Bolivar’dan Chávez’e Latin Amerika, ABD’nin Latin Amerika’ya müdahaleleri, ABD’nin dünyadaki müdahalelerinden bazı örnekler, emperyalist saldırganlıkların emrinde bilim dışı jeopolitik “teori”leri, Venezuela halkına yönelik emperyalist saldırı ve ABD’nin nükleer, biyolojil  ve kimyasal savaş suçlarından bazı örnekler 

 

 

7) Tarihsel süreç içinde Venezuela, merkezi- federal yönetim kavgası, askeri darbeler, petrol, Chávez ve Venezuela halkına yönelik emperyalist saldırı 

 

7- a) “Küçük Venedik” anlamına Venezuela; toplumsal ve coğrafi yapı; İspanya’nın koloniyal örgütlenmesi içinde Venezuela; bağımsızlık hareketleri, Miranda ve Bolivar

7- b) Gran (Büyük) Kolombia’dan kopan Venezuela’nın ayrı devlet olması ve José Antonio Páez; askeri darbeler, diktatörlükler ve merkeziyetçi-federalist çekişmesinden kaynaklanan içsavaş, ya da “Federal Savaş”; Antonio Guzmán Blanco rejimi; İngiltere-Venezuela çatışması, ABD’nin zoraki “hakemliği” ve İngiltere’yi kayırması

7- c) Andlar bölgesinden “Andinos” olarak bilinen beş güçlü askeri diktatör dönemi ve “Andlar’ın Aslanı” Kipriano Kastro diktatörlüğü; yerli halk (“Indian”) kökenli Juan Vincente Gómez diktatörlüğü sırasında buluna petrol ve Venezuela’nın dünyadaki en büyük petrol ihracayçısı olması; petrol şirketleri, Venezuela’da artan ABD etkisi, darbeler, ABD ve “Demokratik Eylem” adlı parti; Marcos Pérez Jiménez ve Rómulo Gallegos

7- d) Rómulo Betancourt yönetimi ve Kuba ile kopan diplomatik ilişkiler ve OPEC’in kuruluşu; 1973 petrol ambargosu ve CIA- Suudi Arabistan ortak operasyonu ile 1983- 84 yıllarında petrol fiyatlarının düşüşü; Venezuela-Kuba ile diplomatik ilişkilerin yeniden kuruluşu, Carlos Andrés Pérez ile LAFTA, Sosyalist Enternasyonal, Jimmy Carter ve IMF ilişkileri, borçlanma, derinleşen ekonomik kriz, artan baskılar ve sıkıyönetim; Albay Hugo Chávez önderliğindeki halktan yana darbe girişiminin bastırılması; istikrarasızlığın sürmesi ve devrilen Carlos Andrés Pérez’in yargılanması

7- e) Demokratik yolla iktidara yürüyen Hugo Chávez, Chávez’i destekleyen Francisco Arias Cárdenas, Beşinci Cumhuriyet Hareketi, Yurtsever Kutup, “üçüncü yol” olarak adlandırılan Chávez’in programı, 6 Aralık 1998 seçimlerini kazanan ve 1999 başında cumhurbaşkanı olan Chávez

7- f) Cumhurbaşkanı Chávez, değişen 1961 anayasası, 1999 anayasası ile tek meclisli yönetime geçiş, altı yıla çıkan cumhurbaşkanlığı süresi ve adı Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti olan ülke; sosyal refah program, 2000’de yeni cumhurbaşkanlığı seçimi; Demokratik Sivil Eylemin Koordinasyonu adıyla Chávez karşıtı muhalefetin birleşmesi; halkın desteğiyle bastırılan askeri darbe girişimi

7- g) Chávez’in ABD’yi rahatsız eden iç ve dış politika atılımları, millileştirmeler, Kuba, Rusya, Çin, ASEAN ülkeleri ve İran ile gelişen ilişkiler; Amerikancı darbe girişiminin ardından Rusya’dan ve İspanya’dan alınan silahlar; Chávez’in Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yapmış olduğu konuşma; 11 Eylül 2001 provokasyonunun ardından ABD tarafından toplantıya çağrılan Rio Paktı’na katılmayan ve Afganistan bombardımanı sırasında Afgan halkının yaşadığı kıyımla ilgili gerçekleri açıklayan Chávez; sağlık hizmetleri için Kuba ile işbirliği ve yoksullara ev; venezuela’da ve dünya da Kubalı sağlukçılar

7- h) ABD’nin “Amerika Serbest Ticaret Alanı” projesine karşı “Bizim Amerikamızın Halkları İçin Bolivarcı Birlik” veya ALBA, yoksul köylülere toprak; Venezuela’dan atılan CIA bağlantılı misyoner örgütü “New Tribes Mission”; ortak askeri güç oluşturma düşü ve giderek ABD’nin bir numaralı hedefi haline gelen Venezuela 

7- i) Daha yüksek oy oranıyla yeniden cumhurbaşkanı seçilen Chávez; emperyalist sabotajlar; ABD’nin Venezuela’ya silah ambargosu ve ABD askerlerinin Venezuela’dan atılmaları; Belarus ve Çin ile gelişen ilişkile ve Rusya’dan alınan yeni silahlar; sayıları birbuçuk milyonu bulan milis gücünün kurulması; yeni millileştirmeler; IMF’den ve Dünya Basnkası’ndan çekilen Chávez; anayasa değişiklikleri ve merkez bankası üzerinde artan kontrol; Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nin (PSUV’un) kuruluşu ve artan ABD tehdidi

7- k) PSUV’un kuruluş kongresi ve Washington destekli  MUD’un muhalefeti; ALBA üyeleri ile birlikte Dünya Bankası’na alternatif yeni banka; Latin Amerika ülkeleri ile birlikte NATO benzeri bir örgüt kurma çabası; ABD’nin ekonomik saldırıları ve Venezuela’nın dondurulan banka hesapları; yabancı petrol şirketlerine yüzde 50 vergi; Washington merkezli Cato Institute’nin provokasyonu; yeni istihbarat yasası ve örgütlenmesi; Rusya’dan alına savaş uçakları

7- l) Yeni diplomatik ilişkiler ve Çin’le yapılan silah, uydu ve petrol anlaşmaları; açığa çıkartılan Chávez’e e yönelik süikast girişimi ve kovulan ABD elçisi; Rusya’dan nükleer enerji programına yardım vaadi ve Rus bombardıman uçakları ile ilgili karar; Gazza Şeridi’ne yapılan saldırılar nedeniyle kovulan İsrail elçisi; dolar yerine petrole dayalı kur teklifi; Japonya ile gelişen ilişkiler ve Çin’le yeni ticari anlaşmalar; Margarita Adası’nda gerçekleşen zirve de ekonomik ve politik blok oluşturma ve NATO benzeri örgüt kurma kararı; doğal kaynakları koruma amacıyla Afrika ve Latin Amerika ülkeleri arasında madencilik birliği kurma kararı

7- m) Bulunan yeni petrol ve doğal gaz kaynakları; ABD ile artan gerilim ve ABD elçişinin reddi; evsizlere yeni evler; Venezuela ile Kuba arasındaki fiber optik iletişim kablosunun tamamlanışı; Chávez’in kanser olduğunun anlaşılması ve tedevi süreci; altın endüstrisinin millileştirilmesi ve yurtdışı bankalardaki altın rezervlerinin Venezuela’ya taşınması; LOTTT olarak adlandırılan yeni iş yasası; cumhurbaşkanlığı seçimini yeniden kazanan Chávez; Chávez’in ölümü ve yerini alan Nicolás Maduro  

7- n) Hugo Chávez’in izinde yürüyen Nicolás Maduro; ABD emperyalizminin kuklası Juan Guaidó’nun umutsuz çabası; başarısız Amerikancı askeri darbe girişimi ve ABD ordusunu Venezuela’ya davet eden Juan Guaidó; Venezuela’yı yıkıma sürükleme peşindeki Beyaz Saray’ın ölümcül ambargoso ve ABD’deki tüm Venezuela varlıklarını donduran Trump     

 

 

 

7) Tarihsel süreç içinde Venezuela, merkezi- federal yönetim kavgası, askeri darbeler, petrol, Chávez ve Venezuela halkına yönelik emperyalist saldırı 

 

Yusuf Küpeli

 

 

7- a) “Küçük Venedik” anlamına Venezuela; toplumsal ve coğrafi yapı; İspanya’nın koloniyal örgütlenmesi içinde Venezuela; bağımsızlık hareketleri, Miranda ve Bolivar

 

“Latin Ameika’da gelişen Venezuela merkezli bağımsızlık hareketi ve Simón Bolivar hakkında” başlıklı 3ncü bölümde, Venezuela ile ilgili olarak bilgi verilmişti. Burada, zaman zaman bazı ufak tekrarlarla, sürecin tümünden kısaca sözetmekte yarar vardır sanırım...

