yüklü vahşice iç çatışmalardan hayretle sözedeceklerdi... Bohan Yabgu’nun küçük kardeşi ve halefi olan Tapar (573- 581), Batı Gök Türkleri’nin son büyük hükümdarları olacaktı... İki Gök Türk Kağanlığı arasındaki savaş, -uzlaşmasız sert bir mizaca sahibolduğu yazılan- Batı Gök Türk Kağanı Tardu (573- 603) tarafından başlatılacaktı... Sözkonusu içsavaş başlamadan hemen önce, kısa ömürlü Sui Hanedanı (581- 618), -daha önce Gök Türkler’e yardım etmiş olduğunu yazdığım- Kuzeybatı Çin’e egemen Türk kökenli Wei Hanedanı’nı devirerek Çin’i tekrar birleştirmeyi başarabilmişti. Çin’e egemen Sui Hanedanı, her iki Gök Türk Kağanlığı arasındaki çatışmadan yararlanmayı bilecek, Doğu’ya saldıran Batı Gök Türk Kağanı Tardu’ya tam bir destek sağlayacaktı. Bu kanlı savaş, Doğu Gök Türk Kağanlığı’nı çökertirken, Batı Gök Türk Kağanlığı’da zayıflayacak, Çin’den gelecek saldırılar karşısında savunmasız hale gelecekti...     

 

Türkler arasındaki içsavaşı kızıştırmış olan Sui Hanedanı’nın bu politikasının meyvalarını, asıl olarak, 618’de Sui Hanedanı’nı devirecek olan T’ang Hanedanı (618- 907) toplayacaktı. Tang İmparatoru T’ai Tsung (Taizong, 600- 649; yönetimi, 627- 649), 630 yılında, tüm Moğolistan’ı, bir başka ifade ile Doğu Gök Türk Kağanlığı’nın bölgesini işgaledecekti. Ardından, Kao Tsung (Gao Zong, 628- 683), 659’da, tüm Batı Gök Türk Kağanlığı’nı elegeçirecek ve T’ang İmparatorluğu’nu Kore’nin içlerine dek genişletecekti. İlginçtir, Kao Tsung’un eşi Wu Hou (625- 705), Kao Tsung’un ölümünün ardından tahta oturacak, İmparatoriçe olacaktı. O, 690 yılından 705 yılına dek ülkeyi etkili biçimde yönetecek, Çin tarihindeki ilk ve tek kadın hükümdar olacaktı...

 

Aslında, oldukça karmaşık süreçlerin ardından, yaklaşık 50 yıllık bir Çin esaretinden sonra, 683 yılında Gök (Kök) Türkler ayaklanma başlatacaklardı... T’ang Hanedanı bölgeyi, kendi tayinettiği, kuklası olan kağanlarla yönetmekte idi... Karmaşık gerçekleri biraz şematikleştirerek bir-iki cümle ile ifade etmeye kalkacak olursak, bu tayinedilmiş kukla kağanların yaratmış olduğu rahatsızlığa Çin sarayı içindeki entrikaları, iktidar kavgalarını, bölgedeki egemenliğinden emin T’ang Hanedanı’nın içine sürüklenmiş olduğu rehaveti ekleyecek olursak, halkın, göçebe aşiretlerin memnuniyetsizliğini daha iyi anlayabiliriz... Sonuçta, Çinliler tarafından hiç beklenmeyen bir dönemde Türkler ayaklanacaklardı. Sözkonusu ayaklanma, 665 yılında başlayacak ve farklı bölgelerin kurtuluşları ile aşama aşama sürecekti. Sonuçta Gök (Kök) Türk İmparatorluğu, Kağan İlteriş (Elteriş, Elterish, veya Kutluk Kağan, yönetimi, 683- 692) ile Moğolistan merkezli olarak yeniden doğacaktı... Thomsen’den aktaran René Grousset’in anlatımı ile Kutluk Kağan’ın oğlu, Orhun (Orkhun) yazıtlarında, -annesi İlbilge Hatun’un adını da vererek- babasının mücadelesini duygusal destansı bir ifade ile anlatacaktı. O, Çinliler tarafından nasıl yokedilmek istendiklerini, mücadelenin nasıl başladığını, babasının çevresindekilerin nasıl çoğaldıklarını, düşmanlarının kimler olduklarını anlattıktan sonra, şu şekilde sürdürmektedir: “(...) Babam kırk yedi defa sefere çıktı ve yirmi muharebede dövüştü. Tanrı (Ulu Gök anlamına Tengri, olmalı- Y. K.) onu uygun görmüş olduğundan O, imparatorluğu olanları imparatorsuz kıldı; kağanı olanları kağansız kıldı. Düşmanlarını sindirdi, onlara diz çöktürttü, ve başlarını eğdirtti.”

