not: Tarih içinde Türk toplumu ile ilgili bir çalışmanın parçası olarak Temmuz 2013'de kaleme alınmış olan ve 12 punto ile 7 A-4 sayfası tutan aşağıdaki metni, çalışmanın bütününden ayrı olarak sinbad.nu'ye yüklemeye karar verdim... Konu ile ilgili olarak Türkiye'de çalışma yapan ve çok iyi çince bilen, Çin arşivlerine bakma şansı olan değerli araştırmacılar olduğunu duydum. Buna karşın, henüz, onların yayınlamış oldukları araştırmaları okuma olanağım olmadı... Tarihci olmamama karşın, tarihe meraklı birisi olarak, okumuş olduklarımı kendi yorumlarımla birlikte insanlarla paylaşmaya çalışmaktayım. Sanıyorum, aşağıdaki metinde, Uygur Türkleri, onların kültürleri ve Manicheism hakkında genel doğru bilgiler vermekteyim. Aşağıdaki metnin okunmasının yararlı olacağı kanısındayım. Kaynaklar metnin içinde belirtilmişlerdir. Zengin kaynak listesi, çalışmanın tümü yayınlandığı zaman basılacaktır. İyi okumalar dileğiyle.- Yusuf Küpeli, 2015.01.28

 

Yusuf Küpeli, UYGURLAR, UYGUR DEVLETİNİN MANİCHAEİSM’İN RESMİ DİN OLARAK KABULÜ, BU DİNİN UYGUR TOPLUMU ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ, KAŞGARLI MAHMUD VE “DİVAN- U LUGAT- I TÜRK” ÜZERİNE KISA NOTLAR

(...) Şimdiki Moğolistan’ı ve daha geniş bir alanı kapsayan, içinde tarımın ve yerleşik yaşamın giderek güç kazanacağı Uygur İmparatorluğu (744- 840), günümüz Türkiye türkçesine, “medeniyet” anlamına gelen “uygarlık” sözcüğünü armağan edecekti...

Uygur hükümdarı İl-Tutmuş Alp Külüg Bilge Kağan’ın Lo-yang’da karşılaşmış olduğu Manici (Manichaeist) misyonerler, O’nun, Uygur Kağanı’nın Manici inancı benimsemesine yardımcı olacaklardı. Ve O, Uygur kağanı, Manici (Manichaeist) misyonerleri, yanına alıp Moğolistan’a götürecekti. Dönemin en büyük güçlerinden birini elinde tutan Uygur Kağanının bu seçimi sonucunda, her yönde baskı altında olan Maniciliğin talihi açılacak, ve kısa sürede Manicilik, Uygur Kağanlığı’nın resmi dini haline gelecekti... René Grousset’in anlatımı ile, Karabalghasun’daki kitabelerde...

bağlantılı metinler

 

 

UYGURLAR, UYGUR DEVLETİNİN MANİCHAEİSM’İN RESMİ DİN OLARAK KABULÜ, BU DİNİN UYGUR TOPLUMU ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ, KAŞGARLI MAHMUD VE “DİVAN- U LUGAT- I TÜRK” ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Göktürk İmparatorluğu’nun 744 yılında tamamen yıkılmasının ardından, boşluğunu, yine ağırlıklı olarak göçebe halklardan oluşan, ve daha önce Gök Türk konfederasyonu içinde yeralan Uygur aşiretleri dolduracaklardı. Yeni devlette bir aşiretler konfederasyonu idi ama, bu kez yönetimde olan Uygurlar idi. Çin kaynaklarına göre, bu devletin merkezinde Dokuz Aşiret (Chiu Hising) durmaktaydı. İslami kaynaklara ve Orhun Yazıtları’na göre bunlar, Dokuz Oğuz olarak anılmaktaydılar... Bazı kaynaklara göre iktidar, kağan ve başbakan konumundaki iki ayrı kişi arasında paylaşılmaktaydı... Çin ile ilişkiler Uygur dışpolitikasında egemen unsurdu... Yönetimin merkezi, başkent, kuzey merkezi Moğolistanda yeralan Orhon Nehri kıyısındaki Karabalghasun kenti idi...

 

Şüphesiz bu konum değişikliği, bir başka ifade ile Moğolistan’da, Doğu Gök Türk İmparatorluğu içinde iktidarın Uygurlar’a geçişi, burada ifade edildiği gibi şemetik ve basit biçimde olmayacaktı. Uygur egemenliği, Çinlilerin de rol aldıkları birtakım karmaşık süreçlerin ardından gerçekleşebilecekti...

 

Diğer yandan, Orta Asya’da Uygur egemenliği kurulurken, Müslüman Arablar, şimdiki İran’a ve fazlasına egemen Sasani Hanedanı’na (Sasani İmparatorluğu, 224- 651) 651 yılında kesinlikle sonvermekteydiler. Doğu’ya doğru ilerlemeye başlayan Müslüman Arablar, bundan böyle, Türklerin tarihleri içinde etkin roller oynayacaklardı... Özellikle göçebelerin tüm dirençlerine karşın İslamiyet, yavaş ta olsa, öncelikle kentli Türkler arasında yayılmaya başlayacaktı... Artık, Orta Asya halklarının tarihi, çok daha karmaşık süreçler içinde akacaktı...

