Yusuf Küpeli, Geçmişten günümüze Ukrayna, Ukrayna tarihinden sayfalar, Batı’nın desteklediği Neo-Naziler, Kırım ve toplumsal politik kriz üzerine kısa notlar

 

 

      5) Sovyetler Birliği’ne Nazi saldırısı; Hitler’inki ile NATO-ABD jeopolitiği arasında varolan paralellikler; Nazi güçleri ile birleşen ve Nazi soykırımlarına katılan Ukraynalı faşistler; Stepan Bandera, OUN ve UPA örgütlenmeleri hakkında hakkında notlar

Hitler’in bir an önce Sovyetler Birliği’ne saldırmasını ve sosyalizmi yıkmasını bekleyen “demokratik” Batı’nın sessiz bakışları önünde Çekoslavakya’yı (1938 ve 1939) ve Avusturya’yı (Mart 1939) işgallederek dünya egemenliği operasyonunu başlatmış olan Hitler, I. Dünya Savaşı sırasındaki Alman askeri savaş stratejisinde olduğu gibi, önce, gelişmiş Batı’yı dize getirmek, Batı’nın ileri endüstrisine elkoyduktan sonra Doğu’ya yönelmek istemekteydi. Hitler, İngiltere (Büyük Biritanya) ve ABD ile barış yapmaya hazırdı ve zaten Almanya’da büyük ABD sermayesinin çok önemli yatırımları, ortaklıkları vardı (bak: Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar ; b. Hitler’i iktidara taşıyan Alman ve ABD tekelleri, pusuda bekleyen İngiltere ve Fransa, Sovyetler Birliği ve Nazi Almanyası, Polonya’ya saldırı ve II. Dünya Savaşı) Fakat onlar, Avrupa’yı bütünü ile Hitler’e terketmek, O’nu dünya egemeni yapmak niyetinde değillerdi...  

 

Hitler, Sovyetler Birliği’ne saldırmadan önce, cephe gerisini güvenlik altına almak ve Batı ile Sovyetler Birliği’nin muhtemel tüm bağlarını kopartmak amaçlarıyla, kuzeyde, Skandinavya’da, Norveç’te ve güneyde Balkanlar’da öncelikle egemen olmayı planlamıştı. O, bundan sonra Sovyetler Birliği’ne saldırmayı planlamaktaydı... Nazi Almanyası’nın önce Sovyetler Birliği üzerine saldırmasını iştahla beklemekte olan emperyalist Batı’nın düşlerinden haberdar olan ve zaman kazanmaya çalışan Stalin, 23 Ağustos 1939 günü, Alman-Sovyet Saldırmazlık Anlaşması, ya da Molotov-Ribbentrop Paktı olarak tanınan anlaşmayı yaşama geçirecekti...

 

Hitler için Ukrayna’nın tahılı, Kafkasya’nın petrolü çok değerli olmakla birlikte, Alman Jeopolitiği açısından Sovyetler Birliği’nin önemi tüm bunların ötesinde idi... O günün silah teknolojisi ve diğer teknik olanakları da gözününe alınarak üretilmiş olan bilim dışı Alman jeopolitiğine göre Hitler ve kurmayları, uçsuz bucaksız bir derinliğe ve zengin kaynaklara sahibolan, ve istila edilmesi çok zor olan Rusya’ya, ve ayrıca Kuzey Afrika’ya egemen olanın, dünyaya da egemen olabileceği düşünülmeteydi... Kısacası Hitler’in savaşı, -günümüzde ABD’nin vermekte olduğuna benzer- bir dünya egemenliği mücadelesi idi... O, semitik halkları ve Slavları yokederek, diğerlerini köleleştirerek, bin yıllık bir “ari” Germen egemenliği kurabileceğini sanmaktaydı. Hitler, I. Dünya Savaşı yenilgisinin ardından çok ağır koşullarla imzalanmış olan Versay (Versailles) “Barışı”nın (28 Haziran 1919- 10 Ocak 1920) Alman halkı üzerinde yaratmış olduğu maddi ve manevi baskıyı, eziklik duygusunu ve Yeni Ahit’ten (İncil) kaynaklanan Yahudi düşmanlığını, Hiristiyan dünyasında 2000 yıla yakın süredir yaşanmakta olan pogrom (bozmak, yıkmak, tahrib) geleneğini kullanarak geniş halk kitlelerini peşinden sürükleyebilmişti. O, ezik Alman halkına, “herkesten üstün oldukları” yalanını söylemiş, onlara temelsiz bir “üstünlük” duygusu aşılamıştı... Hitler’in anti-Semitizmi, ya da Yahudi düşmanlığı, kökleri İncil’e (Yeni Ahit) uzanan ve Hiristiyan dünyasında yaklaşık iki bin yıllık geçmişi olan bir geleneğin, “pogrom” geleneğinin, Yahudileri günah keçisi yaparak katletme geleneğinin biraz daha geliştirilmiş ve sistematikleştirilmiş biçiminden başka birşey değildi. Yani O, Hitler, halkı Nazi Partisi’nin arkasından sürükleyebilmek için, onları manupule edebilmek için, Hiristiyan dünyasında kökleri derinlerde olan toplumsal önyargılara, Yahudi düşmanlığı önyargısına hitab etmişti...

 

Günümüz Ukraynası’nda, “liberaller” ile birleşmiş olan Neo-Nazi güçleri sözde “demokrasi” adına destekleyen Batı’nın ve ABD’nin “demokratik” yönetimlerinin jeopolitik perspektifleri, ve uluslararası politikaları, Hitler’in aynı konulardaki görüşlerinin yeni zamana uyarlanmış olmasından öte birşey değildir... ABD emperyalizmi, ABD mali-sermayesi, artık kendi kıtasına sığmadığı, denizaşırı ülkelere yayılma amacına yöneldiği, bu nedenle güçlü bir donanmaya gereksinim duyduğu sırada, Amerikalı Amiral Alfred Thayer Mahan (1848- 1929), “Denizlerde güçlü olanın dünya ticaretini, zenginliklerini ve ekonomik kaynaklarını daha rahatlıkla denetleyebilecegini ve savaşları kazanacagını...”, öne sürmüştü... ABD donanması, artık, II. Dünya Savaşı’nın ardından denizlerde egemen gözükmektedir... Diğer yandan, Hitler jeopolitiğini derinden etkilemiş olan İngiliz politik coğrafyacısı Mackinder’in (Sir Halford John Mackinder, 1861- 1947) teorisine göre ise, “Dünya egemenliği için Rusya merkez ülke konumundadır!”. O’nun gözünde, dünya egemenliği için, en önemli alan, merkezi Eurasia (Avrasya, 30ncu paralelin kuzeyinde kalan ve Pasifik’ten Atlantik’e dek uzanan devasa coğrafya; alt kıta Hindistan dışında kalan Asya Kıtası ve Kuzey Afrika’yı içine alan Avrupa Kıtası.) idi ve burasının merkezinde Rusya bulunmaktaydı. Aynı jeopolitik teorisine göre, “Rusya’ya ancak Doğu Avrupa’dan hava gücü ile saldırılabilir”, idi... Kısaca Mackinder, Avrasya ile birlikte Afrika Kıtası’na sahibolanın dünyaya egemen olacağını düşünmekteydi. O, bu iki büyük kara parçasını, “dünya adası” olarak adlandırmaktaydı... Nitekim Hitler, Doğu Avrupa’ya yerleştikten sonra Rusya’ya saldıracaktı. Yine O, Kuzey Afrika’da egemenlik peşinde koşacaktı- o yıllarda Afrika denince asıl stratejik önemi olan yer, Kuzey Afrika idi...

 

NATO’nun Mackinder’in teorisini dikkate aldığı bilinmektedir... Günümüzde denizlerde egemen olan ABD’nin, nerede ise tüm Afrika ülkelerinde birer askeri üssü bulunmaktadır. Libya gibi -yakın zamamana kadar- egemen olamadığı Afrika ülkelerine de ABD ve ABD’nin Batı Avrupalı ortakları, “Arab Baharı” entrikası ile ve kendi servislerinin örgütlemiş olduğu kökten dincileri kullanarak yerleşmişlerdir. Yine onlar, Tunus’ta bulunan Laik rejimi yıkmışlardır ve şimdi de Suriye’ye yerleşmeye çalışmaktadırlar... Denizlere ve Afrika’ya yerleşmiş olan ABD, İskandinavya’dan güneye doğru, tüm Doğu Avrupa, Balkanlar, Akdeniz ülkeleri Arab yarımadası, birkısım Orta Asya ülkeleri, Afganistan, Güney Asya ve Pasifik ülkeleri boyunca binlerce askeri üs ve tesisle Rusya’yı ve Çin’i çembere almıştır. ABD, Rusya’yı ve Çin’i devirerek, gerçek anlamı ile dünya egemenliğini, Hitler’in düşü olan “bin yıllık dünya imparatorluğu”nu ilanetme peşindedir...

 

Nüfusu 7 milyarı aşmaya başlamış dünyamızdaki tüm askeri harcamaların yarısını tek başına yapan 350 milyon kadar nüfuslu ABD, dünya düzeyinde sayıları iki bine yaklaşan askeri üsleri ile Rusya’ya ve Çin’e son darbelerini vurmaya hazırlanmaktadır. Nükleer başlıklı kıtalararası füzelerin kullanıma hazır olduğu böyle bir dünyada ABD’nin çılgınca dünya egenliği peşinde koşmasının mantıki bir açıklaması olamaz ve bu çabanın çılgınlık olduğunu Senato’nun ve Beyaz Saray’ın patronlarının bilmemesi de olanaksızdır. Fakat malesef mevcut emperyalist politikalar, insan aklı ile değil, insan aklını kendisine tutsak etmiş olan askeri-endüstri komplekslerin azami kâr hırsları belirlemektedir. İnsan, ve asıl olarak gücü elinde tutanlar, kendi üretmiş oldukları nesnelerin ve kurumların tutsağı haline gelmişlerdir; yabancılaşma, herhangi bir çağda olmadığı kadar derinleşmiştir. Umarım kollektif insan aklı ve kitle gücü, bu deliliği durdurabilir ve zaten bu bilince yardımcı olmak amacıyla yazmaya çalışmaktayım...

 

ABD, Güney Pasifik’i, yeni askeri stratejisinin merkezi haline getirirken, Doğu Avrupa’ya ve Rusya’nın güneyindeki Türkiye’ye, nükleer başlıklı füzeleri ve “uzay savaşı” ekipmanları, radarları ile yerleşmiştir. İsveç’in ve Norveç’in kuzeyinde, NATO hava güçleri ve henüz NATO’nun resmen üyesi olmayan İsveç’in hava kuvvetleri birlikte tatbikatlar, Rusya’ya saldırı tatbikatları yapmaktadırlar. Ortada böyle bir durum gözükmemesine karşın, İsveç’in sağcı hükümetinin başbakanı, bir Rus tehdidinden sözetmekte, askeri harcamaları arttırmaktan ve İsveç hava kuvvetleri için yeni 70 askeri saldırı uçağı Jas Gripen daha üretmekten dem vurmaktadır...