 

Kristof Kolomp (Christopher Columbus), “Hindistan” sandığı kıtaya yapmış olduğu üçüncü yolculuk sırasında, 1598’de, Venezuela’ya, ilk Avrupalı olarak ayakbasacaktı. Britannica’nın açıklamasıyla, bazı tarihçilere göre, bölgenin adı, Amerika kıtasına adını vermiş olan Amerigo Vespucci tarafından konacaktı (Amerigo Vespucci, 1454- 1512; Yeni Dünya yolculuğu, 1499- 1500 ve 1501- 02). Aynı tarihçilerin anlatımlarına göre Amerigo Vespucci, “Indian” (“Hintli”) denen yerli halktan birisinin su üzerinde kurulu evinde otururken, durumu farkedince, buraya, “Küçük Venedik” veya Venezuela diyecekti. Latin Amerika’ya ilk temelli İspanyol yerleşimi burada olacaktı...

 

Bölgede İspanyol koloniyalizmi 1521- 22 yıllarında başlamış olmakla birlikte, asıl olarak 1535 yılında hız alacaktı. Bu topraklar, önce, köle ticaretinin ve inci avcılığının alanı olacaklardı. İspanya Kralı olarak I. Karl (Charles I, 1500- 58) adıyla anılan, Avusturya ve diğer bazı Avrupa ülkelerinin egemeni olarak “Kutsal Roma İmparatoru” ünvanı taşıyan ve bu ikinci ünvanıyla V. Karl (1519- 56) adıyla tanınan hükümdar, 1528- 46 yıllarında Venezuela’yı bir gurup Alman bankerine kiralayacaktı.Almanlar’ın değerli metal arama ve bölgeyi işgal çabaları başarısızlıkla sonuçlanacaktı. İspanya, 1546’da, bölgede suküneti sağlayacak, egemenliğini oturtacaktı. Aynı yüzyılın ikinci yarısında İspanyollar, yerli halkı köle işçi olarak kullanıp tarıma başlayacaklardı. Böylece kolaniyalizm etkili biçimde kendisini gösterecekti. Venezuela’nın şimdiki başkenti Karakas, 1567 yılında kurulacaktı. Roma Katolik Kilisesi, -Tüm Latin Amerika’da olduğu gibi- Venezuela ile ilgili sürece dahil olacaktı...

 

Karakas daha kurulmadan önce, oldukça erken bir zamanda, 1550 yılında, plantasyonlar da çalıştırılmaları amacıyla ilk Afrikalı köleler gemilerle getirtilmeye başlanacaklardı. “Indıan” olarak yanlış biçimde adlandırılmış olan yerli halktan köleler yeterli verimlilikte olmadıkları düşüncesiyle Afrika’dan köle ticareti başlatılmıştı. Venezuela, Brezilya, Guyana, Kolombia ve Ekvador kıyıları boyunca yoğun yerli halk yerleşimi vardı. Avrupalılar, bu halka yönelik ağır bir katliam gerçekleştireceklerdi. Diğer yandan yerli halkın birkısmı, Avrupalı göçmenlerin getirdikleri hastalıklardan yaşamlarını yitirirlerken, birkısmı da daha korunaklı yerlere göçetmek zorunda kalacaklardı... Yerli halkın, Avrupalı göçmenlerin taşıdıkları mikroplara, bakterilere karşı bağışıklıkları yoktu...

 

Kolonileştirme süreci büyük nehirler boyunca gerçekleşecekti. Afrika’dan getirilen köleleri taşıyan gemilerin en çok yanaştıkları liman, Brezilya’nın 40 km uzunluğunda ve 32 km genişliğinde olan Todos os Santos Körfezi idi. Afrikalı siyahlar, Venezuela’nın günümüzdeki melez halkının şekillenmesinde etkin rol oynayacaklardı. Avrupalı beyaz derililer ile Afrikalı siyah derililerin karışımına “Mulatto” denecekti. Avrupalı ile yerli halk karışımına, “Mestizo” adı verilecekti. Bazı ülkelerde, Avrupalı kılığında dolaşan karışmamış yerli halka da “Mestizo” denilecekti. Afrikalı ile “Hintli” (yerli halk) karışımına “Zambo” denilecekti. “Mestizo”, Brezilya’da, “Caboclo” adını alacaktı...

 

Günümüzün Venezuela nüfusunun yüzde yetmiş kadarını “Mulatto” ve “Mestizo” olarak adlandırılan melezler oluşturmaktadır. Avrupa kökenli beyaz derililer nüfusun yüzde yirmi kadarıdır. Venezuela toplumunun yüzde 9 kadarı ise, “Indian” (“Hintli”) olarak adlandırılan yerli halktandır. Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi ispanyolca, ülkede öndegelen dildir ve ayrıca resmi dildir. Bunun yanında 25 kadar farklı yerli halk (“Indian”) dili konuşuşmaktadır. Venezuela’da en yaygın olarak kullanılan ikinci dil ise, ingilizcedir. Venezuela, 2019 verileri ile, 32 milyon 800 bin kadar bir nüfusa sahiptir. Nüfusu ağırlıklı olarak genç insanlar oluşturmaktadır ve halkın yüzde 90 kadarı kentlerde yaşamaktadır. Venezuela, kent nüfusunun en yoğun olduğu Latin Amerika ülkelerinin başında gelmektedir. Ülke, 1955 yılında 6 milyon 800 bin kadar bir nüfusa sahipken, nüfusun yüzde 50’yi biraz aşkın bölümü kentlerde yaşamaktaydı.  Büyük petrol endüstrisi bu kentleşmenin başlıca nedenidir... Venezuela halkının yüzde 71 kadarı Roma Katolik Kilisesi’ne bağlıdır. Halkın yüzde 17 kadarı ise Protestan mezhebindendir. Toplumun yüzde 8 kadarı, dinsiz olduğunu ifade etmektedir...

 

Venezuela’nın yüzölçümü, 916 bin 445 kilometre karedir. Venezuela, merkezi Karakas olan 23 parçanın, 23 federe devletin oluşturduğu federatif bir cumhuriyettir. Hugo Chávez’in 1998’de seçilip 2 Şubat 1999’da cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasının ardından, aynı yıl yapılan yeni anayasa ile Venezuela, Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti (República Bolivariana de Venezuela) adını almıştır...

 

Daha önce belirtmiş olduğum gibi İspanya, farklı zaman aralıkları ile Latin Amerika’da dört ayrı idari bölge oluşturmuş ve bunların başlarına “Yardımcı (İkinci) Kral” adını verdiği sömürge valileri atamıştı. İspanya Krallığı, tayin ettiği sömürge valilerine, “Yardımcı Kral” (“viceroy”) ünvanını vermekteydi... Venezuela, Kolombia, Ekvador ve Panama tek bir “Yardımcı (İkinci) Kral”lık olarak belirlenmişti... Aslında, bunlardan ilki, 1500’lü yıllarda kurulan “Yeni İspanya (Meksika, Mexico) Yardımcı Krallığı” olurken, ikincisi de “Peru Yardımcı Krallığı” olmuştu. Daha sonra, 1700’lü yıllarda, “Yeni Granada Yardımcı Krallığı” kurulmuştu. Venezuela, Kolombia, Ekvador ve Panama, “Yeni Granada Yardımcı Krallığı”nın parçaları idiler. Aynı yüzyılda, “Peru Yardımcı Krallığı”ndan kopartılan şimdiki Arjantin topraklarına, “Rio de la Plata Yardımcı Krallığı” adı verilmişti...

 

Venezuela’da başlayan ilk başkaldırı’nın önderi, daha önce adı anılmış olan Francisco de Miranda (1750- 1816) olacaktı... Bolivar’dan önce bağımsızlık mücadelesini başlatan ve bu nedenle “önde koşan” anlamına “El Precussor” olarak ta anılan Francisco de Miranda, Karakas’ta eğitim görmesinin ardından, 22 Yaşında iken İspanya ordusunda yüzbaşı rütbesi ile hizmet vermiş ve iteatsizlik nedeniyle hapse atılmıştı. O, 1780 yılında, İngiliz ordusuna karşı savaşması için Kuba’ya yollanmıştı. Miranda, 1783 yılında ABD’ye kaçacak ve orada Amerikan ihtilalinin önderleri ile karşılaşacaktı. Orada O, Orta ve Latin Amerika’yı İspanyol egemenliğinden kurtarma planları yaparken, İspanya ajanları tarafından avlanacak ve Londra’ya kaçmak zorunda kalacaktı... İngiliz Başbakanı William Pitt (başbakanlığı, 1783- 1801 ve 1804- 06), İspanya’nın Latin Amerika’daki kolonilerini yitirebileceğini görmesi ve Francisco de Miranda’nın İngilterenin gelecekteki hesapları açısından işe yarıyabileceğini düşünmesi nedeniyle, Miranda’nın yardım talebini olumlu karşılayacak ve Miranda’ya en asgarisinden bir yardım sağlayacaktı... Fransa’da başlayan 1789 ihtilali, Miranda’nın İspanya’dan kurtuluş planlarını dört-beş yıl ertelemesine neden olacaktı. O, Fransız İhtilalci Ordusu’nda general olarak hizmet verirken, “ihanet” şüphesi ile tutuklanacak ve bereat edecekti. Londra’ya geri dönen Miranda, İspanya’nın kolonial yönetimine karşı olan göçmenlerin lideri olacaktı.

