Yusuf Küpeli, Geçmişten günümüze Ukrayna, Ukrayna tarihinden sayfalar, Batı’nın desteklediği Neo-Naziler, Kırım ve toplumsal politik kriz üzerine kısa notlar

not: Aşağıdaki bölümde bulunan bazı ufak tarih hataları, 25 Ekim 2016 günü, metnin yazartı tarafından farkedilip düzeltildi...

 

2) Halkların harman olduğu ülke Ukrayna’nın tarihine kısa bir gözatış: Kimmerler, İskitler, Sarmatlar, Slavlar, Türkler, Moğollar, Almanlar ve diğerleri...

Tarihçilere göre atlar en erken İ. Ö. 4 000 yıllarında ehlileştirilmişlerdir ve bununla ilgili kanıtlar, bir Bakır çağı kenti olan Dereivka’da, güney Ukrayna’da bulunmuştur. Atların ağızlarına takılan ve biniciye atı kolayca yönetme olanağı sağlayan metal gem (bit), muhtemelen İ. Ö. 1 500’lü yıllarda yapılıp kullanılmıştır... Kısacası, günümüzden 6 000 bin yıl kadar önce Ukrayna steplerinde suvariler at koşturmaya başlamışlardır...

 

İ. Ö. 700’lü, 600’lü yıllarda, Karadeniz’in kuzeyinde, Ukrayna bozkırlarında, savaşcı göçebe İskit (Scythian) aşiretleri at koşturmaya başlamışlardır... Orta Asyadan gelerek -kendilerinden önce bölgenin efendisi olan- Kimmerler’i Anadolu’ya doğru süren İskitler, çok güçlü konfederatif bir birlik oluşturmuşlardır. Kuzey Kafkasya’da, Azak Denizi kıyılarında ve güney Ukrayna’da yaşayan İskit konfederasyonuna bağlı aşiretler, bir anlama büyük bir göçebe imparatorluğu kurmuşlardır. Tarihçilerin birçoğuna göre bu yenilmez savaşcılar -Hint Avrupai dil ailesinden- İran dilleri konuşmaktaydılar. Diğer yandan bazı araştırmacılar, özellikle dil analizlerinden kalkarak, İskit konfederasyonu içinde Türkçe konuşan aşiretlerinde bulunduklarını iddia etmektedirler... Aslında, Türk kurganlarında elegeçen sanat eserleri ile İskit sanatı arasında çok büyük benzerlikler vardır (türkçesi kurgan, batı dillerinde tümülüs olan sözcük, mezar anlamına gelmektedir). İngiliz Arkeolog Tamara Talbot Rice, “Skyterna”, 1958 (“The Scythians”, 1957, London) adlı araştırmasında, İskit kralları, bu kralların listesi ve işleri, İskit halkının yaşamı ve kültürü hakkında oldukça geniş bilgiler vermektedir...

 

Tarihin babası sayılan Herodotus (İ. Ö. 484?- 430 veya 420), Pers hükümdarı I. Darius’un (Büyük Darius, yönetimi, İ. Ö. 522- 486), İ. Ö. 519 yılında (ya da bazılarına göre İ. Ö. 513 yılında), İskitler’e (Scythians) karşı düzenlemiş olduğu başarısız cezalandırma seferini anlatırken, sözkonusu göçebelerin tüm savaş taktiklerinden, vur-kaç taktiklerinden ayrıntılı olarak sözeder... Konunun uzmanı tarihçiler tarafından politik bir deha olarak kabuledilen ve 20 satraplığa (vilayete) ayırmış olduğu büyük Pers İmparatorluğu’nu mükemmel biçimde örgütlemiş olan Büyük Darius (I. Darius), yaşamındaki ilk ve son yenilgiyi İskitler karşısında tatmış, ağırlıklarını geride bırakarak muazzam ordusunu ve yaşamını zor kurtarabilmiştir. Daha önce İskitler ile yapmış oldukları anlaşmaya uymayan Grekler’in yardımları ile İstros’u (Tuna Nehri) aşabilen Darius, vaktiyle küçümsediği İskit suvarilerinin önünden ancak kaçabilmiştir... Herodotus’un anlatımı ile İskitler, Büyük Darius’un devasa ordusunun karşısında tavşan avlayarak eğlenmeye başlayınca, bu korkusuzluk ve umursamazlık karşısında Pers ordusunun askerlerinin ve komutanlarının moralleri bozulmuştur... (daha ayrıntılı bilgi için bak: Kuzey steplerinin korkusuz suvarileri İskitler, Sarmatlar, ve torunları Alan (Osset) halkı üzerine notlar & Darius ve İskitler üzerine Herodotus’tan bir anlatım )

 

Yine Orta Asya’dan gelen ve -Hint Avrupai diller gurubuna dahil- İran dilleri konuşan Sarmat (Sarmatian) aşiretleri, İ. Ö. 500’lü- 300’lü yıllarda, önce, Ural Dağları yöresine, Güney Rusya’da ve Balkanlar’ın doğusunda gözükmüşlerdir. İskitler gibi mükemmel at binicisi olan bu savaşcı aşiretler, Urallar ile Don Nehri arasındaki topraklarda, yani günümüz Ukrayna’sının doğu sınırlarının hemen ötesinde tam bir egemenlik kurmuşlardır. İ. Ö. 300’lü yıllarda Don Nehri’ni aşan savaşcı Sarmat aşiretleri, Ukrayna’ya, İskit Konfederasyonu’nun topraklarına girmişler ve Ukrayna’nın güneyinde bu aşiretlerle savaşmaya başlamışlardır. Sonuçta, Ukrayna’nın egemenliği, İ. Ö. 100’lü yıllarda Sarmat Konfederasyonu’nun eline geçmiştir… İskit kadınları daha çok ev işleri ile uğraşırlarken, ilginçtir, Sarmat kadınları, erkeklerinin yanında kılınç kuşanıp savaşlara katılmaları ile ünlenmişlerdir. Grekler tarafından üretilmiş olan Amazon öyküleri, kadın savaşcılara ait bu öyküler, Sarmat kadınlarından esinlenilerek anlatılmışlar veya yazılmışlardır…

 

Skyterna (İskitler) adlı kitabın yazarı İngiliz kadın arkeolog Tamara Talbot Rice’in anlatımıyla, savaşçı Sarmatlar, İ. Ö. 300’lü yıllarda Don Nehri yöresinde ortaya çıkmışlar ve İ. Ö. 100’lü yıllarda, yani İsa’dan hemen önce, tüm güney Rusya’yı kontrol altına almışlardır. “İskitler” (“Skyterna” veya ingilizce “The Scythians”) adlı aynı kapsamlı araştırmaya göre, İskit konfederasyonu, İ. Ö. 600’lü yıllarda Karadeniz’in kuzeyinde egemen olabilmiştir. Yine aynı kitapta, İskitler’in, Anadolu’yu hem kuzeydoğu ve hem de kuzeybatı istikametinden baskı altına almış oldukları anlatılmaktadır... Bu durum, Büyük Darius’un, batıya doğru ilerleyerek İstanbul Boğazı’nı (Bosporus) geçtikten sonra Trakya üzerinden kuzeye yönelerek Tuna’yı (İstros) geçip doğuya, İskitler’in üzerine neden yürümüş olduğu gerçeğine, neden İskitler’i cezalandırmaya kalkışmış olduğuna da açıklık getirmektedir...

 

Aslında, Büyük Darius’un İskitler üzerine güneybatıdan düzenlemiş olduğu başarısız cezalandırma seferinden (İ. Ö. 519 veya 513) yaklaşık on- onbeş yıl kadar önce, Achaemenid Hanedanı’nın (Pers İmparatorluğu, İ. Ö. 559- 330) kurucusu II. Kiruş (Büyük Kiruş [Cyrus], İ. Ö. 590 veya 580- 529), güneydoğudan, Kafkaslar üzerinden İskit Konfederasyonu’na saldırırken, İ. Ö. 529 yılında yaşamını yitirmiştir. İskit Konfeerasyonu’ndan Massagetai aşiretine karşı savaşan Büyük Kiruş’un işleri, önce, iyi gitmiştir. O, Massagetai aşiretinin önderi Kraliçe Tomris’in (Tomyris) oğlunu öldürmüştür... Tarihin babası sayılan Herodotos’un anlatımı ile, Savaşta, Büyük Kiruş’u yenen ve öldüren (İ. Ö. 529) Tomris (Tomyris), oğlunu öldürmüş olan bu hükümdarın, Kiruş’un kanını bir tuluma doldurarak içmiştir...