 

Şimdiki Moğolistan’ı ve daha geniş bir alanı kapsayan, içinde tarımın ve yerleşik yaşamın giderek güç kazanacağı Uygur İmparatorluğu (744- 840), günümüz Türkiye türkçesine, “medeniyet” anlamına gelen “uygarlık” sözcüğünü armağan edecekti... İleride, Oğuz Türkleri ve Selçuklu İmparatorluğu ile bağlantılı olarak “İslam dünyası”ndan sözederken, hakkında kısa kısa bilgiler verilecek olan Türk-Uygur İmparatorluğu’nun başkenti, -daha öncede ifade etmiş olduğum gibi- Orhun Irmağı üzerindeki Karabalghasun olacaktı...

 

Dönemin resimlerinden anlaşıldığı kadarıyla Uygur üst sınıfları üzerinde derin bir Çin etkisi vardı. Uygur aristokratları, aynen Çinliler gibi giyinmekteydiler... Berlin Sanat Müzesi’nde (Museum Für Indische Kunst, Dahlem-Berlin), Çin sitili giysiler (cübbeler, robes) giyinmiş ve yine Çin sitili başlıklar takmış Uygur Prenslerini gösteren ve aynızamanda yine Çin modasına uygun giyinmiş Uygur Prenseslerinin gösteren 700’lü ve 800’lü yıllara ait renkli duvar resimleri (fresk) görmek mümkündür... Diğer yandan Uygurlar, 700’lü yılların ikinci yarısında, -barışcı ve düalist-  Manicheism ’i resmi devlet dini olarak kabuledeceklerdi... Aynı yıllarda, -Gök Türk aristokraisinden Tonyukuk’un karşı çıkmış olduğu- Budism, Çinlilerin de çabaları ile Türkler arasında yayılacaktı...

 

T’ang Hanedanı’nın (618- 907) zor durumda kalması, isyanlarla başedemez olması, 744 yılında Mogolistan’da Gök Türkler’in yerini almış olan Uygur Kağanlığı’nın işine yarayacaktı... Vaktiyle Çin’in hizmetinde çalışmış olan Ngan Lu-şan adında bir Moğol, büyük bir isyan başlatmış ve Çin’in kuzeydoğusunda yeralan ve Chou Hanedanı (İ. Ö. 1122- 256/ 255) döneminde başkent olan (İ. Ö. 771) La-yang’ı ve Çang-ngan’ı zaptetmişti (Kuruluşu İ. Ö. 1100’lü yıllara uzanan La-yang, veya Lo-yang, veya Honan-Fu, şimdiki endüstri kenti Honan olmaktadır.)... Bu son ifade edilen olaydan, Ngan Lu-şan’ın başlatmış olduğu isyandan kısa süre önce, 751 yılı Temmuz ayında, ülkenin batısında, Kırgızistan’daki Talas Nehri kıyılarında, şimdiki Ulye-Ata yakınında, Kao Sien-çe komutasındaki Çin ordusu, Ziyad İbn-Salih komutasındaki Arab ordusu ve ayrıca Arabların müttefiki olan Karluk güçleri karşısında, bu birleşik ordunun önünde ağır bir yenilgiye uğramıştı (Karluk, Uygur Türkleri ile yakınlığı olan Karahanlılar ile muhtemelen köken bağı olan bir Türk toplumu. 1000’li- 1400’lü yıllarda, diğer bazı Türk aşiretleri ile birlikte şimdiki Özbekistan topraklarını işgal etmiş bir Türk toplumu...). Orta Asya halklarının kaderini belirleyecek kadar önemli olan bu savaşın sonucu, Talas Nehri nehri kıyısında yaşanmış olan Arab-Karluk ittifakı ile Çin güçleri arasında yaşanmış olan savaşının sonucu, Çinlileşme yolundaki Orta Asya’da Çin etkisini kırarken, İslamiyetin yayılmasının önünü açacaktı...

 

Artık müslüman Arablar’da Orta Asya politikasının içinde idiler. Türkler ve diğer bölge halkları, bundan sonra sadece Çin’in değil, aynızamanda Müslüman Arab imparatorluğunun da etkisi ile karşı karşıya idiler. Sonuçta, Türk devletleri ve aşiretleri, politikalarını, bu iki büyük güce göre belirlemek zorundaydılar... Kısacası, ordu kumandanlığından tahta oturmuş olan T’ang imparatoru Hiyüan-tsong’un (Hsüan-tsung) son yıllarında Çin, zayıflamıştı, ve politik stabilitesini yitirmişti... Hsüan-tsung’un yerine 756 yılında tahta oturan oğlu Su-tsong (Su-tsung, 756- 762), kaybetmiş olduğu toprakları yeniden elde edebilmek için, Moğolistan’a egemen olmuş Uygur Kağanlığı’nı yardıma çağıracaktı. Anlaşılmış olacağı gibi bu, karşılıksız bir yardım talebi değildi...

 

René Grousset’in anlatımı ile, Çinliler tarafından Moyen-ço veya Ko-lo Kağan, ya da türkçe Bayınçur Kağan olarak adlandırılan Uygur kağanı (745- 759), T’ang (Tang) hanedanından Su-tsung’un bu yardım talebini kabuledecekti (T’ang [Tang] hanedanı, 618- 907). T’ang (Tang) İmparatorluğu güçleri ile birleşen Uygur ordusu, 757 yılında, Lo-yang’ın (Honan) asilerin ellerinden alınmasına katkı yapacaktı. T’ang (Tang) imparatoru Su-tsong, Uygur ordusu kumandanlarına teşekkür edecek, onlara ünvanlar verecek, ve yine onlara 20 bin balya ipek verceği vaadinde bulunacaktı...

