Not: Aşağıdaki metin atom bombasının üretiliş sürecini ve yayılmasını anlatan bir kitabın alt notudur. Kitaptan önce ve bağımsız bir yazı olarak burada basılabileceği düşünülmüştür. Umarım yararlı olur.- Y. Küpeli

 

Yusuf Küpeli, ABD yönetiminin İran politikaları ve İsrail devletinin rolü üzerine kısa not 

 

İsrail Genelkurmay Başkanı’nın 2006 başındaki Türkiye ziyareti ile birlikte, “karlı kış koşullarında operasyon yapabilecek dağ komandosu eğitimi için İsrail ordusunun Türkiye coğrafyasını kullanma istemleri” üzerine bazı haberler Türk basınına yansıdı... Bu haberler, II. Dünya Savaşı yıllarında Norveç’te, dağların arasındaki Rjukan’da kurulu Alman ağır su üretim tesisine yönelik olarak SOE komandolarının operasyonlarını akla getirmektedir. (...) ABD’nin enerji kaynakları ve yollarıyla ilgili egemenlik planları içinde en önemli pürüzlerden birini halen İran oluşturmaktadır ama, bu durum onların İran’a karşı kaçınılamaz mutlak bir saldırı gerçekleştirecekleri anlamına gelmemektedir... Aslında İran ile anlaşabilmeleri, sınırlı tavizlerle İran’ı kendi saflarına çekebilmeleri, ABD’nin yararınadır ve İran’a yönelik kesintisiz askeri tehditler bu pazarlıkta fiyat düşürmek için de gündemde tutulmaktadır. ABD’nin İran ile anlaşması demek, Ortadoğu, Kafkaslar, Orta Asya, Rusya, Pakistan, Hindistan ve Çin üzerindeki etkilerini güçlendirmesi anlamına gelmektedir ve bu anlaşma kartı masada sürekli durmaktadır. "Eğri oturup doğru konuşmak" gerekirse, sözkonusu süreçte eli güçlü olan egemen ABD değil, çok daha zayıf konumdaki İran’dır... Ayrıca hemen belirtmekte yarar vardır. İran ile Anlaşabilmiş bir ABD, Kafkaslar’a ve Orta Asya’ya yatırım yapmış “Yedi Kızkardeşler Kulübü” içindeki dev petrol tekellerinin üretimlerini İran üzerinden çok daha ucuza Arap Denizi’ne ve dolayısıyla Hint Okyanusu’na taşıyabilmelerine olanak sağlayacaktır. Petrolün buradan Batı’nın ve Doğu’nun pazarlarına çok daha kârlı biçimde ulaştırılabilmesi mümkün olacaktır. Fosil eneji tekelleri, İran konusunda savaştan değil, güçlü tavizlerle sağlanmış bir barıştan yana olabilirler ancak... (...) Şüphesiz ABD- İsrail ilişkileri burada yapılan sınırlı soyutlamadan çok daha karmaşık olmakla birlikte, ABD yönetimleri genellikle ellerini kirletmek istemedikleri işlerde bir tetikçi olarak İsrail’i öne sürmektedirler. İsrail, İran’a yönelik olarak çok büyük yıkım düşleri kuruyor olsa da, İsrail genelkurmay başkanı bu tip düşlerle Türkiye’ye gelip yeni askeri işbirlikleri arıyor olsa da, İsrail’in ABD yönetimlerinin istemleri dışında tamamen bağımsız olarak İran’a karşı bir operasyon başlatabilmesi olanaksızdır. Ve yine ABD’nin İsrail politikaları üzerindeki manipulasyonlarından (yönlendirmelerinden) ayrı düşünülemiyecek olan “İsrail’in Türkiye’de dağ komandosu yetiştirme planının” gerisinde yatan asıl neden de, gerçekten dağ komandosu yetiştirmek değil, İran’a karşı Türkiye- İsrail işbirliği görünümü yaratabilmektir. Ve sonuçta Türkiye yönetimlerini İran ile karşı karşıya getirmektir...Şüphesiz tarihten ders almak mümkündür ama, benzer toplumsal ekonomik ilişkiler ve kültürel yapılar egemenliklerini koruduğu sürece -alınan derslere karşın- dramatik sonları engellemek, “kaderin” önüne geçmek mümkün olamaz. Bir başka ifadeyle, bir helezon çizerek ilerleyen tarihin üst düzeyde benzer tekrarları yaşamasını engellemek mümkün olamaz... (...) Şüphesiz bu kullanma sürecinin de bir limiti ve Yahudi talepleri ile ABD taleplerinin çeliştiği bir an olacaktır. İşte ozaman Yahudiler için tarihin yeninen bir üst düzeyde tekrarlanmamasının bir nedeni kalmayacaktır... İran merkezli politikalarda, İsrail devletinin gösterişli saldırgan tutumuna karşın, durumu asıl güvensizlik içinde olan İsrail’den başkası değildir... “Büyük lokma yutup, büyük söz söylememek gerekirse”de, gerçek güvenlik, barışçı ve paylaşımcı politikalar üzerine inşa edilebilir ancak. Daha adaletli ve demokratik bir dünya, hangi milletten olursa olsun insanların tümü için, en iyi eğitilmiş komandolardan ve en etkili bombalardan milyonlarca kez daha büyük bir güvenlik sağlayabilir...