 

Aslında, Rusya’da bulunan siyasi rejimi beğenip beğenmemenin ötesinde, durup biraz düşününce, Rusya’nın İsveç’i veya herhangi bir Avrupa ülkesini tehdit etmesi, buralara saldırmaya kalkması için mantıklı, akla uygun bir neden bulabilmek olanaksızdır. Gelişmiş bir endüstrisi ve uçsuz bucaksız topraklara, zengin doğal kaynaklara, petrole, doğal gaza ve değerli minerallere sahibolan, Batı’nın enerji gereksiniminin en büyük kısmını sağlayan Rusya’nın, ne İsveç’e veya bir başka bir Avrupa ülkesini saldırabilmesi için, aklını kaçırmış olması gerekir. Ticaretini, doğal gaz ve petrol ihracatını, ekonomik kazançlarını kökten sabote edebilecek bir savaştan, yıkımdan başka bir kazanç getirmeyecek olan bir savaştan, gerilim politikalarından Rusya’nın ne gibi bir kazancı olabilir ki? Tam tersine böyle bir gerilim durumu, Rusya’nın ekonomisini, Avrupa’ya enerji ihracatını, diğer ticari eylemlerini tehdit edeceği, Atlantik’ten Pasifik’e dek kurulabilecek devasa barışcı bir pazarı kökten sabote edebileceği, herşeyden önce dünyayı bir varlık-yokluk sorunu ile karşı karşıya getirebileceği için, Rusya’nın gerilim istemediği açıktır...

 

Yaratılacak gerilimin kime kazanç sağlayacağını görebilirsek, bu “Rus tehdidi” mavalının gerisinde kimin olduğunu da anlayabiliriz... II. Dünya Savaşı sürecinde ve sonrasında ekonomisi askerileşmiş olan; başlatmış olduğu “Soğuk Savaş” sürecinde yaptığı askeri ihracatları ile milyarlar kazanan; yedi milyarlık dünyadaki tüm askeri harcamaların yarısını 350 milyonluk nüfusu ile tek başına kendisi yapan; kışkırtmış olduğu “Körfez savaşı” ile birlikte yeniden silah ihracatından tatlı kazançlar sağlamaya başlayan; Atlantik’ten Pasifik’e dek barışcı devasa bir pazarın oluşmasından, yani Batı ile Rusya’nın ve Çin’in birşekilde ekonomik olarak birleşmesinden ölesiye korkan; bu nedenle dünya düzeyinde gerilimi pompalayanın, yeni bir “Soğuk Savaş” ortamı yaratabilmek amacıyla “uzay savaşları projesi”ni yeniden diriltenin, gerilim politikalarından, yerel ve bölgesel çatışmalardan, savaşlardan yarar umanın ABD den başkası olmadığı ortadadır... Rusya’nın zengin kaynaklarında ve pazarında gözü olanın, bu nedenle CIS’i parçalamaya çalışanın, Rusya’nın çevresine sürekli yeni askeri üsler kuranın ABD orduğunu görmemek için kör olmak gerekir. ABD’nin dünya düzeyindeki 800 askeri üssünün ez,c, çoğunluğu Rusya’yı ve Çin’i çevrelemektedir...

 

ABD Dışişleri Bakanlığı’nı (State Department) ve Pentagon’u bir koçbaşı gibi kullanan askeri-endüstri komplekslerin, bazı uluslarüstü tekellerin, böyle bir uluslararası gerilimi kışkırtmakta oldukları bellidir. Diğer yandan, gelişmiş İsveç askeri teknolojisinin ABD askeri-endüstri kompleksleri ile ortaklıklarını, ve ayrıca “Rus tehdidinden” sözeden sağcı partinin başkanının tüm bu militarist güçlerle bağlarını ve aynı partinin 1980’li yıllarda da nötron bombası savunuculuğu yapmış olduğunu hatırlamakta yarar vardır... Daha yeni, bir önceki iktidar döneminde İsveç’i yönetenler, herhangi bir dış tehdit kalmadığı gerekçesi ile askeri bütçede büyük kısıtlamalara gitmişlerdi. Şimdi birdenbire ne değişti de “Rus tehdidi başladı?”, sorusuna mantıki bir yanıt vermek olanak dışı gözükmektedir. Zaten siyasi iktidarın da bu konuda halkı aydınlatmaya çalıştığı da yoktur ama, İsveç Dışişleri Bakanı’nı Ukraynalı faşistlerin, Neo Nazilerin gösterileri içinde yansıtan fotoğraflar bazı İsveç gazetelerinde gözükmektedir...

 

Gerilim politikaları, dünya egemenliği peşinde yüzlerce ve yüzlerce askeri üsle Rusya’yı ve Çin’i çembere almaya çalışan ABD yönetiminin temel politikalarıdır. Tekrarlamak gerekirse, yeryüzünde ABD’nin 800 tane askeri üssü bulunmaktadır ve bunların çoğunluğu Rusya’yı ve Çin’i çevrelemektedir- doğrudan askeri amaçlı olmayanlarla birlikte tüm ABD üslerinin sayısı bin civarındadır. ABD, dokuz farklı askeri komutanlık ile tüm dünyayı kontrol etmeye çalışmaktadır... ABD, sözkonusu masraflı saldırganlığına Avrupa ülkelerini de ortak etme ve AB ile Rusya arasında gelişen ticareti baltalama amaçlarıyla, bir “Rus tehdidi” hayaleti üretmektedir... Yugoslavya bombardımanı (1999) ile birlikte görev anlayışını değiştirip iyice saldırganlaşan, içine sürekli yeni üyeler almaya başlayan NATO, ortak bir savunma aygıtı olmanın çok ötesinde, ABD’nin genişleme ve dünya egemenliğini sağlama çabalarının aracı konumundadır...

 

Tekrar doğrudan Ukrayna’ya dönecek olursak... Sovyetler Birliği’nin kuruluşu sürecinde, içsavaş yıllarında, Beyaz Orduların asıl saldırı üsleri olan Ukrayna’ya ABD’nin yerleşmesi, ABD’nin nükleer başlıklı füzeleri ile Rusya’nın kalbine bukadar yaklaşması, mevcut göreceli dünya dengelerini bütünüyle bozacaktır ve dünya düzeyinde gerilimi çok daha fazla arttıracaktır... 

 

Çok önceden de yazmış olduğum gibi onlar, Avrupa ve ABD, Türkiye’den çok önce ve kesinlikle Ukrayna’yı AB’ye almaya çalışırlarken ve ayrıca Ukrayna’yı NATO’nun yeni üyesi haline getirmeyi düşlerlerken, yüzlerce NATO ve ABD üssü ile çembere almış oldukları Rusya’nın kalbine bir adım daha yaklaşmayı planlamaktadırlar. Tekrarlamak gerekirse ABD ve yakın bağlaşıkları, Rusya’yı ve Çin’i düşürerek, ABD’nin dünya egemenliğini perçinlemeyi planlamaktadırlar... Tüm “demokrasi” gürültülerinin ve yalanların gerisindeki asıl hesap budur. Ve zaten NATO’cu güçlerin Ukrayna’da Neo Nazi partileri, örgütleri destekliyor olmaları, atılan “demokrasi” çığlıklarının gerçek içeriğini açıkça sergilemektedir... Bu hesap, yani dünyanın tek egemeninin ABD olması hesabı kaza ile gerçekleşirse eğer, Türkiye gibi ABD’nin akıntısına kapılmış giden akılsız uyduların kazanacakları, kölelikten öte yeni birşey olmayacaktır. Ukrayna’nın NATO üyesi olması, Batı ve NATO açısından Türkiye’nin bölgedeki önemini sonderece azaltacaktır ve kölelik koşulları Türkiye’ye daha fazla dayatılacaktır... Yine aynı karanlık planın gerçekleşmesi durumunda, ne İsveç gibi ülkelerde ve ne de değişik ölçülerde benzerlerinde, “demokrasi” denen sistemin kırıntısı bile kalmayacaktır... Sözkonusu faşist dünya egemenliği hesabına, ABD’nin tek dünya egemeni olma planına karşı çıkmak, Rusya’da veya Çin’de varolan rejimleri onaylamakla alakalı olmayıp, sadece ve sadece uluslararası ilişkiler açısından dengeli bir dünyanın, dolayısı ile göreceli demokratik bir dünyanın varlığını savunmakla ilgilidir. Daha demokratik bir dünyaya, uluslararası güç dengelerinin bozulmadığı, tek bir egemenin olmadığı, sorunların barışcı yöntemlerle çözülebildiği koşullarda varolabilir...

 

II. Dünya Savaşı’nı başlatmış olan Nazi Almanyası’nın  Polonya’yı işgali operasyonu, sözkonusu Nazi stratejisinin ön adımlarından biriydi... Hitler’in planlarına göre, Leningrad’ın, Moskova’nın ve Stalingrad’ın düşmesi, kuzeyden Kafkasya üzerinden ve güneyden Kuzey Afrika üzerinden ilerleyecek olan Nazi güçlerinin İran platosunda birleşmeleri ile egemenlik operasyonu tamamlanmış olacaktı. Batı Avrupa zaten Hitler’in elindeydi. Yine O, Hitler, İngiltere ve ABD ile anlaşmaya çalışmıştı ama, bu gerçekleşmeyecekti... Hitler’in hesabına göre, zaten önceden Batı’yı “dize getirmiş” olan Nazi Almanyası’nın Rusya’yı (Sovyetler Birliği’ni) ve Kuzey Afrika’yı elegeçirmesi ile Nazi Almanyası’nın “bin yıllık dünya egemenliği” başlamış olacaktı... Fakat Hitler, ancak 12 yıl iktidarda kalabilecek ve bu süre içinde 4.5 milyon Almanın, 27 milyonu aşkın Sovyet vatandaşının ve toplam 70 milyonu aşkın insanın ölümüne neden olacaktı. Şüphesiz tüm bu felaketlerin tek sorumlusu O değildi ama, yine de baş sorumlu O ve O’nu desteklemiş olan Alman mali-sermayesi ve Alman mali-sermayesi ile ortaklıklar kurmuş olan birkısım ABD mali-sermayesi, Wall Street idi... ABD ve İngiliz Hava Kuvvetleri savaşın sonuna doğru Almanya’yı yerlebir ederlerken, pilotların ellerindeki haritalarda, ABD yatırımlarının olduğu merkezler, vurulmamaları gereken yerler olarak işaretlenmişti...