 

Lo-yang’ın, ya da günümüzdeki adı ile Honan’ın isyancı güçlerin ellerinden kurtarılmasına karşın Çin’de isyanlar bitmemişti. T’ang Hanedanı’nın tahtı halen tehdit altındaydı. T’ang imparatoru Su-tsung’a yardım etmiş olan Uygur Kağanı Bayınçur’un (Moyen-ço veya Ko-lo Kağan) 759 yılında ölümünün ardından tahta oturmuş olan ve Çinliler tarafından Teng-li Meu-yü olarak adlandırılan oğlu İl-Tutmuş Alp Külüg Bilge Kağan (759- 780), asilerin etkisi ile, T’ang’ın düşmüş olduğu sıkıntıdan yararlanmayı planlayacaktı. O önce, ordusu ile Çin’in üzerine doğru yürüyecekti. Fakat yolda, zeki bir Çin elçisi, Uygur kağanı’nı, T’ang imparatoru ile anlaşması konusunda ikna edecekti. Sonuçta, Uygur kağanı Teng-li Meu-yü (İl-Tutmuş Alp Külüg Bilge Kağan), Lo-yang’ın (Honan) asilerin elinden yeniden alınmasına yardımcı olacaktı ama, bilerek kenti ordusuna yağma ettirtecekti. Ve O, Lo-yang’da (Honan) uzun süre kalacaktı. Bu Lo-yang (Honan) yaşamı, O’na, Uygur Kağanı’na bazı manevi etkiler yapacaktı. İl-Tutmuş Alp Külüg Bilge Kağan, Lo-yang’da, bazı Manici ( Manicheism) din adamları, misyonerler ile karşılaşmış ve onların etkisinde kalmıştı...

 

Bilindiği gibi, Part kraliyet ailesi ile bağlantılı bir soydan gelme iyi yürekli Mani (216- 274?), dünyaya barışı egemen kılma düşü ile, öncelikle Zoroastrianizm’in ve Hiristiyanlığın karışımından, ve ayrıca bazı eski Mezopotamya inançları ve Budizm’den etkilenmiş düalist bir din, kendi adıyla anılan bir din üretmişti... “Düalist bir din” derken, “düalist” sözcüğü ile, sözkonusu inanç biçiminde iyiliğin ve kötülüğün kaynaklarının ayrılmış olduğunu kastetmekteyim... Bilindiği gibi, Sünni İslam’da iyilik te kötülük te Allah’tan gelir, Allah hem mükafatlandırıcı ve hem de cezalandırıcıdır... Eski İran dini Zoroastrianizm’de ise, “Akıllı Efendi” anlamına Ahura Mazda’dan, sadece iyilik gelir; O, sadece ve sadece yapıcı bir güçtür. O’nun karşısında ise, yıkıcı, yoldan saptırıcı bir güç olan ahmak şeytan Ahriman vardır. İnsanlar, bu ikisinden birini seçerek kendi kaderlerini belirlerler... Farklı kolları olan Hiristiyan inancında da, “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” anlamına İsa (Jesus), sadece saf bir temizliğin, iyiliğin sembolüdür, İsa’dan kötülük gelmez... İşte aynen bunlar gibi, hatta bunlardan çok daha güçlü olarak  Manicheism, iyiliğin ve kötülüğün kaynaklarını ayıran düalist bir inanç biçimi idi... Büyük Sasani imparatoru Shapur (Sapor, Sabur; ölümü, 272), O’nu, Mani’yi sevecek ve inancını yaymasına izin verecekti. Fakat bu durum, Mani’nin düşüncelerini özgürce yayıyor olması, ülkede inanç tekelini ellerinde tutan ve politik bir güç oluşturan Zoroastrian rahiplerin hoşlarına gitmeyecekti...

 

Shapur’un ölümünün ardından, askerlerle yakınlığı olan, Mani’yi seven, buna karşın Zoroastrian rahiblerin hoşlanmadıkları Shapur’un ilk oğlu I. Hormizd tahta oturacaktı (272). Kısa süre sonra, muhtemelen Zoroastrian rahibler tarafından zehirlenerek öldürülen I. Hormizd’in yerine, Shapur’un diğer oğlu I. Behram (yönetimi, 273- 276) tahta oturacaktı. I. Behram, sözkonusu Zoroastrian rahiplerin etkisi altında idi, neredeyse onların kuklası konumundaydı. Sonuçta, Zoroastrian rahiplerin baskıları ile . I. Behram, muhtemelen 274 yılında, Mani’yi önce hapsettirecek, ardından da derisini yüzdürterek ölü gövdesini başkent Ctesiphon’un kapılarından birine astırtıp teşhir edecekti. Böylece siyasi iktidar, O’nun, Mani’nin, “beklenen kurtarıcı” anlamına “Mehdi” olmadığını kanıtlamaya çalışacaktı. (Konunun en önemli uzmanı Henry Corbin’in açıklamasına göre, “beklenen kurtarıcı” anlamına Mehdi, eski İran inancı Zoroastrianizm’de, “Saoshyants” olarak adlandırılmaktadır.)... Bundan sonra Mani’nin inancı İran’da, Sasani İmparatorluğu sınırları içinde yasaklanmış olduğu gibi, 651 yılında Sasani İmparatorluğu’nun sonunu getirecek olan Müslüman Arab dünyası şçşnde de Mani’nin dinini baskı altına alınacaktı... Batı’ya, Bizans sınırları içine Yeni manicilik (Neo Manichaeism) olarak yayılacak, Balkanlar’da Bogomil adlı bir papaz eliyle Bogomilizm olarak yeniden üretilecek olan bu inanç, Doğu’da, Çin’de yasaklanacaktı...     