27 Mart 2006

yusuf@comhem.se

 

ABD yönetiminin İran politikaları ve İsrail devletinin rolü üzerine kısa not

 

Yusuf Küpeli

 

İsrail Genelkurmay Başkanı’nın 2006 başındaki Türkiye ziyareti ile birlikte, “karlı kış koşullarında operasyon yapabilecek dağ komandosu eğitimi için İsrail ordusunun Türkiye coğrafyasını kullanma istemleri” üzerine bazı haberler Türk basınına yansıdı... Bu haberler, II. Dünya Savaşı yıllarında Norveç’te, dağların arasındaki Rjukan’da kurulu Alman ağır su üretim tesisine yönelik olarak SOE komandolarının operasyonlarını akla getirmektedir. İsrail genelkurmayının da İran’a karşı benzer operasyonlar yapma düşleri içinde oldukları bellidir... Fakat şüphesiz aynı amaçla (dağ komandosu yetiştirme amacıyla) Kuzey Irak coğrafyasını kullanıp kullanmadıkları da ayrı bir soru işaretidir...

 

Anlaşılan, İsrail servisleri, İran’ın dağlık coğrafyasında yeralan dağınık nükleer tesislere karşı, II. Dünya Savaşı yıllarında Norveç’te gerçekleşenlere benzer operasyonlar yapabilecek birimleri hazırlamaya çalışmaktadırlar. Operasyonun bu biçimi, hava saldırılarından daha az masraflı olduğu kadar, dünya kamuoyunun dikkatlerini ve tepkilerini de daha az çekecektir... Diğer yandan, sözkonusu komando operasyonlarının yanında, ABD’de üretilen “bunker buster” adlı toprağın ve betonun derinliklerine işleyebilen, sığınakları, koruganları çökertmeye yarayan beton delici ağır bombaların kullanılmaları da hesaplanmaktadır herhalde. Fakat şüphesiz İran’ın nükleer tesisleri, Norveç’te ağır su üreten Nazi elektroliz tesisi gibi tek belirli bir alanda lokalize olmamışlardır. Yazılanlara göre bunlar, çok geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır. Dağınık İran nükleer tesislerine komando operasyonları yapabilmek okadar kolay olmadığı gibi, yeraltına gömülmüş gizli tesislere yönelik hava saldırılarının da ne ölçüde zarar verebileceğinin garantisi yoktur...

 