 

Hitler’in Polonya’yı işgal için kendince geçerli bir neden bulamaması düşünülemezdi. Ortada ikna edici bir neden yoksa, “neden” üretilirdi... Gerçek, Nürnber Duruşmaları (1945- 46) sırasında tüm çıplaklığı ile ortaya çıkacaktı. Polonya’ya yönelik provokasyonu organize edenlerin başındaki kişilerden birincisi, toplama-imha kamplarının, Varşova Gettosu’nun, kitle kıyımlarının baş mimarı ve Heinrich Himler’in emrinde SS’in ikinci (pratikte birinci) kişisi olan -sahteciliklerin azizi- Reinhard Heydrich (1904- 1942) idi. Heydrich, Hitler muhalifi olan, ve 20 Temmuz 1944 günü Hitler’e yapılan başarısız süikast girişiminin ardından tutuklanıp idam edilen Alman Amirali ve askeri istihbaratın eski şefi Kanaris’in (Wilhelm Franz Canaris, 1887- 1945) emrinde kripto subayı olduğu sırada, ahlaksızlık nedeniyle donanmadan kovulan eski bir denizci idi. Donanmadan kovulmasının ardından O, Nazi Partisi içinde kariyer yapacak, ve 27 Mayıs 1942 günü Berlin’den Prag’a giden anayolda, Prag yakınlarında, iki yurtsever Çek partizanı tarafından ağır yaralandıktan sonra, 4 Haziran günü Prag Hastahanesi’nde ölecekti... Polonya’ya yönelik karanlık organizasyonun, daha doğru ifadesi ile provokasyonun ikinci baş mimarı ise, Gizli Devlet Polisi GESTAPO’nun şefi Heinrich Müller adlı kriminal karakterden başkası değildi...

 

Sözkonusu iki karanlık karakter, Reinhard Heydrich ve Heinrich Müller, şüphesiz Hitler’in bilgisi dahilinde, 31 Ağustos 1939 gecesi, Polonya askeri üniformaları giydirilmiş küçük bir Alman komando gurubu ile -güneyde, Polonya sınırına çok yakın bir yerde- Alman Gleiwitz radyo istasyonunu elegeçirecekler ve buradan Polonya dilinde kısa bir mesaj yayınlayarak, Polonya adına Almanya’ya savaş ilanedeceklerdi... Alın size yeterli “mazeret”... Ertesi gün, 1 Eylül 1939 günü, Nazi orduları Polonya’yı işgale başlayacaklardı. Böylece, 70 milyonu aşkın insanın yaşamına malolmuş olan II. Dünya Savaşı başlamış olacaktı... Gleiwitz, günümüzde, ülkenin güneyinde, Polonya sınırları içindedir...

 

(Parantez dışı hemen belirtmek gerekirse... İlginçtir, Mart 2014’te internete düşen ve ardından varlıkları Dışişleri Bakanlığı tarafından doğrulanan bazı ses kayıtlarından, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ofisinde aralarında konuşan Bakan, Genelkurmay ikinci başkanı, MİT başkanı ve daha bir kişiden biri, MİT başkanı olduğu söylenen kişi, Suriye’ye saldırı için gerekçe bulmak amacıyla, Suriye içine dört adam yollamayı ve Suriye’den Türkiye’ye sekiz füze attırarak Suriye’yi istila için gerekçe yaratmayı önermektedir. Bu karanlık moraldışı planın, Hitler’in, ve şüphesiz Reinhard Heydrich’in Polonya’ya saldırı gerekçesi yaratma planından esinlenmiş olduğu gün gibi ortadadır... Eğer vaktiyle birisi, Hitler’in karanlık planlarını açık etmiş olsa idi, o kişi, Hitler ve çevresi tarafında, “vatan haini” ilanedilecekti. Gerçekte, vatan eğer bir ülkenin halkı ise, Alman halkına, kısacası vatana asıl ihanet edenler, başlatmış oldukları savaşla Almanya’nın yıkımına neden olan Hitler ve kurmaylarından, Reinhard Heydrich gibi kiriminal unsurlardan başkası değildi, değildir... Türkiye Dışişleri Bakanlığı ofisinde kurgulanan Suriye’ye saldırı tezgahı, Nazi Almanyası’nda yaşanmış olanı anımsatmaktadır. Ülkeyi özel çiftlikleri gibi gören bir avuç soyguncu, hırsız, rüşvetci politikacı, halkın gerçek düşmanı din taciri maskeli vatan haini, karanlık planlarını açığa çıkartmış olanlara, “vatan haini” yaftasını yapıştırmaya çalışmaktadır. Onlar, Dışişleri Bakanlığı ofisinde hazırlanmış olan savaş tezgahını halka duyurmuş olanları “vatan haini” ilanetmektedirler... Vatan eğer bir ülkenin yaşayanları ise, kimin vatan haini olduğu gün gibi ortadadır...)

 

Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Molotov ile Nazi Almanyası için aynı görevi yerine getirmekte olan Ribbentrop arasında 23 Ağustos 1939 günü imzalanmış olan saldırmazlık paktı, biryanıyla sosyalist, komünist partiler içinde bölünmelere yolaçarken, diğer yanıyla Sovyetler Birliği’ne, Staline, biraz da olsa zaman kazandırtacaktı. Fakat diğer yandan Stalin’in en büyük yanlışlarından olan Kızıl Ordu içindeki tasviyeler, Sovyet güçlerinin ilk Nazi saldırısı karşısındaki direnişlerini büyük ölçüde zayıflatacaktı... Stalin, “Troçkist oldukları” şüphesi ile, muhtemelen birçok sahte belgenin ve ihbarın da etkisi altında kalarak, 30 bin kadar Kızıl Ordu subayını idam ettirtecekti. Üç tanesi maraşal olan en üst düzeyde 80 kadar Kızıl Ordu komutanı, işkenceli sorgulardan geçirilerek idam edileceklerdi. Sovyetler Birliği’nin kuruluşuna çok büyük katkılar yapmış olan Kızıl Ordu’nun komutanı Maraşal Mikhail Tukhachevsky, Troçkist olduğu şüphesi ile Mayıs 1937’de tutuklanıp, işkenceli bir sorgu sürecinin ardından, 11 Haziran 1937 günü öldürülmüştü...

 

Aslında, yukarıda özetlenmiş olan gerçekler, korkunç olaylardı. Sözkonusu akıldışı devlet terörünün, daha doğrusu Stalin’in akılsızca terörünün ardından, geride kalan Kızıl Ordu subaylarının ve askerlerinin Nazilere karşı savaşabilecek morali bulmaları, kolay anlaşılabilir bir iş değildir... Yine kanımca, sınırlı bir pazar ekonomisine olanak sağlayan Lenin’e ait “Yeni Ekonomi Politika”yı (NEP) terkederek, tarımda kollektivizmi hızla yerleştirme düşü ile yaklaşık 10 milyon kadar “kulak” adlı zengin köylüyü öldüren Stalin’in yanlış politikaları, Nazi güçlerinin, özellikle Ukrayna’da, kendilerine -sınırlı da olsa- bir kitle tabanı yaratabilmiş olmalarına yardımcı olmuştur. Çünkü, öldürülmüş olan “kulak”ların önemli bir çoğunluğu, Ukrayna’da yaşamaktaydı. Stalin’in 1930’lu yılların başlangıcında başlatmış olduğu kollektif tarıma geçiş kampanyası, Ukrayna’da ciddi bir direnişle karşılaşmıştı. Britannica’da varolan bilgilere göre Stalin, Ukrayna’da, beş milyon kadar köylünün yaşamını sonlandırmıştı. Stalin’in bu politikasının,  faşist güçlerin kitle tabanı bulmalarına yardımcı olmadığı söylenemez... Diğer yandan, Ukrayna’da faşistlerin kendilerine bir kitle tabanı bulabilmelerinin nedenleri arasında, çok farklı tarihi olaylar, kökleri derinlere giden Katolik-Ortodoks çelişkileri, geçmişte Ukrayna üzerinde yaşanmış olan Polonya ve Avusturya istilalarının izleri de vardır...

 

Diğer yandan şüphesiz, günümüzde, demokratik olmayan yollarla iktidarı gaspetmiş olsalar bile, faşistlerin Ukrayna’da bir taban bulabilmiş olmalarının gerisinde, devrilen yönetimin hataları, yaşanan yolsuzluklar olduğu kadar, tekrarlamak gerekirse, tarihi nedenler de vardır... Daha önce kısa kısa anlatmış olduğum gibi, ülkenin batısı, uzun sürelerle Katolik Polonya’nın, ve ardından Katolik Avusturya-Macaristan imparatorluğunu, Habsburg Hanedanı’nın elinde kalmıştır. Sonuçta buralarda farklı bir kültürel yapı şekillenmiştir... Nazi istihbaratı, özellikle bu bölgede, mükemmel biçimde örgütlenebilmiştir... Nasıl -II. Dünya Savaşı yıllarında Hitler’in safında yüzbinlerce insanı katletmiş olan- Hırvat faşist örgütü USTAŞA veya USTASHA Vatikan tarafından beslenip günümüze dek taşınmışsa, Hırvatistan gibi Katolisizm’e bağlı olan Batı Ukrayna’da da benzer süreçlerin işlediğini düşünmemek olanaksızdır. Tarihi Katolik- Ortodoks çelişkisi, anlaşılan, Neo-Naziler (faşistler) tarafından kullanılmıştır ve yine faşistler asıl olarak Katolik bölgesinde taban bulabilmişlerdir... Fakat bu durum, beş milyon kadar Ukraynalı’nın Kızıl Ordu ve partizan güçlerinin saflarında Nazilere karşı savaşmış oldukları gerçeğini değiştirmez...

 

Hitler, ani bir atakla Moskova’yı düşürebileceğini, Sovyetler Birliği’ni kolayca teslim alabileceğini hayaletmişti... “Kutsal Roma İmparatoru” ünvanına da sahip Alman kralı ve III. Haçlı Seferi’nin önderi I. Frederick Barbarossa’nın adından esinlenerek O, Hitler, Sovyetler Birliği’ne yönelik ani saldırısının adını, “Barbarossa Operasyonu” olarak koymuştu. Hitler, yıldırım hızı ile hedeflerine ulaşacağına inanarak Sovyetler Birliği’ne yönelik ani saldırısını 22 Haziran 1941 günü başlatacaktı. Başlangıçta Nazi birlikleri hızla ilerleseler de, sonuçta, I. Frederick Barbarossa hedefine yaklaşamadan, 1190’da, Silifke çayında nasıl boğularak yaşamını yitirmişse, Hitler’in orduları da Rusya içlerinde, Moskova ve Stalingrad önlerinde boğulup yokedileceklerdi. Bin yıllık bir imparatorluk düşleri kuran Hitler, akıl dışı ırkcı düşlerini gerçekleştiremeden, 12 yılık kısa iktidarının sonunda, kendi elleriyle yaşamına sonverecekti...