 

Daha önce kısaca ifade edilmiş olanları biraz genişleterek anlatacak olursak... Francisco de Miranda, 1806 yılında Venezuela’ya bir çıkartma yapacaktı. Miranda’nın bu ülkeyi elegeçirme teşebüsü, köylülerin O’nu yarıyolda bırakmaları sonucu başarısız olacaktı. Miranda, yeniden Londra’ya kaçmak zorunda kalacaktı... Yine daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, İngiltere’nin desteğini sağlamak amacıyla 1810 yılında Londra’ya gelmiş olan Simón Bólivar ile Miranda, burada karşılaşacaklardı. Önemli bir yardım sağlayamamış olan Simón Bólivar, Latin Amerika’ya dönmesi için Francisco de Miranda’yı ikna edecekti ve birlikte geri döneceklerdi. Miranda, Venezuela’da, İhtilalci Ordu’nun en üst generali olacaktı. Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi Venezuela, 5 Temmuz 1811 günü İspanya’dan bağımsızlığını duyuracaktı... İspanya ordusu karşı saldırıya başlayınca, umutsualuğa kapılan Miranda, Temmuz 1812’de, San Mateo’da, İspanyollar ile bir ateşkes anlaşması imzalayacaktı. O’nun bu tavrı, aralarında Bolivar’ın da bulunduğu ihtilalci generaller tarafından kabuledilmeyecekti. Sözkonusu durum karşısında Miranda, kaçmaya çalışacaktı. Fakat O, İspanyollar tarafından yakalanacaktı ve İspanya’nın güneybatısındaki Cádiz’e götürülüp hepsedilecekti. O, Cádiz’de, kaldığı hapishane hücresinde yaşamını yitirecekti...

 

Simón Bolivar’ın önderliğindeki İspanya’dan kurtuluş mücadelesini, Gran (Büyük) Kolombia olarak ta anılan -kısa ömürlü- federatif Gran Colombia Comhuriyeti’nin (1822- 30) kuruluşunu ve yıkılışını, daha önce kısaca anlatmıştım. “Latin Ameika’da gelişen Venezuela merkezli bağımsızlık hareketi ve Simón Bolivar hakkında” başlıklı 3ncü bölümde bu süreci kısaca yazmıştım... İdari olarak üç parçaya ayrılmış olan sözkonusu Gran (Büyük) Kolombia Cumhuriyeti’nin Kolombia bölümünün başkenti Bogotá, Venezuela bölümünün başkenti Karakas, Ekvador’un başkenti ise Quito olmuştu...

 

Henüz Simón Bolivar sağ ama, hasta iken, O’nun ömrünün son günlerinde, 1829- 30’da, siviller ve asker arasındaki çatışmalar, ekonomik farklılaşmalar gibi nedenlerle, Gran Colombia Cumhuriyeti dağılma sürecine girecekti. Sözkonusu bölünmeden ortaya, modern Kolombia, Panama, Venezuela ve Ekvador cumhuriyetleri çıkacaktı. Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi Panama, başlangıçta, Kolombia’nın bir parçasıydı ama, ABD’nin baskısı sonucu 1903 yılında bağımsız bir devlet olarak şekillenecekti...

 

İlk olarak Venezuela, 1829 yılında, Gran Colombia’dan bağımsızlaşacaktı. Bazı kaynaklarda bu ayrılma, 13 Ocak 1830 olarak ifade edilmektedir. Anlaşılan, 1829’da başlamış olan ayrılma süreci, 13 Ocak 1830’da resmiyet kazanmıştır... Venezuela’nın federasyondan kopmasının ardından, yine 1830’da, Ekvador’da birlikten kopacaktı. Venezuela’nın federasyondan ayrılma işinde başı çeken ve bağımsızlık mücadelesinin önderlerinden olan General José Antonio Páez (1790- 1873), Bolivar’ın tüberkülos (verem) nedeniyle 17 Aralık 1830’da ölümününden sonra, 1831 yılında, Venezuela’nın ilk cumhurbaşkanı olarak seçilecekti... José Antonio Páez, “Indian” (yerli halk) melezi bir “Ilanero” (kovboy) idi ve devrimci saflara 1810 yılında katılmıştı...

 

7- b) Gran (Büyük) Kolombia’dan kopan Venezuela’nın ayrı devlet olması ve José Antonio Páez; askeri darbeler, diktatörlükler ve merkeziyetçi-federalist çekişmesinden kaynaklanan içsavaş, ya da “Federal Savaş”; Antonio Guzmán Blanco rejimi; İngiltere-Venezuela çatışması, ABD’nin zoraki “hakemliği” ve İngiltere’yi kayırması

 

Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, Venezuela, Gran (Büyük) Kolombia’nın bir parçası idi ve 1826 yılında burasının askeri ve sivil başkanlığına José Antonio Páez atanmıştı. Páez, 1829 yılında, Venezuela’nın Gran Colombia’dan ayrılarak bağımsız bir devlet olması sürecinde başı çekmişti... Venezuela, konsarvativ ve liberal partiler olarak iki politik parçaya bölünmüştü... José Antonio Páez, konservativ partinin adayı olarak 1831 yılında ülkenin cumhurbaşkanlığına seçilmişti. O, Ocak 1835’e dek koltuğunda oturmuştu. Fakat O’nun iktidarı bundan sonra da perde gerisinden sürecekti. Páez, bağımsızlık savaşında kazanmış olduğu birçok zafer nedeniyle, saygı gören bir kişilik olarak yürütme erkini de güçlü biçimde elinde tutacaktı. O, seçtirmiş olduğu cumhurbaşkanı ünvanlı kişileri kullanarak 1846 yılına dek ülkeyi geriden yönetecekti. Páez, anayasaya genellikle uyan bir resim verecekti. Yine Páez, basına sınırlı bir özgürlük tanırken, tarımın ve endüstrinin gelişmesi için çaba sarfedecekti. O, Kilise’nin dini otoritesini korumasına izin vermekle birlikte, Kilisenin ekonomik gücünü geriletecekti. Yine O, devleti Kilise’den koparan laik uygulamaları ile dinin toplum üzerindeki etkisini sınırlayacaktı.

 

José Antonio Páez’in kontrolunda Şubat 1839’a dek Andrés Narvarte (Ocak- Şubat 1835), José María Vargas (Şubat- Temmuz 1835), José María  Carreño (Temmuz- Ağustos 1835), José María Vargas (Ağustos 1835- Nisan 1836), Andrés Narvarte (Nisan 1836- Ocak 1837), José María  Carreño (Ocak- mart 1837), Carlos Soublette (Mart 1837- Şubat 1839) sırasıyla Konservativ Parti’den cumhurbaşkanları olacaklardı. José Antonio Páez, 1 Şubat 1839 günü cumhurbaşkanlığı koltuğuna yeniden oturacak ve burada 28 Ocak 1843 gününe dek kalacaktı. Ardından, yine Páez tarafından desteklenen Carlos Soublette, Ocak 1843’den Ocak 1847’ye dek cumhurbaşkanlığı yapacaktı. Bundan sonrası, ne Páez için ve ne de Venezuela için iyilik getirecekti.

 

Páez tarafından desteklenen ve 20 Ocak 1847 günü cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan General José Tadeo Monagas, kısa süre sonra sırtını Páez’e ve içinden geldiği Konservativ Parti’ye dönecekti. Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Liberal Parti’ye yanaşan ve Konservativ ağırlıklı kongreyi ürküten José Tadeo Monagas, bakanları, Liberal Parti’den atayacaktı. José Antonio Páez bu durum karşısında başkaldıracaktı ama, savaşı yitirecekti. Önce hapse atılan Páez, ülkenin bir içsavaşa sürüklendiği 1850 yılında Venezuela’yı terkedip politik göçmen olmaya zorlanacaktı. Göçmenlik yıllarını New York’ta geçiren Páez, 1858 yılına dek Venezuela’ya dönmeyecekti. O, 1861 yılında yeniden cumhurbaşkanı ve diktatör olarak iktidarı elegeçirecekti ama, konumunu uzun süre koruyamayacaktı. Páez, 1863’de New York’a dönecek ve 1873 yılında yaşamını orada yitirecekti.

 

General José Tadeo Monagas ve bu kişinin erkek kardeşi General José Gregorio Monagas, 1848- 58 yıllarında Venezuela’yı diktatörlükle yöneteceklerdi. Diktatör kardeşler, liberal bir ekonomi politikası izleyeceklerdi. Sonuçta, 1857 yılına gelindiğinde, Venezuela ekonomisinde, durgunluk ve çöküntü başlayacaktı. Monagas kardeşler, 1857 yılında yeni bir anayasa yapıp cumhurbaşkanlığı süresini dört yıldan altı çıkartmaya ve yeniden seçilme konusunda tüm sınırlamaları kaldırmaya teşebbüs edeceklerdi. Anlaşılan onlar, ömür boyu iktidarda kalmak istiyorlardı. Bu gelişme karşısında, Liberal Parti ile Konservativ Parti, Monagas biraderlere karşı muhalefette birleşecekler ve Mart 1858’de Monagas biraderlerin iktidarlarına sonvereceklerdi. Bu olay, Venezuela tarihinde ilk başarılı başkaldırıydı ama, ardından yeni bir kavga başlayacaktı. Bukez, Liberal Parti ile Konservativ Parti, yönetimin yapısı üzerine aralarında kanlı bir mücadeleye girişeceklerdi...