Aslında, tüm bu saldırı düşleri ve planları, derin korkular üzerine inşa edilmişlerdir ve korkuların da maddi ekonomik ve kültürel psikolojik temelleri vardır. Korkuların ve bunlardan kaynaklanan askeri saldırganlıkların maddi nedenleri bulunsa da, yine tüm bunlar, sonu olmayan nefretleri besleyen dargörüşlü ahmakça politikaların ürünleridirler... Militarize olmuş, aşırı tüketime yönelik ve azami kâr motivasyonuyla işleyen tekelci ekonomik yapısının baskısıyla; ağırlıklı olarak fosil enerjilere bağımlı yaşam tarzının ve aynı ham maddeye bağımlı endüstrisinin zorunluluklarıyla; endüstrisinin gereksinim duyduğu kaynakların neredeyse tamamını kendi sınırları içinde yitirmiş olmasının yarattığı sıkıntıyla ABD yönetimleri, mevcut yaşam tarzını koruyup geliştirebilmek, kendi içinde kanlı bir hesaplaşmaya sürüklenerek yokolmamak için dünyanın tüm mevcut enerji kaynakları üzerinde egemenlik kurma çabasına sürüklenmiştir. Dünya mali sistemini ve askeri olarak en önemli stratejik sinir düğümlerini denetleyerek yeryüzünün tek egemeni olma peşindeki ABD yönetimleri, diğerlerinden en az on- onbeş yıl ileride olan askeri teknolojilerine de güvenerek sürekli güç gösterileri yapmaktadırlar. Zaten aynı sürecin bir sonucu olarak, “tehdit henüz oluşmadan önce, tehdidin kaynağı olarak gördükleri merkezlere müdahaleyi ve nükleer yıkım dahil hertürlü yıkımı uygulamayı öngören” yeni bir doktrin geliştirmişlerdir. Bunun ilk uygulamalarını -sahte gerekçelerle- Afganistan ve Irak’ta yaşama geçirmişlerdir...

 

ABD’nin enerji kaynakları ve yollarıyla ilgili egemenlik planları içinde en önemli pürüzlerden birini halen İran oluşturmaktadır ama, bu durum onların İran’a karşı kaçınılamaz mutlak bir saldırı gerçekleştirecekleri anlamına gelmemektedir... Aslında İran ile anlaşabilmeleri, sınırlı tavizlerle İran’ı kendi saflarına çekebilmeleri, ABD’nin yararınadır ve İran’a yönelik kesintisiz askeri tehditler bu pazarlıkta fiyat düşürmek için de gündemde tutulmaktadır. ABD’nin İran ile anlaşması demek, Ortadoğu, Kafkaslar, Orta Asya, Rusya, Pakistan, Hindistan ve Çin üzerindeki etkilerini güçlendirmesi anlamına gelmektedir ve bu anlaşma kartı masada sürekli durmaktadır. "Eğri oturup doğru konuşmak" gerekirse, sözkonusu süreçte eli güçlü olan egemen ABD değil, çok daha zayıf konumdaki İran’dır... Ayrıca hemen belirtmekte yarar vardır. İran ile Anlaşabilmiş bir ABD, Kafkaslar’a ve Orta Asya’ya yatırım yapmış “Yedi Kızkardeşler Kulübü” içindeki dev petrol tekellerinin üretimlerini İran üzerinden çok daha ucuza Arap Denizi’ne ve dolayısıyla Hint Okyanusu’na taşıyabilmelerine olanak sağlayacaktır. Petrolün buradan Batı’nın ve Doğu’nun pazarlarına çok daha kârlı biçimde ulaştırılabilmesi mümkün olacaktır. Fosil eneji tekelleri İran konusunda, bölgedeki tüm yararlarını da baltalayabilecek sonu belirsiz bir savaştan değil, güçlü tavizlerle sağlanmış bir barıştan yana olabilirler ancak...

 

Yaşanmakta olan bu sıkıntılı korkulu rüyada, göreceli köklü kurumlara sahip çok güçlü bir devlet olan ABD’nin politikaları ile, alabildiğine derin sorunlarla yüklü bir ileri karakol görünümündeki yapay İsrail devletinin politikalarını birbirine karıştırmamak gerekir... Irkçı İsrail, kökü binlerce yıl gerilere, dinsel fanatizminin etkileriyle en az dört bin yıl gerilere uzanan korkularının da etkileriyle hesapsız bir saldırganlığın tutsağıdır ve sürekli büyüyen, kendisini tutsak eden bir nefret kozasını çevresinde örmektedir. İsrail’e kalsa, İran’ı ve bölgedeki tüm Arap devletlerini ABD’ye yıktırtır, nükleer silahlar kullandırtır ve kullanır... Fakat büyük bir devlet olarak egemenliğini sürdürme ve yaşam tarzını koruma peşinde olan ABD’nin yönetimleri, zaman zaman sergiledileri çılgınca ahmaklıklara karşın, yine de belli dengeleri korumak, uyguladıkları zorun yanında birşeyler verebilmenin de yollarını bulmak zorunda olduklarının bilincindedirler. Onlar, sadece İsrail’in derin korkularının ve hesapsız saldırganlıklarının tutsağı olarak politikalar üretemezler. Araplara ve İran’a sürekli saldıramazlar; bu saldırgan politikalar bir limiti aştıkları zaman süreç tamamen ABD’nin zararına işlemeye başlar...