 

Kutluk Kağan’ın bu savaşında O’nun en yakınında bulunan ve O’nun danışmanlığını yapan kişi, Tonyukuk, aslında, Çin eğitiminden geçmişti. Kutluk Kağan’ın en yakını ve danışmanı Tonyukuk, Çinlileri, onların politikalarını iyi bilen, politikadan anlayan birisi idi... Kutluk Kağan’dan sonra başa geçecek olan Kapağan’ın (Kapghan, 692- 716) ardından, Kutluk Kağan’ın oğlu Prens Kül Tegin (ölümü, 731), bir saray ihtilali gerçekleştirecek ve ağabeyi Bilge Kağan’ı (ölümü, 734) 716 yılında tahta oturtacaktı. Kül Tegin, René Grousset’in anlatımıyla, Kapağan’ın oğlu Bögü’yü ve -ağabeyi Bilge Kağan’ın kayınpederi olan Tonyukuk dışında- Bögü’nün tüm danışmanlarını öldürtecekti... Ülkeyi 734 yılına dek yönetecek olan Bilge veya Bilgä Kağan, Çin kayıtlarında, Mo-ki-lien (Mo-chi-lien, Mojilan) olarak anılacaktı. O’nun yönetimi yılları, Gök Türk İmparatorluğu’nun en parlak, en müreffeh, gerçekten diriliş yılları olacaktı. Sözkonusu dirilişin nasıl olduğu, “Orhun Kitabeleri”nde destansı duygusal bir üslupla anlatılmaktadır... Fakat sonradan, yeniden bölünme ve dağılma (744) gerçekleşecekti. Gök Türk İmparatorluğu’nun mirası üzerinde, yine Türk aşiretlerinin oluşturduğu Uygur İmparatorluğu (744- 840) yükselecekti... Hazar (Kaspiska) Denizi’nin kuzeyinde ve Kafkaslar’da büyük ve çok zengin bir ticaret imparatorluğu kurmuş olan Hazarlar, Kevin Alan Brook’a göre, 500’lü yıllarda ve 600’lü yılların başlangıcında, Batı Gök (Kök) Türk İmparatorluğu’nun bir parçası idiler... Bir diğer anlatıma, René Grousset’in açıklaması ile Barthold’a göre Hazarlar, Batı Hunları’ın bir dalı idiler (Barthold Georg Niebuhr, 1776- 1831, Alman tarihci)...

 

René Grousset’in anlatımında yeraldığına göre, Çin tarihçilerinin tarifleri ile Gök Türkler, “Saçlarını dalgalanmaya bırakırlar, ve keçe çadırlarda otururlardı. Su ve otlak bulmak amacıyla bir bölgeden diğerine göçerlerdi. Başlıca işleri, hayvan yetiştiriciliği ve avcılıktı. Yaşlılara pek itibar göstermezler, ve gençliğin verdiği kudrete göre insanlara büyük hayranlık duyarlardı. Ne ibadeti, ne de adaleti tanımadıklarından, eski Hunlar’a benzemektedirler.” Zaten, Gök Türkler’den önce bölgeye egemen olanlar, içlerinde yoğun olarak Türk aşiretleri barındıran Hunlar’dan başkası değildi; Gök Türkler, Hunlar’ın mirascısı idiler. Bunun ötesinde, hangi dili konuşursa konuşsunlar, göçebe ve öncesi “barbar” topluluklar arasında kültürel benzerliklerin, hatta aynılıkların olması sonderece doğaldır ve zaten aynı nedenle farklı kökenli aşiretler rahatça birleşebilmişler, federasyonlar, konfederasyonlar kurabilmişlerdir...

 

Yukarıdaki alıntıda Çinliler, Gök Türkler’i, içinde derin çelişkiler barındıran toplumsal sınıflara ayrılmış, kastlara bölünmüş, köleleştirilmiş, ve bu köleliğin hukukunu ve düşünce biçimini üretmiş Çin toplumsal yapısına, Çin üst sınıflarının anlayışlarına göre yargılamakta, ve küçük görmektedirler. Bu nedenle Çinliler onları, “yaşlılara saygısızlık” ile itham etmektedirler. Halbuki, katı toplumsal ayırımlar, güçlü bir toplumsal hiyerarşi, ve derin toplumsal çelişkiler içermeyen göçebe yaşam tarzı, toplumsal ilişkilerde bireye çok daha geniş özgürlükler tanıyor olmakla birlikte, Çin üst sınıflarının yaşam tarzları ile mukayese edilemeyecek kadar zordur. Zor göçebe yaşam biçiminde hayatta kalabilmenin en önemli koşulu, fiziksel anlamda güçlü olabilmektir. Örneğin, avcı ve göçebe Eskimolar’da, dişlerini yitiren, eti çiğneyemez hale gelen yaşlıları, artık taşınamıyacak bir yük haline geldiklerinde, gerilerinde ölüme terkederlerdi... Bu durum, yaşlanıp fiziki anlamda güçsüzleşenlerin toplumsal kredilerindeki düşüş, doğal zorlukların dayatmış olduğu ve herkes için geçerli olan bir doğa yasasından başka birşey değildi. Çin aristokrasisi, bunları, zor doğa koşulları içinde güçlü olma zorunluluğunu çoktan unutmuştu ama, diğer yandan onlar da, Çin üst sınıfları da, toplumun en geniş kısmını, tarımla uğraşan halkı, tüm varlığını yitirmiş olanları ve diğer yoksulları, kadın-erken- yaşlı-genç-çocuk ayırımı yapmadan aşağılamakta, köleleştirmekte, sömürmekte idiler. Böyle bir toplumsal-sınıfsal baskı biçimi, göçebe topluluklar için ifade edilen “saygısızlık”tan bin kez daha ağır ve acımasız bir gerçekti, ve gerçektir...