 

Yaklaşık aynı yüzyılda, İskit Konfederasyonu’nun Ukrayna steplerinde ve Kuzey Kafkasya’da egemenlik kurduğu dönemde, İ. Ö. 600’lü yıllarda, Karadeniz’in kuzey kıyılarında, Kırım kıyılarında, Azak Denizi boyunca, ve Doğu Karadeniz kıyılarında, bir başka ifadeyle Güney Ukrayna ve kafkasya kıyılarında, Grek kolonileri kurulmuştur... Sözkonusu kolonileri kurmuş olan Grekler, Batı Anadolu’ya yerleşmiş olan Milet (Miletus) Grekleridir... Bilindiği gibi, Peloponnese (Mora) yarımadasına tarihte iki kez kuzeyden Grek göçü olmuştur. İlk nesil Akha (Achaean) Grekleri, İ. Ö. 2500- 2000 yıllarında Balkanlar’a inmişlerdir. Bunlar, Akha (Achaean) Grekleri, Homer destanı İlyada’da (Iliad) anılan ve Troya Savaşı’nı (Troja War, yaklaşık İ. Ö. 1500’ler) yapmış olan Greklerdir. Yine kuzeyden Peloponnese (Mora) yarımadasına ikinci grek göçü,  İ. Ö. 1100- 1000 yıllarında gerçekleşmiştir. Bu okuma-yazması henüz olmayan Greklerin, yani savaşcı Dorların (Dorian) göçü sırasında, Dor baskısı ile, birkısım Akha Greği, Batı Anadolu’ya göçetmek zorunda kalmış ve burada Ionia medeniyetini kurmuştur. Kısacası, Batı Anadolu’da Ionia medeniyetini kurmuş olanlar, Ionia veya Milet (Miletus) Grekleri, İ. Ö. 600’lü yıllarda, doğu ve kuzey Karadeniz kıyılarında ticaret kolonileri kurmaya başlamışlardır... Adı geçen kolonileri kurmuş olan Greklerden Kırım Yarımadası’nın doğusundaki çıkıntıya, Kırım’dan doğuya doğru uzanan Kerch (Kertj) Yarımadası’na ve bunun tam karşısındaki Büyük Kafkasya’ya ait Taman Yarımadası’na yerleşmiş olanlar, İ. Ö. 500’lü yıllar sonlanırken, aralarında birleşerek, Posporan Kırallığı’nı kurmuşlardı... Ukrayna’da halen Grekler yaşamaktadır... İsa’dan hemen önceki yüzyılda Pontus Kırallığı’nın etkisine giren sözkonusu koloniler, İsa’dan hemen sonraki ilk yüzyılda, Roma İmparatorluğu’nun etkisi altına girmişlerdir...

 

İsa’dan hemen önceki yüzyılda, Baltık yöresinden gelen Germen aşiretleri, Gotlar, Batı Ukrayna’da, Sarmatlar üzerinde egemenlik kurmuşlardır. İ. S. İlk yüzyılda Romanya’ya (Dacia) giren sarmatlar, Germen (Alman) aşiretleri olan Gotlar karşısında yenilgiye uğramışlardır. Yenilenlerin birçoğu, önemli sayıda Sarmat aşireti, Gotlar’a katılarak Batı Avrupaya doğru akın etmişlerdir. Örneğin, günümüzde halen varlığını sürdüren ve dilini korumuş olan Oset (Alan, Alani,Alounoi, O-Lan-na) halkından unsurlar, barbar bir Germen (Alman) kabilesi olan Vandallar ile birlikte Batı’ya doğru giderek İspanya üzerinden Kuzey Afrika’ya geçip orada, Tunus’un ve Cezayir’in kuzeyinde korsan bir devlet şekillendirmişler, Batı Akdeniz’de kendilerine ait bir egemenlik alanı oluşturmuşlardır. Günümüzde Tunus’ta mavi gözlü sarışın insanlar görürseniz, bunları turist sanmamanız veya şaşırmamanız gerekir... Günümüz İspanyası’nda “otonom topluluk” olarak yeralan Andalusia (Andalucia) bölgesinin adı, bazı tarihçilere göre, Vandallar’dan, “Vandalusia” adından gelmedir... İspanya’da kurulmuş olan Got egemenliği, Tarık ibn Ziyad komutasında -çoğunluğu Berber, Suriyeli ve Yemenli olan- 7 bin kişilik küçük bir Müslüman gücün 711 yılında İspanya’ya ayak basmasına dek sürmüştür...

 

İ. S. 300’lü yılların ikinci yarısında, 370’li yıllarda, Ukrayna’da, Sarmatlar’ın ve Gotlar’ın yerini, yine Doğu’dan gelen ve artık yaşamayan bir Altay dili, Türkçe’nin -günümüzde kayıp- bir lehçesini konuşan Hun suvarileri alacaktı. Hun akınları karşısında, 375 yılında, Ukrayna’da, Got egemenliği çökmüştür. Gotların çoğunluğu, batıya doğru göçetmiştir... Ukrayna’da Got egemenliğini kırarak bu Germen (Alman) aşiretlerini Ukrayna’dan kovacak olan Hun savaşcıları, bilincinde olmadan, Karpatlar yöresindeki Slav aşiretlerinin önlerini açmışlardır… Batı’ya, Fransa içlerine dek ilerleyecek, Batı Roma İmparatorluğu’na diz çoktürecek olan Hunlar’ın arasına, başka göçebe halklar, Sarmat konfederasyonundan Alan (Oset) halkı da katılacaktı. Alanlar, ileride, 1240’lı yıllarda gerçekleşen Moğol-Kıpçak Türk koalisyonunun akınlarına da katılacaklar, hatta, sözkonusu ordunun hakan seçimi için yurduna dönüşü sırasında onlarla birlikte Karakurum’a ve Pekin’e dek gideceklerdi...

 

Kağan Kubrat’ın (Kubrat=Kurt) beşinci oğlu Asparuh (Asparukh) önderliğinde kuzeydoğudan, Ukrayna topraklarından güneybatıya doğru inerek 679 yılında Tuna Nehrini geçip günümüz Bulgaristan’ına girmiş ve bu ülkeye adlarını vermiş olan Volga Bulgarları’da, Hunlar ile bağlantılı bir halktı. Aynı halk, 630’lu yıllarda, Kağan Kubrat (Kurt) önderliğinde, Azak Denizi’nin kuzeydoğusunda, güney Ukrayna’da, Büyük Bulgaristan’ı kurmuştu...

 

Aslında, günümüzde kaybolmuş bir Türk lehçesi konuşan, Hun Türkçesi ile bağlantılı bir Türkçe konuşan Volga Bulgarları’nın Kazan yakınlarındaki daha erken yurtlarından, Volga ve Kama Nehirlerinin kesiştikleri Bolgar kentinden güneye, Karadeniz’in kuzeyine, Ukrayna’ya inişleri, Hun aşiretlerinin bölgeye giriş tarihlerine, 370’li yıllara rastlamaktadır. Doğu Gotları’na (Ostragotlar’a) karşı savaşan Volga Bulgarları, 480’li yıllarda Azak Denizi’nin kuzeydoğusuna yerleşmişlerdir. Fakat onlar, 500’lü yılların başında, yine bir aşiretler konfederasyonu olan ve doğudan gelen Avarlar’a esir düşmüşlerdir. Anlaşılmış olacağı gibi, 500’lü yıllar, Ukrayna’da Avar egemenliğinin olduğu yıllardır... Asya’dan, Batı Sibirya’dan Kuzey Kafkasya’ya, oradan Ukrayna’ya girmiş olan Avarlar’ın kimlikleri konusunda bazı belirsizlikler, bazı tartışmalar olmakla birlikte, Avar Konfederasyonu içinde Türkçe konuşan aşiretlerin dominant konumda oldukları yazılmaktadır... İşte, 635 yılında, Kağan Kubrat önderliğinde Avarlar’a karşı ayaklanmış olan Volga Bulgarları, Avar egemenliğini kırarak, Azak Denizi’nin, ve Karadeniz’in kuzeyinde Büyük Bulgaristan’ı, güney sınırını Kafkasya’nın kuzeyinden, doğudan gelerek Azak Denizi’ne dökülen Kuban Nehri’nin oluşturduğu Büyük Bulgaristan’ı kurmuşlardır. Tekrarlamak gerekirse, bu halkta, Hun türkçesi ile bağlantılı bir türkçe, günümüzde kaybolmuş bir türkçe konuşmaktaydı...