 

Diğer yandan ABD, İran nükleer silah üretecek olsa bile, bu silahların kendi anavatanı için bir tehlike oluşturmadığının ve ayrıca aynı silahın Müslüman topluluklarla iç içe yaşıyan İsrail’e karşı da kolayca kullanılamıyacağının çok iyi bilincindedir. Bu silah ancak bölgedeki ABD yararlarına yönelik sınırlı bir tehdit oluşturabilir ve yine sadece İran’a yönelik saldırganlıklara karşı caydırıcı rol oynayabilir. İran zaten yeni binyılın başında, caydırıcı askeri stratejiler geliştirme peşinde olduğunu ilanetmiştir ve nükleer bombaya sahibolmak bunun en ucuz yoludur... Aslında İran’ın sözkonusu çabasından başta Rusya olmak üzere en çok bölge devletlerinin çekiniyor olmaları gerekirken, ABD’nin olayla ilgili çığırtkanlığı, korkutarak İran'ı büyük tavizlerle pazarlık masasına oturtabilme amacını taşımaktadır. Aslında ABD yönetimi çok üst perdeden konuşmaktadır ama, bölgedeki yararları açısından İran ile anlaşmaya eli mahkumdur... Ve yine aslında ABD yönetimleri, İsrail’i askeri tehdit politikalarının ve bölge devletleri ile pazarlıklarının kartlarından biri olarak kullanmaktadırlar.

 

Şüphesiz ABD- İsrail ilişkileri burada yapılan sınırlı soyutlamadan çok daha karmaşık olmakla birlikte, ABD yönetimleri genellikle ellerini kirletmek istemedikleri işlerde bir tetikçi olarak İsrail’i öne sürmektedirler. İsrail, İran’a yönelik olarak çok büyük yıkım düşleri kuruyor olsa da, İsrail genelkurmay başkanı bu tip düşlerle Türkiye’ye gelip yeni askeri işbirlikleri arıyor olsa da, İsrail’in ABD yönetimlerinin istemleri dışında tamamen bağımsız olarak İran’a karşı bir operasyon başlatabilmesi olanaksızdır. Ve yine ABD’nin İsrail politikaları üzerindeki manipulasyonlarından (yönlendirmelerinden) ayrı düşünülemiyecek olan “İsrail’in Türkiye’de dağ komandosu yetiştirme planının” gerisinde yatan asıl neden de, gerçekten dağ komandosu yetiştirmek değil, İran’a karşı Türkiye- İsrail işbirliği görünümü yaratabilmektir. Ve sonuçta Türkiye yönetimlerini İran ile karşı karşıya getirmektir. Yoksa İsrail’in hem Irak’ın kuzeyinde ve hem de ABD’nin egemen olduğu diğer alanlarda, hatta ABD’nin sınırları içinde dağ komandosu yetiştirme olanakları vardır ama, bunlarında İran’a karşı ne ölçüde işe yarıyabilecekleri apayrı bir sual işaretidir...

 

Aslında, ABD’de mevcut güçlü İsrail lobisinin ABD dışpolitikaları üzerindeki etkilerine ve yine ABD’de mevcut Yahudi nüfusu ile orantısız biçimde yasama, yürütme ve yargı organlarının en üst kademelerine yükselmiş Yahudi asıllıların çokluğuna karşın, yukarıda özetlenmiş olan tüm bu karanlık entrikaların baş aktörü İsrail değil, ABD yönetimleridir. Yakın tarihe kısaca gözatılırsa, sözkonusu gerçek daha net biçimde gözükür... Batı’da iki bin yıl boyunca sürekli kitle katliamlarına uğramış, aşağılanmış Yahudi toplumunun en dindar ve ırkçı unsurlarını bölgeye Batı’nın bir ileri karakolu olarak yerleştirtip onlara devlet kurdurtanların ve bu yapay ırkçı militarist devleti her yıl verilen yaklaşık dört milyar Dolar iane ile ayakta tutanların başında ABD gelmektedir. Geçmişte varolmayan Müslüman- Yahudi ve Arap- Yahudi düşmanlığı Batı’nın ve özellikle ABD’nin bu kullanma politikalarının ardından gelişmiştir. Kökleri İncil’e (Yeni Ahit) uzanan Batı’nın geleneksel Yahudi düşmanlığına ek olarak, Yahudi toplumunun başına bir de Müslüman- Arap düşmanlığını saran yine Batı’dır, ABD’dir. Diğer yandan yine tarihte hiç varolmamış olan İran- Yahudi düşmanlığı da, İran’a yönelik saldırgan ABD politikaları ve İsrail’in bu politikaların peşinde sürüklenmesi ile başlamıştır...