 

Nazi Almanyası, o güne dek görülmemiş bir güçle, kuzeyden güneye 2 900 kilometrelik bir cephede üç koldan saldırıya geçecekti... “Barbarossa Operasyonu”na, üç milyon asker, 3 300 savaş tankı, 600 bin diğer tür araç, yedi bini aşkın top, 2 700 savaş uçağı, 625 bin (bazılarına göre 750 bin) at katılmıştı... Kuzey Ordu Gurubu Leningrad’a, Merkez Ordu Gurubu Moskova’ya, Güney Ordu Gurubu ise Kiev’e yönelmişti... Leningrad, Nazi kuşatmasına 900 gün direnecek, teslim olmayacaktı... Diğer Nazi ordu gurupları ise, Moskova ve Stalingrad önlerinde durdurulacaklardı. Daha güneyden ilerleyen Nazi birlikleri Kırım’a gireceklerdi ama, Azak Denizi’nin ötesinde, Kuzey Kafkasya’da, eski Sarmat Konfederasyonu’nun kalıntısı olan Oset halkının topraklarında patinaj yapmaya başlayacaklar, daha ileriye gidemeyeceklerdi... Küçük Oset halkı, nüfuslarına oranla, en çok kahramanlık madalyası almış olan Kızıl Ordu askerlerini çıkartmıştı...

 

Nazi güçlerinin durdurulmuş olduğu Stalingrad savaşlarının ardından, Ukrayna’nın kuzeydoğu sınırlarının hemen kuzeyindeki ve Stalingrad’ın -kuş uçuşu- 600 kilometre kadar batısındaki Kursk’da, her iki taraftan da biner tankın ve zırhlı aracın katılmış olduğu dünyanın en büyük tank savaşı (5 Temmuz- 23 Ağustos 1943), Nazi güçlerinin kesin sonlarını belirleyecekti. Artık onlar, inlerine doğru sürülmeye başlanmışlardı... Stalin’in çok önceden ABD’den ve İngiltere’den israrla talep ettiği yeni cephe, Nazi Almanyası’nın batısında bir cephe açarak Sovyetler Birliği’nin yükünü hafifletmeleri istemi, ancak, Kursk zaferi ile birlikte Kızıl Ordu’nun Batı’ya doğru ilerlemeye başlamasından epey sonra, Kızıl Ordu 20 Mart 1944’de Macar ovalarına girdikten, aynı yılın Mayıs ayının başlarında Kırım’ı elegeçirdikten, Haziran 1944’de Litvanya ve Polonya sınırına yaklaşırken başlayacaktı... Kızıl Ordu’nun Kursk zaferinden 11 ay sonra, Batı, 6 Haziran 1944 günü, Fransa’nın kuzeyine, Normandiya kıyılarına “Operation Overlord” adıyla çıkartma yapacaktı... Nazi güçlerinin Kızıl Ordu karşısında kesin biçimde yenilmiş olmalarından sonra başlamış olan ve “D-Günü” olarak ta bilinen bu çıkartmanın gerçekte asıl hedefi, tüm Avrupa’nın komünist olmasını engellemekti... Nazi istihbarat bilgileri, yöntemleri ve kısacası Nazi mirası, emperyalist Batı’nın yeni patronu ABD tarafından devralınacaktı. Nazi mirası, Truman (Harry S. Truman, ABD başkanlığı, 1945- 53) tarafından başlatılacak olan “Soğuk Savaş”ın malzemesi haline getirilecekti...

 

Daha önce anlatmış olduğum gibi, 882 yılında ilk Rus devletinin, Kiev Rus’un başkenti olan Kiev, 19 Eylül 1941 günü Nazi birliklerinin eline düşecekti... Kiev’e girmiş olan Nazi güçlerinin ilk işleri, 29- 30 Eylül günleri, 30 bini aşkın Yahudiyi, bir anlatıma göre 33 bin 700 kadar Yahudiyi ve elegeçirbilmiş oldukları komünistleri, Kiev’in biraz kuzeyindeki Babi Yar adlı derin bir dere yatağında (ravine) katletmek olacaktı. Hitler, “günah keçisi” olarak kullandığı Yahudilerden başka, savaş sırasında, özellikle parti komserlerinin, Sovyet askeri birliklerinde bulunan komünist parti komserlerinin öldürülmelerini emretmişti... Kiev’de yaşamakta olan 225 bin kadar Yahudi’nin yüzde 70 kadarı, Nazi işgali ile birlikte kaçmayı başarmıştı. Babi Yar adlı dere yatağında katledilip çıplak gövdeleri açıkta üst üste terkedilmiş olanların çoğu, kadınlardan ve çocuklardan oluşmaktaydı. Daha sonra burası, yeni katliamlar için de kullanılacaktı. Sonuçta, aynı yerde 100 bini aşkın Yahudi, komünist ve Çingene ve daha başka savaş esirleri öldürülecekti... Ukrayna’da 200 bini aşkın Çingene, Naziler tarafından katledilecekti...

 

Naziler, özel seçilmiş SS birliği, Babi Yar denen yerde katliam yaparken, yalnız değildi. Ukrayna’ya giren Nazi güçlerini sevinçle karşılamiş olan yerli (Ukraynalı) işbirlikçi faşistler, Nazilere yardımcı olmaktaydılar ve savaş boyunca da yardımcı olacaklardı. Bunların sayıları hiç te az değildi ve örgütlü idiler. Günümüzde Kiev’de -iktidarı paylaşan- Ukraynalı Neo Naziler, George Eliason’un Global Research sitesinde kaynaklarını göstererek yazdığına göre, Babi Yar denen yerde katliamı gerçekleştirmiş olan 1 500 polis görevlisinin 1 200 tanesinin Ukraynalı OUN mensubu olduğunu, sadece 300 tanesinin alman olduğunu, gururla ifade etmekte imişler- faşist OUN örgütünün ne olduğuna biraz sonra geleceğim...

 

Diğer yandan, Ukraynalı Nazi işbirlikçisi faşistlerin tek eylemleri, şüphesiz, Babi yar’da katliam yapmak değildi. Örneğin, günümüzde Polonya sınırları içinde kalan Sobibor Nazi ölüm kampında (extermination camp), SS birlikleri ile birlikte Ukraynalı gardiyanlar görev yapmaktaydılar. Bu kampta, Mayıs 1942’den Ekim 1943’e dek, beş gaz odasında, çoğu Polonya’dan ve işgaledilmiş Sovyet topraklarından getirilmiş 250 bini aşkın Yahudi katledilecekti... Unutmadan belirtmeliyim, insanlar gazodalarına çırılçıplak yollanıyorlardı ve tüm mallarına, üstlerindeki elbiselere ve ayakkabılara elkonuyordu... Aynı kampta 1943 Ekim ayında yaşanan bir isyanda, Ukraynalı görevliler, Nazilerle birlikte 300 kişiyi öldüreceklerdi... Ayrıca, Nazi istihbaratı da Ukrayna’da sonderece örgütlü idi. Sözkonusu istihbarat ağının anahtarları, savaşın sonuna doğru ABD gizli servisi OSS’e, Bern’de Alen Dulles’e sığınan ve daha sonra aynı kişi ile CIA’nın kuruluşunda (1947) başrolü oynayan General Reinhard Gehlen tarafından Amerikalılara teslim edilecekti... Günümüzün Ukraynalı Neo Nazi önderlerinin dış bağlantıları, daha II. Dünya Savaşı’nın sonlarında belirlenmişti...

 

Naziler tarafından topluca katledilmiş olan insanların cesetlerinin neden genellikle çıplak olarak bulunmuş oldukları?, sorusu akla gelebilir... Bunun yanıtı basittir. En sıradan haydutların, mezar hırsızlarının yaptıkları gibi onlar, Naziler, kurbanlarını soymakta, iç çamaşırlarına dek kurbanlarının elbiselerini, ayakkabılarını ve söktükleri altın dişlerini, alyanslarını, herşeylerini Berlin’e yollamaktaydılar. Sözkonusu talan edilmiş mallar, yollanmış oldukları merkezlerde, köle işciler tarafından tasnif edildikten sonra yeniden kullanıma sunulmakta idi. Altın dişler ve alyanslar eritilip kalıplara döküldükten sonra, İsviçre bankalarının kasalarında yerlerini almaktaydılar. Bu Nazi altınları, savaş sonrası, genellikle Neo-Nazi örgütlenmeler ve Nazilere ait yeni şirketler için kullanılacaktı...

 

Parantez dışı belirtmek gerekirse... Sözkonusu Nazi altınları ile Türkiye’de açılmış şirketlerin bulunduğu da yazılıp çizilmektedir... İkinci Dünya Savaşı yıllarında Gestapo’nun komutası altında Balkanlar’da kurulan faşist çetelerden “Hançer Birliği”ne komuta etmiş olan Makedonyalı Murat Bayrak’ın, kaynağı belirsiz bir sermaye ile kurmuş olduğu tül fabrikasının, Nazi altınları ile kurulmuş olanlardan biri olduğu söylenmektedir... O dönemde tül ithalatı yasaklanarak, Murat Bayrak alabildiğine palazlandırılmıştı... İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan halk mahkemesi tarafından idama mahkum edilmiş olan Murat Bayrak, eski SS üyelerinin örgütü olan ODESSA (Organisation Der Ehemaligen SS- Angehörigen) tarafından Türkiye’ye kaçırılmıştı... Sağ kalmış Nazi, Gestapo ve SS üyeleri toparlanaran eski Nazi generali ve istihbaratcısı ve aynızamanda CIA’nın kurucularından Reinhard Gehlen tarafından Nisan 1956’da kurulmuş olan Federal Almanya dış istihbarat örgütü BND ile ilişkisi olan Murat Bayrak, birçeşit dokunulmazlığa sahipti... Süleyman Demirel’in partisi AP’den 1977 seçimlerinde Meclise girmiş ve daha sonra Türkeş’in MHP’sine geçmiş ve aynı partinin merkez yönetim kuruluna girmiş olan bu kişiye, 12 Eylül 1980 askeri darbesi dahi dokunmayacak, veya dokunamayacaktı. Demirel, Ecevit, Türkeş ve daha başkaları tutuklanırlarken, Murat Bayrak’a ilişilmeyecekti...