 

Aynı yıllarda, 1849’da, komşu Kolombia’da, Liberal Parti’nin radikal kanadından General José Hilaräo López iktidarı elegeçirip cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuştu. José Hilaräo López, 1850 yılında gerçekleştirdiği reformlarla köleliğe tamamen sonverecekti. Yine O, Indian (yerli halk) topraklarının komünal kullanımı kaldıracaktı. Vergi gelirleri, komünal hükümetlerle merkezi hükümet arasında payedilecekti. Merkezi hükümetin elindeki tekeller kaldırılırken, birtakım vergiler de tamamen kaldırılacaktı... Ondan, José Hilaräo López’den bir önceki Kolombia cumhurbaşkanı (1845- 49), Tomás Cipriano de Mosquera, Konservativ Parti’nin adayı olarak seçilmişti ve O’da birçok ekonomik reform yapmıştı. Tütün satışındaki devlet tekelini özelleştirmiş ve ülkenin uluslararası ticaretini genişletmişti... Sözkonusu reformların ardından gelen José Hilaräo López’in reformları, ülkeyi tam anlamıyla ikiye bölecek ve 1850 yılının sonuna doğru Kolombia kanlı bir içsavaşa sürüklenecekti. Sözkonusu içsavaşta, vaktiyle Radikal Parti’den cumhurbaşkanı olan (1845- 49) Tomás Cipriano de Mosquera, içsavaşta saf değiştirecek ve Liberal Parti’nin cephesinde yeralacaktı... Kısacası, Kolombia bir içsavaşa sürüklenirken, Venezuela’da kanlı bir içsavaşa sürüklenmişti. Her iki tarafta da çarpışanlar, aynı adlardaki partilerdi...

 

Venezuela’da Monagas diktatörlüğünün yıkıldığı ortamda, sözkonusu iki parti arasındaki tartışmalar ve kanlı savaşlar beş yıl kadar sürecekti. “Federal Savaş” olarak anılan bu dönem, 1858’den 1863 yılına dek kurbanlar alacaktı. Kısa sürede silahlı gerilla çatışmalarına dönen tartışmalar, bir yanda federalism, demokrasi ve bazı sosyal reformlar, öbür tarafta ise merkeziyetçilik ve geleneklerin korunması biçiminde kendisini gösterecekti. Bağımsızlık savaşının ardından yaşanan bu ilk sivil çatışma, ya da içsavaş, sonderece kanlı geçecekti ve merkezi hükümet birkaç kez el değiştirecekti... Páez, bu ortamda Venezuela’ya dönecek ve 1861 yılında iktidarı yeniden elegeçirip Konsarvatif  hükümeti restore edecekti. Fakat, 1863 yılında iktidar, General Juan Falcón ve General Antonio Guzmán Blanco liderliğindeki Liberal Parti’nin eline geçecekti. General Juan Crisóstomo Falcón, 15 Temmuz 1863’de cumhurbaşkanı olurken, José Antonio Páez için yeniden göçmenlik yaşamı başlayacaktı...

 

Venezuela’da, 1864 yılında, zaferi kazanmış olanların prensiplerine uygun federalist yeni bir anayasa yapılacaktı. Anayasa’da yazılı olanlara karşın, lokal özgürlükler, ya da değişik bölgelere tanınan özgürlükler kısa sürede buharlaşacaklardı. “Caudillos” adlı bölgesel liderler, kendi bölgelerinin diktatörlerine dönüşeceklerdi... Bu satırları yazanın düşüncesine göre, toplumda demokrasi bilinci yayılıp demokrasi kurumsallaşmadıkça, iktidarı dağıtmak, toplumdaki despot sayısını arttırmanın ötesinde bir işe yaramamaktadır... Bu dönemde Venezuela, “Venezuela Federal Cumhuriyeti” olarak anılacaktı. Adı aynı olmasa da Venezuela, günümüzde de 23 federe parçadan oluşan federal bir cumhuriyettir... Yeni federal yapılanma içinde kaos gelişince, 1868 yılında, José Tadeo Monagas önderliğindeki Konservativ Parti’ye yeniden iktidar olma şansı doğacaktı. Fakat bu durum kısa sürecekti. Liberaller’in lideri General Antonio Guzmán Blanco, savaşı sürdürecek  ve 1870 yılında gücü yeniden elegeçirecekti. Ünlü bir gazetecinin ve politikacının oğlu olan ve üst sınıflardan bir kadınla evlenen Antonio Guzmán Blanco, içsavaşı (Federal Savaşı) sonlandıracak ve 27 Nisan 1870’den 27 Şubat 1877’ye dek ülkenin cumhurbaşkanı olacaktı...

 

Antonio Guzmán Blanco, yerine kukla bir cumhurbaşkanı bırakarak 1877 yılında Avrupa’ya gidecekti. Muhalefet 1878’de ayaklanma başlatınca, O, Venezuela’ya dönecek ve Şubat 1879’dan Nisan 1884’e dek yeniden cumhurbaşkanı olacaktı. Antonio Guzmán Blanco, Nisan 1884’de yerini General Joaquín Crespo’ya bırakarak, büyükelçi statüsünde yeniden Paris’e, Avrupa’ya gidecekti. Buna karşın O, 1886 yılında Venezuela’ya geri dönecek ve cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacaktı. Antonio Guzmán Blanco, yaşamının son iki yılında, kendisine yönelik muhalefetin gelişimini gözleri ile izleyebilecekti...

 

Antonio Guzmán Blanco’nun döneminde Kilise, doğum, eğitim ve evlilik işlerinden uzaklaştırılacak ve Katolik olmayanların dini özgürlükleri arttırılacaktı. Antonio Guzmán Blanco, Venezuela’nın eğitim ve teknolojik alanda modernleşmesi ve Roma Katolik Kilisesi’nin devlet baskısı altına alınması açısında önemli birtakım işler yapmış olmakla birlikte, muhalefeti sindirebilmek amacıyla birtakım acımasız uygulamalar da gerçekleştirecekti. O’nun döneminde toplumsal özgürlükler zincirlenecek ve basın susturulacaktı. Kitlelerin varlıklarının arttırılması için ciddi herhangi bir iş yapılmayacaktı. Vaktinin çoğunu Avrupa’da üst sınıflara ait eğlence yerlerinde geçiren Antonio Guzmán Blanco, 1889’da gerçekleşen darbe ile iktidardan indirilecek ve Temmuz 1889’da Paris’te, yaşamını yitirecekti...

 

Antonio Guzmán Blanco rejiminin yıkılmasından birsüre sonra Venezuela yeniden kaosa sürüklenecekti. Ekim 1892’de -Antonio Guzmán Blanco’nun arkadaşı- General Joaquín Crespo, iktidarı elegeçirecek ve 28 Şubat 1898’e dek altı yıl cumhurbaşkanlığı makamında kalacaktı. O’nun iktidarı döneminde olumsuzluklar sürecek, ekonomik zorluklar artacatı. Aynı dönemde Venezuela, ilk büyük uluslararası diplomatik sorunu ile karşılaşacaktı. İngiliz veya British Guyanası’nın batısında, insan ayağı basmamış cangıl ormanda, 1877 yılında altın bulunmuştu (Venezuela’nın doğu sınırında güneyden kuzeye, Atlantik kıyısına dek uzanan ve 1831 yılından itibaren British Guyanası olarak anılan 214 969 kilometre karelik bu küçük toprak parçası, önceden yazılmış olduğu gibi, 1975 yılında bağımsız bir devlet olmuş ve Guyana Cumhuriyeti adını almıştır.). British Guyanası denilen sözkonusu toprak parçasının batı yarısı, yakın geçmişte, New Granada’nın, ya da Gran Colombia’nın bir parçası olan Venezuela’nın idi. Sözkonusu nedenle, Venezuela yönetimi, bulunan altın rezervi üzerinde hak iddia edecekti...