 

Diğer yandan, “Saçlarını dalgalanmaya bırakırlar”dı ifadesinden, Gök Türk erkeklerinin uzun saçlı olduklarını anlıyoruz... Bu durum, uzun saç, sadece onlara değil, diğer birçok “barbar” topluluklara da özgü bir gerçektir. Örneğin, Kuzeyli savaşcı tüccar ve denizci “Viking”ler de (800’lü- 1100’lü yıllar), aynı Gök Türkler gibi uzun saçlı idiler. Bir totem olarak, “koruyucu ruhun taşıyıcısı” olarak gerçek içeriğinden habersiz biçimde günümüzde “uluyan kurt” sembolüne sahip çıkan bazı Türkiyeli ırkçılardan çok daha fanatik biçimde “Viking”ler’e sahip çıkan deri kafalı (saçları kazıtılmış) İskandinavyalı ve Alman ırkçıları ile uzun saçlı “Viking”ler karşılaşsalar, herhalde “Viking”ler, önce bu “deri kafalılar”ın kafalarını kopartırlardı. Çünkü “Viking”ler, ırkçı bir fanatizmden tamamen habersizdiler, karşılaştıkları tüm toplumlarla rahatca ilişkiye geçer ve ticaret yaparlardı. Bazı zamanlarda onlar, güçleri yeterse, ekonomik amaçlı olarak farklı toplumları, özellikle İngiltere kıyılarını talan ederlerdi. Diğer yandan, hemen belirtmekte yarar var, Viking dönemi İskandinav toplumunun önemli bir kısmı da, araştırmalara göre, savaşcılıktan tamamen uzak biçimde tarımla uğraşmakta idi. Gök Türk düzeninin yerini alacak Uygur Türkleri’nin kuracakları toplumsal düzende de tarım, giderek ekonomide ön planda yeralmaya başlayacaktı... Talan amaçlı savaş, tüm “barbar” topluluklarda, bir ekonomik eylem biçimi idi...

 

Burada hemen belirtmeliyimki, “barbar” sözcüğünü, günlük politik terminolojide kullanıldığı anlamı ile, aşağılama amacıyla, vahşeti, saldırganlığı, acımasızlığı, yıkımı ifade etmek amacıyla kullanmıyorum. “Barbar” sözcüğünü, aynen Engels’de olduğu gibi, toplumsal (sosyal) ve tarihsel bir katagoriyi ifade etmek amacıyla kullanıyorum. “Barbar” sözcüğünü, henüz artık değerin gerçek anlamıyla doğmadığı, medeniyetin başlamadığı toplumsal yaşam biçimlerini, toplayıcılık ve avcılık (aşağı barbarlık); hayvacılık ile göçebelik (orta barbarlık); göçebeliğin tam son bulmadığı ve sınırlı bir tarımın başladığı (yukarı barbarlık) katagorilerini ifade etmek amacıyla kullanıyorum... Hayvancı göçebelikte de bir artık değer, zenginleşme ve toplumsal ayrışma olmakla birlikte, artık değerin ve sınıfsal farklılaşmaların güçlü biçimde doğuşu, kullandığımız anlamda “medeniyet”in doğuşu, tarım toplumları ile başlamıştır...

 

Gök Türkler, Moğollar’da olduğu gibi Şamanist bir inanca sahiptiler, yüce, kutsal Gök anlamına Tengri’ye (Tanrı) tapınırlar, ondan yardım umarlardı. Aynen eski İran dini Zoroastrianizm’de olduğu gibi Şamanizm’de -iyiliğin ve kötülüğün kaynaklarını ayıran- düalist bir inanç biçimi idi. Tengri’den sadece iyilik gelirdi... Tengri ile ilişkiye geçen Şamanlar ve diğer yandan kötü ruhlar ile ilişkiye geçen Şamanlar tamamen farklı idiler. Konunun değerli uzmanı Mircea Eliade’nin “Shamanism, Archaic Techniques os Ecstasy, 1972, 1974, Princeton University Press) kitabındaki açıklamasına göre, yeraltı katmanları ile, kötü ruhlar ile, “şeytan” ile ilişkiye geçen Şamanlara, “kara” Şaman denirdi... Aynı inanca göre, yukarıda onyedi kat aydınlıklar krallığı, aşağıda ise yedi veya dokuz kat karanlıklar krallığı, kötü ruhların dünyası vardı. Bu ikisinin arasında, yeryüzünde, insanlar, ve diğer canlılar yaşamakta idiler. Tengri, “kutsal” ulu Gök, gök katmanlarının en tepesinde idi...

