Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar

Yusuf Küpeli

d. Varşova Ayaklanması, Büyük Biritanya ve Sovyetler Birliği

 

Nazi orduları -saldırıyı her an başlatabilecek biçimde- Polonya sınırına çoktan yerleştirilmişlerdi ama, Hitler’in aradığı “bahane”yi SS’in ikinci kişisi Reinhard Heydrich’in düzeni yaratacaktı- Heydrich için bak, (3)... SS içinde SD’nin başı olan Reinhard Heydrich, adamlarına Polonya ordusunun ünüformalarını giydirdi ve Polonya sınırına 1.5 km kadar mesafede kurulu Almanya’ya ait Gleiwitz radyo istasyonuna saldırdılar. İstasyonu kolayca elegeçiren özel komando birliği, buradan Polonya adına Almanya’ya savaş ilanetti ve böylece Hitler saldırı “hakkını” elde etmiş oldu. Herkesin bildiği gibi II. Dünya savaşını başlatan bu saldırı 1 Eylül 1939 günü başladı... Polonya ve daha sonra Sovyetler Birliği’nin işgal edilecek topraklarında gerçekleştirilecek olan pasifikasyon işide Heydrich’e havale edilmişti. Aynı kişi SS içinde Özel Eylem Birlikleri (Einsatz) organize etti. Bu birliklerin asıl görevleri, politikacıları, toplumda önder konumunda olan kişileri, aydınları (tüm okul öğretmenleri dahil), aristokratları (feodal “soylular”), din adamlarını ve şüphesiz öncelikle komünistleri öldürmekti. Liste bukadar uzundu, çünkü Hitler Polonya’da anlaşabileceği politik örgüt bulamamıştı ve Polonya din adamlarıda Papa XII. Pius ve ayrıca Protestan Kilisesi gibi Hitler’i desteklemiyordu. Polonya aristokrasisi ise, Kürt feodalizmi gibi en güçlünün önünde eğilme ve emrine girme “ahlakına” değil, tam tersine direniş geleneğine sahipti ve tarihi boyunca ülkenin bağımsızlık kavgasına önderlik etmişti. Katliamın, pasifikasyonun, köleleştirme operasyonunun “mantıki” ve “ahlaki” gerekçesi ise, “üstün Alman ırkı” karşısında Polonya toplumunun “değersizliği”, “aşağı bir soyu” temsilediyor olmasıydı. Aslında tüm slavlar gibi Polonyalılar’da Hitler’in “ari” dediği Hint- Avrupai halkların veya bu dil gurubuna dahil dilleri konuşan toplulukların bir parçası idiler.

 

Tüm bunların ötesinde Polonya, sayıları iki milyona ulaşan çok yoğun bir Yahudi nüfusuna sahipti. Yahudileri -önce tel örgülerle ve daha sonra duvarlarla- çevrili gettolarda toplama işi de Heydrich’in planlarının bir parçası olacaktı. Bu sınırların dışına çıkan tüm Yahudilerin görüldükleri yerde vurulmalarını emretmişti. Getto, Ölüm Kampları’na giden yolda bir ara duraktı ve bunlar Varşova’da, güneydeki Krakov’da ve Lodz’da oluşturulmuşlardı. İnsanların buralara balık istifi gibi aşırı sıkışıklıkla yığılmaları ve gıda yetersizlikleri nedenleriyle açlık ve salgın hastalıklar başlayacaktı. Daha Ölüm Kampları gerçek anlamda eyleme geçmeden, sadece açlık ve salgın hastalıklar nedenleriyle 1941 yılının ortasına dek yarım milyon Yahudi ölecekti...

 

Ve şimdi malesef  İsrail’deki ırkçı Yahudi yönetimi bu yaşanmış deneylerin aynılarını yoksul Filistin halkına uygulamaktadır. Onları, “göçmen kampları” olarak adlandırılan -yerleşim alt yapısından tamamen yoksun- gettolar içine, birçeşit tamamen sağlıksız merkezlere toplayarak hareketlerini kısıtlamaktadır. Ve yine aynen Nazi birliklerinin yapmış oldukları gibi sindirme amacıyla bu kamplara roketlerle saldırıp kadın- çocuk ayırımı yapmadan sivil halkı öldürmekte, insanları gıdasızlığa ve hastalıklara mahkum etmektedir. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, Varşova gettosunda olandan çok daha uzun ve güçlü bir duvarla filistin halkını hapsetme eylemine başlamıştır... Yahudilerin Nazileri taklit etmekte olduklarını yazmam, anlaşılmış olacağı gibi herhangi bir öfkenin veya düşmanlığın ürünleri değildir. Ayrıca aynı konuda burada özetlenenden çok daha kapsamlı araştırmalar ve olayların içinden gelen kişilerin yazdıkları gerçeklere dayanan bilimsel içerikli romanlar vardır... İnsanlar yetişme süreçlerinde öğrendiklerini, gördüklerini bilinçli veya bilinçsiz olarak başkalarına uygularlar. Ve malesef çoğunluklu olarak Yahudi toplumunun görmüş olduğu da değişik kötülüklerden, şiddetten başka birşey değildir ve onlarda öğrenmiş olduklarını Filistinlilere, diğer Arap halklarına ve hatta birbirlerine karşı yeniden uygulamaktadırlar... Ve yine herşey -aynen o eski günlerde olduğu gibi- “medeni dünya”nın gözleri önünde olmaktadır.

 

Aslında Nazi işgali altındaki Varşova’da iki ayaklanma olmuştur. Bunlardan ilki, 19 Nisan 1943 günü başlayıp dört hafta süreni, Yahudi gettosunda gerçekleşmiştir... Önceki bölümde kısaca sözetmiş olduğum Hitler’in “kesin çözüm” planına uygunolarak Yahudi gettoları oluşturulmuştu ve bunların en büyüğü Varşova gettosu önce dikenli tellerle çevrilmişti. Ardından aynı gettonun etrafına yüksekliği 3 metreyi biraz aşan ve uzunluğu 17.7 kilometre olan bir duvar örülmüştü. Ve bu çevrilmiş 340 hektar büyüklüğündeki alana 1942 yazında 500 bin civarında insan doldurulmuştu. Şüphesiz herkesin bir odası, her ailenin bir evi veya katı yoktu. Çoğu zaman 10- 13 kişi küçük bir odaya tıkılmış olarak yaşamak zorundaydılar. Salgın hastalıklar, özellikle tifo toplu ölümlerin başlıca nedeniydi. Ve daha önce hakkında kısa bilgiler verdiğim Treblinka Ölüm Kampı işine başlayınca, 22 Temmuz 1942’den itibaren hergün yaklaşık 5 bin kişi bu gettodan Treblinka’ya nakledilmeye başlandılar.

 

Nazi görevliler, “insanların açık belirli yasaları olan iş kamplarına götürüldüklerini” söyleyerek getto sakinlerini aldatmakta idiler ve bu nedenle gaz odalarına nakil işi alabildiğine kolay oluyordu. Nakiller sonucu 1943 Ocak başında getto nüfusunda bayağı bir azalma olmuştu ve Yahudiler bu durumdan şikayetci değillerdi şüphesiz. Fakat -yine daha önce yazmış olduğum gibi- Treblinka’da patlayan isyanın ardından bir avuç yahudi kaçmayı başarabilmişti ve gaz odaları ile ilgili haber gizlice gettoya ulaşmıştı... Artık gidenlerin iş kamplarına gitmediklerini, doğrudan ölüme yollandıklarını biliyorlardı ve çaresizlikle örgütlenip silahlanmaya başlamışlardı.

 

Naziler yine herzaman olduğu gibi 18 Ocak 1943 günü insanları nakil amacıyla toplamak için gettoya girdikleri zaman, hiç ummadıkları silahlı bir direnişle karşılaştılar. Yahudi Savaş Örgütü (Zydowska Organizacja Bojowa; ZOB) illegal olarak örgütlenmiş. Dört günsürecek olan sokak çatışmalarında 50 kadar Nazi ve çok daha fazla Yahudi ölecekti. ZOB örgütlenmesi birmiktar Nazi silahını elegeçirme şansına sahibolacaktı... Ve Naziler Ölüm Kampı Treblinka’ya nakli 19 Nisan 1943 gününe dek durduracaklardı.

 

Yahudiler 19 Nisan gününü kutsal saymakta ve dini bayram olarak kutlamaktaydılar. İnançlarına göre yaklaşık 3 bin yıl kadar önce o gün Mısır’ın elinden kurtulmuşlardır... Tesadüf bu ya, ertesi gün, yani 20 Nisan günü Hitler’in (“führer”in veya “önder”in) doğum günü idi- annesi biraz acele etse, 19 Nisan günü de doğabilirdi aslında ve soyunda Yahudi olduğuna dair bazı söylentiler de vardır... SS örgütlenmesinin şefi Himmler, “führer”e yaranmayı, O’na doğum günü armağanı yerine geçecek “mükemmel” bir eylem yapmayı planlamıştı. Getto direnişini kırma ve Treblinka’ya nakilleri yeniden başlatma amacıyla 19 Nisan günü 2 bin kadar SS görevlisi beraberlerindeki ordu birlikleri, tanklar, seri atış yapan hafif toplar ve cephane taşıyıcıları ile gettoya daldılar- günümüzde de İsrail birlikleri aynışekilde Filistin kamplarına dalmaktadırlar ama, yanlarında fazladan çok daha güçlü ve moder tanklar, evleri yıkan dev iş makineleri, helikopterler ve en moder savaş uçakları bulunmaktadır. ZOB, tank ve top mermilerine dayanıklı ve içinden ateş açmaya elverişli bazı beton sığınaklar (bunker) oluşturmuştu ve kanalizasyon tunellerini sığınak olarak kullanıyordu. Ellerinde birmiktar tabanca, tüfek, makinelitüfek ve tanklara karşı ev imalatı bombalar ve “Molotof kokteylleri” vardı. Ayrıca sayıları yaklaşık 1 500 olan bağımsız örgütlenmiş Yahudi gerillası mevcuttu. Bunlar ilk gün bazı Alman tanklarını tahribetmeyi ve birmiktar asker kaybı verdirmeyi başararak Naziler’in gettoya girişlerini durdurabildiler.

 

Ertesi gün Naziler eğitilmiş kurt köpekleri ile geldiler. Sığınaklara karşı zehirli gaz ve alev fışkırtıcıları kullanıyorlardı... Direnişçiler sığınaklarını terketmek zorunda kalıyorlardı. Gettoyu alev ve duman kaplamıştı. Nazi birlikleri, ZOB’un merkezinin bulunduğu bunkeri 8 Mayıs günü elegeçirdiler. ZOB yöneticileri sağ elegeçmektense inteharı tercih ettiler ve aynışekilde ZOB’un genç önderi Mordecai Anielewicz’de yaşamına sonverdi. Tek taraflı savaş veya daha doğrusu Nazi birliklerinin “temizlik” operasyonları 16 Mayıs gününe dek sürdü. Kesin sayı bilinememekle birlikte 28 gün süren tüm operasyon boyunca Nazi tarafı birkaçyüz kayıp verirken, 56 bin kadar Yahudi öldürüldü veya Ölüm Kampı’na yollandı. SS Orgenerali Jurgen Stroop’un emri ile Varşova’nın Büyük Sinagog’u dinamitlenip uçuruldu. Olay üzerine, “Artık Varşova Gettosu Yok” başlığıyla rapor yazılacaktı... Herhangi bir zafer ummadan tamamen umutsuzlukla, çaresizlikle, kin duyguları ile başlayan haklı bir ayaklanmaydı bu.