 

Atilla’nın önderliğindeki Hun İmparatorluğu’nun, Atilla’nın oğulları döneminde, Attila’nın ölümünden (453) bir yıl kadar sonra (454) dağılma sürcine girmesinin ardından, Ukrayna’yı ve Karpatlar’ı geçen Avarlar, 500’lü yılların sonlarına doğru Macar ovalarına yerleşeceklerdi- onlar bu ovalara yerleşirken, buraların adı henüz Macaristan değildi... Sözkonusu coğrafya da onlar, Avarlar, daha önce adları anılmış olan on-Ogur (on-Ok) adlı Magyar- Türk aşiretleri koalisyonu gelinceye dek, 800’lü yılların sonlarına dek, güçlü bir imparatorluk kuracaklardı. Macaristan, adını, bir Ural dili, Fin-Macar dili konuşan Magyar aşiretlerinden alacaktı... (Atilla veya batılıların ifadesi ile Attila, Batı Roma’nın ve Vatikan’ın deyişi ile Flagellum Dei, ya da Scourge of God, türkçesi ile Tanrı’nın kamçısı; 453 yılında, zifaf gecesinde, muhtemelen zehirlenerek yaşamını yitirecekti. Attila’nın cesedi, bir Alman/ Germen prensesi olan genç eşi Hildico’nun veya Ildico’nun yanında kanlar içinde bulunmuştu. Attila’nın gövdesinde yara izi yoktu; anlaşılan, bir iç kanama geçirmişti... Attila’nın, vaktikle iki erkek kardeşini öldürmüş olduğu genç eşi tarafından zehirlenip öldürülmüş olduğuna inanan Almanlar, “erkek kardeşlerinin intikamını aldığını” düşündükleri Ildico’yu gözlerinde efsanevi bir kahraman mertebesine yükseltecekler, ve O’nu Gudrun olarak anacaklardı. Gudrun, kısaca, eski kuzey mitolojilerinin intikamcı kahramanı olan bir kadındır...)

 

Azak Denizi’nin ve Karadeniz’in kuzeyindeki Büyük Bulgaristan sonlanırken, yine Türkçe konuşan aşiretler tarafından, 500’lü yılların ikinci yarısında, ve 600’lü yıllarda, Hazar Denizi’nin (Kaspiska Havet) kuzeyinde, Kafkaslarda ve Azak Denizinin kuzeyinde Hazar Türk İmparatorluğu kurulacaktı. Hem kentli ve hem de göçebe yaşama sahip bu büyük ticari imparatorluk, “Hazar Yahudi Tarihi”nin yazarı D. M. Dunlop’a göre, batıda Kiev’e ve Dinyeper Nehri’nin ortalarına dek egemen iken, doğuda ise, Amu-derya’ya dek tüm aşiretleri kontrolu altında tutmaktaydı... Anlaşılmış olduğu gibi Hazar Türk İmparatorluğu, Ukrayna’nın büyük bir kısmı üzerinde egemendi. Aralarında İslamiyeti ve Hiristiyanlığı kabuletmiş aşiretler de bulunan Hazar Türkleri’nin üst sınıfları, Hazar aristokrasisi ve hükümdarları, Yahudi dinini kabuledeceklerdi. Yahudi dini, özellikle 800’lü yıllarda, ülkede, Hazar devleti sınırları içinde hızla yayılacaktı...

 

Aslında, kapsamlı bir Hazar Tarihi yazmış olan M. İ. Artamonov’un da altını çizmiş olduğu gibi, Hazar Türkleri’nin Yahudi dinini kabuletmiş olmaları tarihte bir istisna idi. Bir aşiret dini olan, evrensel olmayan Yahudiliğin, Yahudi soyundan gelmeyenler tarafından kabuledilmesi olanaksızdı (Günümüzde Hiristiyan inancına bağlı 2 milyar, İslam inancına bağlı 1.5 milyar insan varken, en eski tek “yaratıcılı” din olmasına karşın Yahudi inancına bağlı sadece 14 milyon kadar insanın varolması, sözkonusu dinin Yahudiler dışındakilere kapalı olmasından, bir aşiret dini olmasından, insanlar arasında ayırım yapmasından kaynaklanmaktadır...) Aynı yazara göre, yahudi dinini sonradan kabuledenler, Yahudiler arasında aşağı konumda kalmaktaydılar... Yine aynı araştırmacıya göre, güneybatıdan Ortodoks Hiristiyan Bizans (Doğu Roma), güneyden ise önce Emevi ve ardından Abbasi Halifeliği’nin, kısacası Müslüman Arablar’ın baskısı altında kalan Hazar üst sınıfları, sözkonusu devletlerin bağlı oldukları inançların dışındaki bir inancı, Yahudiliği -kendilerine göre yorumlayarak- kabulederlerken, bağımsız kimliklerini koruma çabası içinde idiler... Hiristiyan veya Müslüman olmaları, onları, bu ideolojilere sahip devletlerden birisinin, Bizans’ın veya Müslüman Arabların denetimi altına sokabilecekti... M. İ. Artamonov’un “Hazar Tarihi” adlı kapsamlı çalışmasında anlattığna göre, Hazar hükümdarları, 700’lü yılların ilk çeyreğinde, veya 800’lü yılların başında, Yahudiliği resmi din haline getireceklerdi... Kuzeye doğru genişleyen Müslüman Arablar’ın saldırılarını durduran Hazar devleti, Bizans ile iyi diplomatik ilişkilere sahipti...

 

Aslında, Güney Slavları, İ. Ö. 400’lü yılların sonlarında ve 500’lü yılların başlarında Balkan yarımadasına göçetmiş olan Slavlar, daha erken devlet sahibi olmuşlar ve daha erken medenileşmişlerdi... Günümüzde Rusların kullanmakta oldukları alfabeyi, Kiril (Cyril) alfabesini de bu Güney Slavları üreteceklerdi... Örneğin, şimdiki Bulgaristan’ın turistik merkezi Burgaz yakınlarında, Güneşli Kıyı’da Bizans’a karşı kazanmış olduğu zaferin ardından, 681 yılında, Güney Slavları ile federatif bir birlik kurmuş olan Bulgar Türkleri, bu güney Slavları ile birlikte 864 yılında Ortodoks Hiristiyanlığı kabuledeceklerdi- dağınık durumdaki Bulgar aşiretleri arasında birçoğu Şamanist olarak kalmayı daha uzun süre sürdürecekti. Ülkeye adlarını vermiş olan Bulgar Türkleri, Hiristiyanlığın’da etkisi ile, 900’lü yıllarda Slav kültürü içinde hızla asimile olma sürecine gireceklerdi... Selanik doğumlu iki kardeş, Bizans Kilisesi’ne bağlı Kiril (Cyril) ve Methodi (Methodius) adlarındaki iki papaz kardeş, Grek alfabesinden esinlenerek, 860’li yıllarda, “Kiril alfabesi” olarak anılan ilk Slav alfabesini üreteceklerdi... Kiril (Cyril) alfabesi üretildiğinde, henüz, Kiev Rus kurulmamıştı...  

 

Ukrayna tarihi araştırmacısı Mykhaylo Hrushevs’kyi adlı yazara göre, Ukrayna toprakları üzerinde ilk Slav devleti 800’lü yılların son çeğreğinde kurulacaktı... Bazı tarihçiler tarafından kuzeyden, İskandinavya’dan gelen bir Viking olduğu iddia edilen, hatta Viking mi yoksa Danimarkalı mı olduğu tartışılan Rurik (veya Rujurik), 862 yılında, bir Slav/ Rus kenti olan Novgorod'a davet edilecek ve ondan kenti yönetmesi istenecekti. Varangian olan Rurik 879 yılında öldüğünde, yerini alması gereken oğlu Ingvar'ın yaşı çok küçüktü (Tipik bir İsveç ismi olan Ingvar'ı Ruslar Igor olarak anlandıracaklardı.) Igor'un (Ingvar'ın) yaşının küçük olması nedeniyle Novgorod'un başına, Rurik'in akrabası olan Oleg (Oleh, Helge, yönetimi, 879- 912) geçecekti. Oleg, 882 yılında, daha güneydeki Kiev kentini elegeçirecekt. Böylece O, Dinyeper Nehri boyunca Novgorod'dan Karadeniz'e yapılan ticaretin asıl yolu üzerinde kontrol sağlayacaktı. Oleg, Kiev'i ilk Slav/ Rus devleti olan Kiev Rus'un başkenti yapacaktı. Oleg'in 912 yılında ölümünün ardından, Rurik hanedanının kurucusu olan Rurik'in oğlu Igor (Ingvar, yönetimi, 912- 945) KievRus'un başına geçecekti... Bu ilk Slav devleti, 988 yılında Hiristiyanlığı kabuledecekti...