 

Mircea Eliade’nin aynı kapsamlı araştırmasında yazdığına göre, Baykal Gölü’nün güneyinde ve doğusunda yaşıyan Moğol asıllı Buryat (Buriat) halkının bir öyküsünde, şunlar ifade edilmektedir: “Başlangıçta Batı’da sadece Tengri vardı ve kötü ruhlar Doğu’da toplanmışlardı. Tengri insanı yarattı ve insan, kötü ruhlar yeryüzüne hastalıkları ve ölümü yayıncaya dek mutlu yaşadı. Tengri, hastalıklara ve ölüme karşı savaşabilmesi için insana Şamanı vermeyi kararlaştırdı ve bu amaçla kartalı yolladı. Fakat insan kartalın dilini anlayamadı, ve zaten tek bir kuşa da inanamazdı. Kartal Tengri’ye döndü ve O’nun kendisine konuşma yeteneğini bağışlamasını, yoksa insana Buryat halkından bir Şaman yollamasını istedi. Bu kez Tengri, kartala, yeryüzünde karşılaşacağı ilk insana Şamanlık hünerini aşılamasını emrederek onu gerisingeriye yolladı. Yeryüzüne dönen kartal, ilk olarak, bir ağacın gölgesinde uyumakta olan kadını gördü, ve onunla cinsel ilişkiye geçti. Birsüre sonra kadın kuşa bir oğul verdi, ve bu oğlan ‘ilk Şaman’ oldu. Bir başka versiyona göre, kartal ile ilişkisinin ardından kadın, ruhları gördü, ve kendisi Şaman oldu

 

Bu satırları yazan kişi olarak kanımca, sözkonusu Buryat öyküsünün ikinci versiyonu, yani kadının kendisinin şaman olması, anaerkil toplumun gücünü yitirmediği döneme özgüdür. Kadının daha güçlü olduğu bu toplumsal yapıda ilk şamanlar, zaten kadınlardır. Daha sonra, ataerkil topluma geçilirken şamanlar, erkeklerden olmaya başlamıştır. Buna karşın, bazı toplumlarda erkek şamanlar da, kadın kılığında ayinler yapmışlardır... Anlaşılan, kartal ile ilişkiye girip -ileride şaman olacak- bir oğlan doğuran kadın öyküsü ise, toplumun artık ataerkil bir yapıya kavuşmuş olduğu dönemle ilgilidir ama, olayın kökeninde halen bir kadının durduğu belirtilmektedir...

 

Kuzeydoğu Sibirya’da yaşamakta olan Yakut (Sakha) Türklerinin inancına göre de, Şamanın yaratıcısı kartaldır. Yakut halkı, günümüzde yaşamakta olduğu doğu Sibirya’ya, Baykal gölü civarından göçetmiştir... Yukarıdaki öyküden ve Yakut inancından, hem Yakut ve hem de Buryat halklarının totemlerinin (koruyucu ruhun taşıyıcısının) kartal olduğunu farkediyoruz... Ayrıca ve asıl olarak, Buryat halkına özgü yukarıdaki öyküden, Şamanizm inancının anaerkil topluma özgü olduğunu, en erken Şamanların kadınlar olduklarını anlıyoruz. Giderek erkeklerin yavaş yavaş üste çıkmaya başladıkları göçebe toplum yaşamında, erkek Şaman olsa bile, anaerkil kültürün etkilerinin halen güçlü biçimde sürdüğünü, erkek Şamanın kökünün kadına ve kartala dayandırıldığını aynı öyküden görüyoruz... Ve zaten yine Mircea Eliade’nin yazdığına göre, birleşmiş Çin’in ikinci hanedanı olan Han Hanedanı (İ. Ö. 206- İ. S. 220) yıllarında, Koreli erkek Şamanlar, kadın giysileri ile işlerini yapmaktaydılar ve kadın olarak, “Bayan Şaman” (shamanesses) olarak anılmaktaydılar. Aynı yazar, Kore Şamanizminin kaynağını belirlemenin zorluğundan sözettikten sonra, Han döneminde Şamanların kafa giysisi olarak kullandıkları erkek geyik boynuzlarının eski Türklerin erkek geyik kültürü ile bağı olabileceğini, yazamaktadır... Sadece bu örnek, erkek şamanların kadın giysileri ile işlerini yapmaları örneği bile Şamanizmin ne ölçüde anaerkil kültürün ürünü olduğunu yansıtmaktadır...

 

Gök Türkler, Moğollar’da, Cengiz Kağan’da (Temuçin) olduğu gibi suya derin bir saygı beslemekte, ona kutsallık atfetmekte idiler. Bilindiği gibi Cengiz Kağan, bir ara, aynı nedenle nehirlerde yıkanmayı yasaklayacaktı... Diğer yandan Gök Türkler, ateşe de derin saygı göstermekte, çok yüksek bir değer biçmekte, kutsallık izafe etmekte idiler. Bazı araştırmacılara göre bunda, ilişkiye geçmiş oldukları İran toplumunun inancı Zoroastrianizm’in etkisi vardı. Ateşi “kutsal” sayan ve tapınaklarında sürekli yanan ateşler bulunan İran Zerdüştlüğü (Zoroastrianismi), onlara göre, Şamanizmi etkilemişti... Mircea Eliade’nin açıklık getirdiği aynı Şamanist inanca göre, ateşin havada danseden, şekilden şekle giren alevlerinin yardımı ile ruhlar gökyüzüne yükselirlerdi... İyi, günahsız, faziletli ruhlar, gök katmanlarında kendilerine yer bulabilirlerdi. Yer katmanları ise, şeytanın alanıydı, kötülerin cehennemi idi...