 

Guyana’nın batı yarısında, Venezuela sınırına yakın arazide bulunan altın madeni, İngiltere ile Venezuela arasında sorun yaratmıştı. İngiltere, Venezuela’nın hakeme başvurma talebini geri çevirecek ve 1887’de Venezuela ile diplomatik ilişkileri geçici olarak durduracaktı. Venzuela’nın cumhurbaşkanı General Joaquín Crespo, ABD yönetiminden yardım dileyecekti. ABD Başkanı Grover Cleveland  (başkanlığı, 1985- 89 ve 1893- 97), Monroe Doktrini’ni hatırlatarak İngiltere’yi hakeme gitmesi için baskı altına alacaktı. Sonunda İngiltere, 1895 yılında, Monroe Doktrini’ni ve hakemliği kabuletmek zorunda kalacaktı. Uluslararası bir mahkeme (tribunal), iki ülke arasındaki sınır sorununu ele alacaktı. Duruşmalarda Venezuela’yı iki Amerikalı yargıç temsil etmekteydi ve mahkeme başkanı da bir Rus idi. Mahkeme 1899’da davayı karara bağlayacak ve sorun olan toprakların çok daha büyük parçasını İngiltere’ye bırakacaktı. Taleplerini karşılamaktan çok uzak olan bu karara Venezuela, 1960’lı yıllarda karşı çıkacaktı. Venezuela, güneyden kuzeye Guyana’yı ortanın biraz daha doğusundan ikiye bölen Essequibo Nehri’nin batısında kalan oldukça büyük toprak parçası üzerinde halen hak iddia etmektedir...

 

7- c) Andlar bölgesinden “Andinos” olarak bilinen beş güçlü askeri diktatör dönemi ve “Andlar’ın Aslanı” Kipriano Kastro diktatörlüğü; yerli halk (“Indian”) kökenli Juan Vincente Gómez diktatörlüğü sırasında bulunan petrol ve Venezuela’nın dünyadaki en büyük petrol ihracayçısı olması; petrol şirketleri, Venezuela’da artan ABD etkisi, darbeler, ABD ve “Demokratik Eylem” adlı parti; Marcos Pérez Jiménez ve Rómulo Gallegos

 

“Andlar’ın Aslanı” olarak ta anılan Kipriano Kastro (Cipriano Castro, 1858- 1924), bir “caudillo” olarak 1899 yılında, ekonomik ve politik kriz ortamında, kişisel lokal ordusu ile gelip Karakas’ta iktidara elkoyacaktı. O, 20 Ekim 1899’da cumhurbaşkanlığını ilanedecekti. Venezuela için bir dönüm noktası olan sözkonusu gelişme sonucu Kipriano Kastro (Cipriano Castro), 1899’dan 1908’e dek, ovaların insanlarına ve Karakas’ın sakinlerine bir diktatör olarak hükmedecekti. (Daha önce de anılmış olan ve bölgesel lider anlamına gelen “caudillo” sözcüğü, herhangi bir partiye veya ideolojıye dahil olmadan ve tüm toplumsal gelenekleri ve kuralları çiğneyerek tamamen bireysel anlamda iktidara elkoyan kişilere, asıl olarak güçlü bölgesel liderlere verilen ad olmaktadır. Bu bölgesel despotlar, “karismatik” olarak ta bilinen kuraltanımaz diktatörlere kolayca dönüşebilmektedirler...) 

 

Herhangi resmi bir eğitimi olmayan Kipriano Kastro, yerli halk kültürünün de gelişmiş olduğu batıdaki Andlar bölgesinde kovboy olarak çalışmıştı. O, güçlü bir Venezuelalı generalin desteğiyle politikaya girmiş ve kendi bölgesi Táchira’nın valisi olmuştu. General Joaquín Crespo 1892’de Karakas’ta iktidarı elegeçirince, Kipriano Kastro, Kolombia’ya iltica etmişti. Kolombia’da yedi yıl yaşayan Kipriano Kastro, burada yaptığı yasadışı ticaret sayesinde özel bir ordu kurmuş ve bir baskınla 1899’da Karakas’ı elegeçirmişti... Sık sık tekrarlanan başkaldırılarla geçen iktidar döneminde O, muhaliflerini ya öldürecek, ya da ülkeden kaçmaya zorlayacaktı. O, dış borçları ödemeyi reddedince, 1902 yılında, İngiliz, Alman ve İtalyan gemileri Karakas limanını abluka altına alacaklardı. Ödemeler sorunu, hakeme, mahkemeye sevkedilerek çözülebilecekti... Sonderece eğlenceli, çapkınlıklarla yüklü hovarda bir yaşam süren Kipriano Kastro (Cipriano Castro), ağır hastalanıp tıbbi yardım almak amacıyla 1908 yılında Paris’e gidince, kendisinden çok daha fazla yasa tanımaz teğmen Juan Vincente Gómez tarafından Aralık 1908’de devrilecekti...

 

Kipriano Kastro gibi Andlar bölgesinden, San Antanio de Táchira’dan gelen ve neredeyse bütünüyle “Indian” (yerli halktan) olan Juan Vincente Gómez, Kipriano Kastro’nun 1899’da Karakas’ta iktidarı elegeçirmesinde kilit rol oynamış olan kişiydi. Kipriano Kastro hastlanıp Paris’e giderken, hükümeti, ikinci başkan olarak atamış olduğu kişiye, güvendiği teğmen Juan Vincente Gómez’e emanet etmişti. Böylece Gómez’de iktidara kolayca elkoymuştu. Gómez, 19 Aralık 1908’de kendisini cumhurbaşkanı ilanettikten sonra, 5 Ağustos 1913’e dek koltuğunda kalacaktı. Gerçekte O, 1935 yılına dek bir diktatör olarak Venezuela’yı yönetecekti. Gómez, Temmuz 1922- Mayıs 1929 ve Temmuz 1931- Aralık 1935 tarihlerinde de resmen cumhurbaşkanlığı yapacaktı. O’nun Latin Amerika’nın en zengin adamı olduğu söylenecekti. O’nun bu zenginliğinin kaynağı belliydi. Ülkenin ilk petrol kuyusu 1914 yılında açılmıştı ve 1920’li yıllara gelindiğinde, Juan Vincente Gómez başkanlığındaki Venezuela, dünyanın en büyük petrol ihracatcısı konumuna yükselmişti... Kipriano Kastro (Cipriano Castro), yaşamının son 16 (onaltı) yılını göçmen olarak ve genellikle Puerto Rico’da geçirecekti. O’nun iktidara dönüş çabaları başarısız olacaktı...

 

Parlementoyu pasifize eden, muhalefeti bataklığa sürükleyen ve tüm iktidarı elinde toplayan Juan Vincente Gómez, öleceği 1935 yılına dek ülkenin tek egemeni olacaktı. Andlar bölgesinde öndegelen bir kişilik konumundaki Gómez, herhangi resmi bir eğitim almamıştı. O, 1899 yılında, Kipriano Kastro’nun kişisel ordusuna katılmıştı. Kipriano Kastro savaşı kazanıp Karakas’ı elegeçirdiğinde, Juan Vincente Gómez’i, hükümetinde başkan yardımcısı (ikinci başkan) olarak atamıştı. Anlaşılan Kipriano Kastro, Gómez’i rahatça kullanabileceğine inanmıştı... Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, Kastro hastalanıp tedavi için Avrupa’ya gidince, Gómez’de iktidarı elegeçirmişti.

 

Ülkede, 1910’lu yılların ortasında, Maracaibo Gölü yakınlarında petrol bulunduğu zaman, Gómez, ABD, İngiliz ve Dutch (Netherland, Hollanda) petrol şirketleri ile çok dikkatli, titiz pazarlıklar yapacaktı... Venezuela’nın kuzeybatısında, Karaib Denizi’ne çok yakın ve bu denize geniş bir girişi olan 13 280 kilometre kare büyüklükteki Maracaibo Gölü çevresinde, dünyanın en zengin ve yüksek kaliteli petrol rezervi bulunmuştu. Burada ilk kuyu 1917 yılında açılacak ve ekonomisi hızla gelişen Venezuela, 1920’li yıllarda dünyanın en büyük petrol ihracatcısı konumuna gelecekti. Yine hemen belirtmek gerekirse, 1914 yılı başı itibariyle yapılan hesaplamalara göre Venezuela, dünyamızın en zengin petrol rezervine sahip ülkesidir. Bu durum, 2012 yılı hesapları ile, dünyanın bilinen rezervlerinin yüzde 20’sine tekabül etmektedir. Suudi Arabistan, venezuela’dan sonra ikinci gelmektedir...

 

İşin aslı, “Indian” olarak yanlış biçimde adlandırılmış olan yerli halk, daha İspanyol fatihler gemeden, aynen Ortadoğu’nun eski halkları gibi, ham petrolden haberdardı ve bu siyah renkli yapışkan nesneye, “mene” adını vermişti. “Mene”, ilaç olarak kullanıldığı gibi, aydınlatma işlerinde ve kanoların yüzeylerinin kaplanıp su almalarını engelleme işlerinde ve daha birtakım işlerde kullanılmaktaydı. İspanyol fatihler, 1500’lü yıllarda bölgeye geldiklerinde, yerli halktan görüp, gemilerini aynı koruyucu nesne ile kaplamışlardı. V. Karl (Charles V) adıyla ve Kutsal Roma İmparatoru ve I. Karl adıyla İspanya kralı olan kişiye, hastalığına faydalı olur düşüncesiyle, 1539 yılında, venezuela’dan bir varil petrol yollanmıştı... Geçmişi 1901 yılına dek uzanan ABD’nin önemli petrol şirketlerinden Gulf Oil, II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, 1943 yılı ortalarında, Venezuela’nın doğusundaki petrol sahasında, Mene Grande Oil Company adıyla iş yapacaktı. Kısacası, yerli halkın petrole vermiş olduğu “mene” adı, büyük bir ABD şirketi tarafından kullanılmıştır...