 

Nazilerin sözkonusu mezar hirsızlığının kanıtlarını, üç bölümden oluşan en büyük Nazi izalasyon- ölüm- ve çalışma merkezi Auschwitz kampında bulabilirsiniz. Günümüzde, korkunç anıların müzesi olarak saklanmış olan Auschwitz’i ziyaret edecek olursanız eğer, Berlin’e yollanmış olan eşyalardan örneklerin, tutsaklara ait kişisel eşyalardan örneklerin topluca teşhir edildikleri vitrinleri görebilirsiniz. Kayıtları tutulmamış, ya da yokedilmiş olan Nazi cinayetlerinin kurbanlarının sayıları, yaklaşık olarak, bu kişisel eşyalar sayesinde, Almanya’ya yollanmış eşyalar sayesinde belirlenebilmiştir... Britannica bilgilerine göre, 1 milyondan 2.5 milyona, hatta 4 milyona kadar insanın katledilmiş olduğu kaydedilen Auschwitz ölüm kampı müzesinde teşhir edilenler, yukarıda sayılmış olanlarla sınırlı değildir. Sözkonusu vitrinlerde, insan saçından ve derisinden yapılmış eşyaları da görebilirsiniz. Kurbanlık koyunların derilerini kullanır gibi, Naziler, insan derilerini dahi kullanmışlardır. Korku filmleri, burada görülebilecek olanların yanında romantik komediler gibi kalabilirler... Auschwitz veya  Auschwitz-Birkenau, Polonya’nın güneyinde, bir bölümü halen batı Ukrayna sınırları içinde kalan Galicia’dadır. Geçmişte Ukrayna sınırları içinde kalan bu katolik bölgesi, önceden yazmış olduğum gibi, 1772’den I. Dünya Savaşı sonuna dek Avusturya-Macaristan’ın bir parçası olmuştur...    

 

Babi Yar, Yahudi katliamı açısından sembol bir ad haline gelmiştir... Babi Yar adına şiirler yazılmıştır. Bunlardan birini yazan da, orta sınıf bir Yahudi ailenin oğlu olarak Kiev’de doğmuş ve Moskova’da yetişmş olan büyük Sovyet yazarı İlya Ehrenburg (1891- 1967) olmuştur... Bundan yaklaşık 40 yıl kadar önce türkçeye de çevrilmiş olan “Paris Düşerken”, “Fırtına” ve “Dipten Gelen Dalga” (aslı, “Dokuzuncu Dalga”) adlarındaki üçlemesininin ikinci cildinde, “Fırtına” adlı romanında Ehrenburg, Babi Yar katliamını tüm acı yüzüyle ve insan ruhunda yaratmış olduğu derin etkilerle anlatır... Şüphesiz Babi Yar, Nazilerin yapmış oldukları katliamların, insan soyuna karşı işlemiş oldukları suçların tek örneği değildir. Hem farklı coğrafyalarda ve hem de Ukrayna’da Naziler, yaklaşık altı milyonu yahudi olan onmilyonlarca insanı katletmişlerdir. Naziler tarafından sadece Ukrayna’da yaklaşık bir milyon Yahudi öldürülmüştür... Köken önemli değil, herkes insan ama, yine de bunların, Ukrayna- Rusya- ve Doğu Avrupa’da katledilmiş olan Yahudilerin birçoğunun, -daha önce anlatılmış olduğu gibi- Semitik olmayıp, ulusal kimliklerini yitirmiş Hazar Türkleri oldukları düşünülebilir...     

 

Daha önce anlatmış olduğum gibi, önce, Litvanya-Polonya; sonra, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun işgali altında kalmış olan Katolik ve etnik açıdan zenginlik gösteren Batı Ukrayna’da azımsanamayacak bir kitle, Nazi işgalini sevinçle karşılamıştır. Buralarda en az 500 bin Ukraynalı, Nazi görevlisi olarak çalışmaya başlamıştır. Bu Nazi hizmetkarları, çoğunlukla, Alman gözetiminde (ya da, yönetiminde) ikinci dereceden polis (ya da, yardımcı polis) olarak görev yapmışlardır (German-supervised auxiliary police). Diğerleri ise, daha çok, Nazi izalasyon- ölüm- ve iş kamplarınında nöbetçi, veya gardiyan görevlerinde bulunmuşlardır. Nazi ideolojisinin etkisinde etnik açıdan tamamen saf ve totaliter bir Ukrayna İmparatorluğu düşleyen Nazi işbirlikçisi OUN (Organization of Ukrainian Nationalists) örgütü, ve Nazi güçlerinin emrine girmiş sözkonusu 500 bin kadar Ukraynalı, sadece Yahudileri katletmekle kalmamış, aynızamanda yaklaşık 250 bin kadar Polonyalı yurtseveri de öldürmüştür... Bu arada, I. Dünya Savaşı sırasında, 3 milyon kadar Ukraynalı Çarlık Rusyası’nın emrinde savaşırken, 250 bini aşkın Ukraynalı’nın da, Batı Ukrayna’da, özellikle Galicia’da, Avusturya-Macaristan Monarşisi’nin, Habsburg Hanedanı’nın emrinde Rus çarlığı’na karşı savaşmış olduğunu anımsamakta yarar vardır...

 

Nazi orduları henüz Ukrayna’ya girmeden önce, Nazi Almanyası askeri güçlerinin emrinde en az dört bin Ukraynalı, Sovyet cephesinin gerisinde operasyonlara başlamıştı... Önemli bir Batı Ukrayna kenti olan Lviv (Lvov) Nazi güçleri tarafından işgal edildiğinde, milliyetci (aşırı sağcı) Ukrayna örgütü OUN’un liderleri, daha doğrusu OUN-B’nin önderi Bandera, 30 Haziran 1941 günü, yeni bir Ukrayna devleti ilanetmişti (OUN, Ukrayna Milliyetcileri’nin Örgütü, Organization of Ukrainian Nationalists veya Orhanizatsiya Ukrayins'kykh Natsionalistiv veya ОУН)... Bu ve bundan önceki paragrafta sözü edilen gelişmelerin Ukrayna’nın batısında, Katolik nüfusun olduğu alanda yaşanmış olduğunu, OUN adlı örgütün Ukrayna’nın batısında, Katolisizm’in geçerli olduğu alanda doğmuş olduğunu unutmamak gerekir...

 

Nazi işgalci güçlerine hizmet etmiş bu aşırı sağcı örgüt, OUN, Ukrayna Askeri Örgütü (Ukrainian Military Organization, UVO), Ukrayna Ulusal Gençlik Gurubu veya Örgütü (Group of Ukrainian National Youth), Ukrayna Milliyetcileri Derneği (League of Ukrainian Nationalists), ve Ukrayna Milliyetci Gençlik Birliği veya Sendikası (Union of Ukrainian Nationalist Youth) gibisinden küçük aşırı sağcı gurupların, aşırı sağcı milliyetci unsurların ve birtakım aşırı sağcı aydınların katılımları ile 1929 yılında kurulmuştu... Sözkonusu örgütün, OUN’un oluşturulabilmesi için, Ukrayna milliyetcileri, 3- 7 Kasım 1927’de Berlin’de ve 8- 9 Nisan 1928’de ise Prag’da iki oluşum kongresi örgütlemişlerdi. Aynı örgütün kuruluş kongresi ise, 28 Ocak- 3 Şubat 1929’da Viyana’da yapılmıştı. Yevhen Konovalets, Mykola Stsiborsky, Volodymyr Martynets, Dmytro Andriievsky, Mykola Kapustiansky, Yuliian Vassyian ve daha üç kişi, bu örgütün liderliğine seçileceklerdi. Yayınlamış oldukları bildiriye göre sözkonusu örgütün hedefi, Ukrayna etnik bölgesinde bağımsız, birleşik, milli bir devlet oluşturmaktı. Nazi ideolojisinin etkisindeki bu devletin etnik açıdan saf ve totaliter bir yapıya sahibolacağı konusunda şüphe yoktu... OUN, 1930 yılında, Alman Nazi Partisi’nin ideolojik çekim alanına girmişti. Yani OUN, 1930 yılında, tamamen faşist bir örgütlenme haline gelmişti...

 

Nazi Almanyası, savaş önce Polonya karşıtı eylemleri nedeniyle, OUN’a tolerans (hoşgörü, yumuşaklık) göstereceklerdi... OUN lideri Yevhen Konovalets’in 1938’de bir Sovyet görevlisi tarafından öldürülmesinin ardından, örgüte, yurt dışından -Katolik Kilisesi’ne daha yakın olan- Andry Melnyk önderlik etmeye başlamıştı. Buna karşın, özellikle komplocu illegal (yeraltı faliyetleri) örgütlenmesinde deneyim sahibi olmuş OUN’un genç üyeleri ise, Stepan Bandera’yı izlemekte idiler... Şubat 1940’da Krakov’da gerçekleşen örgüt kongresinde, sözkonusu ayrışma, Andry Melnyk ile Stepan Bandera arasındaki ayrışma, kesinlik ve devamlılık kazanacaktı... Melnyk hizbi OUN-M  (veya, Melnykivtsi) adını alırken, Bandera hizbi OUN-B (veya, Banderivtsi)adını kullanacaktı. OUN-M ile OUN-B arasında sadece stratejik ve taktik konularda değil, aynızamanda ideolojik (düşünce sistemi) olarak ta bir ayrılık gelişmişti- günümüzün Ukrayna Neo Nazi örgütlenmeleri içinde asıl popüler olan ve anmaları yapılan faşist önder, Stepan Bandera’dır...

 

Nazi güçlerinin 30 Haziran 1941 günü Lviv’e (Lvov) girişleri ile birlikte Ukrayna devletinin kuruluşunu ve geçici bir devlet yönetimi ilaneden, OUN-B örgütü olacaktı. İlanedilmiş olan sözkonusu devletin hükümet başkanlığına, Stepan Bandera tarafından, Bandera’nın teğmeni olan Yaroslav Stetsko getirilmişti... Nazi yönetimi bu girişimi hoşgörü ile karşılamayacak, böyle bir eyleme izin vermeyecek ve önce Bandera’yı, ardından da sözkonusu devlet yönetiminin tüm üyelerini tutuklayacaktı... Fakat örgüt, OUN-M, ve OUN-B, Nazileri desteklemeyi sürdürecekti... Bunlar, sadece Yahudileri, Çingeneleri, Ukraynalı yurtseverleri değil, aynızamanda onbinlerce Polonyalı yurtseveri de katledecekti...

 

Bandera ve bazı OUN-B liderlerinin tutuklanmalarının ardından, meydan, daha çok OUN-M’ye ve bu örgütün lider Andry Melnyk’e kalacaktı. OUN-M, bazı okullar ve polis gücü kuracaktı... Kiev’in Naziler tarafından 19 Eylül 1941günü işgali ile birlikte, OUN içindeki  Melnyk fraksiyonu, “Ukrayna Ulusal Meclisi (Kiev)” (“Ukrainian National Council [Kyiv]”) adıyla sahne alacaktı. Naziler bu oluşuma’da izin vermeyecekler ve öndegelen milliyetcileri tutuklayacaklardı...