 

Uygur hükümdarı İl-Tutmuş Alp Külüg Bilge Kağan’ın Lo-yang’da karşılaşmış olduğu Manici (Manichaeist) misyonerler, O’nun, Uygur Kağanı’nın Manici inancı benimsemesine yardımcı olacaklardı. Ve O, Uygur kağanı, Manici (Manichaeist) misyonerleri, yanına alıp Moğolistan’a götürecekti. Dönemin en büyük güçlerinden birini elinde tutan Uygur Kağanının bu seçimi sonucunda, her yönde baskı altında olan Maniciliğin talihi açılacak, ve kısa sürede Manicilik, Uygur Kağanlığı’nın resmi dini haline gelecekti... René Grousset’in anlatımı ile, Karabalghasun’daki kitabelerde, bu kağan için, “Mani’nin tezahürü” (“zahag i Mani”) diye yazılmaktadır. Yine René Grousset’in anlatımı ile, Orhon Irmağı’nın sol yakasına, Karabalghasun yakınına dikilmiş bu üç dilde (türkçe, çince, sağdakça) yazılı kitabede, diğer başka kağanlardan da sözedilmektedir...

 

Aynı yazara göre, O döneme ait bir Çin metninde, “Hükümet sorunlarında Uygurların daima Mani rahiplerine danıştıkları”, ifade edilmektedir. Çince “mu-şö”, sağdakça “mojak”, ve Pehlevi (orta İran dili) lehçesinde “moje” olarak adlandırılan yüksek rütbeli bir Mani rahibi, sözkonusu dinin başkanı olarak Uygur ülkesine yerleşmişti. Mani ruhban sınıfının Uygur devleti içindeki politik etkisi kısa sürede artacaktı... 

 

Bu satırları yazanın düşüncesine göre, savaşcı bir karakter olan ve asilerden kurtarmış olduğu Lo-yang’ı bilinçli olarak yağmalatacak bir kafa yapısına sahibolan İl-Tutmuş Alp Külüg Bilge Kağan’ın gerçek anlamıyla inanarak, veya sadece inanarak barışcı bir din olan Maniciliği seçmiş olması biraz gariptir. Spekülasyon olacaktır ama, bu satırları yazana göre, doğrusu, bu seçimin ardında, zekice hesaplanmış politik nedenler yatmaktadır asıl olarak...

 

Uygur yönetiminin, -Zoroastrianism’in, Hiristiyanlığın, bazı eski Mezopotamya mitolojilerinin ve Budism’in karışımından oluşan barışcı ve Zoroastrianizm’den çok daha güçlü biçimde düalist bir inanç biçimi olan-  Manicheism’i resmi devlet dini olarak kabulü, bu dinin evreni tanımlama biçimine, kozmolojisine duydukları inancın ötesinde, kanımca, birtakım politik nedenlere dayanmaktaydı. Onlar, -değişen zaman içinde- eski düalist Türk dini Şamanizm’in, Arablar eliyle yayılmakta olan İslam ve diğer yandan Çinli misyonerler aracılığıyla gelmekte olan Budism karşısında pek dayanma gücü olmadığını görmüş olmalıdılar. Sonuçta Uygur toplumu, kültürel olarak iki ateş arasında idi...

 

İslamın yayılması, Arab etkisi, Uygur toplumunun, Uygur devletinin Arab egemenliği altına girmesini kolaylaştıracağı gibi, Budism’in ve Çinden gelen diğer kültürel etkilerin yayılması ise, Çin denetimi altına girmelerini kolaylaştıracaktı. Her iki durumda,Uygur yönetici sınıflarının halkın desteğini yitirmesini kolaylaştıracaktı. Ayrıca, Müslüman din adamlarının Arab yarımadasındaki dini-politik merkeze, Halifeye daha sadık olacakları, veya Çinli misyonerlerin Çin devleti hesabına çalışacakları rahatça düşünülebilirdi. Buna karşın, her yönde baskı altında olan Maniciliğin rahiplerinin ise, zorunlu olarak, varlıklarını koruyabilmek için, Uygur devletine sadakatla hizmet edeceklerdi. Onların, Manicheist rahiplerin, varlıklarının garantisi olan devleti, kendilerine özgürlük tanıyan bu devleti korumak için ellerinden gelen herşeyi yapacakları ortada idi. Kısacası, bu dini kabuleden Uygur kağanı, iktidarı için güvenilir ideolojik bir dayanak bulmuş oluyordu...