 

Hitler’in ruhu ile enerji ve dünya hakimiyeti peşinde Irak’ı benzer biçimde ateşe ve kana boğmakta olan George W. Bush’un dışişleri bakanı Colin Powel’in 60’ncı yıl kutlamalarına katıldığı asıl büyük Varşova ayaklanması 1 Ağustos 1944’de başlamıştır ve olaylar hiçte Washington’un günümüzde yansıtmaya çalıştığı gibi gelişmemişlerdir... İngiliz emperyalizminin yıldız politikacısı, üst sınıfların en akıllı ve üretici temsilcisi ve derin anti- komünist Wiston S. Churchill, her biri 700 sayfayı aşan ciltlerden oluşma II. Dünya Savaşı ile ilgili anılarının altıncı cildinin dokuzuncu bölümünde “Varşova’nın Kahramanlığı” başlığıyla yeralan Varşova ayaklanmasından -İngiliz üst sınıf perspektifi ile- 14 sayfa sözetmektedir. Sovyet Maraşali ve muzaffer Kızılordu’nun komutanı Georgij Zjukov’un anılarının ikinci cildinde yeralan aynı olayla ilgili anlatımla zaman zaman çakışan Churchill’in anlatımı şu parlak edebi cümlelerle başlamaktadır: “Rus yaz saldırısı Temmuz sonunda Vistul’e ulaşmıştı. Tüm raporlar yakın gelecekte Polonya’nın Rusların ellerine düşeceğini açıklamaktaydı. Polonya yeraltı ordusunun kendisini Londra Hükümeti olarak kabuleden önderleri, ülkenin Almanların elinden kurtuluşunu hızlandıracak ve Almanların Polonya toprakları içinde ve özellikle Varşova’da güçlü bir savunma yapabilmelerini engelleyecek genel bir ayaklanmanın zamanının geldiğine inanmışlardı.”

 

Genellikle ölüleri, artık yaşamayanları gerçeği örten bir sis perdesiyle yücelterek kendi yararına kullanmaya çalışanlara özgü bir edebi üslupla söze başlayan Churchill, anlatımının biraz ileri bölümlerinde Stalin’in yolladığı yanıt niteliğindeki telgrafta geçen şu sözleri aktararak -dolaylı da olsa- gerçeği kabullenmektedir: “M. Mikolajczk (Londra’daki İngiliz yanlısı Polonya Meclisi’nin başkanı- Y. K.) ile görüşmemin ardından, aşağıya, Varşova’ya büyük miktarda silah bırakmaları için Kızıl Ordu’ya emir verdim. Aynızamanda bir irtibat subayı aşağıya atladı ama, ilgili birlik komutanının raporuna göre hedefine ulaşamadan Almanlar tarafından öldürüldü. Varşova’da yaşanmakta olan gelişmeyi daha yakından incelediğim zaman, bu kalkışmanın halkın arasında büyük kurbanlara malolacak düşüncesizce ve korkunç bir serüven olduğu kanısına vardım. Polonyalılar işi başlatırken bizlerle ilişki kurmadılar, daha başlangıçta eylemden haberdar edilmesi gereken Sovyet askeri yönetimi ile işbirliğine gitmediler. Varolan bu koşullarda Sovyet yönetimi Varşova macerasına mesafeli davranmak ve aynızamanda doğrudan veya dolaylı sorumluluk yüklenmemek zorundadır.”  

 

Churchill söze “ayaklanmanın Alman savunmasını engellemek amacıyla başladığını” ifade ederek girmiş olsada, biraz ileride, -bu ne lahana turşusu bu ne perhiz özdeyişini çağrıştırır biçimde- ayaklanmayı başlatanların Sovyet askeri makamları ile ilişkiye geçmeden eylemi başlattıklarını dolaylı olarak, Stalin’i yalanlamayarak  kabullenmektedir. Yine aynı anlatımının biraz önceki bölümlerinde Churchill, Polonya komünist özgürlük komitesini geleceğin iktidarı olarak gören Moskova (Stalin) ile İngiliz yanlısı meclisin başkanı Mikolajczyk arasında -ayaklanmanın başlamasından 9 gün sonra- 9 Ağustos günü yapılan görüşmede, ayaklanmayı başlatmış olan İngiliz yandaşlarının Moskova’nın Polonya’nın gelecekteki sınırları ve bunun içinde bir koalisyon hükümeti oluşturma önerisini bile reddetmiş olduklarını itiraf etmektedir. Kısacası isyancılar, koministlerle hiçbir uzlaşmaya yanaşmamaktadırlar ama, işi habersizce başlattıktan sonra onlardan yardım istemektedirler...

 

Politik entrikalardan uzak saf bir insan olarak tanınan Kızılordu’nun komutanı Sovyet Maraşali Georgij Zjukov’da anılarının ikinci cildinde yeralan “Vistul’den Oder’e” başlıklı bölümde, Stalin’i kastederek, “En üst komutanın emri ile ilişki kurmaları ve ortak mücadeleyi koordine edebilmeleri için paraşütcükomando birliklerinden iki subayı Bor- Komorowski’ye yolladım. Fakat buna karşın Bor- Komorowski onları kabuletmeyi reddeti.”, diye yazmaktadır ve Churchill’in bir önceki itirafı ile birleştirilince bu dümdüz anlatımın gerçekliği ortaya çıkmaktadır.

 

Sovyet Kızılordusu ile bağlantıyı ve koordineli çalışmayı reddeden general Tadeusz Komoroewki (Komorowski), “Polonya Evi’nin Ordusu” (“Polish Home Army” veya orjinal adıyla Armiya Krojwa, AK) adlı İngilteredeki hükümete bağlı gücün “Bor” adı ilede anılan en üst komutanıdır. Buna karşın,  Zjukov’un ve aralarında koyu anti- Stalinist çevrelerinde bulunduğu değişik tarihi anlatımlara göre, Sovyet Kızılordusu ayaklanmayı hava taruzları ve top atışları ve kendisi için ağır kayıplara malolan -genel harekat planının dışındaki- bazı saldırı girişimleri ile korumaya çalışmış, havadan ilaç, gıda, silah, ve cephane atmıştır... Örneğin, Stalin’i eleştiren Sosyalism Today No 75’deki bilgilere göre, Stalin daha fazlasını yapabilirdi ama, yine de tün Eylül ayı boyunca Sovyet savaş uçakları (Red Air Force veya Kızıl Hava Kuvveti) AK güçlerine (isyancılara) yardım malzemeleri atabilmek için 2000’i aşkın sorti (çıkış) yapmışlardır... (www.socialismtoday.org/77/warsaw.html)

 

Yine Churchill’in anılarında aktardıklarından, Stalin’in Churchill’e “Polonya Evi’nin Ordusu”nun (AK) gücünü abartan raporlar verildiği konusunda uyarı yaptığını ve aslında bunların Almanlarla savaşacak güçte olmadıklarını bildirdiğini, anlıyoruz. “Polonya Evi’nin Ordusu (AK) yanlış biçimde Tümen olarak adlandırılan birkaç birlikten ibaret. Ellerinde toplar, hava gücü ve tanklar mevcut değil. Bu tip birliklerin Varşova’yı fethedebileceklerine kandimi inandıramam, kaldıki almanlar savunmalarını güçlendirmek için aralarında Hermann- Göring Tümeni’nin de olduğu dört tank tümenini getirdiler.”, diye yazmıştır Stalin. Çok güçlü özel bir Tümen olduğu belirtilen Hermann- Göring Tümeni’nin Varşova’ya sevkedildiği bilgisi diğer tüm değişik tarihi metinlerde de vardır ve yine ayrıca Amerikan, İngiliz, Polonya vs. kaynaklı bu metinlerde AK’nın güçleri içinde top, tank ve savaş uçağı olduğuna dair tek bir bilgi dahi yoktur. İsyancıların ellerindeki hafif silahların tümü de bilinmektedir ve bunların ateş güçleri Almanları alt edebilecek kapasitede asla değildir... Ayrıca daha önce Sinbad’da basılmış olan Gunnar Frederiksson imzalı “D- Günü” ile ilgili makalede de belirtilmiş olduğu gibi, -zaferi zaten kazanmış olan Sovyet Kızılordusu’nun Avrupa’da egemenliğini engellemek amacıyla - gecikmeli olarak 6 Haziran 1944 günü başlatılmış olan Normandiya çıkartması sırasında Batı Cephesi’nde 55 Alman tümeni bulunurken, Doğu cephesinde, Kızılordu’nun karşısında, bileşimleri çok daha güçlü 228 Alman tümeni bulunmaktaydı. Varşova ayaklanmasının fitili Normandiya çıkartmasından tam 7 hafta sonra -tamamen aynı nedenle- ve bu kez vaktinden erken ateşlenmiştir.

 

D- Günü’nün ardından Doğu cephesindeki Alman güçlerinde herhangi bir azalma olmadığı gibi, www.allempires.com/articles/warsawuprising/warsaw1.htm  adresinde verilen bilgilere göre, 25’inci, 19’ncu ve ayrıca Hermann- Göring Tümeni’de Varşova’ya sevkedilmiştir. Bu bilgiler Stalin’in anlatımını doğrulamaktadır şüphesiz. Ve yine Batı kaynaklı diğer tarihi metinlerin bilgilerine göre Hitler, “Fiyatı ne olursa olsun Varşova savunulacaktır” emrini vermiştir. Almanlar, aralarında Viking ve Totenkopf  SS Zırhlı Tümenleri’nin de olduğu 2’nci ve 9’ncu Ordu birliklerini burada toparlayıp savaş düzenine sokmuşlardır. Hermann- Göring Havaindirme Zırhlı Tümeni ile 4’ncü ve 9’ncu Zırhlı tümenlerde bu birliklere katılmışlardır. Bu güçlü birlikler, 30 Temmuz- 5 Ağustos arasında süren kanlı savaş ile Sovyet saldırısını Varşova önlerinde durdurabilmişlerdir... Şüphesiz tek cephe burası değildi ve saldırı 1000 km derinliğinde, 400 km genişliğinde bir alan üzerinde sürmekteydi... Ateş gücü alabildiğine yüksek Alman birliklerine rağmen köprüleri atılmış geniş bir nehri, Vistül’ü, genel harekat planının dışına çıkarak geçmeye kalkışacak Kızılordu’nun ödeyeceği maliyetinin neler olabileceğini profosyenel askerler şüphesiz daha iyi bilirler... Kaldıki, Varşova önündeki düzlük arazide Varşova’ya ulaşabilmek için savaşan general Perchovitjs komutasındaki 47’nci ordu yukarıda anılan güçlü Alman zırhlı tümenleri ile savaşırken -daha Vistül kıyılarına ulaşamadan- çok ağır kayıplar vermiştir.

 

Nazi ordularının Varşova’da adım adım gerçekleştirmiş olduğu yıkımın bir benzerini günümüzde Bağdat’ta, Faluce’de, Necef’de ve diğer merkezlerde gerçekleştirmekte olanların; Polonya beş yıl Nazi cizmeleri altında ezilirken “birbirlerinden daha fazla insan öldürüp yıpranmaları arzusu” ile Sovyet Kızılordusu Beyaz Rusya’ya ve Ukrayna’ya girinceye dek bekleyenlerin; Polonya’daki Nazi Toplama ve Ölüm Kampları’nın bitişiğinde Alman mali- sermayesi ile ortaklık içinde köle işçi çalıştıran fabrikalar kuranların, kalkıpta “Sovyetler varşova ayaklanmasına yardımcı olmadı” diye yüssüzce yalanlar söylemelerinin tek anlamı, Hitler Almanyası’nın propoganda bakanı Göbels’in izinde yürüyor olmalarıdır...  