 

Kardeşine derin bir sevgi ve saygı besleyen Bilge Kağan’ın emri ile, önce, Kül Teğin’in ölümünün hemen ardından, Kül Teğin yazıtı dikilecekti. Bu, 3.75 metre yüksekliğinde dört yönlü bir taştır. Yazıtın batı yüzünde, Çin yazısı ile türkçe bir satır vardır... Aynı Kitabe’de, Kül Tiğin’in yaptıkları, Bilge Kağan’ın ağzı ile, ve övgüyle anlatılmaktadır. Atalardan, İstemi ve Bumin Kağanlar’dan sözedilmektedir. Daha sonra gelen yöneticilerin başarısızlıkları ifade edilmektedir. Sözkonusu taşın doğu yüzünde 40, güney ve kuzey yüzlerinde 13’er satır bulunmaktadır. Anlatımda, “yazıtın uğrak yerine dikildi, yazılanların unutulmaması ve anlatılanlardan ders alınması gerektiği”, ayrıca ifade edilmektedir...

 

Denis Sinor’un anlatımı ile, kardeşlerden Kül Teğin, daha dinamikti, ve önceden de ifade etmiş olduğum gibi, Bilge’nin Kağan olmasını O sağlamıştı. Bilge Kağan, kardeşine karşı derin bir minnattarlık duymuştu, borçluluk hissetmişti. Ayrıca bu -birbirine sadık- ikili, Orta Asya’da pek görülmeyen biçimde, Tonyukuk adında mükemmel bir yardımcıya sahip olmuşlardı... Aynızamanda Bilge Kağan’ın kayınpederi olan Tonyukuk, Denis Sinor’un ifadesi ile, Türk devlet ve yönetim tarzının sembolü idi. Çin’de eğitim görmüş olan ve Çin’i iyi tanıyan bu kişi, Tonyukuk, ulusal değerlerin ateşli bir savunucusu, ve Çin’in -dengeli- bir karşıtıydı. “Türklerin savaşcı ruhlarını bozar” gerekçesi ile O, Budizm’in ve Taoizm’in aralarında yayılmasını engelleyecekti. O, Türkler Çinlilerin yüzde biri kadarlar, azlar, o nedenle hareketli, ve dolayısı ile göçebe kalmalılar, diye düşünmekte idi. O’na göre Türkler, güçlenince saldırmalı, zayıflayınca dağlara ve ormanlara çekilmeli idiler... Yine O’na göre Türkler, eğer geleneklerinden, göçebe kültürlerinden vazgeçecek olurlarsa, Çinlilerin esiri olacaklardı...

 

Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi Çin’de eğitim görmüş olan Tonyukuk, Çindeki sistemi ve Çin aristokrasisine özgü düşünce tarzını çok iyi tanımakta idi ve bu düşünce tarzına uyum sağlayacak olan göçebe Türklerin hızla benliklerini yitirerek asimile olacaklarını, Çinlileşeceklerini doğru biçimde anlamıştı. Yine O’nun dediği gibi Budizm’in ve Taoizm’in göçebe Türkler arasında yayılması, Türklerin miskinleşmeleri sonucunu, savaşcı ruhlarının yokolması sonucunu doğuracaktı. Bu iki inanç biçimi de, sürekli güçlü bir eylem ve savaş isteyen sert göçebe yaşam tarzının sonunu getirebilirdi. Tonyukuk’un dedikleri doğru idi ama, sadece göçebe yaşam tarzı için, göçebe Türk kültürü için doğru idi. Denis Sinor gibi O’nun, Tonyukuk’un sözlerini mutlak gerçekler olarak kabuledersek, O’nu, “Türk devlet ve yönetim tarzının sembolü” biçiminde algılamaya kalkarsak, sadece yanlış yaparız... Çünkü, tüm halklarda olduğu gibi Türkler’de de devlet ve yönetim tarzları, tarihsel süreç içinde, sürekli yenilenmiştir, değişmiştir... Toplumsal gelişmeyi durdurmak olanaksızdır, ve diğer toplumlar gibi Türkler de tarihin akışı içinde değişerek toplumsal ilerlemeye ayak uydurabilmişlerdir. Şüphesiz halen dünyamızda sınırlı sayıda göçebe toplumlar bulunmaktadır ama, bunlar, gelişmiş toplumların gölgesin yaşamlarını sürdürmeye çalışan güçsüz varlıklardır...

 