 

Eski Ahit’i (Tevrat) açıp dikkatle okuyanlar, kendilerini Babil esaretinden kurtarmış olan İran (Med ve Pers) toplumuna karşı Yahudilerin sınırsız övgüleriyle karşılaşırlar. Yahudiler, İran’ı satraplıklara (iç işlerinde otonom vilayetlere) ayırarak mükemmel merkezi bir örgütlenmeye kavuşturan şeytani zekaya sahip büyük Pers İmparatoru I. Darius’u (İ. Ö. 550- 486; yönetimi, 522- 486) -dini inançlarına göre beklemekte oldukları kurtarıcı- Mesih gibi görmüşlerdir ve O’nu alabildiğine yüceltmişlerdir. Çünkü I. Darius yönetimi, üzerinden sürülmüş oldukları topraklarına Yahudilerin geri dönmelerine, yıkılmış olan eski büyük tapınaklarını İ. Ö. 519 yılında yeniden inşa etmelerine izin vermiştir. Şüphesiz kurnaz Darius’un bu politikası, değişik inançlar arasında bir denge sağlayarak ve Yahudilerin diğer Semitik kardeşleri ile olan derin çelişkilerinden yararlanarak bölge egemenliğini pekiştirme çabalarından soyutlanamaz ama, sonuçta Yahudiler İranlıları kurtarıcı gibi görmüşlerdir. İran'a karşı binyıllar sürecek dostca duygular beslemişlerdir... Diğer yandan, ABD yanlısı Muhammed Rıza Şah Pehlevi’nin (1919- 1980; yönetimi, 1941- 1979) egemenliği yıllarında İran- İsrail ilişkileri sonderece derin bir ortaklı biçiminde olmuştur. Acımasız kanlı yöntemleri ve işkencehaneleri ile ünlenen İran gizli polisi Savak, sadece CIA’nın değil, aynızamanda ve asıl olarak İsrail’in güçlü servisi MOSSAD’ın çabaları ile kurulup şekillendirilmiştir. CIA, MI-6, MOSSAD, Savak ve MİT uzun yıllar tam bir işbirliği içinde çalışmışlardır. Aslında, Sünni İslam'da olmayan biçimde Şia'da dinin devlet denetimi dışında örgütlenme geleneğine sahip olması gibi tarihi nedenleri de bulunmakla birlikte, İran İslam Devrimi’nin başarıya ulaşmasının başlıca nedeni, ABD- İngiliz emperyalizmlerinin İran’a yönelik acımasız sömürücü politikaları olmuştur... İsrail yünetimleri, ABD- İngiltere’nin peşinde bu sürece sürüklenmişler, süreç içinde oynadıkları roller sonucu hem İran halkının ve hem de Arap halklarının düşmanlıklarını kazanmışlardır. Ve halen tüm saldırganlıklarına ve saldırı planlarına karşın, aynı sürecin sadece kurbanı olarak dramatik sonlarına doğru sürüklenmektedirler...

 

Hiç unutmamak gerekir ki, ikinci Babil’in (Kalde) ünlü hükümdarı, Babil Asma Bahçeleri’nin kurucusu ve büyük general Nebukadnezzar (II. Nebuchadnezzar, yaklaşık İ. Ö. 630- 561, yönetimi, 588- 561) tarafında İ. Ö. 586 yılında Büyük Tapınak’ları yıkılan ve sürgüne yollanan Yahudiler, I. Darius’un kendilerine sağlamış olduğu olanağın ardından geri dönüp tapınaklarını yeniden inşa edebilmişlerdir ama, Roma İmparatorluğu tarafından İsadan Sonra 70’li yıllarda ikinci kez sürgüne yollanmışlardır... Büyük Roma İmparatorluğu, -günümüzde olduğu gibi- kendi içinde de derin çelişkiler taşıyan Yahudi toplumunu bölgedeki egemenliği uğruna önce kukla bir güç olarak kullanmıştır. Başkaldırılarının ardından, -ikinci kez inşa etmiş oldukları- Kıral Salmon’un büyük tapınağını yeniden yıkmış ve 70’li yıllarda onları büyük bir katliama uğratıp yaklaşık iki bin yıl sürecek olan sürgünlük yaşamına mahkum etmiştir... Roma işbirlikçisi oldukları yıllarda Yahudiler, İsa'nın çarmıhtaki acılı ölümüne neden oldukları için, tarihlerinin ilk 300 yılını Roma'ya karşı mücadele ederek geçirmiş olan Hıristiyan halkın desteğini de alamamışlardır.