 

Düşünceme göre Uygurlar, Çin ve Arab dünyalarının evren anlayışları, dünya görüşleri ile çelişen Manicheism’i resmi devlet dini olarak kabulederken, her iki tarafın etkileri karşısında egemenliklerini korumaya çalışmaktaydılar. Çünkü Manicheism, -iyiliği ve kötülüğü farklı kaynaklara bağlayan- düalizmi nedeniyle eski Şamanist Türk inancı ile birtakım paralellikler taşımaktaydı. Diğer yandan bu inanç biçimi, iyiliği ve kötülüğü aynı kaynağa (Allah’a) bağlayan Sünni İslam’ın evren anlayışı ile kesin bir uzlaşmazlık içindeydi. Aynızamanda  Manicheism, Çin’de yasaklanmıştı. Bu din, Çin’de varolan yaygın inançlarla ve Çin devletinin resmi ideolojisi ile çelişmekteydi. Kıscası Manicheism, hem Sünni İslam ile ve hem de Çin düşünce sistemleri ile tam bir ideolojik uyuşmazlık içindeydi... Sonuçta Uygur aristokrasisi, bu inancın, Manicheism’in halk yığınları arasında egemen olmasını sağlayarak, kültürel- ideolojik anlamda, ve dolayısıyla politik olarak, hem Arablara ve hem de Çinlilere karşı bağımsızlıklarını koruyabileceklerini düşünmüş olmalıydılar...                                                                                                                    

 

Sonuçta Manicheism, Uygur toplumunda çok önemli sosyal değişikliklere yolaçacaktı... René Grousset’in aktardığına göre, Karabalghasun kitabelerinde, “kan seline boğulmuş ve vahşi adetleri olan bu ülkenin sebzeyle beslenen bir ülkeye dönüştüğü, insanların öldürülmeleri yerine iyilik yapılmasının teşvik edildiği”, yazılmakta idi. Aynı cümle ile ilgili dipnotta René Grousset, Chavannes’e ve Pelliot’a ait 1913 basımı “Traitê manächêen”in 268nci sayfasından aktararak şunları yazmaktadır: “Hayvancılığın ve kımızın birhayli revançta olduğu bu ülkede süt ve tereyağını yasaklayan manihaizm, sebze yenmesini istediğinden, Uygurları, çoban hayatından tarım hayatına döndürmüş olmalıdır.” Analaşılmış olacağı gibi, tarım toplumuna geçiş, aynızamanda, artık ürünün doğması, işbölümünün zenginleşerek gelişmesi, yaşam tarzının tümüyle değişmesi, kısacası medeniyetin başlaması anlamına gelir...

 

Kısacası Manicheism, getirdiği kurallarla Uygur toplumunun hızla medenileşmesine yardımcı olmuştur... Hatta Uygur kağanı, 768 yılından itibaren, sözkonusu dinin propogandasının Çin’de serbest olması için kararname çıkartılmasını, ve dört büyük Çin kentinde Mani tapınaklarının yapılabilmesini (771) sağlamıştır. Bunun ötesinde Uygur elçisi, 807 yılında, Lo-yang’da (Honan) ve Tal-yüan’da da Mani tapınaklarının yapılabilmesi için izin istemiştir. Anlaşılmış olacağı gibi bu durum, Uygur İmparatorluğu’nun gücünün kanıtlarından biridir...

 

Uygur egemenliği ile birlikte, -Thomsen’in adlandırması ile- “Türk Runor”ları, veya “Gök (Kök) Türk Runor”ları, kısacası -dört tanesi sesli olan 38 harften oluşma- Gök Türk alfabesi kaybolacaktı. Çin ve İran etkileri ile Türklerin kültür yaşamına çok renklilik getiren Uygurlar, kendilerine özgü yeni bir alfabe edineceklerdi. Onlar, kağıdı ve birçeşit baskı tekniğini kullanacaklardı...

 

Uygurlar, Arami alfabesinden alınma Sogdian alfabesini 400’lü yıllarda kullanmaya başlayacaklardı. René Grousset’in adıgeçen araştırmasında türkçeye Soğdak olarak hatalı biçimde çevrildiği için kafa karıştıran Sogdian ülkesi, Özbekistan’ın birkısmını, özellikle doğu parçasını ve Tacikistan’ın büyük kısmını kapsamakta idi. Orta Asya’nın birçok yerinde Sogdian dili konuşulmaktaydı. Başkenti Afrasiab (şimdiki Semarkand veya Samarkand) olan bu ülke, İ. Ö. 328’de Büyük İskender’in egemenlik alanına girmişti. O’nun İ. Ö. 323’de ölümünün ardından, aynı ülke, İskender’in generallerinden Seleucus tarafından kurulmuş olan Seleucid İmparatorluğu’nun (İ. Ö. 312- 64) bir parçası olmuştu. Aslında, Seleucid devleti daha tamamen yokolmadan, bu imparatorluğun Orta Asya’da kalan parçası ve İran, kuzeydoğu İran’dan gelen İrani Part aşiretleri tarafında İ. Ö. 247’de kurtarılacaktı ve aynı bölgede İ. S. 224 yılına dek sürecek Part İmparatorluğu kurulacaktı... 