 

Bir Viking veya Varangian (Varangian sözcüğü de Viking anlamınadır) prensi olduğu söylenen Rurik, önce, kuzeybatı Rusya’da bulunan Novgorod’un başına geçmişti. Novgorod güncelerine göre, Varangianlar 862 yılında Novgorod’a davet edilmişlerdi... İleride Moskova merkezli genişleyecek ve 1598 yılına dek Rusya’yı yönetecek olan Rurik Hanedanı’nın en önemli karakteri, şüphesiz ki, IV Ivan’dan (Korkunç İvan, Ivan Grozny, 1530- 1584) başkası değildi. Slav birliğini sağlayarak aynızamanda Rus tarihinin de en önemli karakterlerinin başında gelen IV Ivan’ın (Korkunç İvan, Ivan Grozny, 1530- 1584) geçmişinde, anlaşılmış olacağı gibi, bir Viking veya İsveçli vardı... Osmanlı sultanlarının çoğunun annesi nasıl yabancı kökenli ise, Rusya’yı en hızla genişletenlerden olan II. Katarina (Büyük Katarina, Çariçeliği, 1762- 96) bir Alman (Purusya) prensesi idi ve O’nun annesi de İsveç Kralı Adolf Frederik’in kızkardeşiydi. Güçlü iktidar ve ekonomik yarar bağlarının olduğu işlerde kan konuşmamakta idi. Buna karşın, kitleleri egemen güçler hesabına manupule edebilmek için, inanç manivelalarının yanında, “kan bağı” ilişkilerine dayalı kışkırtmalar ve “milliyetcilik” demagojileri kolayca yapılabilmekteydi ve halen yapılabilmektedir...

 

Daha önce, Ukrayna’da Got egemenliğini kırmış olan Hunlar’ın, Karpatlar’da sıkışmış olan Slav aşiretlerinin önlerini açmış olduğunu, 400’lü yılların sonlarında, ve 500’lü yılların başlarında bu aşiretlerin, Karpatlar’dan doğuya, batıya, ve güneye doğru göçetmeye başlamış olduklarını yazmıştım (Doğu ve Batı Gotları olarak bilinen Gotlar, Germen, Alman aşiretleridir. İsveç’in Baltık Denizi’ndeki büyük adası Gotland, adını Gotlar’dan almıştır.)... Ukrayna’da 800’lü yılların son çeğreğinde kurulmuş olan ilk Slav devleti, Kiev Rus (Kievan Rus) devleti, hızla güçlenecek ve 900’lü yıllarda Hazar Türk İmparatorluğu’na karşı üst üste akınlara başlayacaktı... Artık Ukrayna steplerinde Slav halkı da etkin olmaya başlamıştı. Anlaşılmış olduğu gibi, daha önce de, hatta İ. Ö. 200’lü yıllara dek, Batı Ukrayna’da, karpatlar yöresinde Slav aşiretleri vardı, bu aşiretler varlıklarını çok önceden duyurmuşlardı...

 

Bizans etkisi ile ülkede, Kiev Rus’da, Ortodok Hiristiyan kültürü gelişecekti... Kiev Rus Kırallığı, I. Vlademir’in (Büyük Vlademir, 956- 1015) yönetimi yıllarında Hiristiyanlığı kabuledecekti. Yine O’nun yönetimi sırasında Kiev Rus’un sınırları, kuzeyde Baltık Denizi’nden güneyde Karadeniz ve Azak denizi kıyılarına dek uzayacaktı. Yine aynı dönemde sözkonusu kırallığın sınırları, doğuda Volga kıyılarından batı da Karpatlar’a dek uzamıştı... O, I. Vlademir (Büyük Vlademir), Kiev Rus’un ilk Hiristiyan Kralı olacaktı... Gerçekte, 970 yılında Novgorod Prensi olan Vlademir, 972’de İskandinavya’ya kaçmak zorunda kalmıştı. Daha sonra O, 980’de, amcasının yardımları ile, hem Novgrad’ın ve hem de Kiev’in başına geçmeyi başarmıştı... Anlaşılmış olacağı gibi bu dönem, Hazar Türk İmparatorluğu’nun çöküş sürecine girdiği yıllara rastlamaktadır. Yine aynı dönemde, Bizans İmparatoru II. Basil (976- 1025) ile I. Vlademir arasında 987 yılında askeri pakt yapılacaktı. Böylece, Basil’in kızkardeşi ile evlenen I. Vlademir’in Hiristiyanlığa geçişi sağlanacaktı. Sonuçta, kurulmuş olan Slav-Bizans işbirliği ile Hazar Türk İmparatorluğu’nun yıkılışı hazırlanmış olacaktı... Hemen belirtmekte yarar var; 988’den itibaren Kiev Rus ve Ukrayna hızla Hiristiyanlaşmaya ve Ukrayna Kilisesi doğmaya başlayacaktı...

 

Hazar Türk devletine karşı yukarıda anılmış olan Slav saldırılarına, bir de, -Hazar’ın eski dostu- Bizans’ın yollamış olduğu donanmanın saldırısı da eklenince, 1000’li yılların ilk yarısında Hazar devletinin sonu gelecekti. Gök (Kök) Türk İmparatorluğu’nun (551- 52’den 700’lü yıllara dek) uzantısı olan Hazar Türk aşiretlerinin kurmuş oldukları güçlü Hazar İmparatorluğu, 1030 yılında tarih sahnesinden silinecekti... (M. İ. Artamonov’un “Hazar Tarihi” adlı kapsamlı araştırmasında, sözkonusu Slav saldırılardan ve Hazar İmparatorluğunda yaşanmış olan diğer gelişmelerden ayrıntılı olarak sözedilmektedir...).

 

Kevin Alan Brook’un anlatımı ile, birkısım Hazar halkı, Batı’da Macaristan’a, Romanya’ya, ve Polonya’ya göçedecek, ve oradaki Yahudi toplulukları ile karışacaktı. Kısacası, Kevin Alan Brook’a göre, Doğu Avrupa Yahudileri’nin önemli birkısmı Ortadoğu, Filistin kökenli olmayıp, yani Semitik bir halktan olmayıp, Hazar Türkleri’nden oluşmaktadır. Yine aynı yazar, son tarihi ve arkoolojik buluşlara, dil bilimine (linguistic) ve bazı genetik kanıtlara dayanarak, ve uzun uzun kaynaklarını götererek, Rus Yahudileri’nin önemli kısmının da Hazar Türkleri olduğunu ifade etmektedir... Aynı görüşleri paylaşan başka araştırmacılar da vardır... Macaristan, Budapeşte doğumlu (1905) ve Londra ölümlü (1983) tanınmış İngiliz yazarı Arthur Koestler, 13. Kabile (The Thirteenth Tribe) adlı kitabında (1976), bu konuyu işlemektedir...

 

Yahudi bir aileden gelen ve Yahudi inancını terketmiş olan Koestler, Cumhuriyetcilerin safında katılmış olduğu İspanya İç Savaşı’nda (1936- 39) komünistler için bilgi toplarken, Frankocu faşistler tarafından yakalanıp hapse atılmış ve bir değiş-tokuş sayesinde yaşamını kurtarabilmiştir... Stalin yönetimine tepki olarak komünizmi terkeden ve 1940 yılında Darkness at Noon (Gün Ortasında Karanlık) adlı bir roman da yazmış olan Koestler’in, İ. Ö. 73- 72 yıllarında Spartaküs önderliğinde Roma’da yaşanmış büyük köle ayaklanmasını anlatan The Galadiators (Gladyotörler, 1939) adlı bir romanı ve daha başka eserleri vardır (Bir başka Spartaküs romanı da, Amerikalı yazar Howard Fast tarafından 1951 yılında kaleme alınıp aynı yıl yayınlanmıştır. Daha çok tarihi romanları ile tanınan Howard Fast’ın bu yapıtı, Dalton Trumbo tarafından senaryolaştırılmış ve ünlü yapımcı Stanley Kubrick tarafından 1960 yılında film olarak üretilmiştir. Seyredenlerin bildikleri gibi, Spartakus rolünü Kirg Douglas oynamıştır.)...