 

Petrolün bulunup çıkartılmaya başlanmasıyla birlikte Gómez, Venezuela için olumlu uluslararası ilişkiler geliştirecek ve ülkenin tüm dış borçlarını ödeyecekti. O, “caudillos” olarak adlandırılan ve aynızamanda egemeni olduğu bölgenin ekonomik gücünü de elinde tutan bölgesel liderler ve Roma Katalik Kilisesi üzerinde denetim kuracaktı. Yine Juan Vincente Gómez, toplum için iş programı hazırlayacak ve bununla ilgili yeterli organizasyonu oluşturacaktı. Tarım, değişik iş alanları ve farklı endüstriler bu dönemde gelişirken, kişisel olarak Gómez’de zenginleşecekti. Toplumun heryerinde ajanları olan, toplumu güç ve terör ile kontrol eden Gómez’in ordusu, Latin Amerika’nın en iyi silahlanmış gücüydü. Örneğin, 1928 yılında başlayan özgürlükçü büyük öğrenci eylemleri, Gómez tarafından acımasızca ezilmişti. Sözkonusu eylemler sırasında, 1928 yılında hapse atılmış olan Karakas Üniversitesi öğrencisi Rómulo Betancourt, ileride, 1945- 48 ve 1958- 63 yıllarında Venezuela’nın cumhurbaşkanı olacaktı...  

 

Venezuela tarihinde 1800’lerin sonundan 1900’lere geçiş, Andlar kenti Táchira’dan General Kipriano Kastro’nun (Cipriano Castro) 1899’da Karakas’ı elegeçirişi, ülke için “bir dönüm noktası olmuştu. Eğer aradaki kısa boşluğu, Rómulo Betancourt’un cumhurbaşkanlığı dönemi olan 1945- 48 yıllarını saymazsak, 1899’dan sonraki 59 yıl boyunca Venezuela, Táchira bölgesinden Andinos olarak bilinen beş güçlü askeri diktatör tarafından yönetilecekti. Daha kuruluştan itibaren yaşanan yönetimin biçimi konusundaki kanlı çatışmalar, liberal ve muhafazekar iki parti arasındaki kesintisiz federal ve merkeziyetçi yönetim kavgası, bu politik tartışmaların hızla kanlı çatışmalara dönüşmesi, demokratik kurumların zayıflığı, anlaşılan, halkın politik partilere güvenini sarsmıştı. Bitmeyen politik tartışmalar ve bu tartışmalar çevresinde gelişen kanlı çatışmalar, halkta politikacılara güvensizliği geliştirirken, Andinos olarak anılan partiler dışı askeri diktatörlerin yollarını açmıştı. Ardından, 1910’lu yıllarda bulunan petrol ve I. Dünya Savaşı (1914- 18) ile birlikte petrolün kazanmış olduğu yüksek değer, sözkonusu diktatörlerin işlerini kolaylaştırmıştı...

 

Daha I. Dünya Savaşı patlamadan, Dutch (Hollanda) ve British (İngiliz) petrol şirketleri Venezuela ile ilgilenmeye başlamışlardı. Diğer yandan ABD’den Rockefeller grubuna ait Standart Oil Company and Trust, Venezuela petrolü için üstünlük yarışına girmişti... Venezuela, öğrenci eylemlerinin yükselmiş olduğu 1928 yılına girildiğinde, dünyanın en büyük petrol ihracatcısı olmuştu. Venezuela, bu en büyük ihracatcı olma konumu 1970 yılına dek koruyacaktı- 2008 yılı itibariyle Venezuela, dünyanın sekizinci büyük ham petrol ihracatcısı idi ama, günümüzde politik nedenlerle aynı ihracatta düşüş vardır... Petrolün Venezuela’ya getirdiği kazanç, yüksek ücretli işlerin kapısını aralamıştı. Hükümetin yatırımları artarken, tarım gelişmişti. Kurulup yayılan kara ve demiryolları ağı, ticaretin çiçek açmasını sağlamıştı. Liman kapasiteleri artmış, iç ve dış borçlar ödenmişti... Başta Gómez olmak üzere generaller, yüksek bürokratlar, ülkenin en zenginleri konumuna yükselmişlerdi... Sözkonusu ekonomik gelişme olurken, ülkeye girmiş olan ABD- İngiltere merkezli uluslararası büyük fosil enerji tekellerinin, petrol tekellerinin yararları yönünde dış müdahaleler de yoğunlaşacaktı. Artık Venezuela içpolitikası çok daha ağırlıklı olarak ABD emperyalizminin müdahalelerine açılmıştı...

 

Standart Oil Company and Trust’ün bir parçası olarak 1882’de kurulmuş olan Exxon Corparation’un uzantısı olan Venezuela Standart Oil Company, 1921 yılında ve Venezuela Creole Petroleum, 1928 yılında faaliyete geçeceklerdi. Yine 1920’li yıllarda sözkonusu şirket, Exxon Corparation, Irak petrollerine ve daha sonra da Suudi Arabistan petrollerine elkoyacaktı. ARAMCO, 1948’de şekillenecekti. Exxon, kısa sürede 80’i aşkın ülkede operasyon yapar hale gelecekti... Teksas’da, Oklahoma’da, Louisiana’da rafineriler kurmuş olan Gulf Oil Corparation, diğer birdizi ülkeyle birlikte Meksika’da ve Venezuela’da iş yapmaya başlayacaktı. Aynı şirket, önceden de ifade edilmiş olduğu gibi, 1943 yılında, Venezuela’nın doğusundaki petrol alanında, Mene Grande Oil Company adıyla çalışacaktı... Standart Oil Company and Trust’ün rafineri ve pazarlama işleri için şekillendirilmiş bir parçası olan Amoco Corparation, 1925 yılında, Meksika ve Venezuela petrolleri ile ilgilenir olacaktı... The Texas Company adıyla 1902’de kurulmuş olan Texaco, 1930 yılında, Kanada’da, Kolombia’da ve Venezuela’da iş yapmaya başlayacaktı...

 

Kuzeybatı Venezuela düzlüklerinde, Guárico kentinin batısında ve Orinoco Nehri’nin güneyinde, yaklaşık 1930 yılında zengin petrol yatakları bulunacaktı. Anzoátegui petrolü, aynı yüzyılın sonlarına doğru Venezuela petrol üretiminin onda birini karşılar hale gelecek ve burasının doğal gazı, boru hattı ile kuzeye, Karakas’a ve başka bazı kentlere taşınacaktı. Petrol ticaret merkezi olan Anzoátegui’den, ayrıca, kuzeye ve kuzeydoğuya doğru 160 kilometre uzunluğunda bir petrol boru hattı döşenecekti...

 

Táchira bölgesinden Andinos olarak bilinen askeri diktatörlerin son temsilcisi, 1945 ve 1948 askeri darbelerine de katılmış olan ve 1948 darbesi sırasında askeri cuntanın bir üyesi olan Marcos Pérez Jiménez olacaktı. Marcos Pérez Jiménez, silahlı kuvvetlerin kararı ile 1952 yılında bölgesel cumnurbaşkanı olmuştu. Daha sonra O, beş yıllığına, 1953- 58 dönemi için cumhurbaşkanlığına seçilmişti. Petrol gelirleri ile finanse edilen karayolları inşaatları, fabrika inşaatları, baraj inşaatları, resmi yapıların inşaatları, otel inşaatları, kısacası tüm projeler için Pérez Jiménez’e ve çevresine komisyonlar ödenmekteydi. Milliyetçi bir diktatör olan Marcos Pérez Jiménez, Venezuela’nın endüstriyel ve ticari gelişimi için önemli işler başaran birisi olacaktı. O, muhalefeti şiddet kullanarak ezecek, O’nun döneminde gizli polis, üniversiteleri kapatacak, basını susturacaktı... Enflasyon hızla yükselirken, hapishaneler, muhalefet safında yeralan papazlarla dolacaktı. Sonunda, Marcos Pérez Jiménez, muhalefet partilerinin, işçilerin ve genç subayların baskıları sonucu, Ocak 1958’de iktidardan indirilecekti. İddiaya göre O, yanına yaklaşık 200 milyon dolar alarak ABD’ye kaçacaktı.