 

Ticaretle uğraşan İrani Sogdian toplumu, “İpek Yolu” üzerinde, Çin’e dek, -değişik kentlerden oluşan- bir seri koloniye sahipti. İran kültürü, aralarında Manicheism’in de olduğu İran dinleri, hatta İslam öncesi ilk İran minyatür sanatı, ve başka sanat eserleri Sogdian tüccarları aracılığıyla Uygur toplumuna taşınacaktı. Bulunabilen ve “Eski mektuplar” olarak anılan en eski, 300’ü yıllardan itibaren yazılmış olan Sogdian metinleri, Tun-huang’ın batısında Büyük Çin Seddi üzerinde bulunacaktı. Çoğunluğu 800’lü ve 900’lü yıllara ait dini metinler, Manichian, Budist, ve Hiristiyan Sogdian metinleri bulunacaktı. Aralarında Türkler’de bulunmakla birlikte, Sogdian toplumu, İrani bir halktı. Orta İran dili (Pahlavi, İ. Ö. 300- İ. S. 900) ile ilintili bir dil konuşmaktaydılar. Bunun yanında, kullandıkları alfabe, -daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi- Semitik bir yazı tarzı olan Arami alfabesi idi... İleride Uygurlar, 900’lü yıllarda, Sogdian alfabesinden kendilerine özgü yeni bir alfabe geliştireceklerdi. Uygurlar, geliştirmiş oldukları bu yeni alfabeyi, 1200’lü yıllara dek, 300 yıl kadar kullanacaklardı... Sözkonusu alfabe, sessiz harflerden oluşan, sağdan sola horizantal olarak, bazan da soldan sağa dikey olarak yazılan bir yazı tarzı idi...

 

Uygur alfabesi halen -özellikle Moğolistan’da- kullanılmakla birlikte, yayılan İslam inancının etkisi ile, 1700’lü yıllardan itibaren bölgede Arab alfabesi ön plana geçecekti. Arab alfabesinden türetilmiş olan bir alfabe, hem Çağatay (Chagatai) ve hem de Uygur Türk halkları tarafından kullanılacaktı. Bu yeni alfabe, “Çağatay (Chagatai) Alfabesi” olarak anılacaktı...

 

Politik gelişmeler sonucu 1900’lü yıllarda Uygurlar, hem Sovyet, ve hem de Çin sınırları içinde kalacaklardı. Önce, her iki taraftakiler de Kiril (Cyrillic) alfabesi kullanacaklardı. Sovyetler Birliği ile Çin Halk Cumhuriyeti arasında gerilimli yıllar başlayınca, 1950’lilerin sonlarında Çin, Pinyin (Çin Fonetiği Alfabesi) temelli, ve arabçadan türetilme bir alfabe geliştirecek, ve “Uygur Arab Yazısı” (“Uyghur Ereb Yéziqi”) olarak anılan bu yeni alfabeyi, sınırları içindeki Uygur halkının kullanımına verecekti...

 

Manicheism, Uygur toplumunun medenileşmesine, göçebelikten tarım toplumuna geçmesine büyük katkı yapmıştır ama, sözkonusu büyük değişikliğin alternatif maliyeti, Uygurların göçebelere özgü savaşcı ruhlarını  yitirmeleri, askeri açıdan zayıf düşmeleri olmuştur... Uygurlar, 1200’lü yılların ortalarına doğru Moğolistan’dan tamamen sürülmüşlerdir... Uygurlar, kuzeybatı Çin’de yeralan Sinkiang bölgesindeki Turfan kentine, günümüzdeki Sinkiang Uygur Otonom Bölgesi’ne doğru kitleler halinde göçetmişlerdir... Onların, kuzeyden gelen barbar topluluklara ve Moğollara egemenlik alanlarını yitirişleri, bir anda değil, parça parça olmuştur... Diğer yandan onlar, Uygurlar, egemenlik alanlarındaki bazı Hint-Avrupai toplulukları Türkleştirmişlerdir. Yine onlar, 1100’lü yıllarda Naymanlar’a (Naiman, bir Moğol aşireti), ve 1200’li yıllarda Çengiz Kağan’ın Moğollarına medeniyeti aşılayan halk olmuşlardır...

 

Günümüzde Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuzeybatısında, Xinjiang bölgesinde, -Doğu Türkistan olarak ta tanınan- Sinkiang Uygur Otonom Bölgesi içinde, Kırgızistan’ın güney sınırına yakın bir yerde yeralan tarihi Kaşkar kentinde doğmuş bir Uygur Türkü olan Kaşkarlı Mahmud (Mahmud ibn Hussayn ibn Muhammad al-Kashgari, 1005 veya 1008- 1102), Türk kültürüne ve dolayısı ile insanlığın ortak kültür mirasına çok önemli bir katkı gerçekleştirmiştir. UNESCO, doğumunun 1000. yılında (2008), “Kaşgarlı Mahmud” u anmıştır. Bilindiği gibi Kaşgarlı Mahmud, “Divan-u Lugat-ı Türk” (“Dīwānu l-Luġat al-Turk”, 1071?) adlı geniş kapsamlı ansiklopedik bir türkçe sözlük yazmıştır...

 

Eğitimli bir aileden gelen Kaşkarlı Mahmud’un babası Hüseyin, şimdiki Kırgızistan’ın kuzeydoğusunda yeralan Issık Göl’ün (Issyk-Kul) güneydoğusunda yeralan Barsgan kentinin binbaşısı idi. Kısacası, Kaşgarlı Mahmud’un babası, aristokrat bir aile bağına sahipti. Mahmud’un annesi Bubi Rabiya (Bibi Rãbiy’a), zamanına göre aydın bir kadındı. Bazı araştırmacılara göre Bubi Rabiya, Arab asıllı idi... Sonuçta Kaşkarlı Mahmud, türkçenin lehçeleri üzerine iyi bir eğitim görecekti...