 

“Sachsenhausen izolasyon kampı”na Sachsenhausen concentration camp”) 18 Eylül 1941 günü yollanmış olan Stepan Bandera, burada, Fransa’nın eski başbakanı Léon Blum, ve eski Avusturya hükümet başkanı (chancellor of Austria) Kurt Schuschnigg gibi adlarla yanyana Eylül 1944’de dek imtiyazlı bir tutuklu olarak kalacaktı. Bandera’nın OUN-B üyeleri ile toplantılar yapmasına ve onlardan mali destek almasına izin verilecekti (Bu durum, günümüz Türkiyesinde birini hatırlatmaktadır sizlere herhalde)... Stepan Bandera, Nazi güçlerinin emrinde, birçeşit kontra-gerilla gücü olan UPA’nın (Ukrainian Insurgent Army) örgütlenmesinde başrolü oynayacaktı. Ukraynalı özgürlük savaşcılarına, komünist partizanlara karşı savaşan bu gücün, UPA’nın savaş alanındaki komutanı Taras Borovets (Bulba) idi. Edebiyata ilgisi olanlara yabancı gelmeyecek olan “Taras Bulba” adı, bilindiği gibi, klasik Rus edebiyatının büyük yazarlarından Nikolay Gogol’ün (1809- 1852) ünlü Kazak (Cossack) kahramanının adıdır aynızamanda...

 

Nazi saldırısının ardından, Merkezi ve Doğu Ukrayna’nın kuzeyindeki ormanlarda, gizli Komünist Partisi hücrelerinin oluşturduğu silahlı yeraltı eylemleri, sovyet partizan savaşı başlamıştı. Nazi işgalinin yaklaşık altıncı veya yedinci ayında, 1942 yılı başında, Ukrayna’nın batısında, Volhynia’da (Volynia, kuzeybatı Ukrayna’da ve Ukrayna, Rusya ve Polonya arasında bölüşülmüş toprak parçası) ve Galicia’da, Ukrayna’nın özgürlükçü yurtsever oluşumlarına, partizan güçlerine karşı, UPA kurulacaktı(UPA, Ukrainian Insurgent Army; başkaldırı ordusu veya kendi ülkesinin silahlı güçlerine karşı savaşan ordu, anlamına)  . Yukarıda da ifade edilmiş olduğu gibi, UPA’nın kuruluşuna, imtiyazlı tutuklu Stepan Bandera yardımcı olurken, sözkonusu kontra-gerilla örgütlenmesinin savaş alanında komutanlığını, Taras Borovets (Bulba) yapacaktı... Nazi güçleri ile işbirliği halinde ve Nazilerden aldığı destekle UPA, Sovyet partizanlarına karşı kuraldışı bir savaşı yürütmeye başlayacaktı... Sözkonusu kontra-gerilla örgütünün lideri Taras Borovets (Bulba), 1942 yılı sonbaharından itibaren OUN-M ile birlikte çalışmaya başlayacaktı...

 

Yukarılarda biryerde, daha Nazi işgalinden önce, Ukraynalı faşist militanların, Nazi güçlerinin emrinde Ukrayna içlerinde operasyonlara başlamış olduklarını yazmıştım. Bu işleri yapanlar, OUN içindeki Bandera fraksiyonundan başkası değildi. Bandera, Bolşeviklere karşı savaşmak amacıyla “Ukrayna Milliyetçileri’nin Lejyonları” veya “Alayları” (Legion of Ukrainian Nationalists) adıyla iki askeri birlik örgütlemişti. Ukrayna’nın batısında, Katolik bölgesinde kurulmuş olan bu askeri birliklerin her ikisi de, Nazi işgali ile birlikte, orta ve doğu Ukrayna’ya “gezici OUN gurupları” veya “gezici OUN birlikleri” (OUN expeditionary groups) olarak yollanacaklardı. Yeraltı faliyeti yürütecek olan sözkonusu OUN guruplarının işleri, merkezi ve doğu Ukrayna’da, Ukrayna’ya özgü politik ve kültürel yaşamı yeniden inşa etmekti. Şüphesiz onların bundan anladığı, Katolisizm’in iki yüzlü sekterizmini, tutuculuğunu ve faşist kültürle, Nazi kültürü ile uyumlu bir kültürü Ukrayna’da yayabilmekti. Tüm bunlar, işgalci Nazi güçlerinin de amaçları arasında idi… Kısacası, işgalden yaklaşık altı ay kadar sonra, Stepan Bandera’nın mühendisliği ile şekillenmiş olan UPA’nın (Ukrainian Insurgent Army) kökü, Ukrayna halkına, partizan güçlerine karşı savaşmaya başlamış olan UPA’nın (Ukrainian Insurgent Army) kökü, savaşın başlangıcına, işgalin hemen öncesine dayanmakta idi…

 

Diğer yandan OUN-B, Ukrayna dışındaki göçmen Ukraynalılar arasında örgütlenmeye gidecekti. OUN-B, 1943 yılında, Polonya dışında kalan tüm Doğu Avrupa ülkelerinde, Ulusların Anti-Bolşevik Bloğu (Anti-Bolshevik Bloc of Nations) adlı bir örgütlenme kuracaktı. Sözkonusu örgütlenmenin Polonya’da olmamasının nedeni, OUN ve benzeri Ukraynalı faşist örgütlenmelerin, Nazi güçlerinin safında Katolik Polonya halkına karşı da savaşıyor olmaları idi... Katolik Ukrayna’da Nazi yanlısı faşist örgütlenmeler doğarken, ilginçtir, Katolik Polonya’da böyle birşey olmayacaktı. Sağcısı-Solcusu-Ilımlısı ile, dindarı-dinsizi ile tüm polonya halkı Nazilere karşı savaşacaktı. Nüfusuna oranla II. Dünya Savaşı sırasında -Sovyetler Birliği ile birlikte- en büyük kaybı veren ülke, çoğu Yahudi altı milyon insanını kaybeden ülke, Polonya olacaktı. Hitler, Polonya diye bir milletiğn kalmamasını, kültürün taşıyıcısı tüm aydın Polonyalıların, özellikle öğretmenlerin öldürülmelerini emretmişti ve bunlar sorgusuz-sualsiz yokedileceklerdi. Yine Hitler’in emri ile, Nazi garnizonunun bulunduğu yer dışında tüm Varşova yerle bir edilecek, coğrafyadan silinecekti. Savaş sonrası aynı kent, eski fotoğraflara da bakılarak, yeniden, ama eskisinin üç katı büyüklüğünde inşa edilecekti...

 

Katolik Batı Ukrayna’dan ve burada örgütlenmiş Nazi işbirlikçisi faşist Ukrayna örgütlenmelerinden sözederken, Vatikan’ı anmamak olanaksızdır... XI. İnanmış (Pius XI) takma adını kullanan 1922- 39 yıllarının papası Ambrogi Damiano Achille Ratti (1857- 1939), Faşist Mussolini’nin emrine girmişti. Böylece, 11 Şubat 1929 günü, Benito Mussolini, bağımsız Vatikan Kent Devleti’ne yeşil ışık yakacak ve bu devletciği resmen tanıyacaktı. Almanya’da 1933 yılında Nazi iktidarı ile birlikte aynı Papa, 1934 yılında, Nazi hükümeti ile anlaşma yapacak ve onların emrine girecekti. (daha ayrıntılı bilgi için bak: Bazı yerli faşist yalanlar, Thomas More, Ütopya, Vatikan ve Hitler üzerine kısa notlar ; e. Kısa bir gerçek öykü; Polonya, Papa, Reagan, Roberto Calvi ve tarih halen yazılmaktadır )

 

Gerçek adı Eugenio Maria Giuseppe Giovanni Pacelli (1876- 1958) olan Papa XII. İnanmış (Pius XII, 1939- 58), Hitler’in, Nazizm’in emrinde çalışmayı sürdürecek ve savaş sonrası önemli Nazi savaş suçlularının Latin Amerika’ya, özellikle Arjantin’e kaçırılmalarında başrolü oynayacaktı... XII. Pius (XII. İnanmış) adını kullanan bu Papa, “Hitler’in Papası” olarak tanınacaktı. Hitler’in kiri, ya da karası, XI. Pius ve XII. Pius dönemlerinde Vatikan’a bulaşacaktı. Vatikan, başta Yugoslavya’da, Hırvatistan’da olmak üzere katliamcı faşist çetelere destek verecekti... Yugoslavya’nın Nazi güçleri tarafından işgali yıllarında, Hırvatistan’da, Nazi güçleri ile işbirliği yapan Ante Pavelich (1889- 1959) liderliğindeki faşist Ustaşa (Ustasa) çetelerinin Vatikan tarafından hararetle desteklenmiş olması gibi, Ukrayna’da ve Polonya’da katliamlar yapan Nazi işbirlikçisi faşistlerin Vatikan tarafından desteklenmiş oldukları bir gerçektir...

 

Eli 700 bini aşkın Yahudi, Çingene, Sırp ve Hırvat insanının kanına bulaşmış olan Ustaşa örgütü, 1928’de kuruldugu zaman, sadece 650 üyeye sahipti. Aynen Ukrayna’da bulunan ve 1929’da politik arena da eylemlerine başlamış olan kardeş örgütleri OUN gibi Ustaşa’da siyasi cinayetler işliyor, terör eylemleri örgütlüyordu. Ustaşa, uzun yıllar, Vatikan tarafından beslenecekti...

 

Nazi Almanyası’nın emrinde çalışan Ustaşa lideri Ante Pavelich’i, XI. Pius ve ardından da Hitler’in Papası olarak tanınan XII. Pius tarafından desteklenecekti. Savaşın sonuna doğru, komünist partizanlar gelirken ancak kaçabilen Ante Pavelich, General Franko’nun Faşist İspanyası’na sığınarak yaşamını sürdürebilecekti. Savaş sonrası tamamen yeraltına inen ve Vatikan’dan almakta olduğu destek süren Ustaşa, Yugoslavya’da, kollektif çiftliklere, halkın malı olan ekonomik kuruluşlara sabotajlar düzenleyecek, siyasi cinayetler işleyecekti... Ukrayna faşistleri için de benzer gelişmeler sözkonusu olacaktı... Savaşın sonuna doğru, 1944 yılında Ukrayna politiklarını değiştiren Naziler, General Pavlo Shandruk, Volodymyr Kubijovyč, ve Oleksander Semenenko yönetimindeki Ukrayna Ulusal Komitesi’ni (Ukrainian National Committee, UNK), Üçüncü Reich’in (Üçüncü Devlet’in) Ukrayna’da varolan gövdesi olarak tanıyacaklardı. Savaş sonrasında Bandera gurubu, OUN-B, Federal Almanya’da, ABD kontrolundaki alanda, ABD sektöründe, bir yurtdışı hükümeti, göçmen hükümeti kuracaktı. Hem ABD ve hem de Kanada yönetimleri, Nazi işbirlikçisi faşistlerin oluşturdukları bu hükümeti tanıyacaktı... Kongre’den milyonlarca dolar alan ve Sovyetler birliğine karşı kullanılan bu Ukraynalı Naziler, ABD tarafından legalize edilmiş, yasallaştırılmış olacaklardı. O nedenle günümüzde ABD’nin ve müttefiklerinin Ukrayna’da kurulmuş olan Nazi-“liberal” koalisyonunu hararetele desteklemelerine, ve onlara yüklü ekonomik yardımlar yapmalarına şaşmamak gerekir...