 

Rus- Ukrayna bozkırlarında, Moğol ve Kıpçak Türk süvarileri gözükünceye dek, Hiristiyan inanca bağlanmış Uz (Guz, Oğuz) Türkleri ve yine Hiristiyan olan göçebe Peçenek Türkleri at koşturacaklardı... Moğol aşiretlerini birleştirerek dünyanın en büyük kara imparatorluğunu kurmuş olan Cengiz Kağan’ın (doğumu, 1155 veya 1162 veya 1167; ölümü, 18 Ağustos 1227) torunlarından Batu (1205?- 1255), amcası Ögedey’in buyruğu ile, 1236 yılında, 150.000 kişilik bir süvari ordusunun başında Avrupa’ya doğru saldırıya geçecekti. Batu’nun generallerinden Sübötey’in fili yönettimindeki bozkır ordusu, 1239-1240 yıllarında güney Rusya ve Ukrayna üzerinde hakimiyet kurarak Kiev’e girecekti. Kiev Rus (Kievan Rus) devleti 1240 yılında yıkılacak ve Ukrayna bütünüyle Moğol ve Kıpçak Türk süvarilerinin denetimi altına girecekti... Aslında, Ukrayna coğrafyasını ve komşularını ilgilendiren tarihi olaylar, hem Slav toplumu ile, hen Türklerle ve hem de diğer halklarla ilgili tarihi gelişmeler, burada anlatılanlardan çok daha zengindir şüphesiz. Fakat ben burada, kuş bakışı, en önemli gözüken bazı olaylara dokunup geçerek tarihi süreç hakkında genel bir fikir vermeye çalışmaktayım sadece...

 

Moğol ve Kıpçak süvarileri tarafından oluşturulan aynı ordu, 1240 yılında, üç koldan Avrupa içlerine doğru ilerleyecekti. Onlar, önce, üzerlerine yollanmış olan 20 bin kişilik bir Alman-Polonya ordusunu dağıtarak Polonya’nın güneyindeki Sandomir ve Krakow kentlerini zaptedeceklerdi. Kuzeyden giden, ve Donmuş Oder (Odra) Nehri’ni aşan Baydar, Kadan ve Orda komutasındaki bir tümen atlı (Bazı kaynaklara göre iki tümen atlı.), kendisinden yaklaşık iki kat kalabalık olan ve birçok kaynağa göre sayısı 30- 40 bin kişi arasında değişen bir ortak Alman-Polonya ordusunu, 9 Nisan 1241 günü (bazı kaynaklarda 15 Nisan günü) neredeyse tamamen yokedecekti (Bir Batu Ordusu tümeni, 10 bin askerden oluşuyor.)... Polonya’nın şimdiki Almanya ve Çek sınırı üçgenine yakın Liegnitz (günümüzün Legnica’sı) kasabasında yaşanan savaş sırasında, Silezya’nın İnanmış (Pius) Duku II. Henry komutasındaki ordunun bileşiminde, savaşcı olarak, Alman Töton Şovalyeleri (Teutonic Knights) dışında, bir de Fransız Tapınak Şovalyeleri (Templar) bulunmaktaydı...

 

Batu komutasındaki Moğol- Kıpçak süvarileri, 1241 yılında Macaristan’ı işgaledip Peşte’yi yakacaklar, Viyana önlerine dek geleceklerdi... Onlar, kaçan Macar Kralı IV. Bela’nın (1206- 1270; krallığı, 1235- 70) peşinde Dalmaçya kıyılarına, Adriyatik’e dek ineceklerdi. Aynı ordu, Bulgaristan’ı da işgaledecek, Büyük Bulgaristan Krallığı’nı yıkacaktı... Batu’nun komutasındaki Türk-Kıpçak suvarilerine Ruslar, Polovtsy, Doğu Roma (Bizans) ise Kuman diyordu. Kıpçak aşiretleri, hareketli çadırları ile göçebe yaşamı sürdüren bir halktı...

 

Tuna’yı geçerek Viyana Kapılarına dayanmış olan bu göçebe bozkır ordusu, Ögedey Kağan’ın ölüm haberi üzerine, yeni bir Kağan seçimi için, kendiliğinden, Bulgaristan üzerinden, ve Karadeniz’in kuzeyinden, Ukrayna’nın güney kıyılarından geriye çekilecekti. Eğer onlar kendiliğinden geriye çekilmeselerdi, henüz ateşli silahların savaş arenasında egemen olmadığı bu dönemde, bir AK-47’nin (Kalaşnikov veya Kalashnikov Model 1947) etkili mesafesi kadar uzağa ok yağdırabilen Doğu’nun bu usta savaşcılarını Batı’da durdurabilecek bir güç yoktu. James Chamber ve diğer bazıları, bunlara, “Şeytan’ın Süvarileri” adını takmışlardı...

 

Batu, Sibirya’dan itibaren tüm Ukrayna’yı, batı da Karpatlar’ı içine alacak biçimde devasa bir imparatorluğun temellerini atmıştı. “Golden Horde” (“Altın Ordu”) veya Kıpçak Kağanlığı adını alan bu imparatorluğun sınırları içinde, Urallar, Avrupa Rusyası’nın büyük kısmı ve Karpatlar bulunmakta idi. Sözkonusu imparatorluk, Doğu’da, Sibirya’nın derinliklerine doğru uçsuz bucaksız uzanmaktaydı. Aynı imparatorluğun güneydeki sınırlar ise, karadeniz kıyılarına, Kafkas Dağları’na ve İran’da kurulu Moğol Il Kağanlığı’na (İlhanlı) dek uzanmakta idi. Her ikisi de Cengiz İmparatorluğu’nun devamı olmakla birlikte, Kıpçak Kağanlığı ile Il Kağanlığı arasında rekabet, hatta savaşlar yaşanacaktı...

 

“Golden Horde” (“Altın Ordu”) İmparatorluğu veya Kıpçak Kağanlığı’nın egemen gücü, ağırlıklı olarak, Kıpçak türkçesi konuşan Türkler, ve ikinci derecede Moğol halkı idi... Kıpçak Kağanlığı, 1300’lü yılların başında tamamen İslamlaşıp Türkleşecekti. Bu İslamlaşma ve Türkleşme, özellikle büyük Kağan Öz Beg yönetimi (1313- 41) yıllarında olacaktı (günümüz Özbekistan’ının adı, bu Öz Beg’den gelmedir)... Kıpçak Kağanlığı’nın Türk ahalisi bozkırda hayvan besiciliği ile uğraşırlarken, aynı kağanlığın Rus, Mordvinian (Ural dil ailesinden Fin-Macar dili konuşan bir halk), Grek, Gürcü, ve Ermeni halkı, vergi, haraç ödemekteydi. Kıpçak Kağanlığı sınırları içinde yaklaşık 100 kadar farklı Türk aşireti yaşamaktaydı... “Golden Horde” (“Altın-Ordu”) veya Kıpçak Kağanlığı sınırları içinde, 1346- 47 yıllarında, büyük bir Veba salgını (Black Death) yaşanacaktı. Bu salgın, Altın Ordu’nun birliğinin sarsılmasına ve gerilemesine yolaçacaktı...

 

Kıpçak Kağanlığı’nın güçlü olduğu dönemlerde Rus prenslikleri, Ukrayna’nın ve şimdiki Rusya’nın kuzeybatısında küçük bir alana sıkışmışlardı. Kıpçak Kağanlığı iç iktidar kavgaları ile zayıfladıkça, Rus prenslikleri, doğuya ve güneye doğru genişleme çabası içine gireceklerdi... Kırım kağanı iken amcasına karşı iktidar savaşı veren Toktamış, önce, şimdiki Özbekistan ve çevresi topraklar üzerinde, Amu-Derya ve Sri-Derya nehirleri arasındaki verimli topraklarda egemen olan Timurlenk’e (1336- 1405) sığınacak, Timurlenk’ten aldığı güçle O, Toktamış Kıpçak Kağanlığı içinde iktidarı elegeçirecekti (Toktamış, amcasına karşı iktidar kavgasını 1376 yılında başlatacak, 1405 veya 1406 yıllarından birinde öldürülerek yaşama veda edecektir...). Timurlenk’in yardımı ile iktidarı elegeçirdikten sonra O, Toktamış, 1382 yılında, Moskova’yı zaptedip Slavları cezalandıracaktı. Böylece, Rus prenslikleri yeniden Altın-Ordu’nun üstünlüğünü tanımak, eski konumlarına çekilmek zorunda kalacaklardı... Toktamış’ın güç sahibi olması, Timurlenk ile arasının açılmasına yolaçacaktı... Yeryüzündeki üç büyük kara imparatorluğundan üçüncüsünü kurmuş olan Timurlenk, 1391 ve 1395 yıllarında, Altın-Ordu veya Kıpçak Kağanlığı üzerine yürüyüp, Toktamış’ı iki kez mağlup edecekti. Timurlenk’in sözkonusu zaferleri, Altın Ordu veya Kıpçak Kağanlığı’nın alabildiğine zayıflamasına yolaçacaktı...