 

Yunanistan’ın yüzde 95’ini kontrol eden halkın güçleri, EAM (Ulusal Kurtuluş Cephesi) ve ELAS (Ulusal Halk Kurtuluş Ordusu) İngiliz emperyalizmi tarafından aldatılıp silahsızlandırılır ve oyalanırlarken, Nazi işbirlikçileri yeniden İngilizler tarafından organize edilmişlerdir. Kurulan ölüm mangaları, Kuzey Afrika’dan getirtilmiş İngiliz Tankları ve personeli ve piyasaya yeni çıkmış Amerikan Napalm bombaları ile savaşın asıl galibi Grek halkı ezilmiştir. Grek halkını Naziler’den ödünç alınma yöntemlerle tekrar bir felakete sürükleyen İngiliz ve Amerikan emperyalistleri, bu kez nedense Stalin’in Grek partizanlarına yardım etmemiş olması nedeniyle eleştiriye kalkışmamakta, sorgulamamaktadırlar... Eğer Stalin, Polonya’da kalkışmayı başlatan İngiliz yanlısı çelimsiz AK’dan defalarca ve dafalarca daha güçlü olan ve yardım alsa kesinlikle kazanma şansı bulunan Grek partizan güçlerine arka çıkmaya kalkışsa idi, savaştan en ağır maddi ve insani kayıpla çıkmış olan Sovyetler Birliği’nin Amerika ve İngiltere ile savaşması gerekirdi... Gerçekte, tüm II. Dünya Savaşı’nda kullanılmış olandan daha fazla bomba Pentagon’un savaş uçaklarınca kısa sürede Vietnam halkının kafasına yağdırılırken, Sovyetler Birliği bu halka da en büyük desteği vermiştir ama, Vietnam’da Hitler’in rolünü oynamış olan ABD’nin dışişleri bakanı Powel ve benzerleri sözkonusu Sovyet yardımını anımsamak bile istememektedirler... Kaldıki Sovyet Kızılordusu hızlandırılmış Polonya operasyonu sırasında 600 bini aşkın can vermiştir, Alman savunması Berlin’den önce Polonya’da en büyük direnişi göstermiştir. Maraşal Zjukov’un anılarından Nazi Almanyası’nın elindeki tüm yedekleri Polonya’ya sevkedecek zamanı bulduğunu ve burada yeni sağlam bir direniş cephesi oluşturduğunu anlıyoruz. Almanya, Batı’dan gelen saldırıyı okadar önemsemezken, asıl olarak Doğu’dan geleni durdurmaya çalışmaktaydı; Normandiya Çıkartmasına karşın, halen tüm güçlerini Doğu Cephesi’nde yoğunlaştırmayı sürdürüyordu.

 

İngiltere’nin Donanma Bakanı olarak müttefik donanmasının 1915 Çanakkale saldırısını organize eden ve Çanakkale sularının dibini boylayan emperyalist planlarla birlikte kariyerini de batıran ve birsüre geriçekilmek zorunda kalan Sir Winston Spencer Churchill (1874- 1965), II. Dünya Savaşı yıllarında ülkesinin Başbakanı konumundaydı... İşçi düşmanlığı hiçte gizli olmayan emperyalist politikacı ve yazar Churchill’in Varşova ayaklanması ile ilgili süslü cümleleri, ayaklanmanın ne amaçla nasıl başlatıldığı konusunun politik özünü iyi ayarlanmış tiyatral bir sis perdesi içinde bırakırken, aslında -timsah gözyaşları ile- baştan sona İngiliz emperyalizminin ve özellikle kişisel olarak kendisinin savunmasını içermektedir. Nazi güçlerinin isyancıları nasıl ezdiklerini ve Stalin ile yazışmalarını içeren birsürü ayrıntının arasına gizlenen gerçek, hiçte ateşe sürülmüş olan Varşova halkını savunma güdüsü değildir. Tüm anlatımın içeriği, İngiliz yönetiminin başındaki kişi olarak Churchill’in kariyerini koruma çabasıdır sadece. Bu anlatımı ile Churchill, olaydaki derin sorumluluğunu ve suçunu gizlemeye çalışmaktadır. Baştan sona kendisini koruma güdüsüyle yazılmış olduğu hemen hissedilen Churchil’in anlatımı, iki ay içinde 150 bini sivil yaklaşık 200 bin Varşovalı’nın ölümüne, Alman garnizonunun bulunduğu yer dışında tüm kentin baştan sona yıkımına neden olan hatasına bahaneler arama ve olayı ustaca örtme çabası olarak yansımaktadır... Diğer daha gerçekçi gözüken başka anlatımlara göre ise, 225 bini sivil yaklaşık 250 bin kişi öldürülmüştür.

 

Maraşal Zjukov’un aynı olayı anlatırken sergilediği vicdan rahatlığı Churchill’de kesinlikle yoktur... Çünkü, Sovyet Kızılordusu Vistul’e daha 130- 140 km mesafede iken ayaklanma emrini veren Londra’daki göçmen Polonya Hükümeti’nin bu kararını Churchil’den habersiz ve O’nun onayı olmadan alması olanaksızdır. Ayrıca sözkonusu İngiliz yanlısı isyancı Polonya güçlerini tüm Polonya ve Almanya içlerinde haberalma işlerinde kullanan ve hatta Almanya’nın roket çalışmaları hakkındaki ilk bilgileri bunlardan almış olan İngiliz gizli servislerinin isyana sürülenlerin ellerindeki silahları ve bölgedeki Alman ordularının güçlerini bilmemeleri olanaksızdır. Bu gerçeklere karşın Varşova halkı, sırf Polonya’da Sovyet yanlısı bir iktidar kurulmaması amacıyla daha Sovyet orduları yetişmeden çok güçlü bir düşmana karşı savaşa sürüklenmişlerdir. Polonya’da İngiliz yanlısı bir yönetim kurulması amacıyla Varşova halkı, Churchill ve ortakları tarafından maceraya sürüklenmiş, ateşe atılmışlardır. Ve zaten aynı nedenle Sovyet askeri yönetimi ayaklanmadan haberdar edilmemiş, işbirliğine gidilmemiştir. Daha sonra, işler sarpa sarınca, Stalin’den yardım istenmesi zorunluluğu doğduğu zamanda, yine Sovyet tarafına tüm politik uzlaşma kapıları kapatılmıştır. Stalin’den, kendisine karşı olan ve resmen tanımadığı Londra’daki Sürgünde Polonya Hükümeti’nin iktidarı için genel harakat planlarını değiştirerek askerlerini tehlikeli bir maceraya sürmesi, fazladan ağır kayıplar vermesi istenmiştir. Şüphesiz böyle birşeyi hiçbir devlet yapmaz ama, yine de Kızılordu isyancılara elinden gelen tüm yardımı yapmaya çalışmıştır... Kısacası Varşova halkı, halklara beş paralık değer vermeyen Anglo- Amerikan emperyalizminin iktidar hırsının kurbanı olmuştur... Aralarında The Washington Times’da yazan Richard M. Watts’a ait metninde bulunduğu konu ile ilgili tüm anlatımlar, Polonya’da Sovyet yanlısı bir yönetimin engellenmesi amacıyla Sovyet birlikleri daha egemenlik kurmadan Varşova ayaklanmasının başlatıldığı yönündedir...

 

Olaylar özet olarak baştanberi şu şekilde gelişmişlerdir... Polonyalı Tadeusz Pelczynski’nin “Home Army and Warsaw Uprising” (“Evin Ordusu ve Varşova Kalkışması”) başlıklı relatif uzun anlatımında verilen bilgilere göre, Alman saldırısının ardından daha Varşova teslim alınmadan, Romanya’ya geçmiş olan Polonya Ordusu’nun Başkomutanı General Michael Karszewicz- Tokarzewski’nin onayı ile gizli bir ordunun kurulması kararlaştırılmış ve “Sluzba Zwyciestwu Polski”- (SZP), “Polonya’nın Zaferi İçin Görev/ Servis” adı verilen bu gizli ordunun komutasınıda aynı kişi almıştır. Bunun yanında yine Varşova’da ve ülkenin başka köşelerinde ordu subaylarının önderliğinde veya politik partilerden kişilerin yönetiminde veya arkadaş gurlarından oluşan daha birsürü yeraltı örgütlenmesi şekillenmiştir. SZP, 1 Eylül 1939’dan önce (işgalden önce) hükümete muhalif konumda olan politik partileri birleştirerek merkezi Paris’te olan bir koalisyon yönetimi oluşturmuştur. Polonya Sosyalist Partisi, Köylü Partisi ve Ulusal Parti temsilcilerinden oluşan bir Yönetici Meclis Paris’teki SZP karargahında kurulmuştur. Hepsi değişik ölçülerde sağ politik çizgideki partilerin temsilcilerinden oluşan bu yeni Batı yanlısı Polonya hükümeti, “ulusal direniş merkezleri oluşturma” ve “silahlı mücadele ile Polonya ulusunu yeniden inşa etme” amacıyla “Zwiqzek Walki Zbrojnej”- (ZWZ), (Silahlı Mücadele İçin Birlik) örgütlenmesini şekillendirmiştir. Bu yeni organizasyon, ilk anılmış olan SZP’nin ilişki ağı üzerine oturmuştur. ZWZ kendisini “uluslararası, ulusal, partiler ve sınıflar üstü” olarak tanımlamıştır.

 

Haziran 1940’da Fransa’nın düşmesinin ardından ZWZ’nin merkezi Londra’ya taşınmıştır. Londra’daki bu Polonya Hükümeti, Varşova’da General Rowecki’nin emrinde kendisine bağlı bir askeri Üst Komutanlık oluşturmuştur. Yine aynı hükümet, Anavatan İşleri Bakanlığı Meclisi adlı bir kurum şekillendirmiştir. Polonya’daki otorite, askeri ve sivil olarak ikiye ayrılmıştır. Aynı yılın sonunda yine Londra’da bir Polonya Cumhurbaşkanlığı kurumu oluşturulmuş ve bu göreve İşçi Partisi üyesi Cyryl Ratajski getirilmiştir...

 

ZWZ, 1939- 41 yıllarında işgalin ardından dağılmış olan askeri birlikleri toparlamak, değişik gurupları birleştirmek ve ileride vereceği savaşa hazır olmak için çalışmıştır. Propoganda, tanınıp kabuledilme, sabotajlar yapma ve İngiliz gizli servisleri için Polonya ve almanya içlerinde bilgi toplama işleriyle uğraşmıştır. Topladığı bilgilerden en önemlisi, Nazi Almanyası’nın Haziran 1941’de Sovyetler Birliği’ne saldıracağını tesbit etmek olmuştur ve aynı ayın 22’nci günü Alman saldırısı başlamıştır.