 

George Eliason’un anlatımı ile, 500 bini aşkın insanın soykırımından sorumlu Stepan Bandera önderliğindeki Ukraynalı Galicia SS Birliği ve Nazilerle işbirliği yapmış olan Nichtengall ve Roland Tugayları, kısacası savaş suçlusu Ukraynalı faşistler, savaş suçlularına karşı kurulmuş olan Nurenburg yargılamalarının (Nurnberg yargılamaları, Kasım 1945- Ekim 1946) dışında tutulan tek gurup olacaktı. Çünkü, savaş sonrası Sovyetler Birliği’ne karşı Hitler’in misyonunu (özel görevini) üslenmiş olan ABD liderliğinin ve onların Batı Avrupalı ortaklarının Ukraynalı faşistlere gereksinimleri vardı. Ukraynalı faşistler yeniden ABD önderliğinde organize edilerek Sovyetler birliğine karşı, Ukrayna’da kurulmuş olan Sovyet rejimine karşı kullanılmaları sözkonusuydu. Bu nedenle, yeni güçlü korumalarının kanatları altına girmiş olan Stepan Bandera ve diğer savaş suçlusu Ukraynalı faşistler, savaş sırasında insan soyuna karşı işlemiş oldukları suçlar nedeniyle özür dileme geregini bile yerine getirmeyeceklerdi... Şüphesiz, ABD’nin kullandığı faşistler, Naziler, sadece Ukraynalı olanlar olmayacaktı. Aranan birçok ünlü Nazi savaş suçlusu dönemin gizli ABD servisi OSS yardımı ile kaçırılacak ve kullanılacaktı...

 

Örneğin, Avrupa’da şiddetle aranan Gestapo şeflerinden “Lyon Canvarı” Klaus Barbie, Amerikalı otoriteler tarafından 1947- 51 yıllarında karşı- istihbarat (counterintelligence) elemanı olarak kullanılacak ve ardından ailesi ile birlikte gizlice Bolivya’ya yollanacaktı. İsviçre-Bern’de OSS görevlisi olan -Wall Street avukatı faşist- Allen Dulles, sözkonusu katil ve benzerleri ile daha savaşın en kanlı günlerinde, 1943’de Bern’de temasa geçmişti. Dulles’in ilişki kurdukları arasında Nazi askeri istihbaratının Doğu Cephesi komutanı, “Gurbette Doğu Ordusu” adlı örgütlenmenin şefi General Reinhard Gehlen’de vardı. Gehlen, 1947’de, CIA’nın kuruluşuna büyük emek verecekti. Yine muhtemelen Gehlen, Ukrayna’da ve Polonya’da kurulmuş tüm Nazi istihbarat ağının anahtarlarını ABD’ye, ABD servisi OSS’e devretmişti ve savaş sonrası bu istihbarat ve sabotaj ağı ABD tarafından kullanılacaktı...

 

Yine O, Gehlen, 1956 yılında, eski SS ve Gestapo görevlilerini, savaş suçlularını çevresinde toparlayarak Alman dış istihbarat örgütü BND’yi kuracak ve 1968 yılına dek bu örgütü yönetecekti... Almanya’da, 9 Eylül 1952 günü patlayan skandal sonucu, aralarında şiddetle aranan SS celladı Heinz Lamerding gibi ünlü katillerinde bulunduğu birsürü eski nazi subayının Amerikalılar tarafından -o güne göre yüksek olan- 500 ile 1000 Mark arasında aylıklarla gizlice örgütlenmiş oldukları açığa çıkacaktı. Bunlar, Nürnberg yakınlarındaki Grafen Wöhr ABD Askeri Üssü’nde Sterling Garwood adını kullanan ve ayrıca beş sahte adı daha olan albay rütbesinde bir amerikalı uzman tarafından özel bir kontragerilla eğitiminden geçirilerek sabotajlar ve siyasi cinayetler için hazırlanmaktaydılar. Tüm bu işlerin masraflarını ise, Coca Cola, Bosch, Salamander, Reemtsma, Mercedes’i de üreten Daimler Benz vs. gibi tekeller karşılamaktaydılar... Davayı ustaca kapatan başsavcı Hurbert Schrobber, Almanya’nın iç istihbarat örgütü olan Anayasa’yı Koruma Federal Dairesi’nin (Bundesamt für Verfassungsshutz, BfV) başına Ağustos 1955’de oturtularak ödüllendirilecek ve bu görevini 18 yıl sürdürecekti...

 

Kısacası, Hitler’in devrilmesinin ardından -güneşin altında- değişen pek fazla birşey olmayacaktı... Reinhard Gehlen ve daha birtakım Nazi savaş suçlularının yardımları ile ABD yönetiminin 1947 yılında CIA’yı kurması ile; ve NATO (North Atlantic Treaty Organization) anlaşmasının 24 Nisan 1949 günü imzalanması ve örgütün 24 Ağustos 1949 günü eyleme geçmesi ile, Hitler’in ruhu farklı semboller altında dirilmiş oluyordu. Bundan sonra, tüm NATO üyesi ülkelerde, ve hatta İsveç gibi NATO üyesi olmayan Avrupa ülkelerinde, ABD yararlarını koruyacak darbe ortamlarını hazırlamak, kaoslar üretecek sabotajları ve siyasi cinayetleri gerçekleştirmek, toplumları sarsacak provokasyonları yapabilmek amaçlarıyla, NATO’nun bünyesinde tamamen yasadışı ve sonderece gizli örgütlenmeler gerçekleştirilecekti...

 

Yukarıda, 9 Eylül 1952 günü Federal Almanya’da patlayan skandalla açığa çıkan gizli örgüt, bu çok gizli ve yasadışı NATO örgütlenmesinin Almanya kolu idi ve “Alman Gençlik Birligi” (BJD) adı ile çalışmalarını sürdürmekteydi. Sözkonusu örgütün “Teknik Hizmetler” adlı üst düzeyde gizli bölümü ise, Nürnberg yakınlarındaki Grafen Wöhr ABD askeri üssünde silahlı egitim vermekteydi. Yukarıda da ifade edilmiş olduğu gibi, sözkonusu egitime, cinayet ve işkence yöntemleri dahildi. Egitimi, Albay ünüforması taşıyan Sterling Garwood adlı bir Amerikalı vermekteydi... “Alman Gençlik Birligi” (BJD) adlı -yarı legal- gizli örgütün yöneticileri, 22 ocak 1951’de ABD Başkanı Truman’a bir mektup yollamışlardı... Binlerce faili meçhul cinayete imza atmış, askeri darbelerin hazırlanışlarında başrolü oynamış, ve 6- 7 Eylül 1955 provokasyonunu kotarmış olan aynı NATO örgütlenmesinin Türkiye’de adı, “Özel Harb Dairesi” veya “kontragerilla” olmaktaydı. Yunanistan’da 1967 NATO’cu “albaylar darbesi”nin, faşist askeri müdahelenin başındaki kişi, Papadapoulos, aynı örgüte bağlıydı ve bu örgütün Yunanistandaki adı, “Kızıl Teke Postu” idi. İtalyan devlet adamı ve Hiristiyan Demokrat Parti’nin önderi Aldo Moro’nun (23 Eylül 1916- 9 Mayıs 1978) canice katledilmesinin gerisinde de yine aynı örgüt, “Kızıl Tugaylar” adlı yasadışı terör örgütünü kullanmakta olan Gladio bulunmaktaydı. Kısacası, aynı NATO örgütlenmesinin İtalya’daki adı, Gladio idi... Örnekler uzar...

 

Yugoslavya’da varolan bazı sabotaj gurupları, Vatikan’a bağlı Katolik papazlar tarafından yönetiliyorlardı. Savaştan hemen sonra Zagreb’deki Fransiskaner Manastırı’nda, 36 sandık altın ve diğer degerli eşyalar bulunacaktı. Bazı Katolik papazlar, toplama kamplarındaki kurbanların saatlerini, evlilik yüzüklerini, değerli ağızlıklarını ve altın dişlerini toplamışlardı... Savaşın ardından Ustaşa’nın, Vatikan’a 200 milyon İsviçre Frangı teslim ettigi 1997’de anlaşılacaktı... Milliyetci Sırp örgütü Çetnik’de 300 bin kadar Hırvat’ı ve ilerici Sırp’ı öldürmüştü... Yugoslavya’da yaşanmış olanlar, Vatikan’ın Ukrayna eylemlerine de ışık tutmaktadır... Ukrayna’da da savaş sonrası, kaybetmiş olan faşistlerin yeraltı eylemleri, sabotajları sürecekti. Hatta bu eylemler, günümüze dek ulaşacaklardı…

 

Nazi güçleri -halkı Katolik- Polonya’yı işgaleder, bu ülkede izalasyon-çalışma ve ölüm kampları kurar, ve altı milyon insanı katlederlerken, Katolisizm’in merkezi Vatikan’dan herhangi bir protesto sesi yükselmeyecekti. Katolik batı Ukrayna Naziler tarafından işgaledilirken de, aynen Hırvatistan’da olduğu gibi, Ukraynalı faşist örgütler nazi güçlerinin emrine gireceklerdi. Beş milyona yakın yurtsever Ukraynalı Kızıl Ordu’nun ve partizan güçlerinin saflarında Nazilere karşı savaşırken, aynen Hırvatistan’da -Vatikan destekli- Ustaşa’nın naziler ile işbirliği yaparak yurtsever insanları, Yahudileri ve Çingeneleri katletmiş olması gibi, Stepan Bandera önderliğindeki faşist UPA’da (Ukrainian Insurgent Army) Ukrayna’da benzer işleri yapacaktı...