 

Şüphesiz tarihten ders almak mümkündür ama, benzer toplumsal ekonomik ilişkiler ve kültürel yapılar egemenliklerini koruduğu sürece -alınan derslere karşın- dramatik sonları engellemek, “kaderin” önüne geçmek mümkün olamaz. Bir başka ifadeyle, bir helezon çizerek ilerleyen tarihin üst düzeyde benzer tekrarları yaşamasını engellemek mümkün olamaz... Şüphesiz, uzlaşmaz ekonomik- toplumsal çelişkilerle dolu sosyal yapıların tarihleri trajik olaylarla doludurlar ve tüm halklar bundan kendilerine düşen payları almışlardır ama, sözkonusu acı paydan en çok nasiplenenlerin başında ise Yahudi toplumu gelmektedir herhalde. Eğer Yahudiler, ırkçı fanatik inançlarının bir ürünü olarak kendilerini diğer insanlardan ayıran, diğerlerini mahvederek kendilerini yüceltecek olan “kurtarıcı” Mesih’i bekleyen bir dine sahip olmasalardı, benzer trajik sonlara da bu ölçüde fazla sahip olmayabilirlerdi. Ve zaten Yahudi inancı dünyanın en eski monoteist (tek yaratıcılı) dini olmasına karşın, aynı fanatik ırkçı düşünce sisteminin bir ürünü olarak günümüz dünyasında sadece 14 milyon kadar Yahudi vardır ve bunlarında sade yaklaşık 4 milyon kadarı İsrail’de yaşamaktadır... Ve geçmişin Yahudi toplumuna özgü korkuları, İsrail’e egemen dindar yahudiler arasında daha da büyümüş olarak sürmektedir. Diğer yandan, yeryüzündeki ekonomik- toplumsal antagonizmalar (uzlaşmazlıklar) büyüyerek varlıklarını sürdürmektedirler. Ve yine iki bin yıl önceki gibi kukla olan Yahudi devleti, Roma’nın onları kullanmış olduğundan daha karmaşık yöntemlerle günümüzde ABD tarafından kullanılmaktadır. Şüphesiz bu kullanma sürecinin de bir limiti ve Yahudi talepleri ile ABD taleplerinin çeliştiği bir an olacaktır. İşte ozaman Yahudiler için tarihin yeninen bir üst düzeyde tekrarlanmamasının bir nedeni kalmayacaktır... İran merkezli politikalarda, İsrail devletinin gösterişli saldırgan tutumuna karşın, durumu asıl güvensizlik içinde olan İsrail’den başkası değildir...             

 

“Büyük lokma yutup, büyük söz söylememek gerekirse”de, gerçek güvenlik, barışçı ve paylaşımcı politikalar üzerine inşa edilebilir ancak. Daha adaletli ve demokratik bir dünya, hangi milletten olursa olsun insanların tümü için, en iyi eğitilmiş komandolardan ve en etkili bombalardan milyonlarca kez daha büyük bir güvenlik sağlayabilir... Sonuçta ahmaklıklar tamamen egemen olsalar ve İran’ın nükleer tesislerinin birkısmı uzun süre için kullanılamaz hale getirilseler bile, dünyanın yapısı bu şekilde kaldığı sürece ne İsrail, ne ABD ve ne de başka saldırgan bir güç kendisini güvenlik içinde hissedebilir. Ve ayrıca gerçekten güvenlik altında da olamaz. Aynen, Nazi Almanyası’nın yıkılmış olmasına karşın, güvensizliğin artarak sürmüş olması gibi böyle bir dünya düzeninde güvensizlik sürecektir...