 

Timurlenk komutasındaki suvari güçlerinin Kiev’e, ve Moskova’ya dek gelmesi, ve bir yıl kadar buralarda kalması, Kıpçak Kağanlığı’nın sonunu hazırlayacaktı... Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, 1346- 47 yıllarında yaşanmış olan büyük Veba salgını, Altın-Ordu’ya ilk darbeyi vurmuştu. Ardından, genişlemekte olan Osmanlı’nın 1354 yılında Çanakkale Boğazı (Dardanelles) üzerinde egemen olması, Altın-Ordu (Kıpçak Kağanlığı) ile müttefiki Memluklu (Mamluk) devletinin (1250- 1517) arasına girmesi, böylece Volga ve Nil vadileri arasındaki ticaretin ölmesi, Altın-Ordu için ikinci büyük darbe olacaktı. Buna, Toktamış’ın iktidar kavgaları ve Timurlenk’in üst üste gerçekleştirmiş olduğu iki istila eklenince, Altın-Ordu’nun, gelişmekte olan Slav güçleri karşısındaki direnci alabildiğine zayıflayacaktı... Ukrayna yeniden el değiştirme sürecine girmişti...

 

Bazı kaynaklara göre Toktamış, ya Timurlenk ile aynı yıl (1405), ya da 1406 yılında yaşamını yitirecek, daha doğrusu öldürülecekti... Alt kısımlarında Dinyeper’e karışan nehirlerden olan Vorksla Nehri Savaşı (12 Ağustos 1399), hem Toktamış’ın ve hem de daha birsüre için Altın Ordu’nun kaderini belirleyecekti... Kutluğ Kağan ve Emir Edigü tarafından iktidardan uzaklaştırılmış olan Toktamış, tekrar tahtına oturabilme hırsıyla, Litvanya kralı Viyatatus’tan (Büyük Vytautus, 1350- 1430; Litvanya’nın ulusal önderi) ve Ruslardan yardım talep edecekti. Toktamış’ın Moğol güçlerine, Viyatatus’un (Büyük Vytautus) Litvanyalı ve Rus askerlerden oluşan ordusu, Polonya’dan yardımcı güçler, ve Purusya’dan Töton Şovalyeleri (Teutonic Knights) katılmıştı. Bozkırdan Dinyeper’e doğru ilerleyen Kutluğ Kağan ve Emir Edigü komutasındaki ordu, Toktamış’ı destekleyen güçlerle Vorksla Nehri kıyısında karşılaşacaktı. Toktamış’ın safında olan Vyatatus’un güçleri mükemmel organize edilmişlerdi ve aynızamanda bunların topları da vardı... Herşeye karşın, savaşı, Kutluğ Kağan ile Emir Edigü komutasında olan ordu kazanacak ve Altın Ordu (Kıpçak Kağanlığı) yeniden tüm Ukrayna üzerinde tam bir egemenlik sağlayacaktı. İktidar mücadelesinde Toktamış’a yardımcı olurken, Doğu’ya doğru genişleme düşleri kurmuş olan Vyatatus, bu düşlerinden vazgeçmek zorunda kalacaktı... Vorksla Nehri Savaşı sırasında birçok Rus ve Litvanya prensi öldürülürken, Toktamış ve Viyatatus kaçmayı başaracaktı... Ağır yaralanmış olan Temür Kutluğ Kağan, savaştan sonra yaşamını yitirecekti... Temür Kutluğ Kağan’ın ölümünün ardından, Emir Edigü, kendisini kağan ilanetmeden yönetimi alacaktı. O, Edigü, Altın-Ordu’nun birliğini korumayı başaracaktı... Kaçarak yaşamını kurtarabilmiş olan Toktamış, kaçak yaşamı sırasında, 1405 veya 1406 yılında öldürülecekti... Doğuya genişleme düşleri suya düşmüş olan Büyük Vytautus, Batı’ya yönelecek olan Töton Şovalyeleri (Teutonic Knights) ile savaşacaktı. Polonya güçleri ile işbirliği içinde O, Töton Şovalyeleri’nin, yani Almanlar’ın Baltık yöresindeki üstünlüklerini sonlandıracaktı...

 

Yeniden tamamen bağımsız bir devlet haline gelmiş olan Altın Ordu’nun parçalanma süreci, Edigü’nün 1419 yılında ölümünün ardından işlemeye başlayacaktı... Altın Ordu’nun (Golden-Horde) merkezindeki Volga ve Don stepleri, “Büyük-Ordu” olarak anılmaya başlanmıştı. Bu hat üzerinde, kuzey’de Kazan Kağanlığı, daha güneyde (Hazar’ın kuzey kıyısında, Volga deltasında) Astragan (Astrakhan) Kağanlığı, daha batı da ve güneyde Kırım merkezli olarak Kafkaslar’ın batısından Moldovya sınırlarına dek güney Ukrayna’yı içine alan oldukça geniş coğrafyada, güçlü kağanlıklar kurulacaktı. Ayrıca, Batı Sibirya’da ve Nogay steplerinde küçük küçük kağanlıklar şekillenecekti. Sonuçta, parçalanma gerçekleşmiş ve Slav yayılması için koşullar belirlenmeye başlamıştı... Kısacası, Timurlenk istilasının (1395) ardından Altın Ordu, ya da Kıpçak Kağanlığı, 1400’lü yılların ilk yarısı sonlanırken, farklı kağanlıklara bölünecekti. Böylece Rus prensliklerinin doğuya ve güneye, Ukrayna içlerine doğru genişlemelerinin önü açılmış olacaktı... Kuzeydeki Kazan Tatarları’nın ve güneydeki Kırım Tatarları’nın, ve yukarıda anılmış olan diğerlerinin ağırlıklı nüfusları, sözkonusu Altın Ordu (Golden Horde) İmparatorluğu’ndan kalma Kıpçak Türkleri’nden oluşmakta idi...

 

Altın Ordu (Kıpçak) İmparatorluğu’nun kalıntılarından Yukarı Volga bölgesindeki Kazan Kağanlığı (ömrü, 1437-45- 1552), Rus birliğini sağlamış olan IV. Ivan (Ivan Grozny, Korkunç İvan, 1530- 1584, ve 1547’den itibaren Çar) tarafından -bir ihanetin de yardımı ile- 1552 yılında yıkılacaktı. Aslında Ruslar, Moskova Büyük Kontu III. Ivan’ın (Ivan Vasilyevich) iktidarı yıllarında (1462- 1505) Tatarlar’dan, ya da Altın Ordu’dan bağımsızlaşabilmişlerdi (1480) ve yine O’nun döneminde, 1469 yılında Kazan, Ruslar’ın eline düşmüştü. Buna karşın Kazan’ın kukla kağanı, 1504 yılında Ruslara karşı bir darbe örgütlemişti. Sözkonusu ayaklanma ile Tatarlar, 1504 yılında Kazan’ı geri almışlardı... Fakat, Kazan Kağanlığı’nın kesin sonu, 1552 yılında IV. Ivan’ın (Ivan Grozny) iktidarı döneminde gelecekti... Kazan Kağanlığı’nın Rusların eline geçmesinin ardından, Hazar (Kaspiska) Denizi’nin kuzey kıyısında, Volga deltası üzerinde kurulmuş olan, ve kuzeyden geçen İpek Yolu’nu kontrol eden -Altın Ordu kalıntısı- Astrakhan Kağanlığı, yine Korkunç İvan’ın (IV. İvan, Ivan Grozny) ordusu tarafından 1556 yılında zaptedilecekti. Vaktiyle Altın Ordu İmparatorluğu’nun başkenti olan Astrakhan’a egemenlikleri, Ruslar’ın kuzeyden geçen İpek Yolu’nu kontrol etmelerini sağlayacaktı. Böylece Rus Çarlığı’nın, kolayca zenginleşip güçlenmesinin, ve hızla yayılmasının yolu açılmış olacaktı...