 

ZWZ’nin en üst askeri komutanı General Sonskowski Temmuz 1941’de sürgündeki hükümetten istifa etmiştir ve yerine gelen General Sikorski’nin emri ile 14 Şubat 1942’de ZWZ, “Armia Krajowa- AK (Home Army, Evin Ordusu) adını almış ve komutanlığına General Stefan Rowecki tayinedilmiştir. Ve ardından 1942- 43 yıllarında Ulusal Parti’ye bağlı “Narodowa Organizacja Wojskowa” ile Köylü Partisi’ne bağlı “Köylü Taburları” AK’ye bağlanmış ve üye sayıları tüm ülkede 300 bine ulaşmıştır- Jacek Tebinka’da aynı sayıyı vermektedir. Şüphesiz bunların hepsi silahlı güç değildir... AK’nin komutanı Stefan Rowecki 30 Haziran 1942’de Almanlar tarafından tutuklanınca, yerini “Bor” diye anılan yardımcısı Tadeusz Komorowski almıştır. AK, 1942- 43 yıllarında birçeşit gerilla savaşı yürütmüştür. Politik guruplar arasındaki birleşme Politik Uyum Komitesi içinde sürmüş ve bu kurum 1944 başında Ulusal Birlik Meclisi adını almıştır.

 

Sovyet yanlıları, komünistler, Polonya İşçi Partisi (Polska Partia Robotnicza- PRP) adıyla örgütlenmişlerdir. Ve bunlar daha sonra Halk Ordusu (Armia Ludowa- AL) adını alacak olan Halkın Muhafızları adlı askeri bir örgütlenme oluşturmuşlardır... Burada hemen Avrupa’nın en köylü ülkesinin Polonya olduğunu ve komünist örgütlenmeye temel oluşturacak proletaryanın (işçi sınıfının) Polonya’da zayıf olduğunu belirtmekte sanırım yarar var. Ve şüphesiz Moskova’da da bir başka Sürgünde Polonya Hükümeti kurulmuştur.

 

Aralarında Polonyalı Tadeusz Kondracki tarafından kaleme alınmış olan “The Warsaw Uprising”, yine Polonyalı Jacek Tebinka tarafından yazılmış “Policy of the Soviet Union towards the Warsaw Uprising 1.8- 2.10.1944” adlı relatif uzun metinlerinde bulunduğu aynı tarihi olayla ilgili toplam 15 ayrı metnin özeti olarak şunları anlatabilirim... Jacek Tebinka’ya göre Alman işgali altındaki Avrupa’da en büyük ayaklanma 20 bin silahlı AK askeri ile Varşova’da gerçekleşmiştir. Bu sayı, AK’nın tüm ülkedeki silahlı güçlerinin yarısıdır. (Burada hemen Yugoslavya’da Tito’nun emrindeki partizan ordusunun gücünün savaşın sonuna doğru 800 bin askere ulaştığını ve 6 Eylül 1944’de Sovyet Kızılordu birlikleri ile birleşen sözkonusu büyük gücün 20 Ekim 1944’de Belgrad’ı kurtardığını belirtmeliyim. Sanırım yazar, 20 bin kişinin ayaklamasını Avrupa’nın en büyüğü olarak tanıtırken, Balkanlar’ı hesaba katmamaktadır.- Y. K.)

 

Tadeusz Kondracki’de -yukarıda verilen sayıyı biraz büyüterek- Evin Ordusu (AK) güçlerinin Varşova bölgesinde 50 bin askere sahip olduklarını ve bunun 23 bin tanesinin hazır savaşcı olduklarını yazmaktadır. Buna uygun sayıları veren başka metinlerde vardır ama, hepsinin ortalaması sonuçta Varşova’da ayaklanmaya katılan 20 bin civarında silahlı savaşcı olduğunu göstermektedir. Spartacus adlı web sayfasının verilerine göre, isyancılar silah ve cephane konusunda zayıftırlar. Ayaklanma’nın başladığı 1 Ağustos 1944 günü bunların ellerinde 1000 tüfek, 300 otomatik tabanca, 1700 toplu tabanca, 60 hafif makineli tüfek (Bunlar, yakın muharebe de kullanılan 9 mm’lik İngiliz Sten veya yine 9 mm’lik Alman Schmeisser MP 38 ve MP 40 silahları veya 45 kalibrelik Amerikan Thompson tipi silahlar olmalı. Y. K.), 35 anti- tank silahı, 25 bin elbombası bulunmaktaydı. Şüphesiz bu silahlar isyancı AK güçlerinin zaafını, Stalin’in Churchil’e yazmış olduklarının doğruluğunu ve ayaklanmayı kışkırtanların sorumsuzluklarını göstermektedir... Herşeye karşın ayaklananlar, kenti ortadan bölen Vistül Nehri’nin batı yakasını ilk gün kontrolları altına almayı başaracaklardır ama, köprüleri ve sağ yakayı denetleyemeyeceklerdir. Ardından, 3 Ağustos günü gelen ağır silahlarla donatılmış asıl Alman birlikleri tarafından çembere alınacaklardır... Ve yine Churchill’in anılarında, Sürgünde Polonya Hükümeti’nin ikinci Cumhurbaşkanı ile ayaklanmanın 18’nci günü Londra’da görüştüğü yazılıdır. Bu kişi müttefiklerden şikayetçi bir üslupla konuşmuş, Varşova halkının ve isyancıların gökten yardım beklediklerini ama, hiçbirşey gelmediğini Churchill’e iletmiştir. Kısacası, isyanı başlatmış olanlar kendilerini bu işe sürüklemiş olan İngiliz yönetiminden ve onların diğer ortaklarından şikayetçidirler.

 

İsyancılar sadece tek bir çembere değil, üç ayrı parçaya bölünüp ayrı ayrı çembere alınmışlardır ve bu bölmeler giderek arttırılmış ve daraltılmıştır... SS örgütlenmesinin şefi Reichsfuehrer (Devletin Önderi) Himmler, 3 Ağustos günü verdiği emirde, “Esir alınmayacak, tüm yerleşimciler öldürülecekler. Varşova yerlebir edilecek ve bu tüm Avrupa için korkutucu bir örnek olacak!”, demiştir. Elegeçirilen bölgede 25 bin kişi bir defada kurşuna dizilmiştir... Müttefiklerin İtalya’dan kalkan uçaklarla attıkları yardım ve yine Sovyetler Birliği’nin havadan yardımları yeterli olmamıştır- bunlarla ilgili bilgileri daha önce özetlemiştim... Stalin, müttefik uçaklarının Sovyet havaalanlarına inmelerine izin vermemiştir... Maraşal Konstantin Rokossovy komutasındaki Kızıl Ordu birlikleri 10 Eylül günü Varşova’ya girmeyi başarabilmişlerdir ama, çok güçlü bir Alman savunması ile karşılaşmışlardır. Beş gün süren kanlı bir savaşın ardından Sovyet birlikleri Vistül’ün doğu yakasını elegeçirebilmişlerdir. Burada durdurulmuşlar ve takviye güçlerini beklemek zorunda kalmışlardır...

 

Başlamasından 66 gün sonra (diğer bazı metinlere göre 63 gün sonra) ayaklanma tamamen bastırılmıştır ve Varşova -Alman garnizonunun olduğu yer dışında- tamamen yıkılmıştır. AK’nın 20 bin savaşçısının tümünün yanında kentin sivil halkından da en az 225 bin kişi çatışmalar sırasında öldürülmüştür. Himmler’in daha önce aktarmış olduğum emrinin yanında Hitler’de, “Varşova haritadan silinecek” diye buyurmuştur. Ocak 1945’de Sovyet orduları kente girdikleri zaman, sadece bir moloz yığınıyla karşılaşmışlardır. Alman işgalinin başladığı 1 Eylül 1939’da nüfusu 1.3 milyon kadar olan Varşova’dan geriye sadece 153 bin kişi kalmıştır... Anlatılanlara göre, bu moloz yığınında 50 yıl içinde ancak bitki yetişir, diye raporlar verilmiştir... Buna karşın, “Varşova haritadan silinecek” emrini vermiş olan Hitler’e inat, tüm ulusun elbirliği ile kenti kısa sürede eskisinden üç kez daha geniş bir alana yeniden kurmuştur. Renkli binaları ile gözüken “eski” kent orjinal olmayıp, fotoğraflardan kopya edilerek yeniden aslına uygun biçimde inşaedilmiştir. Tarihi surlar ve Alman garnizonunun yerleşmiş olduğu küçük bir bölge dışında herşey yenidir. Bombalar çok güçlü olduğu söylenen surları etkileyememiştir.  

 

(3) SS, Schutzstaffeln sözcüğünün kısaltılmışıdır ve türkçe anlamı koruma veya savunma birlikleri veya en doğrusu, koruyucu düzen olmaktadır... SS, Hitler’in kişisel koruyucuları (bodyguard) olarak Heinrich Himmler önderliğinde Nisan 1925’de ve -değişik kaynakların farklı verilerine göre- 200 veya 300 kişi ile kurulmuştur. Bu paramiliter/ yarı askeri kuruluşun elemanları siyah ünüformalar giydikleri için, örgütlenme “kara gömlekliler” olarakta anılmıştır. Hitler iktidarı elegeçirmeden hemen önce, 1933 yılında sayıları 52 bin olmuştur. SS, kendi özel istihbarat/ güvenlik servisini, Sicherheitsdienst (SD) adlı kuruluşu maceracı ve soğukkanlı acımasız bir kitle katili olan Reinhard Heydrich’in başkanlığında oluşturmuştur. SS’e bağlı olarak şekillenen bu istihbarat örgütlenmesinin adının türkçe karşılığı ise Güvenlik Polisi veya Servisi olmaktadır. Ernst Röhm’ün önderliğindeki SA’nın 1934’de tasviyesinin ardından SS’in ve dolayısıyla Heinrich Himmler ile Reinhard Heydrich’in önemleri olağanüstü artmıştır. Bunlar örgütü hem sayı ve hem de etki alanı olarak hızla büyütmeye, yeni alt kuruluşlar oluşturmaya başlamışlardır. Örgütün 1934- 36 yılları içindeki bu hızlı büyüyüşü sırasında üye sayısı 250 bin olmuştur.

 

SA, Sturmabtilung, Hücum Birliği/ Kıtası olmaktadır. Alman Nazizminden erken başlayan ve Hitler için esin kaynağı olan İtalyan faşizminin önderi Mussolini’nin adamları kahverengi ünüformalar giydikleri için, bu modanın etkisi ile SA üformaları da aynı renkte olmuştur. Bunlara, gömleklerinin rengi nedeniyle “Kahverengi Gömlekliler” adı da verilmiştir... SA, Nazizmin henüz sonderece acemi olduğu doğuş döneminde, 1921 yılında Hitler tarafından örgütlenmiştir ama, Ernst Röhm olmasa Hitler’in bu işi başarması olanaksız gözükmektedir. Bu nedenle asıl örgütleyicinin Röhm olduğunu söylemek yanlış olmaz...

 

SA’nın ilk üyeleri değişik unsurlardan oluşmakla birlikte, çoğunlukla az eğitimli, fiziki gücü olan ve anti- sosyal karakter özellikleri gösteren topluma uyumsuz tiplerdir. Genellikle işsiz eski askerlerden oluşan ve korsanlar gibi düzensiz silahlanmış olan bu çeteler, I. Dünya Savaşı sonucu yıkılan monarşinin yerine kurulan Weimar Cumhuriyeti’nin ilk günlerinde sokaklarda, sol görüşlü kişilere ve guruplara karşı terör estirmişlerdir. Aynı kişiler Nazi Partisi’nin toplantılarını korumuşlar, yürüyüşlerine katılmışlar ve partinin muhaliflerini fiziki olarak ezmeye çalışmışlardır. Hitler’in 1923 yılında başarısızlıkla sonuçlanan Münih Birahane Darbesi’nin ardından Hitler ile birlikte Ernst Röhm’in de hapse atılması, SA guruplarını tam bir başıbozukluğa sürüklemiştir. Örgüt 1925 yılında yeniden yapılandırılmıştır ve gelen tüm lokal ve ulusal seçimlerde terör estirmiştir... SA üyelerinin çoğunluğu, Hitler’in halkı aldatmak amacıyla komünistlerden ve sosyalistlerden ödünç aldığı yamama yalanlarına, eşitlikçilik ve anti- kapitalism demagojilerine gerçekten inanmışlardır.