Belki tarihi olayların sıralanışlarını doğru biliyor olmakla birlikte, Denis Sinor’un anlatımında, tarih ve sosyoloji bilimi açısından derin hatalar vardır... Birincisi, Gök Türk İmparatorluğu’nun yaşadığı dönemde, ve özellikle henüz göçebe katagorisi içinde olan toplumlarda, bir başka ifade ile toplumsal gelişmenin “orta barbar”lık basamağında olan halklarda, birçeşit “askeri demokrasi” ile yönetilen böyle yapılarda, ne feodal, ve ne de özellikle burjuva anlamda “ulusal bilinç” diye birşey yoktur, olamaz. Olsa zaten, farklı etnik kökenlerden aşiretler rahatça biraraya gelip federatif, veya konfederatif birlikler oluşturamazlar... Birtakım yararlar uğruna zaman zaman birbirleri ile de çatışan bu göçebelerin, asıl toplumsal çelişkileri, çatıştıkları asıl güç, toplumsal gelişmenin çok daha ileri basamaklarından olan, tarımdan elde edilen artık değer sonucu zenginleşip sınıflara bölünmüş olan, üretim ve meslek çeşitliliğine sahibolan Çin gibi medeni toplumlardı. Bu gerçek, sadece göçebe Türkler ile Çinliler arasındaki ilişkilere özgü değildi. Tüm göçebe barbar topluluklarla, önceden medenileşip karmaşık devlet yapılanmaları şekillendirmiş topluluklar arasında isürekli bir çatışma sürüp gitmekte idi. Bu barbar topluluklar eğer toplumsal gelişmenin daha alt aşamalarında iseler, zengin medeni toplumları talan etmekle, yakıp-yıkmakla yetiniyorlardı. Gelişmenin daha üst aşamalarında olanlar ise, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın da altını çizmiş olduğu gibi, yıkmış oldukları medeni toplum iktidarının, medeniyetin örgütlenmesinin yerini alıyorlar, kendilerinden de birşeyler katarak, Dr. Hikmet’in deyimi ile “medeniyete gençlik aşısı yaparak” gelişmeyi sürdürüyorlardı. Ve sonunda onlar da iç çatışma ve toplumsal çürüme süreci içine giriyorlardı... Bu sonuncusuna örnek olarak, Bizans’ın (Doğu Roma) yerini alan Osmanlı İmparatorluğu verilebilir sanıyorum. Gelişmenin daha alt basamağında olan Hun aşiretleri ise, talan etmenin, yakıp yıkmanın ötesine geçemedikleri, medeniyetin kurumlarını alamadıkları için, birsüre sonra dağılıp yokolacaklardı... Sonuçta, her iki alternatifte de, göçebe yaşam tarzının ve kültürünün yokolması sözkonusudur...

 

Yukarıda özetlenen barbar topluluklarla medenileşmişler arasında süregiden çatışma ile ilgili sözkonusu bilimsel gerçeğin ışığında, Denis Sinor’un Tonyukuk’u kastederek söylediği, “O, Türk devlet ve yönetim tarzının sembolü idi; ulusal değerlerin ateşli bir savunucusu” idi, gibi tanımlamalar kesinlikle yanlıştırlar. O, Tonyukuk, akan zaman içinde yokolmaya mahkum göçebe yaşam tarzının, göçebe kültürünün, göçebe örgütlenme biçimlerinin, kısacası geçmişte kalmaya mahkum olanın savunucusu idi. O’nun söyledikleri, göçebe kültürünün ve yaşam tarzının korunması açısından sonderece doğru idi, sadece bu açıdan doğru idi... Diğer yandan şüphesiz, Türklerin ve de diğer halkların tarih içindeki serüvenleri boyunca tek bir devlet biçimleri olamazdı ve olmadı... Tarih boyunca sabit bir “Türk devlet biçimi” ve “yönetim tarzı”; veya “İngiliz devlet biçimi” ve “yönetim tarzı”, diye birşey olmamıştır, olamaz. Devlet tarzları, akan zaman içinde değişen, ilerleyen teknolojilerle ve üretim biçimleri ile birlikte değişen toplumsal yapıya göre -belirli toplumsal sınıfsal temellerde- yeniden ve yeniden şekillenirler...

 

Göçebe toplumlarda, hatta feodal toplumlarda, günümüzdekine benzer, kapitalizmin egemen olduğu toplumlardakine benzer bir “ulusal bilinç” olmadığı gibi, ne Türkler’e, ve ne de herhangi başka bir halka özgü tek bir “devlet anlayışı”da mevcuttur. Zaten sözkonusu göçebe konfederasyonlarına, günümüzdeki anlamda “devlet” denemez. Uluslararası ilişkileri de içeren karmaşık toplumsal-sınıfsal ilişkilere, tarihi gelişimin düzeyine, egemen üretim tarzlarına göre devlet anlayışları, devlet biçimlenmeleri, aynı kalmazlar, değişirler. O nedenle, “Türk devlet ve yönetim tarzının sembolü” vs. gibi ifadeler, bir anlam ve gerçeklik taşımazlar. Öyle olsa zaten, daha sonraki Türk devlet örgütlenmelerinin Gök Türk örgütlenmesinden bir farkları olmazdı... Anlaşılan Tonyukuk, göçebe yaşam tarzını ve göçebe örgütlenme biçimini inançla savunan, sözkonusu yaşam tarzının ve bu yaşam tarzına özgü Türklüğün, bozkır göçebe kültürünün kaybolmasından korkan bir karakterdi. O, tarih içinde değişen farklı Türklüklerin değil, sadece bozkır göçebe Türk kültürünün sembolü idi, denebilir...

 

Sözkonusu göçebelerin, toplumsal gelişmenin çok daha üst basamaklarında olan Çinlilerle ilişkilerini yoğunlaştırıp onlarla karışmaya, evlilikler kurmaya başlamaları sonucu hızla Çinlileştiklerini, gelişmiş Çin kültürü içinde asimile olduklarını, savaşcı göçebe geleneklerini yitirdiklerini bilen Tonyukuk, anlaşılan, böyle bir sürecin önüne geçmeye çalışmaktaydı... Ayrıca, yalnız Çinlilerle değil, farklı medeni toplumlarla teması derinleştiren, hatta onları yenip başlarına geçerek yeni hanedanlar oluşturan tüm farklı göçebe toplumların, süreç içinde asimile oldukları, temasa geçmiş oldukları medeni topluma kendilerinden de birşeyler katarak onun içinde eriyip kayboldukları bir başka gerçektir...