 

Sözkonusu Altın Ordu kalıntısı kağanlıkların en büyüğü ve en uzun ömürlüsü, Kırım Kağanlığı (1443- 1783) olacaktı. Moldovya’ya dek Ukrayna’nın güney kıyılarını ve Kafkaslar’ın batı sınırlaına dek Azak Denizi’nin tüm çevresini kontrol eden Kırım Kağanlığı, Mengi Giray yönetimi yıllarında, 1475’te Osmanlı himayesi altına girecekti. Sözkonusu kağanlık, Osmanlı İmparatorluğu’nun vasalı (kölesi) bir devlet konumuna sürüklenecekti... Sultan II. Mehmed, 1475 yılnda, Gedik Ahmed Paşa komutasında bir donanma yollamıştı (II. Mehmed,ya da Fatih Sultan Mehmed, 1432- 1481; yönetimi, 1444- 46 ve ikinci kalıcı yönetimi, 1451- 81)... Sözkonusu donanma, bölgedeki bir Grek Prensliği’ni ve Kırım’ın güneydoğu kıyılarını bütünüyle elegeçirmiş olan Cenevizliler’in güçlerini, üç Ceneviz kolonisini yokedecekti. Cenevizliler’e tutsak düşmüş I. Mengi Giray, Gedik Ahmed Paşa tarafından kurtarılacaktı... Önce Osmanlı’nın vasalı olmayı kabullenmeyen I. Mengi Giray, üç yıl kadar İstanbul’da tutulduktan sonra, durumu kabullenecek ve Kırım’ın başına geçecekti... Kısacası, yukarıda ifade edilmiş olduğu gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun gücü 1475 yılında Kırım’a ulaşmış olsada, Kırım Kağanlığı’ın gerçek anlamı ile Osmanlı’nın vasalı bir devlet haline gelmesi, 1478 yılında gerçekleşmiştir... Köle anlamına “vasal” derken, Kırım Kağanlığı’nın iç işlerinde tamamen özgür olduğunu, kağanlarını kendilerinin seçtiğini ve Rus-Osmanlı ilişkilerinde önemli bir aracı rolü oynadıklarını unutmamak gerekir...

 

Anlaşılan, bir yandan Osmanlı’nın etkin gücü, diğer yandan kuzeyden güneye genişlemekte olan Rus Çarlığı’nın tehdidi, aynı zamanda Karadeniz ve Azak Denizi kıyılarındaki Venedik ve Ceneviz kolonilerinin ekonomik ve politik baskıları, Kırım Kağanlığı’nı Osmanlı’nın himayesine girmeye zorlamıştı... Sonuçta II. Mehmed, Karadeniz ve Azak Denizi kıyılarındaki tüm Ceneviz ve Venedik kolonilerini de yokedecek, buraları Osmanlı denetimi altına alacaktı... Mengi Giray’ın Cenevizliler tarafından esir tutulduğu Kırım yarımadasının doğu kıyısındaki Kaffa (şimdiki adıyla, Feodossiya) kenti, İ. Ö. 600’lü yıllarda Milet’li grekler tarafından kurulmuştu... Artık, 1475 yılından itibaren, Ukrayna’nın Karadeniz kıyıları, Osmanlı İmparatorluğu’nun denetimi altındaydı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu, tüm Güney Ukrayna’da egemen olurken, Karadeniz’i de bir iç denizi durumuna getirmekteydi...

 

Kuzeydeki İpek yolundan gelen ticaretin ve Karadeniz ticaretinin kaymağını, sözkonusu Ceneviz ve Venedik kolonileri yemekteydiler. Buna karşın, 1453 yılında İstanbul’un II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmed) tarafından fethi ile İstanbul Boğazı’nın (Bosporus) Türklerin denetimi altına girmiş olmasının ve Bizans’da hüküm süren Palaeologi (veya, Komnenos) Hanedanı’nın (1261- 1453) yıkılmasının ve aynı hanedandan kişilerin yönetimindeki 1204 doğumlu Trabzon Rum İmparatorluğu’nun da 1461 yılında II. Mehmed tarafından fethedilmesinin ardından, Karadeniz kıyılarındaki tüm Ceneviz ve Venedik kolonilerinin nefes boruları tıkanmış oluyordu- Çanakkale Boğazı (Dardanelles), zaten çok önceden, 1354 yılında yılında Türklerin denetimine geçmişti. Bu koşullarda Osmanlı’nın Ceneviz ve Venedik kolonilerini yıkarak Karadeniz ticaretinin rantına elkoymasından başkası düşünülemezdi... Zaten, İstanbul’un Türkler tarafından fethi, Karadeniz’de yaşanmış olanlar ve daha güneydeki, Akdeniz kıyılarındaki benzeri gelişmeler, Batı’yı yeni ticaret yolları aramaya ve yeni keşiflere itecekti...

 

Kuzey Kafkasya’dan Moldova sınırlarına dek tüm Karadeniz kıyılarına, tüm Azak denizi kıyılarına ve Ukrayna’nın oldukça içlerine egemen olan Kırım Kağanlığı, Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamaya başlamasının ve Rusya karşısında almış olduğu yenilgilerin ardından, Alman (Purusya) asıllı Büyük Katarina (II. Katerina, 1729- 1796; yönetimi, 1762- 96) döneminde, Katarina’nın sevgililerinden Prens Potemkin (1739- 91) tarafından, 1783 yılında, savaşsız olarak elegeçirilecekti... Kırım Kağanı Şahin Giray (Kırım’ın son kağanı; yönetimi, 1777- 83), eğitimini Yunanistan’da ve Venedik’te görmüş, anadili kadar mükemmel grekçe, italyanca, ve Osmanlı türkçesi konuşabilen birisiydi. Buna karşın O’nun, savaşcı bir yapıya sahibolduğu ve iyi bir politikacı olduğu söylenemezdi. Sanırım aynızamanda O, biraz da talihsiz biri idi... Şahin Giray, Rusya karşısında askeri bir direnç gösterilebileceğine aklı yatmadığı için, ve muhtemelen birtakım vaatlerede kanarak, ve yine gelişmekte olan Rusya’nın bir parçası olmanın daha yararlı olabileceğine inanarak, savaşsız teslim olacaktı... Diğer yandan, Osmanlı’nın, himayesindeki Kırım’ın ordusunda top bulundurulmasını yasaklamış olması, Kırım’ı askeri bakımdan zayıflatmıştı...

 

Kırım’ın Rusya’ya teslim olmasından hemen önce, 1768- 74 yıllarında yaşanmış olan Türk- Rus Savaşı, Osmanlı için bir felaket olmuştu. Aynı savaşın sonuna doğru İngiliz gemilerinin klavuzluğunda Akdeniz’e giren Aleksey Orlov komutasındaki Rusya’nın Baltık donanması, 6- 7 Temmuz 1770 günleri, Ege Denizi’nde, Çeşme limanında, Osmanlı donanmasını bütünüyle yakmıştı... Osmanlı için büyük bir felaket olan Çeşme yangınının ardından, 7 Temmuz 1774 günü, Rus Çarlığı ile Osmanlı İmparatorluğu arasında Küçük Kaynarca Anlaşması imzalanacaktı. Böylece Kırım Kağanlığı Osmanlı’dan bağımsızlaşacaktı. Sözkonusu anlaşmadaki “bağımsızlık” ifadesi, sadece kağıt üzerinde kalacak bir hayaldi.... Artık küçülmüş ve zayıflamış olan Kırım Kağanlığı, güçlenen Rus Çarlığı’na bağımlı hale gelmekte, onlar için kolay yutulacak bir lokmaya dönüşmekte idi...

 

Kırım Kağanlığı’nın düşmesi ile Altın Ordu’nun (Golden Horde) veya Kıpçak Kağanlığı’nın son izi de tarihe karışmış olacaktı. Kırım Kağanlığı’nın yıkılması ile Rus Çarlığı, Ukrayna’nın tümü üzerinde gerçek bir egemenliğe sahibolacaktı ama, özellikle Ukrayna’nın batısında Polonya-Litvanya ve ayrıca Avusturya-Macaristan, ya da Habsburg Hanedanlığı egemenlikleri de gözükecekti...

 

Ukrayna’nın karmaşık uzun tarihini ayrıntılı olarak anlatmak bu metnin sınırlarını çok aşacağı gibi, zamanım açısından da elverişli bir durum değildir... Gelişmelerden kısa kısa sözetmek gerekirse, 1360- 1599 yıllarında, Polonya- Litvanya koalisyonu, Belarus dahil, Ukrayna’ın içlerine, neredeyse Azak Denizi’nin kuzey kıyılarına dek egemen olacaktı. Kuzeybatı yönünden -Belarus’u da içine alarak- Ukrayna içlerine doğru sözkonusu Polonya-Litvanya genişlemesi, zamanı içinde Doğu Avrupa’nın en güçlü yöneticisi olan Litvanya (Lithuania) Büyük Dükü Gediminias (1275- 1341) döneminde başlayacaktı. O. 1316 yılında Gediminia Hanedanı’nı başlatan kişi olacaktı... Anlaşılmış olduğu gibi bu dönem, Ukrayna’nın batısında gerçekleşen Polonya-Litvanya egemenliği, Altın Ordu’nun (Kıpçak Kağanlığı), zayıflamaya başladığı ve sonunda parçalanmış olduğu yıllara rastlamaktadır...