 

“Birahane Darbesi” adı biraz şaşırtıcıdır ve şüphesiz saldırıya uğrayan herhangi bir birahane değildir; üç bin memuru ile 8 Kasım 1923 günü biraraya gelmiş olan Bavyera Hükümeti’nin binası, toplantısı basılmıştır... Bavyera Hükümeti’nin başı Gustav von Kahr konuşurken, Adolf Hitler SA (“Hücum Birlikleri”) ile salona dalmıştır. Yine Hitler, salondaki bir masanın üzerine sıçrayıp silahını çekerek tavana doğru iki el ateş etmiştir. Ardından, “Birahane darbesi gerçekleşmektedir” ve “milli devrim başlamıştır” diye bağırmıştır... (www.spartacus.schoolnet.co.uk/GERnazi.htm)

 

Bu histerik ve abartılı gösteriler Türkiyedeki teşhirci faşist “tosuncukları” veya bazı ekstrem “sol” ve “maoist” gurupçukları anımsatmaktadır şüphesiz... Sözkonusu tiyatroya verilen “Birahane Darbesi” adı, Hitler’in Bavyera Hükümeti binasını bir birahaneye ve görevlileride müşteriye benzeterek aşağılamaya çalışmasının göstergesidir. Bu tanım, demagojiye dayalı faşist propoganda tekniğinin Hitler tarafından ustaca kullandığı kanıtlamaktadır. Anlaşılacağı gibi, “milli devrim başlamıştır” derken de, diğerlerini, yönetimi dolaylı olarak gayrı- milli ilanetmektedir. Şüphesiz bu ifadesi de yine Türkiye’de varolan ve biraz önce anılan “millici” gurupların demagojilerini çağrıştırmaktadır... Aslında Hitler, gayrı- milli ilanettiği Bavyera Hükümeti’nden çok daha fazla mali- sermaye çevrelerinin desteğini almıştır ve onların politikalarını yürütüp Alman milletini bir felekete sürüklemiştir.

 

Bavyera Hükümeti’nin başı Gustav von Kahr’ı, aynı eyaletin ordusunun komutanı Otto von Lossow’u ve polisin komutanı Hans von Lossow’u yan odaya alan Hitler, Almanya’nın yeni liderinin kendisi olduğunu ve kuracağı hükümette onlarada görev vereceğini, söylemiştir... Halbuki biraz önce aynı kişileri “birahane”nin patronları ve gayrı- milli ilanetmişti... Muhtemelen bir deli ile karşı karşıya olduklarını sanan bu üç kişi, gönülsüzde olsa -korkularından- Hitler’in görev teklifini kabuletmişlerdir. Hitler bunlara, “Gentilmenler, silahımdaki üç mermi sizler için, dördüncüsünü de kendime sakladım!”, deyince, aralarındaki anlaşma gerçekleşmiş ve “Hitler kabinesi”nde görev almayı kabuletmişlerdir... Normal düşünen bir insanın kolay inanmak istemeyeceği bu saçmalık eğer doğru ise -ki doğrudur-, olay sonderece komiktir. Sözgelimi bu üç kişi yapılan teklifine direnmiş olsalar, Hitler kendisini de öldürecek ve iktidar serüveni daha başlamadan bitecektir... Ve zaten onlar, “tamam seninle anlaştık” deyince de, Hitler iktidarı almış olmamaktadır şüphesiz.... Olayın biraz sonra özetleyeceğim bölümleri bu komediyi doğrular yöndedir.

 

Sözkonusu anlaşma gerçekleştiği sırada, I. Dünya Savaşı’nın sonunda Alman Genelkurmay Başkanlığı yapmış olan ünlü Eric Ludendorff  olay yerine gelmiştir... Hitler’in, savaşı Alman ordusunun değil, sivil hükümetin yitirdiğini, bu kayba Yahudilerin, komünistlerin ve sosyalistlerin neden olduklarını dillendiren çığlıkları Lüdendorff’da olumlu etki yapmış ve O’da Hitler’in yönetiminde Alman ordusunun komutanı olmayı orada kabuletmiştir... Sanki tüm bunlar gerçek yaşamda değil de bir tımarhane de yaşanmaktadır ama, aslında herşey gerçektir ve olay savaş sonrası Alman toplumunun geçirmekte olduğu derin psikolojik sarsıntıyı da yansıtmaktadır... Ludendorff  I. Tananberg Meydan Muharebesi’nde de işleri karıştırmıştı aslında ama, yetişen Hindenburg durumu kurtarmıştı... Ve yine şüphesiz Hitler’in sözkonusu demagojileri, yıkımların sorumluluğunu başıbozuklara, komünistlere, sosyalistlere ve toplumsal azınlıklara, zayıf guruplara yükleme kolaycılığı da Türkiye toplumuna yabancı değildir...

 

Hitler bu şekilde yeni hükümetinin bakanlarını tayinederken, SA guruplarını asıl örgütleyen ve yöneten kişi olan Ernst Röhm, emrindeki Hücum Birlikleri (SA) ve beraberindeki Rudolf Hess ile Münih’deki Bavyera Savunma Bakanlığı’nı (Savaş Bakanlığı) basıp, Yahudi asıllı ve ayrıca solcu politikacıları ve görevlileri toplamaya başlamıştır... Bu olayın ardından Hitler Berlin’e yürümeyi ve aynı kolaylıkla ulusal hükümeti yerinden atarak iktidar oturmayı planlamıştır... Fakat “küçük bir ayrıntıyı” unutmuştur! Darbeciler önce radyoevini (varsa TV’yi) ve telefon- telgraf iltişimini, kısacası ülkenin tüm haberleşme ağını kontrol altına alırlar. Hitler bunların hiçbirini yapmamış olduğu için, Berlin, merkezi hükümet, sahnelenen tiyatrodan hemen haberdar olmuştur. Ve girişimin ezilmesi için emir vermiştir... Hitler’in yukarıda özetlenen darbe girişimi, önemli bir toplantıya katılacak birinin gömleğini giyip gravatını da taktıktan sonra donunu ve pantolonunu evde unutarak sokağa şıkmasına benzemektedir. Böyle biri hedefine ulaşamadan derdest edilecektir şüphesiz. Hitler de aynışekilde hapishaneyi boylamıştır ama, aşırı “milliyetçi” olduğu için ucuz atlatmıştır... Aslında Hitler, “bin yıllık imparatorluk” düşüyle II. Dünya Savaşı’nı başlatırken de aynı unutkanlığı yapacaktır...

 

Asıl trajik olan ise, Alman mali- sermayesinin böyle birine destek vermiş olması ve Alman halkının sürü gibi Hitler’in peşine takılmasıdır... Şüphesiz Hitler iktidar koltuğuna oturan ilk psikopat olmadığı gibi, sonuncusu da değildir. Yalanın, talanın, soygunun hakimolduğu düzensizliğin düzeninde, masallardaki gibi “atın önünde et, itin önünde ot duran” bir dünyada, haydutların “kahraman” olduğu kaosun evreninde, iktidar koltuğu en yalancı ve ahlaksız psikopatlar için ayrımıştır. Yeryüzündeki mevcut yöneticilerin önemli birkısmının kısa biyografilerine, sürekli değişen söylemlerine, işleri ile sözleri arasındaki uçuruma şöle bir gözatmak, bu gerçeği görebilmek için yeterlidir... Şüphesiz hiçbir dürüst ve sağlıklı insan, yıllarca belediye başkanlığı yaptığı bir kentin yanlış yapılanmasından -herhangi bir sorumluluk üstlenmeden- rahatca sikayetci olamaz; veya depremin geleceğini sağır sultan bile duymuşken, depreme ceyrek kala, felaketin sorumluluğundan kurtulmak için, laf olsun diye, yarın “ben demiştim” diyebilmek için, “kaçak binaların yıkılması emrini” veremez... Pisliğin kökü derindir ve zaten aynı pisliğin ürünü bu tip psikopatların yolları açılarak pislik sürdürülebilmekte, insan teri ve kanı üzerinde yükselen kolay kazançlar korunabilmektedir...

 

Ertesi gün, Hitler, Lüdendorff, Goering, beraberlerindeki üç bin kadar silahlı Nazi ile yola koyulmuşlardır. Savunma Bakanlığı’nı işgaletmiş olan Ernst Röhm’e ulaşmak, O’nun gücü ile birleşmek amacıyla Münih’e doğru yürüyüşe geçmişlerdir. Odensplatz’a (Oden Meydanı. Oden, kuzey mitolojilerinin en büyük tanrısı) ulaştıkları sırada, yolun Münih polisi tarafından kesildiğini görmüşlerdir. Dur!, ihtarına uyulmayınca, polis yürüyüşçülerin üzerlerine ateş açmıştır. Silahlı SA, polisin ateşine beş dakika kadar süren bir karşı ateşle yanıt vermiştir. Kısa süren çatışma sırasında 21 kişi ölmüş ve aralarında Goering’in de olduğu yüz kadar kişi yaralanmıştır... Hitler kendisini yere atmıştır ve olay yerinde omzu çıkmıştır. Sinirleri gevşeyen Hitler, en yakındaki binek otomobiline doğru koşup olay yerinden kaçmıştır ama, polis arabanın plaka numarasını almıştır. Liderlerinin kaçtığını gören Naziler O’na katılmışlar ve dağılmışlardır. “Birahane Darbesi” girişim orada, Odensplatz’da sonbulmuştur...

 

Tanıkların anlatımlarına göre sadece Eric Ludendorff  ve O’na bağlı olanlar polise doğru yürüyüşlerini sürdürmüşlerdir... İleride Hitler yandaşları önderlerinin sahneden böyle aniden kayboluşunu, “Yaralı genç bir oğlanı lokal hastahaneye yetiştirebilmek için hemen gitmek zorunda kaldı(!)”, sözleriyle açıklamışlardır... Hapse atılan Hitler içeride, -yamama fikirlerle dolu- “Kavgam” adlı kitabını yazmıştır vs..

 

Ocak 1931’den itibaren SA örgütlenmesini köklü bir anti- kapitalist olan Ernst Röhm (Roehm) yönetmeye başlamıştır... Röhm, I. Dünya savaşı sırasında üç kez yaralanmış ve orduda binbaşı rütbesine dek çıkmış eski bir profösyonel askerdir. Aslında Hitler’den önce O (Roehm), Nazi Partisi’ni (Milliyetçi Sosyalist Alman İşci Partisi) kurmuştur ve Bavyera’daki ordu birliklerinin desteğini sağlayarak SA örgütlenmesini, özel ordusunu oluşturup Hitler’in yükselişine yardımcı olmuştur. SA’nın örgütlenmesinde başrolü oynamış olan Roehm, katıldığı 8- 9 Kasım 1923 -başarısız- Münih Birahane Darbesi’nin ardından Hitler ile birlikte hapse girmiştir. Diğer birçok SA üyesi ve önderi gibi homoseksüel olduğu söylenen Ernst Röhm, 1925 yılında Bolivya’ya gitmiş ve 1930’da geri döndükten sonra SA’nın başına geçmiştir... Kapitalismin dünya düzeyindeki büyük krizi yaşanırken, 1929- 30’da SA örgütlenmesinin üye sayısı artan işsizlikle birlikte hızla büyümüştür. Bu sayı 1932’de 2 milyona ulaşmıştır. Hitler’in iktidarı elegeçirdiği 1933- 34 yılında ise SA üyelerinin sayıları Alman ordusunun 20 katına çıkarak -değişik anlatımlara göre- 3 veya 4.5 milyon kişi olmuştur.