 

Farklı kültürlerle zenginleşmiş olan İslam kültürü ile temasa geçen Türkler, nasıl yavaş yavaş bu kültürün çekim alanı içine girerek İslamlaşmışlarsa; yine Onlar, Türkler, Bizans’ı yenmelerinin ardından -göçebe kültürlerinden ve İslam geleneklerinden de birşeyler katarak- süreç içinde nasıl Bizans’a benzemişlerse, Mançurya’dan askeri güç olarak gelen, Altay dillerinden birini konuşan Tunguz aşiretleri de, iktidarı elegeçirip son büyük Çin hanedanını, Manchu Hanedanı’nı (1644- 1911) kurmalarının ardından, Çin kültürü içinde kısa sürede asimile olup eski kimliklerini yitirmişler, Çinlileşmişlerdir. Yine daha önceki paragraflardan birinde belirtmiş olduğum gibi, Çin’in kuzeybatısına egemen olan Wei (Si Wei; Pei Wei; 386- 535) hanedanı da Türk soyundan gelmekteydi. Onlar, Türk olan To-Pa; veya Toba; veya Tabgatch aşiretlerindendi ama, kısa süre içinde asimile olup Çinlileşmişlerdi. Yalnız burada, Cengiz Kağan’ın (Temuçin, 1155? veya 1166/ 67- 18 Ağustos 1227) 1215 yılında Çin’in kuzeyini fethetmesi ile başlayan ve asıl olarak Çin’in tümünü elegeçiren -Cengiz’in torunlarından- Kubilay Kağan (1215- 94) eliyle Çin’in tümüne egemen olan Moğol Yüan Hanedanı’nın (1206- 1368) serüvenini buna, asimilasyon süreçlerine bir ölçüde istisna olarak gösterebiliriz. Fakat onlar da, yüz yılı aşkın süre Çinlileşmeye direnmeyi başarmış olan Moğol Hanedanı da, Temür Kağan’ın (1294- 1307) ölümünün ardından, hızla Çin yaşam tarzına uyup göçebe atılgan ruhunu yitirmiştir. Yüan Hanedanı, bu Çinlileşmesinin bedelini, güneyde, Kanton’da başlayan bir köylü ayaklanması sonucu iktidarını yitirerek ödemiştir. Moğol Yüan Hanedanı’nın yerini, -dünyada porselenleri ile ünlü- Çinli Ming hanedanı almıştır. .. Örnekler uzar gider...                                                                                                                                                                                                                                                                                               

 

Doğu yüzünde 41, kuzey ve güney yüzlerinde ise 15’er satır bulunan Bilge Kağan Anıtı’nın batı yüzünde ise, -Kül Teğin anıtında olduğu gibi- çince bir metin bulunmaktadır. Silinmiş olan bu metinden sonra yine türkçe anlatım devametmektedir... Günümüzün Türkiye türkçesi ile tam metinleri mevcut olan bu yazıları, buraya olduğu gibi aktarmak, sözü çok uzatmamıza neden olur. Bu nedenle yazıtlardan, sadece bazı kısa bölümler aktaracağım... Bilge Kağan’ın oğlu Tenri Kağan tarafından 735 yılında dikilmiş olan anıtın metni, Bilge Kağan’ın yeğeni Yoluğ Teğin tarafından yazılmıştır... Bu anıtta tahribat oldukça fazladır...

 

Bilge Kağan Anıtı’da (735) yazılanların özetini yapmış olan Denis Sinor’dan bir aktarma yapabiliriz... “Ben [Bilge], zengin bir halk üzerine kağan olmadım. Karnı aç, sırtı çıplak, zayıf, ve korkmuş bir halk üzerine kağan oldum. Kardeşim Kül Teğin’e danıştım. Babamızın ve amcamızın kazandıkları şan ve çöhreti korumak için, Türk halkı uğruna, gece uyumadım, gündüz oturmadım [...] Ben Kağan olarak tahta oturduğumda, her yana dağılmış olan halk, öle yite, yayan ve çıplak olarak dönüp geldi. Halkı refaha kavuşturmak için 22 kez sefere çıktım [...] Ondan sonra, Tanrı’nın (Tengri’nin olarak çevrilse daha doğru olurdu- Y.K.) [Gök] (Tengri, aynızamanda Gök anlamınadır- Y.K.) lütfuyla, talihim olduğu için, ölmek üzere olan halkı dirilttim. Çıplak halkı donattım, az halkı çoğalttım

 