 

Sovyet güçlerinin 1943 yılı başlangıcında Stalingrad önlerinde kazanmış oldukları zaferin ve aynı yılın yazının ortasında, Temuz ve Ağustos aylarında Kızıl Ordu’nun Kursk’da kazanmış olduğu büyük zaferin ardından, Nazi güçleri, Ukrayna’dan çekilmeye başlayacaklardı... Sonuçta, Ekim 1944’de, Ukrayna bütünüyle yeniden Sovyetler Birliği’nin kontrolu altına girmiş olacaktı... Buna karşın, Stepan Bandera ve diğer başka bazıları tarafından Ukrayna’da kurulmuş olan Nazi işbirlikçisi faşist çeteler, bu kez, ABD’nin kanatları altına girerek gizli eylemlerini, sabotajlarını sürdüreceklerdi... Stepan Bandera, Sovyet yönetimi yıllarında da, 1959 yılında öldürülünceye dek, OUN-B’nin önderliğini ve eylemlerini sürdürecelti...

 

Kızıl Ordu’nun Doğu Avrupa’ya ve Alman topraklarına girmesinin ardından Polonya, ilk kez, Ukrayna nüfusunun yoğun olduğu Volhynia ve Galicia topraklarından çekilmeyi ve buralarda bir nüfus değişimi olmasını kabuledecekti. Polonya’da bulunan Ukrayna nüfusu bu yeni Batı Ukrayna topraklarına gelirken, diğerleri karşı tarafa gidecekti. Böylece, ilk kez, etnik temele dayalı bir Polonya-Ukrayna sınırı çizilmiş olacaktı... Kuzey Bukovina 1944 yılında yeniden Ukrayna’nın olacak ve bu durum 1947 yılında imzalanan Paris Barış Anlaşması ile onaylanacaktı. Çek-Sovyet hükümetlerinin anlaşması ile Karpatlar’ın bir bölümü 1945 yılında Ukrayna’ya katılacaktı. Yine Ukrayna, 1945 yılında Birleşmiş Milletler’in ayrıcalıklı bir üyesi olacaktı... Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, Stalin’in 1953’de ani ölümünün hemen ardından, Kuruçef  (Khrushchev, parti sekreterliği, 1953- 64; başbakanlığı 1958- 64), başkanlığındaki Yüksek Sovyet Presidiumu, 19 Şubat 1954 günü aldığı bir kararla, Kırım’ı, Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne devredecekti. Ukrayna’nın bağımsızlığının ardından Ukrayna’ya bağlı Otonom Cumhuriyet konumuna gelen Kırım, 16 Mart 2014 günü yapılan bir referandum ile yeniden Rusya’ya bağlanacaktı...

Sözkonusu II. Dünya Savaşı sırasında Ukrayna olağanüstü kayıplara uğramıştı. Britannica’ya göre, savaş yıllarında Ukrayna’da beş ile yedi milyon arasında insan canvermişti- diğer bazıları bu sayıyı 6.8 milyon olarak vermektedir... Ukrayna, 1947 yılı nüfus sayımına göre 36 milyon insana sahipti. Bu savaş sonrası nüfusu, savaş öncesi nüfusundan beş milyon kadar daha azdı... Savaş sırasında 10 milyon kişi evsiz kalırken, 700’ü aşkın kent ve kasaba ve ayrıca 28 bin köy tamamen yıkılmış, tahrib olmuştu. Mevcut endüstrinin sadece yüzde 20 kadarı ve tarımsal aygıtların ise sade yüzde 15 kadarı kullanılabilir durumdaydı. Ulaşım ve nakliye ağı büyük ölçüde yıkılmıştı. Maddi kayıplar, Ukrayna’nın ulusal değerlerinin yüzde kırkını bulmaktaydı... Orest Subtelny’nin ve Arkadii Zhukovsky’nin ortak anlatımlarına göre, Şubat 1942’den itibaren iki milyonu aşkın Ukraynalı, köle işci olarak Almanya’ya götürülmüşlerdi. Aynı kişilere göre, Naziler tarafından Ukrayna’da öldürülen 6.8 milyonun 1.4 milyonu Yahudi, 1.4 milyonu ise Sovyet askeri idi.  Şüphesiz çekilen bu acıların ve olağanüstü yıkımın mimarları, Nazi güçleri ve onlarla işbirliği yapan Ukraynalı faşistler idi...

Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, 1772 yılından I. Dünya Savaşı’nın sonuna dek Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na bağlı olan Katolik Galicia’da Katolik bir papazı oğlu olarak 1909 yılında doğmuş olan Stepan Bandera, savaşın sonuna doğru, 1944 yılında Naziler tarafından serbest bırakılacaktı. O, yeniden OUN-B’nin başına filen geçecekti- yukarıda ifade etmiş olduğum gibi, imtiyazlı bir tutsak olarak Naziler’in elinde iken de Bandera’nın OUN-B ile temasına, toplantılarına izin verilmekte idi. Savaş sonrası, bu kez ABD’nin desteği ile Ukrayna’nın batısında ve Polonya’da savaşını sürdüren, özellikle Karpatlar yöresinde silahlı eylemlerini, sabotaj eylemlerini sürdüren Bandera önderliğindeki OUN-B’ye, ve Ukrainian Insurgent Army (UPA) adlı kontragerilla örgütüne, 1950’li yıllarda operasyonlar başlayacaktı. Aynı süreçte, 1956 yılında, Bandera önderliğindeki OUN-B’de, bölünme yaşanacak ve Lev Rebet ile Zinoviy Matla önderliğinde dahaılımlı görüşlere sahip OUN-Z örgütü doğum yapacaktı… Özellikle 1958 yılında sözkonusu örgütlere, Ukrainian Insurgent Army (UPA) örgütlenmesine ve OUN’a, bitirici büyük operasyonlar gerçekleştirilecekti. Sözkonusu faşist örgütlenmelerin sonları getirilecekti ama, Batılı servislerle, ABD servisleri ile ve Katolik Kilisesi ile bağlantılı faşistler bitirilemeyecek, bunların diaspora merkezli örgütlenmeleri günümüze dek gelecekti...

 

Bandera, Federal Almanya’nın ABD sektöründe (ABD egemenlik bölgesinde), Münih’te, KGB ajanı Bohdan Stashynsky tarafından 15 Ekim 1959 günü, evinin önünde vurularak öldürülecekti. Aslında, Stepan Bandera, önce, birsüre, Sovyet egemenlik bölgesinde, Doğu Almanya’da bir kampta ailesi ile birlikte -takma ad kullanarak- yaşamış ve oradan ABD bölgesine kaçmıştı. O, Münih’te, Stefan Popel adını kullanarak yaşamakta idi... Yine birtakım iddialara göre O, Bandera, öldürüldüğü sırada, eski Nazi istihbaratcısı ve CIA’nın da kurucularından olan General Reinhard Gehlen tarafından Nisan 1956’da kurulmuş olan Federal Almanya dış istihbarat örgütü BND (BUNDESNACHRICHTENDIENST) için çalışmakta idi. Aynızamanda O, CIA ve İngiliz dış istihbarat sevisi MI6 için de kaynaktı... Bazılarına göre, öldürüldüğü sırada O, artık herhangi politik bir güce, etkinliğe sahip değildi. Öldürülmesinin ardından, ileride, O’nun adı, Ukraynalı faşistler için bir sembol haline getirilecekti. Günümüz Ukraynası’nda, 15- 20 bin kişilik Neo Nazi gurupların, Stepan Bandera fotoğrafları ile yürüyüşler, anmalar yaptıkları bilinmektedir...

 

İlginçtir, Ukrayna Cumhurbaşkanı Viktor Yuschenko (Cuhurbaşkanlığı, 23 Ocak 2005- 25 Şubat 2010), 20 Ocak 2010 günü, Stepan Bandera’yı, “Ukrayna kahramanı” (“Ulusal kahraman”) ilanederek ödüllendirecekti. İşgalci Nazi güçleri ile işbirliği yapmış ve en az 500 bin Ukraynalı’nın ölümünden doğrudan sorumlu olan birisinin, Bandera’nın, “Ukrayna kahramanı” ilanedilmesi, ülkedeki Katolik Kilisesi’nin, bu Kilise ve NATO ile bağlantılı faşist güçlerin, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışan ABD politikalarının, bu ülkedeki, Ukraynada’ki gücünü göstermekte idi. Ve tabii şüphesiz aynı karar, Viktor Yushchenko’nun gerçek politik çizgisini, bağlı olduğu asıl merkezleri, şüpheye mahal bırakmayacak şekilde gözler önüne sermekte idi... Yine Viktor Yushchenko iktidarı günlerinde, 2009 yılında, Ukrayna’da, üzerlerinde Stepan Bandera fotoğrafları bulunan posta pulları basılacaktı. Neo Naziler, aşırı sağcı Ukrayna milliyetçileri ve bunların sempatizanları, Bandera’yı bir “kahraman” gibi göstermeye çalışırlarken, II. Dünya Savaşı’nın Nazi kurbanları, O’nu, Bandera’yı, sadist bir katil olarak tanımlayacaklardı...

 

12 Nisan 2014

Yusuf Küpeli

yusufk@telia.com 

bir önceki bölüme dönmek için tıkla            bir sonraki altıncı bölüme ulaşmak için tıkla

 

 

1) Nüfusla ve coğrafya ile ilgili genel bilgiler 

(bu bölümün tamamına ulaşmak için tıkla)

 

2) Halkların harman olduğu ülke Ukrayna’nın tarihine kısa bir gözatış:   Kimmerler, İskitler, Sarmatlar, Slavlar, Türkler, Moğollar, Almanlar ve diğerleri... (bu bölümün tamamına ulaşmak için tıkla)

 

3) Ukrayna tarihinde Kazak halkı, toplumsal etkileri ve ayaklanmaları hakkında kısa notlar  (bu bölümün tamamına ulaşmak için tıkla)

 

4) Kırım Savaşı, I. Dünya Savaşı, Ekim Devrimi ve Ukrayna üzerine notlar  (bu bölümün tamamına ulaşmak için tıkla)

 

5) Sovyetler Birliği’ne Nazi saldırısı; Hitler’inki ile NATO-ABD jeopolitiği arasında varolan paralellikler; Nazi güçleri ile birleşen ve Nazi soykırımlarına katılan Ukraynalı faşistler; Stepan Bandera, OUN ve UPA örgütlenmeleri hakkında hakkında notlar (bu bölümün tamamına ulaşmak için tıkla)  

 

6) Dünya barışını tehdit eden Ukrayna krizinin gelişme süreci; NATO- ABD- AB patronlarının desteğini alan Ukraynalı Neo Naziler, ve bunların iktidarı gaspedişleri üzerine notlar (bu bölümün tamamına ulaşmak için tıkla)

 

7)   Faşistlerin damga vurduğu Ukrayna hükümeti, Kırım’ın tekrar Rusya’ya

      bağlanışı, ülkenin doğusunda başlayan isyan, kanlı olaylar ve büyüyen uluslararası gerilimde  fosil enerji tekellerinin rolleri üzerine notlar   (bu bölümün tamamına ulaşmak için tıkla)

 

  Bazı kaynaklar: (ulaşmak için tıkla)

 

http://www.sinbad.nu/