 

Sonuçta, bu geniş coğrafya da Litvanya-Polonya Devleti’ni kurulacaktı. Katolikler, bu devletin en önemli mevkilerinde yeralacaklardı... Litvanya-Polonya birliği, 1400’lü yılların sonundan 1500’lü yılların ilk yarısına dek hem Moskova Kontluğu ve hem de Tatarlar ile (Altın Ordu ile) savaşacaktı... Bu dönemdeki Katolikleştirme ve Polonyalılaştırma sürecine karşı, 1380’li yılların ikinci yarısından itibaren tepkiler gelişmeye başlayacaktı. Litvanya Katolik yönetimine karşı mücadele gelişecekti. Osmanlı himayesine girmiş Kırım Tatarları güneyden saldırırlarken, Moskova Kontluğu’da Ruthenian topraklarının önemli kısmını elegeçirecekti... Korkunç Ivan (Ivan Grozny, IV Ivan), Baltık’a bir çıkış yolu yaratma gayesi ile 1558 yılında Polonya-Litvanya Birliği’ne saldıracaktı. Böylece sözkonusu birlik, günümüzdeki üç Baltık devletinin temellerini oluşturacak biçimde üç Prensliğe bölünecekti... İşte bu Gelişmenin ardından, göreceli küçülmüş Litvanya ile Polonya’nın devlet statüsünde birleşmeleri sağlanacak, 1569 yılında Litvanya-Polonya Devleti şekillenecekti... Günümüz de Polonya’nın doğusunda, Ukrayna sınırına yakın konumda yeralmakta olan Lublin kentinde 1 Temmuz 1569 günü yapılan bir toplantı ile, 200 yıldır sürmekte olan Litvanya-Polonya politik işbirliğine yeni bir şekil verilecek ve Polonya-Litvanya Devleti kurulacaktı. Kültür merkezi Vilnius’ta, 1579 yılında, Avrupa’nın en eski yüksek eğitim merkezlerinden biri olan bir üniversite doğacaktı... Ruslar, Polonyalı, Avusturyalı ve Avusturya-Macaristanlı Ukraynalıları, Ruthenian veya Ruthene olarak adlandırmaktaydılar... İleride, 1700’lü yıllardan itibaren, bir Ruthene milliyetciliği gelişmeye başlayacaktı...  

Vasyl Markus ve Ihor Stebelsky tarafından hazırlanan ve orjinali Ukrayna Ansiklopedisi (Encyclopedia of Ukraine) adlı kitabın 5. cildinde bulunan “Ukrainian Soviet Socialist Republic,” (“Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti”) başlıklı metinden alınarak “History of Ukraine” (“Ukrayna tarihi”) adıyla internete yüklenmiş olan çok uzun metinde anlatıldığına göre, Polonya kontrolu altındaki Ukrayna’da, dikkate değer bir ulusal ve dini değişim yaşanacaktı. Küçük bir Ukrayna eliti ve bunların etkisinde olan halk, Polonya eğitimi ve Polonya’dan gelipte bölgeye yerleşmiş olan Polonyalı asiller ve Katolik papazlar, genellikle de Cizvit (Jesuit) papazlar sayesinde, hızla farklı bir milletleşme sürecine girecekti. Bilindiği gibi Cizvit (Jesuit) tarikatı, Katolisizm içindeki en tutucu, sekter örgütlenmedir... Sonuçta, Ukrayna’nın batısında, Ortodoks inancından Katolisizme geçişler yaşanacak, Polonya dili ve kültürü bölgede egemen olacaktı... Katolik Almanlar ve Polonyalı kentliler hükümetleri tarafından ödüllendirilirlerken, Ortodoks halk, baskıların ve ayrımcılığın kurbanı olacaktı...  

Ukrayna’nın özellikle batısında Katolisizm’in yaygın olması, sözkonusu Polonya-Litvanya istilanın etkisi ile olduğu kadar, ileride, 1770’li yıllarda Batı Ukrayna’da egemenlik kuracak olan Avusturya-Macaristan monarşisinin, Habsburg Hanedanı’nın etkisi ile de olacaktı. Polonya’nın ilk kez paylaşılmış olduğu 1772 yılından itibaren Ukrayna’nın batısı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun, Habsburg hanedanı’nın eline düşecekti. Polonya Devleti, 1772, 1793, ve 1795 Rusya, Avusturya ve Purusya arasında paylaşılacaktı. Bunlardan 1795 paylaşımında, Ukrayna’nın doğusu, Ukrayna topraklarının yüzde 80 kadarı, Rusya’nın bir parçası haline gelecekti... Karpatlar boyunca topraklar ile birlikte Galiçya (Galicia) Habsburg Monarşisi’nin (Avusturya’nın) bir parçası olurken, günümüz Ukraynası’nın güneybatısı ile Romanya arasında bölünmüş olan Bukovina, Osmanlı İmparatorluğu’nda kalacaktı.

 

Adı bu metinde sık geçen, önce Polonya’nın, sonra, 1772’den I. Dünya Savaşı’nın sonuna dek Avusturya-Macaristan’ın (Habsburg hanedanı’nın) elinde olan Katolik nüfuslu Galiçya (Galicia), ileride, 1900’lü yılların başlarının, aşırı sağcı Ukrayna milliyetcisi örgütlerin, İşgalci Nazi güçleri ile işbirliği yapan Ukraynalı örgütlerin doğum yeri olacaktı. Yine Galiçya, I. Dünya Savaşı sonrası Polonya’nın bir parçası olurken, II. Dünya Savaşı başladığında, Sovyetler Birliği, Galiçya’nın doğusunu Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriteti’ne katacaktı. Savaş sonrası Sovyetler Birliği’nin bir parçası haline getirilen doğu Galiçya, 1991 sonrası Ukrayna’ya bağlanacaktı...

 

Habsburg Hanedanı’nın istilası altındaki Batı Ukrayna’da, 1774 yılında, Uniate Kilisesi (Doğu Katolik Kilisesi), Grek katolik Kilisesi adını alacak ve Roma Katolik Kilisesi ile aynı statüye sahibolacaktı. Bu dönem, Polonya egemenliği yıllarında olduğu gibi, Ukrayna’nın batısında Katolisizm’in çiçek açtığı yıllar olacaktı.....

 

12 Nisan 2014

Yusuf Küpeli

yusufk@telia.com 

önceki bölüme dönmek için tıkla              bir sonraki üçüncü bölüme ulaşmak için tıkla

 

 

1) Nüfusla ve coğrafya ile ilgili genel bilgiler 

(bu bölümün tamamına ulaşmak için tıkla)

 

2) Halkların harman olduğu ülke Ukrayna’nın tarihine kısa bir gözatış:   Kimmerler, İskitler, Sarmatlar, Slavlar, Türkler, Moğollar, Almanlar ve diğerleri... (bu bölümün tamamına ulaşmak için tıkla)

 

3) Ukrayna tarihinde Kazak halkı, toplumsal etkileri ve ayaklanmaları hakkında kısa notlar  (bu bölümün tamamına ulaşmak için tıkla)

 

4) Kırım Savaşı, I. Dünya Savaşı, Ekim Devrimi ve Ukrayna üzerine notlar  (bu bölümün tamamına ulaşmak için tıkla)

 

5) Sovyetler Birliği’ne Nazi saldırısı; Hitler’inki ile NATO-ABD jeopolitiği arasında varolan paralellikler; Nazi güçleri ile birleşen ve Nazi soykırımlarına katılan Ukraynalı faşistler; Stepan Bandera, OUN ve UPA örgütlenmeleri hakkında hakkında notlar (bu bölümün tamamına ulaşmak için tıkla)  

 

6) Dünya barışını tehdit eden Ukrayna krizinin gelişme süreci; NATO- ABD- AB patronlarının desteğini alan Ukraynalı Neo Naziler, ve bunların iktidarı gaspedişleri üzerine notlar (bu bölümün tamamına ulaşmak için tıkla)

 

7)   Faşistlerin damga vurduğu Ukrayna hükümeti, Kırım’ın tekrar Rusya’ya

      bağlanışı, ülkenin doğusunda başlayan isyan, kanlı olaylar ve büyüyen uluslararası gerilimde  fosil enerji tekellerinin rolleri üzerine notlar   (bu bölümün tamamına ulaşmak için tıkla)

 

  Bazı kaynaklar: (ulaşmak için tıkla)

 

http://www.sinbad.nu/