 

SA’nın başındaki Ernst Röhm ikinci bir sosyal içerikli anti- kapitalist Nazi devrimini içtenlikli olarak savunmuş ve bu yönde Hitler’e baskı yapmıştır. Ve yine Ernst Röhm, -Hitler’e rağmen- emrindeki SA birliklerini düzenli Alman ordusunun yerine geçirmeyi, kendisi de bunun başkomutanı olmayı ve böylece sağlanacak olan toplumsal eşitliği garanti altına almayı düşlemiştir. SA yönetiminin sözkonusu tavrı, tüm muhaliflerle birlikte Yahudilere yönelik terörü sayesinde örgütün sokakta kurduğu egemenlik, askerler ve Hitler’i destekleyen endüstri çevreleri, kapitalistler tarafından kuşku ile karşılanmıştır. Bu gelişme, Nazi Partisi için bir güvensizlik kaynağı oluşturmuştur ve şüphesiz Hitler Ernst Röhm’ü kendisi için de tehlikeli bulmuştur... Elde etmiş olduğu büyük iktidardan kaynaklanan şüpheciliği ile diğer ön plandaki Nazi önderlerinden birinin kendisine karşı darbe yapmasından çekinen Hitler, bunların iktidar alanlarını birbirlerinden ayırmış ve birbirlerini dengeler konuma getirmiştir. Örneğin, 1932’de Meclis Başkanlığı, daha sonra Prusya İçişleri Bakanlığı vs. yapmış olan Gestapo’nun asıl kurucusu Herman Göring’i (Goering); Propoganda Bakanı Joseph Goebbels’i; SS örgütlenmesinin ve daha sonra Gestapo’nun da en üst yöneticisi olan Heinrich Himmler’i; SA’nın önderi Ernst Roehm’i (Röhm) ustaca birbirlerine karşı kullanarak iktidarın itirazsız tek hakimi olmayı başarmıştır. Ve zaten SA’yı, Ernst Roehm’i yokederken, Heinrich Himmler’i, SS örgütünü kullanmıştır.

 

Ernst Roehm’e yönelik komplo ustaca hazırlanmıştır... Goering ve Himmler, SS’e bağlı olarak şekillendirilmiş olduğunu daha önce yazdığım Güvenlik Polisi’nin (SD) şefi Reinhard Heydrich’e Ernst Roehm hakkında bir dosya ısmarlamışlardır. İşinin ustası Heydrich, Fransız yönetiminin Hitler’i yoketmesi için Ernst Roehm’e 12 milyon Mark ödediğini belirten “belgeler” üretmiştir. Bazı anlatımlara göre Hitler, başlangıçta bu “belgelere” inanmamıştır. Buna karşın, partiyi destekleyen büyük sermaye çevrelerini ürkütmüş olan Roehm’i yoketmek için Hitler’in kendisi de yeterli neden keşfetmiştir. Bu nedenlerin başında Roehm’in kendisini yerinden edecek bir güce ulaşmış olması gelmektedir şüphesiz ve Goering ile Himmler Hitler’in bu korkusunu beslemişlerdir... Nazi Partisi’nin zaferi için büyük bir fon oluşturmuş olan Alber Voegler, Gustav Krupp, Alfried Krupp, Fritz Thyssen, Emile Kirdorf gibi büyük endüstriciler, görüşleri nedeniyle Roehm’in kellesini istemişlerdir ve başta Roehm olmak üzere birçok SA üyesinin homoseksüel olmaları da onların aleyhlerine kullanılmıştır... Olay diğer yanıyla, komünistler ve Yahudiler ile birlikte homoseksüellere karşı da kampanya yürüten Nazilerin bu konuda da ne ölçüde ikiyüzlü davrandıklarını kanıtlamaktadır. Çünkü, Hitler’in yükselişinde ve iktidarı alışında başrolü oynamış olan Roehm ve yakın çevresi homoseksüel kişilerdir.

 

SA’ya vuracağı darbeden önce Hitler, ordunun üst yönetimi ile gizlice anlaşmıştır. Alman ordusunun da çekindiği SA’nın dağıtılmasına karşılık generallerin kendisine (Hitler’e) itirazsız bağlanacakları, her emrine uyacakları garantisini almıştır. Bundan sonra tuzağını hazırlayan Hitler, tüm SA yönetimini Wiesse’deki Hanselbauer Oteli’nde toplantıya davet etmiştir. Oteli, beraberinde getirdiği SS birlikleri ile 29 Haziran 1934 günü basan Hitler, Roehm’i bizzat kendisi tutuklamış ve intehar etmesini istemiştir. Bu öneriyi reddeden Roehm, hemen orada iki SS üyesi tarafından öldürülmüştür. Otele gelmiş olan SA yöneticileri odalarında, gelmekte olan 200 kadarı da 24 saat içinde yolları üzerinde SS mensupları tarafından tutuklanmışlardır. Bunların önemli birkısmı hemen alındıkları yerde yargısız olarak öldürülmüşlerdir. SA’nın tüm yönetimini yokeden kanlı darbe 13 Temmuz 1934 gününe dek gizli tutulmuştur. O gün Hitler yaptığı açıklamada, sözkonusu operasyonu “Uzun Bıçaklar Gecesi” olarak adlandırmıştır... Aynı yıl kısa bir süre sonra, 2 Ağustos günü, 87 yaşındaki Cumhurbaşkanı Hindenburg’un da ölümü ile “Führer” (“önder”) olan -komik görünümlü- Hitler, cehenneme açılan yolunda artık rakipsiz olarak yürüyebilecektir.

 

Gestapo, Devletin Gizli Polisi (Geheime Staatspolizei), asıl olarak Nazi Almanyası’nın (Üçüncü Devlet) politik polisi olmuştur. Almanya’da ve işgaledilen topraklarda komünistleri, Yahudileri ve diğer tüm muhalifleri yasa ve kuraldışı yöntemlerle yoketme görevini üstlenmiş ve SS ile birlikte Ölüm Kampları’ndan sorumlu olmuştur... Nazi Partisi’nin 1933’de iktidara oturmasının ardından Almanya’nın en büyük eyaleti Prusya’nın İçişleri Bakanı olan Hermann Göring, sıradan polisin içinde politik ispiyon üniteleri oluşturmuştur. Ve bu yeni ünitelerin içlerine Nazi Partisi üyesi binlerce kişiyi doldurmuştur. Ardından, 26 Nisan 1933 günü, tüm bu üniteleri doğrudan kendisine bağlı olarak Gestapo adıyla yeniden organize etmiştir. SS örgütlenmesinin başı Heinrich Himler ise, Reinhard Heydrich ile birlikte Bavyera’da aynışekilde paralel bir örgütlenme oluşturmuştur. Biçimsel olarak (sözde) İçişleri Bakanlığına bağlı olan polis güçleri, SS ve Gestapo, 1936 yılında Himmler’in yönetimi altında birleştirilmişler ve böylece Nazi Almanyası’nın ikinci kişisi konumuna yükselen Himmler, Reichsführer (“devletin önderi”) ünvanını kullanmaya başlamıştır... Gestapo ve SS daha alt birimlere, uzmanlık alanlarına ayrılmışlardır...

 

Örgütte Himler’den sonra ikinci gelmekle birlikte işleri filen götüren asıl kişi konumunda olan ve -acımasız kıyımları nedeniyle- Hitler tarafından bir orduya bedel tutulan Reinhard Heydrich’den kısaca sözetmeye değer... Orta sınıfın üst kademelerinden, bir Wagner opera şarkıcısının ve piyanist ananın oğlu olarak 1904 yılında doğan Heydrich’in çocukluğunun problemli ve mutsuz geçtiği biyografisindeki bilgilerde yansımaktadır... Fotoğraflarında buz gibi ruhsuz bir heykel görünümü veren bu iri sportmen yapılı kişinin arkadaşları arasındaki takma adı, “Sarışın Hayvan” olmuştur. O’nu yüceltme, gücünü yansıtma amacıyla takılan bu hayvan sıfatı, dört ayaklı iri, vahşi bir hayvanı, canavarı ifade etmek içindir şüphesiz. Yoksa eşşek te dört ayaklı ve güçlü bir hayvandır ama, Heydrich’in “hayvan” sıfatının eşşeği çağrıştırdığını iddiaya kalmışmak, sadece bu güzel gözlü yaratığı aşağılamak anlamına gelir... Kurbanları’da O’na “Cellat Heydrich” takma adını layık görmüşlerdir.   

 

Kadın sorunları, kuraldışı ilişkiler nedeniyle, “kaba ve centilmenliğe yakışmayan davranışlar” gerekçe gösterilerek subay olduğu donanmadan 1931 yılında uzaklaştırılan Heydrich, aynı yıl Nazi Partisi’ne ve SS birliklerine katılarak hızla kariyer yapmıştır. Daha örgüte katıldığı yıl, 27 yaşında iken SS Albayı rütbesiyle aynı örgütün Güvenlik Servisi SD’nin (Sicherheitsdienst) başına geçmiştir. Donanma’da iken -askeri istihbaratın başı konumundaki- Amiral Wilhelm Canaris’in emrinde 1926- 31 yılında kıdemli üsteğmen olarak şifre subaylığı yapmış olmasının bu hızlı yükselişinde ve SS’in Güvenlik Polisi SD’nin başına oturmasında etkisi olabilir. Aynı yükselişte saldırganlığının, entrikacı kuralsızlığının, kabalığının da etkileri olmalıdır; çünkü donanmada, “daha teğmenken kendisini amiral gibi gören sonderece kaba biri” olarak tanımlanmıştır... Ve ardından Heydrich, 30 yaşını doldurmadan, Mart 1933’de SS Tugayı Generali olmuştur. Naziler’in iktidara geldikleri bu yıl, komünistlere, sosyal demokratlara, sendikacılara yönelik olarak başlatılan kitle tutuklamaları sırasında Heydrich başrolü oynamıştır. Bu ilk kurbanlar için kurulan ve yine ilk toplama kampı olan Dachau’yu da O (Heydrich) hazırlamıştır.

 

SS içinde de bu örgüte bağlı Güvenlik Servisi SD’yi örgütleyen Reinhard Heydrich, SA’nın şefi konumundaki Ernst Roehm’ün (Röhm) “Fransa’dan 12 milyon Mark aldığına” dair “belgeyi” de hazırlayacak ve “Uzun Bıçaklar Gecesi”nde de başrolü oynayanların arasında yeralacaktır. Röhm’ün parayı “Bolşevikler’den aldığına” dair belgeler hazırlasa, kimse inanmazdı şüphesiz... Röhm’e yapmış olduğu gibi 1937 yılında da “Kızılordu subaylarının Stalin’e karşı darbe örgütlediklerine” dair sahte belgeler ürettiği ve 30 bin subayın katledilmesinde önemli rol oynadığı söylenen Heydrich, 9- 10 Kasım 1938 günleri tüm Yahudi işyerlerinin ve Sinagogların tahrib edildiği ve 25- 30 bin kadar yahudinin toplama kamplarına yollandığı “Kristal Gecesi”ni örgütleyen ve bu Yahudileri toplayan kişi olmuştur... Polonya’nın işgalinin ardından Varşova’da Yahudi Gettosu’nu kuran, tüm Yahudileri aynı yere toplayan ve bu ülkedeki belli başlı ölüm kamplarını organize eden de aynı kişidir...