 

O, Kaşkarlı Mahmud, dil ve edebiyatla ilgili gerçekleri, dörtlüklerden oluşan eski Türk şiirinden (farsca ifadesi ile “rubai”lerden) örnekleri, Türk kültüründen örnekleri, kapsamlı sözlüğünde derleyecekti. O, aynızamanda bunlarla ilgili çizimleri içeren ilk mükemmel ve geniş içerikli bir türkçe sözlük hazırlayacaktı... Bir çemberin içine çizmiş olduğu garip görünüşlü Türk dünyası haritasında O, Kaşkarlı Mahmud, hangi coğrafyada hangi türkçenin konuşulmakta olduğunu kaydetmiştir. O, haritasında, farklı türkçe diyalektlerin konuşuldukları mevkileri göstermiştir... O, Kaşkarlı Mahmud, türkçeyi, Türk ve Oğuz türkçesi olarak iki ana gruba ayırmıştır. Günümüzün dil bilimcilerinin ayırımları da böyledir... “Türk” derken O, kendisinin de dahil olduğu Kıpçak toplumunu kastetmekteydi... Kaşkarlı Mahmud, Türk aşiretleri arasında alabildiğine dolaşmış bir kişiliktir. O’nun çalışmasında, yerinde yapılan araştırmaların büyük katkısı vardır...

 

Daha önce, bu anlatının başlangıç bölümlerinde, bazı dil bilimcilerin türkçeyi altı kola ayırdıklarını yazmış ve birkısmı artık kaybolmuş olan ve yine bazıları sayıca çok az grublar tarafından konuşulan sözkonusu kollar hakkında kısa bilgiler vermiştim. Fakat aynızamanda iki ana guruptan da sözetmiştim... Günümüzde Türk dili ve tarihi ile ilgilenen bazı uzman kişiler, dilbilimciler (linguists), yaşamakta olan türkçeyi, asıl olarak iki ana kola ayırmaktadırlar. Bunlardan birincisi, Kuzeybatı, veya Kıpçak (Kipchak) Türkçesi olmaktadır. İkincisi ise, Azerilerin, Gagauzların (Gök Oğuzlar) ve Türkiye Türklerinin de konuşmakta oldukları Güneybatı, veya Oğuz Türkçesi olmaktadır. Kısacası bu sözkonusu temel ayırım, Kaşkarlı Mahmud’un yapmış olduğu sınıflamadan farklı değildir. Yalnız O’nun Türkler olarak ifade ettiği, anlaşılan, Kıpçak (Kipchak) türkleri ve türkçe olarak adlandırdığı da Kıpçak türkçesi olmaktadır. Zeten, Kaşkarlı Mahmud’un doğmuş olduğu coğrafyada, Kırgızistan’da, Kazakhistan’da, ve Tatarlar arasında koşuşulan türkçe, Kıpçak türkçesinden başkası değildir...

 

Ayrıca O, Kaşkarlı Mahmud, kitabında, Türklerin yaşadıkları yerleri gösteren, ve bu konuda bilinen ilk Türk haritasını yapmıştır. Bu, diğer haritalardan farklı, merkezinde Türklerin yaşadıkları ve türkçe konuşulan Orta Asya coğrafyasının yeraldığı bir dünya haritası olmuştur (Şüphesiz bu, o zamanın bilinen dünyasıdır). Aynı harita, günümüzde, İstanbul’da “Ulusal Kütüphane”de bulunmaktadır. Sözkonusu sözlük, muhtemelen 1071 yılında tamamlanmıştır... Diğer yandan, Kaşkarlı Mahmud’un sözlüğünü tamamlamış olduğu sıralarda, Bağdad Halifesi’nin ruhani şemsiyesi altında Oğuz Türkleri tarafından kurulmuş olan Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun (1037- 1194) güçleri, 1071’de Anadolu’nun kapılarını Türk aşiretlerine gerçek anlamıyla açmıştır. Aslında Türkler, 1071’den önce de Doğu Anadolu’ya ve hatta Anadolu’nun ortalarına dek girmiş olmakla birlikte, Anadolu’nun kapıları, Türk aşiretlerine, asıl olarak 1071 baharında Alp Arslan’ın güçlerinin Malazgirt’te kazanmış olduğu zafer ile açılmıştır...

 

O, Kaşkarlı Mahmud, “Divan-u Lugat-ı Türk”ü, 1072- 74 yıllarında, Bağdad’da bulunan dost halifenin kullanımına sunmuştur. Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun politik yönetimi altındaki Bağdad Halifeliği, o günlerde, askeri anlamda en güçlü döneminin başlangıcındaydı. Bu nedenle, sözkonusu dönemde İslam dünyasında yapılan önemli işlerin Bağdad Halifeliği’ne sunulmasından daha doğal birşey yoktu... O, Kaşkarlı Mahmud, Türk olmayan Müslümanların da türkçe öğrenmelerinin gerekli olduğunun altını çizmiştir...

 

Uygur Türkleri, günümüzde O’nu, Mahmud’u, seçkin bilginleri olarak anmaktadırlar. Ve O, gerçekten de öyledir. Şüphesiz sadece Uygur Türkleri değil, Kırgızlar, Kazaklar, ve Orta Asya’da yeralan diğer Türk toplumları, O’nu, Kaşkarlı Mahmud’u saygıyla anmaktadırlar. Bir Birleşmiş Milletler kurumu olan, dünya barışını hedefleyen UNESCO’da (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü) Kaşkarlı Mahmud’u anmaktadır. Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te (Bishkek) 1990 yılında, doğu toplumları üzerine eğitim veren bir üniversiteye, Mahmud Kashgari adı verilmiştir...