 

Táchira bölgesinden Andinos olarak bilinen askeri diktatörlerin iktilarlarına 1945- 48 yıllarında kısa bir süre ara veren Rómulo Betancourt’un (1908- 1981) cumhurbaşkanlığından sözetmiştim... “Solcu” ama, anti-komünist olarak tanınan Rómulo Betancourt, daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, 1928 yılında yaşanmış olan öğrenci eylemleri sırasında, Karakas Üniversitesi öğrencisi olarak hapse atılmıştı. Çok kısa birsüre hapiste kaldıktan sonra yeniden Gómez’e karşı gösterilere katılan Rómulo Betancourt, sonunda, siyasi göçmen olarak Venezuela’yı terketmek zorunda kalmıştı. Kosta Rika (Costa Rica) Komünist Partisi’ne katılacak olan Rómulo Betancourt’un göçmenlik yaşamı 1936 yılına dek sürecekti. Göçmenlik yaşamı sırasında O, deneyimlerini anlatan bir kitap kaleme almıştı. Venezuela’ya 1937 yılında dönen Rómulo Betancourt, 1939 yılında yeniden kaçmak zorunda kalacaktı. Ülkesine 1941 yılında dönme izni alan Rómulo Betancourt, askeri darbe ile birlikte 1945 yılında iktidar olan “solcu” ama, anti-komünist “Demokratik Eylem” (“Action Democratica”, AD), partisinin kuruluşuna yardımcı olacaktı. Anlaşılan O, Kosta Rika (Costa Rica) Komünist Partisi’ne üyeliği sırasında, içinde olduğu politik çizgi ile bir geleceği olmadığı, bundan kişisel bir yarar sağlayamayacağı yargısına ulaşmıştı...

 

Bazı kayıtlara göre, 1941 yılı doğumlu “Demokratik Eylem” (“Action Democratica”, AD) adlı kuruluş, liberal bir partidir. Aslında bu tanımlama daha doğru gözükmektedir ama, sözkonusu partiyi “sosyal demokrat” olarak tanımlayanlar da vardır. Venezuela’da, günümüzde, birkısmı çok yeni onlarca parti olmakla birlikte, 1948- 1998 yılları boyunca ülke politikasında iki temel parti egemenlik kurmuştu. Bunlardan birisi, 1941 doğumlu “Demokratik Eylem” (“Action Democratica”, AD), diğeri ise 1946 doğumlu “Hristiyan Sosyal Parti” (“Partido Social-Cristiano”, COPEI) adlı kuruluştur. Bu son anılan parti, genel olarak “Hristiyan Demokrat” olarak tanınmaktadır... Hugo Chávez tarafından Mart 2007’de kurulmuş olan Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (Partido Socialista Unido de Venezuela,PSUV) gibi daha etkin, daha solda ve daha anti-emperyalist politik güçler ortaya çıkıncaya dek, süreç içinde iktidar, bir sarkaç gibi bu iki parti arasında,  “Demokratik Eylem” ile “Hristiyan Sosyal Parti” arasında gidip gelmiştir... Venezuela Komünist Partisi (Partido Comunista de Venezuela, PCV) Mart 1931 doğumlu olmakla birlikte, herhangi bir dönem iktidara aday olamamıştır. Bu son anılan parti, günümüzde, Hugo Chávez’in partisini, Nicolas Maduro’yu desteklemektedir. Diğer yandan, “komünist” sıfatını kullanan daha başka küçük guruplar, onlarca politik particik vardır...

 

Sözkonusu Aralık 1945 askeri darbesi ile -Táchira generallerinin dostu- Cumhurbaşkanı General Isaias Medina Angarita (cumhurbaşkanlığı, Mayıs 1941- Ekim 1945) devrilecekti... Darbe ile devrilmiş olan Isaias Medina Angarita, 1938 yılında başlatılmış olan kalkınma planını sürdürmekteydi. O, Dutch (Hollanda)- British Petrol (Royal Dutch/ Shell Group) ile bağlantılı devasa ABD şirketi Shell Oil Company ile ve Standart Oil of New Jersey ile yarı yarıya paylaşımlı petrol anlaşmaları yapmıştı. Ayrıca O, Medina Angarita, politik özgürlükleri geri vermişti. II. Dünya Savaşı sırasında, 1941- 42 yıllarında, petrol naklinin yaratmış olduğu zorluklar, petrol gelirlerinde sert bir düşüşe neden olmuştu. Cumhurbaşkanı Medina, 1943 yılında yenilediği petrol yasası ile petrolden elde edilen kazançları ulusun yararına yükseltmişti. Bu gelişmelerin ardından, Cumhurbaşkanı Medina’nın hükümeti, sivil-asker bir cunta tarafından 1945 yılında devrilmiştir...

 

Venezuela tarihinde ilk kez askeri bir darbenin ardından siyasi bir parti, “Demokratik Eylem” (“Action Democratica”, AD) adlı parti iktidar olmuştur. Anlaşılan, Cumhurbaşkanı Medina’nın petrol konusundaki politikası, Standart Oil gibi, Royal Dutch/ Shell Group gibi devasa fosil enerji şirketlerini rahatsız etmişti... Darbe ile iktidara gelmiş olan sözkonusu“Demokratik Eylem” adlı partinin içinde yaptığı işe inanmış bazı kişiler olabilir şüphesiz. Buna karşın, kendisine “solcu” veya “liberal” maskesi takmış olan anti-komünist birtakım kişisel yarar peşindeki politikacıların, sözkonusu partiyi, adı geçmiş olan petrol devleri ve ABD Dışişleri Bakanlığı (State Department) ile birlikte kurdukları, “Demokratik Eylem”i petrol devleri ve ABD Dışişleri Bakanlığı ile omuz omuza şekillendirip yönlendirmiş oldukları rahatça düşünülebilir. Üretilmiş olan bu yeni politik kimlik, “sosyal demokrat” ve “liberal” makyajı, II. Dünya Savaşı sonrası şekillenmiş olan kitlesel psikoloji ile tam bir uyum halindeydi. Sovyetler Birliği’nin Nazizm karşısında muzaffer olduğu o yıllarda, aşırı sağ politikalara sahip çıkılarak gelişmekte olan komünist ideolojiyi ve komünist partileri durdurabilmek olanaksız gibiydi...

 

Sözkonusu askeri darbenin ardından, “Demokratik Eylem”in kurucularından olan eski Kosta Rika (Costa Rica) Komünist Partisi üyesi ve dönemin anti-komünist politikacısı Rómulo Betancourt, cumhurbaşkanı olacaktı. O’nun döneminde köylülere birmiktar toprak dağıtılırken, devasa petrol şirketleri daha geniş alanları kontrol etmeye ve Venezuela petrolü üzerinde daha fazla iktidar sahibi olmaya başlayacaklardı. O, Şubat 1948’de seçimlere izin vererek iktidardan çekilecekti... Yapılan seçimi, yine “Demokratik Eylem” adlı partiden tanınmış romancı Rómulo Gallegos Freire kazanacaktı. O, Şubat 1948’de Venezuela’nın yeni cumhurbaşkanı olacaktı. Fakat O’nun iktidarı uzun sürmeyecek ve aynı yıl 24 Kasım günü gerçekleşen askeri darbe ile Rómulo Gallegos devrilecekti... Gallegos’un en tanınmış romanı, 1931 yılında ingilizceye de çevrilmiş olan Doña Bárbara idi. Burada yazar, kural tanımaz bir kadın patronu anlatmaktaydı... Darbenin ardından politik göçmen olan Rómulo Gallegos, 1958’de Venezuela’ya geri dönecek ve ömür boyu senatör olarak seçilecekti... Aynı yıl, 1958’de, Rómulo Betancourt’da yeniden, ikinci kez cumhurbaşkanı olacaktı...

 

Darbenin ardından siyasi göçmen olan Rómulo Betancourt, aradaki on yıl boyunca, ABD’de, Batista’nın Kubası’nda, Puerto Rico’da ve Costa Rica’da yaşayacaktı... Venezuela Askeri Akademisi’nin bitirmiş profesyonal asker Marcos Pérez Jiménez, Rómulo Betancourt’u iktidar koltuğuna taşımış olan 1945 darbesini yapanlardan birisiydi. Aynı Marcos Pérez Jiménez, Kasım 1948 darbesini gerçekleştirip Rómulo Gallegos’u cumhurbaşkanlığı koltuğundan indirdikten sonra, “Demokratik Eylem” adlı partiyi de yasaklamıştı... Marcos Pérez Jiménez rejimi 1958’de devrilince, aynı yıl Rómulo Betancourt Venezuela’ya dönmüş ve yeniden açılmış olan “Demokratik Eylem” partisinden tekrar cumhurbaşkanı olmuştu. O ikinci kez Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduğunda, Venezuela’nın politik yaşamı, Kuba yanlısı komünistler ile aşırı tutucular arasında bölünmüştü... Cumhurbaşkanlığı görevinden 1964 yılında emekliye ayrılan Rómulo Betancourt, sekiz yıl İsviçre’de yaşadıktan sonra, 1972’de venezuela’ya dönecekti. O, yeniden cumhurbaşkanı olabilmek için 1973 yılında kampanya başlatmış olsa da, başarılı olamayacak ve 1981 yılında New York’ta yaşamını yitirecekti...