 

Sovyetler birliğine yönelik saldırının başlaması ile birlikte, işgaledilen alanlarda pasifikasyonu gerçekleştirmek, parti komserlerini, partizanları, tüm şüpheli kişileri öldürmek, idamları gerçekleştirmek için özel SS birlikleri kurmuştur... Buralardaki katliamlarının ardından, Çekoslavakya’daki pasifikasyonu gerçekleştirmesi için en yüksek rütbe ile Prag’a yollanmış ve yeni karargahını bu kente kurmuştur. Kurmuş olduğu ispiyon şebekesi ve acımasızlığı ile direnişe büyük zararlar vermiştir ama, 27 Mayıs 1942 günü -kendine duyduğu aşırı güvenle muhafızsız olarak- kullandığı arabasıyla bürosuna dönerken, Prag’a 20 km kadar mesafede iki Çek partizanının saldırısı sonucu ağır yaralanmış ve beş gün sonra da ölmüştür... Ardından Çek partizanlarına, sıradan halka yönelik acımasız bir kıyım başlatılmıştır. Prag yakınındaki Lidice köyü, 173 erkeği ile toptan yokedilmiştir. Aynı köyün 198 kadını Revansbrück (Revansbrueck) toplama kampına yollanmıştır. Köle işçi çalıştıran Simens fabrikalarının bulunduğu bu kamp, Berlin’in 200 km kadar doğunsundadır ve sadece kadınlar içindir... Ardından Naziler dinmeyen intikam duyguları ile 256 masum Çek insanını daha öldürmüşler ve binlercesini değişik toplama kamplarına yollamışlardırsürmüşlerdir...

 

Unutmadan not düşmeliyim ki, yukarıda Heydrich ile bağlantılı olarak anılan Nazi iktidarı yıllarında askeri istihbaratının başı konumundaki Amiral Wilhelm Canaris’de sonderece muhafazakar bir kişi olmasına karşın ömrünü Flossenbürg toplama kampından 20 Temmuz 1944 günü idam edilerek tamamlamıştır. Alman Sosyal Demokrasisi’nin ve I. Dünya Savaşı’nın sonunda patlayan “Spartaküs Ayaklanması”nın tanınmış önderlerinden Rosa Luxenburg’a idam kararı veren Askeri Mahkeme’nin üyesi olan, 1935 yılında Faşist Franko’ya Almanya’dan yollanan yardımı organize eden Canaris, Hitler’e yönelik komplonun içinde olduğu gerekçesi ile tutuklanıp öldürülmüştür. Ve şüphesiz bu işte, eskiden emrinde çalışıpta donanmadan atılmış olan o “ daha teğmenken kendisini general gibi gören olağanüstü kaba” kişinin, Heydrich’in organize ettiği SD örgütü başrolü oynamıştır... Heydrich, Leipzig yakınlarında Protestanlar’ın yoğun olduğu Halle kentinde Katolik bir ailenin çocuğu olarak büyümüştür.

 

Katolik bir ortaokul öğretmeninin oğlu olan Heinrich Himmler, babasının hayranlık duyduğu Töton Şovalyeleri (Teutonic Knights) öyküleri ile büyümüştür. Aslında öncelikle Ortadoğu halkları için ve özünde tüm insancıl değerler açısından kötü ünlü olan bu Şovalyeler (atlı savaşcı), Himmler’in başında olduğu SS örgütlenmesine örnek alınmıştır ve SS’ler -diğer tüm bilimdışı ırkçı ve insanlık düşmanı saçmalıklarla birlikte- Töton Şovalyeleri’nin yaşamakta olan örnekleri olduklarına inandırılarak doktrine edilmişlerdir. Kitle katili SS örgütlenmesinin üyeleri, Töton Şovalyeleri’nin devamı olarak görülmüşlerdir. Askeri elit tarafından konulan,“Teutonic Order” (Tötonların Disiplini/ Düzeni) adlı başarı ödülü, madalya, ülkede verilenlerin en büyüğü, Nazi Almanyası’nın “Oscar”ı gibi olmuştur. Bu ödüle layık görülen on en seçkin katil arasında, SS örgütlenmesinin ikinci kişisi konumundaki kara ünlü kitle katili Reinhard Heydrich’de vardı... Töton (Teuton), Almanya veya İskandinavya’da yaşıyan eski Germen (Alman) kabilelerinden birinin ferdi anlamına gelmektedir...

 

Unutmadan belirtmeliyimki, Hitler’de Katolik bir aileden gelmiştir...

Protestan Kilisesi’nin ve de Katolik Kilisesi’nin, özellikle Papa XII. Pius’un (Pius= İnanmış) desteğini almış olan veya daha doğrusu bunları mükemmel biçimde kullanan Nazi eliti aslında, içinde kast sistemini veya birçeşit ırkçılığı barındıran Hinduism’den ve eski Kuzey mitolojilerinden esinlenen, büyü ve sihire dayanan, Hıristiyan inancının özüne tamamen karşı olan birçeşit yeni kan/ “üstün ırk” dini yaratmaya çalışmıştır.

 

Biraz konu dışı ama, halen kurum olarak yaşamakta olan Töton Şovalyeleri, 1190- 91 yıllarında şimdi İsrail sınırları içinde kalan Filistin topraklarında, İsrail’in kuzeyinde, Lübnan sınırına yakın Akkâ’da (Acre) dini (Katolik) bir askeri disiplin olarak kurulmuştur. Önce, “Kudüs’teki Tötonlar’ın Aziz Maria’sının Hastahane Disiplini Şovalyeleri” ünvanıyla Haçlılara sağlık yardımı veren bir örgütlenme konumunda işe başlamışlardır. Papa III. Calastine bunları 1196 yılında koruması altına almıştır vs... Daha sonra tam savaşçı bir örgütlenmeye gitmişlerdir ama, bundan önce de Kudüs’teki haçlıların savaşlarına zaten filen katılmışlardır... Haçlılar adına yürütülmüş birçok büyük katliamın içinde oldukları inkaredilemez bir gerçektir. Haçlı güçlerinin kurbanları arasında yalnız müslümanların değil, bölgedeki Ortodoks Hıristiyanların ve Musevilerin’de olduklarını hep anımsamak gerekir... Hitler, D. Eisenhower, W. Bush, bunların hepsi de açıkça -adını vererek- birçeşit haçlı seferi başlatmışlardır ve bu yeni Haçlılar’ın kurbanları arasında da yine her dinden insanlar vardır.

 

Örneğin, Töton Şovalyeleri’nin (Teutonic Knights) ilk eyleme geçmiş olduğu 1191 yılının  Akkâ’sı (Acre), Haçlı tarihinde Müslüman halkların en kanlı katliamları yaşanmış olduğu yerlerden biridir... Papa VIII. Gregory’nin insiyatifi ile III. Haçlı Seferi, -kendisini Kutsal Roma İmparatoru olarakta ilan etmiş olan- Alman İmparatoru Frederic I. Barbarossa, Fransa Kıralı Philip Agust ve -aslında yanlış olarak “arslan yürekli” diye de anılan- İngiltere Kıralı II. Rikhard tarafından 1190 yılında başlatılmıştır... Bunlardan ilk anılan kişi, Frederic I. Barbarossa, kara yolu ile Anadolu üzerinden gelirken, Toroslar’da beline dek gelen bir akarsuyun, herhalde Seyhan Nehri’nin veya kollarından birinin içinde -muhtemelen kalp krizi geçirerek- ölmüş ve ordusu dağılmıştır. Anılanlardan ikincisi, Fransa kıralı Philip Agust, deniz yoluyla gelmiştir. Üçüncüsü, İngiltere Kıralı Rikhard ise, 1191 yılında Philip Agust’un ardından yine deniz yoluyla gelip önce Kıbrıs’ı istila etmiş ve ardından liman kenti Akkâ’yı kuşatma altına almıştır... Selehaddin Eyyubi’nin ve Müslümanların silah çekmeyenlere, sivil halka ve ellerine düşen savaş esirlerine çok yumuşak davranmaları, hatta onları fidyesiz serbest bırakarak Akkâ’nın hemen kuzeyindeki ve şimdiki Lübnan’ın güneyindeki Sur kentine özgürce yerleşmelerine izin vermeleri, Haçlı güçlerin işine yalamıştır. Haçlılar burayı üs olarak kullanıp Akkâ’yı kuşatabilmişler, bölgedeki yeni yayılışlarında basamak olarak kullanmışlardır... Amin Maaluf’un anlatımı ile çok uzun bir kuşatmanın ardından Akka garnizonundan 2 700 kadar asker ve bunların ailelerinden oluşan 300 kadar kadın ve çocuk dayanılmaz açlık nedeniyle teslim olmak zorunda kalınca, kuşatmanın başındaki “Arslan Yürekli” Rikhard hiçte Müslümanlar gibi davranmamıştır... Aralarında kadınların ve çocuklarında olduğu esirleri iplerle birbirlerine bağlatarak kent surlarının önünde son iniltiler de kesilinceye dek bunları askerlerine taşlarla, kılıçlarla, mızraklarla katlettirtmiştir... Ve Töton Şovalyeleri işte bu kentte, sözkonusu olayların içinde şekillenmişlerdir...

 

Karanlık kanlı tarihleri içinde Töton Şovalyeleri’ne -şimdi özellikle Alman ırkçılarının anımsamak istemedikleri- en ağır yenilgilerden birini aralarında Türk unsurlarında bulunduğu Asya’nın göçebe halkları, Cengiz soyundan Moğollar tattırmışlardır... Cengiz’in üçüncü oğlu ve yerini alan kişi olan Ögedey Kağan’ın emri ile 150 bin kişilik bir Moğol ordusu Avrupa’da manevraya başlamıştı ve bunun küçük bir bölümü, sadece bir kolordu, 1241 yılında Ukrayna üzerinden Polonya’ya girmişti...