Yine, bu kez V. Thomsen’in 1896’da Fin-Ugur Cemiyeti’nde vermiş olduğu tebliğden alarak yazan René Grousset’ten aktararak, Kül Tegin anıtı hakkında kısa bir bilgi verelim. Bilindiği gibi Kül Tegin anıtı, Bilge Kağan Anıtı’ndan üç yıl kadar önce, 732’de dikilmiştir... Kül Tegin anıtında yazılanların birkısmı şunlardır: “Yukarıda mavi gök ve aşağıda yağız yer yaratıldığında, bunların arasında insanoğlu da yaratılmıştı. İnsanoğlunun üzerinde de atalarım Bumin Kağan ve İstemi Kağan yükseliyordu. Hükümdar olduktan sonra Türk soyunun törelerini ve devletini kurdular, ve hüküm sürdüler. Dünyanın dört bir köşesinde çok düşmanları vardı, fakat orduları ile üzerlerine yürüyerek, dünyanın dört bir köşesinde birçok kavmi yendiler ve barışa kavuşturdular. Onların başlarını eğdirdiler ve dizlerini çöktürdüler.Bizi doğuda Kadırhan ormanına, (Khingan dağları), geride (batıda) Demir Kapı’ya (Mâveraünnehir) kadar götürdüler. Birbirinden bu kadar uzak bu iki uç arasında Gök Türkler hakimdi. Bunlar, bilge kağanlar, kahraman kağanlardılar, bütün subayları da bilge ve kahramandı. Hepsi soylukdu, bütün kavim doğruydu.”

 

Maiyetindeki güvendiği biri tarafından zehirlenen Bilge Kağan, 25 Kasım 1734 günü yaşamını yitirecekti. Ölmeden önce O, kendisini zehirleyeni bulup cezalandıracaktı. Ve O’nun ölümünden 10 yıl kadar sonra, Göktürk Kağanlığı’nda, yeniden kargaşa, liderlik iddiaları ile aşiretler arasında çatışmalar başlayacaktı ve 744’te kağanlık dağılacaktı...

 

Yusuf Küpeli

Temmuz 2013

yusufk@telia.com  

 

 sonraki metin

 

bağlantılı metinler

 

Yusuf Küpeli, ALTAY DİL GRUBU VE TÜRK DİLLERİ VE KÜLTÜRÜ ÜZERİNE KISA GENEL BİLGİLER

 

Yusuf Küpeli, UYGURLAR, UYGUR DEVLETİNİN MANİCHAEİSM’İN RESMİ DİN OLARAK KABULÜ, BU DİNİN UYGUR TOPLUMU ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ, KAŞGARLI MAHMUD VE “DİVAN- U LUGAT- I TÜRK” ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, GÜNÜMÜZ BULGARİSTAN’INA ADINI VEREN VOLGA BULGARLARI, BULGAR DEVLETİ VE MACARLAR HAKKINDA KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, SELÇUKLU İMPARATORLUĞU ÖNCESİ İSLAM DÜNYASI, VE ABBASİ HALİFELİĞİ ÜZERİNE ÇOK KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, MÜSLÜMAN ARABLAR İLE TÜRKLERİN İLK TEMASLARI VE TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLMALARI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, BÜYÜK SELÇUKLU İMPARATORLUĞU ÜZERİNE ÇOK KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ, YA DA “RUM SULTANLIĞI” VE İLK HAÇLI SEFERLERİ ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, BABA İSHAK AYAKLANMASI, ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ’NİN MOĞOL İLHANLI (İL-KAĞANLIĞI) DEVLETİ’NİN VASALI HALİNE GELMESİ VE DAĞILARAK BEYLİKLERE AYRILMASI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, ALTIN ORDU (GOLDEN HORDE) YA DA KIPÇAK KAĞANLIĞI ÜZERİNE NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, I. Süleyman (Kanuni Süleyman, Muhteşem Süleyman) dönemi, Macaristan'ın alınışı, ilk Viyana kuşatması, diğer seferler, ayaklanmalar, İran Safavi Hanedanı ile savaşlar, ve Kürdistan olarak anılan coğrafyada yapılan idari düzenlemeler üzerine notlar  

metnin ilk bölümü için tıkla

METNİN DEVAMI: Kanuni Süleyman 2 (trajedilerin Kahramanı)

2. BÖLÜMÜN DEVAMI: Kanuni Süleyman 3

 

Yusuf Küpeli, MISIR’IN KISA GEÇMİŞİ, İSLAMLAŞMASI, FATIMİ MISIR, MISIR’DA TÜRK HANEDANLAR, ZENGİ HANEDANI, EYYUBİ MISIR, MEMLUKLULAR, VE BİR KIPÇAK TÜRKÜ OLAN BAYBARS ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, Mani, Manicheizm, Bogomilizm, Ban Kulin ve Şeyh Bedreddin üzerine çok kısa notlar

 

Yusuf Küpeli, ŞEYH BEDREDDİN, BÖRKLÜCE MUSTAFA, TORLAK KEMAL, VE AYRICA BEDREDDİN-MANİ PARALELLİKLERİ ÜZERİNE KISA NOTLAR

Yusuf Küpeli, OĞUZ TÜRKÇESİ KONUŞAN “AZERBEYCAN” HALKINA NEDEN “AZERİ” DENİLMEKTEDİR?, VE “AZERBEYCAN” ADININ ANLAMI ÜZERİNE KISA NOTLAR 

Yusuf Küpeli, TÜRK HALK EDEBİYATININ EN GÜZEL ÖRNEKLERİNDEN “DEDE KORKUT ÖYKÜLERİ” VE BU ÖYKÜLERİN HOMEROS’UN ODYSSEIA (ODYSSÉEN) DESTANI  İLE BAĞLARI ÜZERİNE ÇOK KISA NOTLAR

 

http://www.sinbad.nu/