 

Nazi Almanyası yıkılmıştır ama, Nazi Almanyası’nı yaratan mali- sermaye güçleri etkilerini arttırarak varlıklarını korumuşlardır. Yıkılanın mirasına konan ABD emperyalizmi, Hitler’in dünya egemenliği yolundaki yürüyüşünü kendi hesabına sürdürmüştür. Bu amacına yönelik olarak eski Nazi savaş suçlularını, SS ve Gestapo örgütlerininin elemanlarını yeniden organize etmiştir. Nazi ölüm kamplarında köle işçi kullanan ABD ve Alman kökenli tekeller ne hesap vermişlerdir ve ne de eski egemenliklerini yitirmişlerdir. Sonuçta düzen eskisi gibi sürerken, sadece bundan yararlananlar arasında bir nöbet değişimi olmuştur...

 

Kısacası, II. Dünya Savaşı sonrasında da kötülüklerin, güvensizliklerin kaynakları güçlenerek varlıklarını korumuş oldukları için, nükleer silahların yayılması da engellenememiş, çok daha yenileri ve tehlikelileri üretilmiştir... Barış ve güvenlik için önemli ve gerekli olan, mevcut adaletsiz dünya düzeninin yerine, ekonomik ve politik anlamda demokratik ve adaletli bir dünya düzeni kurabilmektir... Nasıl Irak'ın yıkılması dünyaya, ABD'ye ve İsrail'e daha fazla güvenlik sağlamamışsa, İran'ın yıkılması veya dünyanın bu haliyle kalması da kimseye daha fazla güvenlik sağlamayacaktır. 

 

27 Mart 2006

yusufk@telia.com

 

asıl metne ulaşmak için tıkla:

Atom bombasına uzanan bilimsel araştırma sürecini, bombanın yapılışını, kullanılmasını ve yayılmasını özetleyerek anlatmaya çalışan “Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji” başlıklı kitabın ilk bölümlerini Sinbad’da yayınlamaya karar verdim. Başlangıçta, kitabı bitirdikten sonra tüm bölümleri birlikte topluca basmayı düşünmüştüm. Sonra baktım, her bölüm ayrı ayrı okunabilir. Bu nedenle tamamlanan bölümleri sırasıyla Sinbad'a yerleştireceğim. Sanırım sözkonusu kitap çok yakında tamamlanacaktır. Ve yararlanılan kaynakların listesi kitabın bütünüyle birlikte verilecektir. İyi okumalar dileğiyle.- Yusuf Küpeli, 12.05.2006

Yusuf Küpeli, Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji

a- Hıroşima, Nagasaki, Nükleer enerji  ve rakipsiz  dünya egemenliği düşleri

b- Geçmişin felsefi atom teorisinden modern atom teorisine geçişi sağlayan bilimsel buluşlar,  sözkonus buluşlarda kullanılan bazı adlar ve bilim adamlarının sorumlulukları üzerine

c- Atomun parçalanabilirliğinin anlaşılması, nükleer teknoloji de bazı ilk adımlar ve yeniden bilim adamlarının ağır sorumlulukları üzerine

d- Savaş alanında kullanılamayan Nazi bombası  

e- Zamana karşı Atom Bombası imali yarışı, Manhattan Projesi, Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, “Küçük Oğlan” ve “Şişman Adam” (15.05.2006)

f- “Soğuk Savaş”ı başlatan ABD yönetiminin saldırgan politikaları, aynı süreç içinde Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, Hidrojen Bombası ve bu bombanın yapımına karşı olan Oppenheimer üzerine (29 Mayıs 2006)

g- Sovyetler Birliği’nin ilk atom bombası deneyi, ABD’nin nükleer tekelinin yıkılışı ve “Çar Bombası” üzerine notlar 4 Haziran 2006

h- Soğuk Savaş’ın en ağır günleri, yeni faşist örgütlenmelerin ürettikleri komünizm korkusu, Senatör Joseph McCarthy’nin “komünist” avı, nükleer istihbarat, Kore Savaşı’nın gölgesinde nükleer casusluk duruşmaları ve Rosenberg çiftinin idamları  (en son, yeni bölüm, 4 Temmuz 2006 ) ayrıca bak: İnsan Hakları + Kültür

(devami var)

http://www.sinbad.nu/