 

Baydar  ve Kaydu’nun komutasında Polonya’ya giren suvari kolordusu, buz tutmuş Oder nehrini geçtikten sonra, ülkenin şimdiki Almanya ve Çek sınırı üçgenine yakın Liegnitz (günümüzün Legnica’sı) kasabasında Silezya’nın İnanmış (Pius) Duku II. Henry konutasındaki 30 bin kişilik Alman Töton Şovalyeleri ağırlıklı ordu ile 9 Nisan 1241 günü karşılaşmıştır. Bazı Batılı tarihçilerin “Camdan Gözyaşları Savaşı” olarakta adlandırdıkları Liegnitz savaşında, yenilgisinin ardından kaçmaya çalışan Silezya’nın İnanmış Duku II. Henry dahil çoğu Töton Şovalyesi 30 bin kişinin yaklaşık tümü -bazı kaynaklara göre 25 bin şovalye- Moğol Kolordusu tarafından kılıçtan gecirilmiştir. James Chamber ve diğer bazıları tarafından “Şeytan’ın Süvarileri” olarak adlandırılan Asya’nın bu göçebeleri, yine Batı kaynaklı anlatıma göre, II. Henry’nin komuta ettiği orduyu bir duman tabakası/ perdesi ile ikiye bölmüşlerdir. Bölünmüş olan parçalardan biri, Moğol okçusunun kesintisiz saldırıları ile bir düzeyde sabit tutulurken veya askeri terminoloji ile “tesbit edilirken” (relatif küçük bir güçle oyalanır, hareketsiz bırakılarak asıl savaşa katılması engellenirken), diğer bölüm Moğol atlılarının nalları altında parçalanıp delik deşik edilmiştir... Küçük bir ordunun kendisinden büyük bir gücü veya tek bir ordunun iki güçlü orduyu yenmesini sağlayan bu taktik halen geçerlidir... Military History Magazine’de  (bak, http://historymedren.about.com/library/prm/bl1mongolinvasion.htm) Erik Hildinger, aynı savaşta II. Henry’nin ordusunda, Polonyalı şovalyelerden, Töton Şovalyeleri’nden, Fransız Tapınak Şovalyeleri’nden (Templar) ve birmiktar piyadeden oluşan 30 bin asker olduğunu yazmaktadır. Hildinger, Moğol ordusunun ise sadece 20 bin savaşçıdan oluştuğunu kaydetmektedir... (www.songsouponsea.com/PromenadeLizardH.html ; www.juniorgeneral.org/liegnitz/liegnitz.html vs.)

 

En büyük Kağan Ögedey 11 Aralık 1241 günü Moğolistan’da ölmeseydi eğer, Viyana önlerine gelen, Dalmaçya kıyılarında manevralar yapan Moğol ordusu ilerlemesini engelsiz sürdürecekti. Batı’da, -Hitler’in gururu Töton Şovalyeleri dahil- onları durdurabilecek bir güç yoktu. Toplumsal gelişmenin “askeri demokrasi” aşamasında olan bu “orta barbar” savaşçılar yeni Kağan seçimi için Balkanlar üzerinden ve Karadeniz’in kuzeyinden kendiliklerinden geri dönmüşlerdir...

 

Şüphesiz geçmişle ilgili olarak asıl gurur duyulması gereken olaylar, yapıcı olanlar, insanlığa yararlı hizmetler olmalıdır. Bilimde, edebiyatta, sanatta gösterilen başarılar asıl övünç kaynakları olmalıdırlar ama, Hitler ve çevresindeki kriminal katil sürüsünün, ölüm kamplarında acımasız kitle kıyımları yapan SS’lerin başı Himmler’in ve Reinhard Heydrich bu ölçüde gurur duyduğu Töton Şovalyeleri’nin, sayıları kendilerinden az Asyalı süvariler tarafından parça parça edilmiş olmalarını okuyupta rahatlamamak olanaksızdır- zaten aksi taktirde, beyin ve fiziki güçleri yetse, Töton’lar diğerlerini yokedeceklerdi... Şüphesiz Töton Şovalyeleri’ne özenenler, kendilerini onların yerine koyanlar, SS’ler ve diğer Nazi güçleri, başlatmış oldukları II. Dünya Savaşı’nda da yine Asyalılar tarafından parça parça edilmişlerdir. Buna karşın, ABD servislerince korunup yeniden diriltilmişlerdir...

 

ABD yönetiminin ve servislerinin Nazi savaş suçlularını, binlerce masum insanın katili SS ve Gestapo şeflerini kullanmaları ile ilgili örnekler alabildiğine çoktur. Nazi Ölüm Kampları’nda Alman mali- sermayesi ile ortaklaşa köle işçi çalıştırmış olanlardan başka türlüsünü ummakta zaten boştur... Fazla derinlere inmeden sadece Encyclopaedia Britannica’yı açar ve ünlü Gestapo şeflerinden “Lyon Canvarı” Klaus Barbie ile ilgili metni bulursanız, özet olarak şunları okuyabilirsiniz... Amerikalı otoriteler tarafından 1947- 51 yıllarında karşı- istihbarat (counterintelligence) elemanı olarak kullanılmıştır. Ardından ailesi ile birlikte gizlice Bolivya’ya yollanmıştır (CIA görevlisi). Şüphesiz bu işler olurken ABD’nin müttefiki Fransa’nın polisi, Lyon’da 4000 kişinin katli ve daha başka cinayetler ve suçlar nedeniyle aynı kişiyi harıl harıl aramaktadır. Ve ileride ABD yönetimi Fransa’dan resmen “özür dileyip” defteri kapatacaktır... İleride CIA’nın kurucularından ve 1953- 61 yıllarında başkanı olacak olan OSS görevlisi Allen Dulles, sözkonusu katil ve benzerleri ile daha savaşın en kanlı günlerinde, 1943’de Bern’de temasa geçmiştir. Dulles’in ilişki kurdukları arasında Nazi askeri istihbaratının Doğu Cephesi komutanı, “Gurbette Doğu Ordusu” adlı örgütlenmenin şefi General Reinhard Gehlen’de vardır. Gehlen 1947’de CIA’nın kuruluşuna büyük emek verecektir ve 1956 yılından eski SS ve Gestapo görevlilerini, savaş suçlularını çevresinde toparlayarak Alman dış istihbarat örgütü BND’yi kuracak ve 1968 yılına dek yönetecektir- kısacası, Naziler halen iktidardadırlar... Örneğin, Almanya’da 9 Eylül 1952 günü patlayan skandalın özeti olarak şünlar anlatılabilir... Aralarında şiddetle aranan SS celladı Heinz Lamerding gibi ünlü katillerinde bulunduğu birsürü eski nazi subayı Amerikalılar tarafından -o güne göre yüksek olan- 500 ile 1000 Mark aylıklarla gizlice örgütlenmişlerdi. Bunlar, Nürnberg yakınlarındaki Grafen Wöhr ABD Askeri Üssü’nde Sterling Garwood adını kullanan ve ayrıca beş sahte adı daha olan bir amerikalı uzman tarafından özel kontra eğitiminden geçirilerek sabotajlar ve siyasi cinayetler için hazırlanmaktaydılar. Tüm bu işlerin masraflarını ise Coca Cola, Bosch, Salamander, Reemtsma, Mercedes’i de üreten Daimler Benz vs. gibi tekeller karşılamaktaydılar... Davayı ustaca kapatan başsavcı Hurbert Schrobber, Almanya’nın iç istihbarat örgütü olan Anayasa’yı Koruma Federal Dairesi’nin (Bundesamt für Verfassungsshutz, BfV) başına Ağustos 1955’de oturtularak ödüllendirilecek ve bu görevini 18 yıl sürdürecektir... Örnekler uzar gider.

 

Töton Şovalyeleri’nin Doğu’da kalan son parçaları Osmanlı Türkleri tarafından Yunanistan’dan, Pelopones (Mora) yarımadasından sökülüp atılmıştır. Mora’yı 1499- 1500 yıllarında fetheden Türkler, buradaki Töton Şovalyeleri’ni kovmuşlardır ve Mora’da (Pelopennesus) Osmanlı donanmasının en önemli üslerini kurmuşlardır. Burası, Osmanlı’nın bir yüzyılı çok aşan Doğu Akdeniz hakimiyetinin merkezi olmuştur... İşgalci Haçlı güçlerinin Ortadoğu’daki son kalıntıları ise, içlerinde Türklerin ağırlıklı ve yönetici konumda olduğu Memluklu (Kölemen) devleti tarafından yokedilmişlerdir. Mısır’da paralı asker iken 1250 yılında Eyyubi Devleti’ninin elinden iktidarı alarak kendi devletlerini kuran Memluklu (Kölemen) hükümdarlarından Baybars, Haçlı istilacıların bölgedeki son kalesi Antakya’yı 1268 yılında kanlı bir operasyonla fethetmiş ve bu saldırgan yağmacı gücün bölgede sonunu getirmiştir... Küçülmüş bir kurum olarak Töton Şovalyeleri halen yaşamaktadırlar ve merkezleri Avusturya’dadır. Bunlar, 1929 yılında doğrudan Vatikan’a, Papa’ya bağlanmışlardır.  

 

SS’lere özendirilerek ve SS’ler model alınarak örgütlemiş olanlar, Nazi yardakçısı Türkeş’in “tosuncukları”, aldatılmış olan tüm “tosuncuklar” bu gerçekleri bilmelidirler- şüphesiz sözüm ekonomik menfeat bağı ile bağlanmış kriminal unsurlara, mafya örgütlenmeleri içinde olanlara değildir ve zaten onların küçük yararları dışında herhangi ahlaki bir tavrı ve düşünceyi dikkate almayacakları baştan bellidir. Ve yine aynı kişiler bilmelidirlerki, İngiliz atı, Arap Atı, Kurt Köpeği vs. vardır ama, sonuçta tüm köpeklerin kurtan geldiği ve yine tüm atlarında akraba oldukları bellidir. İnsanlar’da ise bu tip ayırımlar yapmak bile olanaksızdır; tüm insan soyu arasındaki genetik farklılıklar aynı millet içinde şekillenen fiziki farklılıklardan bile azdır ve en çok binde sekiz civarındadır. Karışmamış bir millet yoktur ve kısacası insanlar arasında “ırk”, özellikle “üstün ırk” diye birşey yoktur.

 

Cengiz’in Moğolları veya aynı dönemin Türkleri, Moğol veya Türk oldukları için değil, yaşamakta oldukları toplumsal gelişme basamağı nedeniyle bu ölçüde cesur savaşcılar ve birbirlerine eşit düzeyde bağlı kişiler idiler. Toplumsal gelişmenin aynı basamağında olan diğer halklarda aynen onlar gibiydiler ve sonuçta, günümüzde tüm gelişmiş kapitalist ülkelerin insanları -en genel anlamıyla- temel davranışları açısından nasıl birbirlerine benziyorlarsa, onlarda aynışekilde birbirlerine benziyorlardı. Yalnız şüphesiz günümüzün ahmak ırkçılarına, faşistlerine hiç benzemiyorlardı ve bu tiplerle karşılaşacak olsalar, kesinlikle kafalarını kopartırlardı...

 

İnsanlara değer kazandıran olgu hangi aileden veya milletten geldikleri değil, yapıcılıkları, üreticilikleri, diğer insanlara, topluma sağlayabildikleri yararlardır. Ve yine şüphesiz tüm toplumsal haksızlıklara doğru biçimde karşı çıkabilmek, bu yapıcılığın ayrılmaz parçasıdır...– Yusuf Küpeli, Ağustos 2004

 

 önceki bölüm için tıkla                                                    sonraki bölüm için tıkla            

 

 

a. Avrupalılar, Polonyalılar ve Türkiyeliler üzerine kısa notlar

 

b. Hitler’i iktidara taşıyan Alman ve ABD tekelleri, pusuda bekleyen İngiltere ve Fransa, Sovyetler Birliği ve Nazi Almanyası, Polonya’ya saldırı ve II. Dünya Savaşı

 

c. Nazi işgali altındaki Polonya, toplama ve ölüm kampları, Alman tekelleri ile birleşmiş ABD tekelleri, “Üç Maymunları” oynayan ABD yönetimi

 

d. Varşova Ayaklanması, Büyük Biritanya ve Sovyetler Birliği

 

e. Kısa bir gerçek öykü; Polonya, Papa, Reagan, Roberto Calvi ve tarih halen yazılmaktadır

 

f. Notlar

 

g. Kaynaklar

 

Başa dönmek için tıkla: Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar

http://www.sinbad.nu/