 

Daha önce ifade etmiş olduğum bazı bilgileri biraz genişleterek tekrarlamam gerekirse, Moğolistan’da varolan egemenliklerini yitirmelerinin ardından Uygurlar, şimdiki Sinkiang Uygur Otonom Bölgesi’nin en önemli nehri olan Tarım’ın kuzeyindeki Koço’ya (Turfan), Beşbalığ’a (Cimse), Karaşehir’e ve Kuça’ya yerleşeceklerdi. İsa’dan sonraki ilk bin yıl içinde, ve Uygurlar gelinceye dek (1200’lü yıllar) ikinci bin yılın başlangıcında aynı bölgede, Tarım Nehri civarında yaşamakta olan ve İndo-Avrupai dillerden Tokharian (Tocharish) dilini konuşan halk, Uygurlar tarafından Türkleştirecekti. Bunlar, çoğunlukla Budism’e bağlı idiler, ve Türkleşirken inançlarını koruyacaklardı. Çünkü Uygurlar, inanç konusunda herhangi bir baskı yapmayacaklardı...

 

Yine tekrarlamak gerekirse, Kaşkarlı Mahmud’un doğum yeri Kaşgar (Khasgar), Uygurlar’ın yerleşmiş oldukları bu yeni topraklar üzerinde, günümüzdeki Çin’in sınırları içinde yeralan Sinkiang Uygur Otonom Bölgesi’nde bulunmaktadır...

 

Yusuf Küpeli

Temmuz 2013

yusufk@telia.com 

 

 önceki metin

 

bağlantılı metinler

 

Yusuf Küpeli, ALTAY DİL GRUBU VE TÜRK DİLLERİ VE KÜLTÜRÜ ÜZERİNE KISA GENEL BİLGİLER

 

Yusuf Küpeli, BİLİNEN İLK TÜRK YAZITLARI, DAHA SONRA KEŞFEDİLEN ORHUN YAZITLARI, GÖK (KÖK) TÜRKLER, GÖK TÜRK KÜLTÜRÜ VE ŞAMANİZM ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, GÜNÜMÜZ BULGARİSTAN’INA ADINI VEREN VOLGA BULGARLARI, BULGAR DEVLETİ VE MACARLAR HAKKINDA KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, SELÇUKLU İMPARATORLUĞU ÖNCESİ İSLAM DÜNYASI, VE ABBASİ HALİFELİĞİ ÜZERİNE ÇOK KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, MÜSLÜMAN ARABLAR İLE TÜRKLERİN İLK TEMASLARI VE TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLMALARI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, BÜYÜK SELÇUKLU İMPARATORLUĞU ÜZERİNE ÇOK KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ, YA DA “RUM SULTANLIĞI” VE İLK HAÇLI SEFERLERİ ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, BABA İSHAK AYAKLANMASI, ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ’NİN MOĞOL İLHANLI (İL-KAĞANLIĞI) DEVLETİ’NİN VASALI HALİNE GELMESİ VE DAĞILARAK BEYLİKLERE AYRILMASI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, ALTIN ORDU (GOLDEN HORDE) YA DA KIPÇAK KAĞANLIĞI ÜZERİNE NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, I. Süleyman (Kanuni Süleyman, Muhteşem Süleyman) dönemi, Macaristan'ın alınışı, ilk Viyana kuşatması, diğer seferler, ayaklanmalar, İran Safavi Hanedanı ile savaşlar, ve Kürdistan olarak anılan coğrafyada yapılan idari düzenlemeler üzerine notlar  

metnin ilk bölümü için tıkla

METNİN DEVAMI: Kanuni Süleyman 2 (trajedilerin Kahramanı)

2. BÖLÜMÜN DEVAMI: Kanuni Süleyman 3

 

Yusuf Küpeli, MISIR’IN KISA GEÇMİŞİ, İSLAMLAŞMASI, FATIMİ MISIR, MISIR’DA TÜRK HANEDANLAR, ZENGİ HANEDANI, EYYUBİ MISIR, MEMLUKLULAR, VE BİR KIPÇAK TÜRKÜ OLAN BAYBARS ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, Mani, Manicheizm, Bogomilizm, Ban Kulin ve Şeyh Bedreddin üzerine çok kısa notlar

 

Yusuf Küpeli, ŞEYH BEDREDDİN, BÖRKLÜCE MUSTAFA, TORLAK KEMAL, VE AYRICA BEDREDDİN-MANİ PARALELLİKLERİ ÜZERİNE KISA NOTLAR

Yusuf Küpeli, OĞUZ TÜRKÇESİ KONUŞAN “AZERBEYCAN” HALKINA NEDEN “AZERİ” DENİLMEKTEDİR?, VE “AZERBEYCAN” ADININ ANLAMI ÜZERİNE KISA NOTLAR 

Yusuf Küpeli, TÜRK HALK EDEBİYATININ EN GÜZEL ÖRNEKLERİNDEN “DEDE KORKUT ÖYKÜLERİ” VE BU ÖYKÜLERİN HOMEROS’UN ODYSSEIA (ODYSSÉEN) DESTANI  İLE BAĞLARI ÜZERİNE ÇOK KISA NOTLAR

 

http://www.sinbad.nu/