 

Marcos Pérez Jiménez darbesinden kısaca sözetmiştim. Muhalefet partilerinin, işçilerin ve genç subayların baskıları sonucu Ocak 1958’de devrilen Jiménez’in, yaklaşık 200 milyon dolar ile ABD’ye kaçmış olduğu haberinin yayıldığını yazmıştım... ABD, 1963 yılında Marcos Pérez Jiménez’i Venezuela’ya iade edecekti. Ülkesinde yargılanan Jiménez, hükümet fonlarını çalma suçlamasıyla beş yıl hapiste kaldıktan sonra serbest bırakılacaktı. Jiménez, 1968’de, artık yumuşamaya ve sonuna yaklaşmaya başlamış olan Franko rejimi sırasında İspanya’ya gidecerkti. Jiménez, İspanya’da yaşarken, 1969’da Venezuela’da senatör olarak seçilecekti. Yine Jiménez, Madrid’de yaşarken, 1972’de, cumhurbaşkanlığına aday gösterilecekti. Jiménez, Mayıs 1972’de Karakas’a gelecekti ama, başlayan kargaşa ve protestolar nedeniyle kısa süre sonra İspanya’ya dönecek ve 2001’de orada yaşamını yitirecekti...

 

7- d) Rómulo Betancourt yönetimi ve Kuba ile kopan diplomatik ilişkiler ve OPEC’in kuruluşu; 1973 petrol ambargosu ve CIA- Suudi Arabistan ortak operasyonu ile 1983- 84 yıllarında petrol fiyatlarının düşüşü; Venezuela-Kuba diplomatik ilişkilerinin yeniden kuruluşu, Carlos Andrés Pérez ile LAFTA, Sosyalist Enternasyonal, Jimmy Carter ve IMF ilişkileri, borçlanma, derinleşen ekonomik kriz, artan baskılar ve sıkıyönetim; Albay Hugo Chávez önderliğindeki halktan yana darbe girişiminin bastırılması; istikrarasızlığın sürmesi ve devrilen Carlos Andrés Pérez’in yargılanması

 

“Demokratik Eylem” partisinden Rómulo Betancourt yönetimi yıllarında (1958- 63), 1960’da, Venezuela ile Dominik Cumhuriyeti arasında diplomatik ilişkiler başlamış ve 1961 yılında ise Kastro Kubası ile Venezuela arasındaki diplomatik ilişkiler kopmuştu. Kuba’nın Venezuelalı komünistlere yardım çabası, anti-komünist Rómulo Betancourt’un Kuba ile ilişkileri kopartmasına neden olmuştu. Ülke de 1960’da bir tarım reformu yapılmış ve 1962’de ulusal çelik endürtrisi kurulmuştur. Ekonomi yine de iyi gitmemiş, yüksek enflasyonla birlikte ülke ekonomisi sert bir sarsıntıya sürüklenmişti... Eylül 1960’da, Venezuela, Iran, Irak, Kuveyt ve Suudi Arabistan arasında OPEC (Organization of  Potreleum Exporting Countries) anlaşması yapılmıştı. Petrol üreten ülkelerin fiatları belirlemesini kolaylaştıran ve kazançlarını arttıran bu anlaşma, Ocak 1961’de, adıgeçen ülkeler tarafından imzalanmıştı. Aynı yıl Katar, 1962’de Endonezya ve Libya, 1967’de Abu Dabi ve 1974’de Birleşik Arab Emirlikleri, 1969’da Cezayir, 1971’de Nigerya, 1973’de Ekvador, 1975’de Gabon, aynı anlaşmaya dahil olacaklardı... Petrol fiyatlarının büyük ölçüde OPEC tarafından kontrol edilip belirlenir hale gelmesi ve fiyatların yükselmesi, endüstrileşmiş Avrupa ülkelerini daha çok kömür enerjisi kullanmaya ve yeni nükleer santraller kurmaya itmişti. Endüstrileşmiş Avrupa ülkeleri, Meksika ve Sovyet fosil enerjilerini daha çok ithal etmeye başlamışlardı...

 

Petrol gelirleri yükselen Sovyetler Birliği’nin bu petrol gelirlerini azaltabilmek, ülkenin gelişmesini durdurabilmek ve Sovyet rejimini yıkabilmek amacıyla ABD-CIA, Suudi Arabistan yönetimi ile petrol fiyatlarını düşürme konusunda anlaşacaktı. CIA Direktörü William Casey, Suudi Arabistan yöneticilerini ikna edecek ve 1985 yılında 25 ABD doları civarında olan varil başına petrol fiyatları, 1986 yılı başında birdenbire 10 doların altına düşecekti. Hatta, Varil başına petrol, 5 dolar civarına dek inecekti. Sovyetler Birligi’nin petrol ihracatından bekledigi milyarlarca dolar tutarındaki gelir, bir anda buharlaşıp yokolacaktı... Sonuçta, Suudi Arabistan’ın 1983- 84 yılında petrol fiyatlarının aniden düşüşürmesi, diğer petrol üreten ülkelerle birlikte en çok Sovyetler Birliği ekonomisdini vuracaktı...

 

“Demokratik Eylem”den Raúl Leoni, 1963 sonunda yapılan seçimleri küçük bir farkla kazanmış ve Mart 1964’de Venezuela cumhurbaşkanı olmuştu. “Demokratik Eylem” partisi, Hristiyan Demokrat Parti (COPEI) ile kurduğu koalisyon sonucu iktidar olabilmişti. Hristiyan Demokrat Parti koalisyondan çekilince, “Demokratik Eylem”in iktidarı, Demokratik Cumhuriyetci Birlik ile koalisyon kurarak sürebilecekti. Bu dönemde demir madeni endüstrisinde gelişmeler olurken, çelik endüstrisi kurulacak, yeni petrokimya endüstrisi de şekillendirilecekti. Sözü edilmiş olan ekonomik kriz nedeniyle aynı dönemde toplumsal tatminsizlik yükselmişti. Halkın memnuniyetsizliği, Hristiyan Demokrat (COPEI) muhalefetinin güç kazanmasına yolaçacaktı. Sonuçta, 1968 seçimlerini, Hristiyan Demokrat Parti’nin adayı Rafael Caldera kazanacaktı. Caldera, 11 mart 1969’da Venezuela’nın cumhurbaşkanı olacaktı. Venezuela tarihinde ilk kez tamamen yasal bir genel seçimle ve barışçı bir yolla iktidar eldeğiştirmişti...

 

“Demokratik Eylem”in tersine Rafael Caldera, Kuba ile, Sovyetler Birliği ile ve Latin Amerika’nın askeri rejimleri ile ilişkileri geliştirecekti. Hristiyan Demokrat Rafael Caldera, 1970’li yılların başında, yabancı bankaların hisselerinin çoğunluğu ve doğal gaz (petrol) endüstrisi üzerinde kontrol kuracaktı... İsrail ile Arab ülkeleri (Mısır ve Suriye) arasında Ekim 1973’de patlayan Yom Kippur Savaşı sırasında endüstrileşmiş emperyalist Avrupa’nın İsrail’in safında yeralmış olması, petrol üreten Arab ülkelerinin petrol ambargoso başlatmalarına yolaçmıştı. Aynı dönemde OPEC, petrol fiyatlarını önce yüzde 70, kısa süre sonra yüzde 130 oranında yükseltmişti. Arab ülkelerinin Aralık 1973’de başlatmış oldukları petrol ambargosu koşullarında yapılmış olan 1973 cumhurbaşkanlığı seçimlerini, “Demokratik Eylem”den hukukcu Carlos Andrés Pérez kazanacaktı. Pérez, Mart 1974’den Mart 1979’a dek Venezuela’nın cumhurbaşkanı olacaktı...

 

Petrol fiyatlarının yükselmiş olduğu bu dönemde, 1975- 76 yıllarında Carlos Andrés Pérez yönetimi, demir-çelik endüstrisini, merkez bankasını ve petrol endüstrisini millileştirecekti. Bu yapılanlar, Venezuela ekonomisi için çok önemli dönüm noktalarıydı... Petrol kaynaklarını daha uzun süre koruyabilme düşüncesi ile üretim yavaşca düşürülmeye başlanacaktı. Buna karşın, petrol fiyatlarının yüksek olduğu bu dönemde, petrol gelirleri hızla artacaktı. Petrol geliri 1972 yılında 2 (iki) milyar dolar iken, 1983 yılında 14.5 (ondörtbuçuk) milyar dolara dek yükselecekti... ABD ile iyi ilişkiler korunmaya çalışılarak, 1961 yılında Kuba ile kesilmiş olan diplomatik ilişkiler yeniden geliştirilirken, Panama yönetiminin Panama Kanalı üzerindeki kontrol çabası desteklenecekti... Pérez yönetimi, 1973 yılında, And (Andean) Paktı’na ve Latin Amerika Serbest Ticaret Birliği’ne (Latin American Free Trade Assaciation, LAFTA) dahil olacaktı... İlginçtir, Pérez’in ikinci dönem yönetimi (1989- 93) sırasında gerçekleştirdikleri, bu ilk yaptıkları ile çelişkili olacaktı...

 

Carlos Andrés Pérez, anti-komünist ve anti-Sovyet bir örgüt olarak 1951 yılında şekillenen ve milliyetci sosyal demokrat partileri bünyesinde toplayan Sosyalist Enternasyonal’in (SI) üç dönem ikinci başkanlığını yapacaktı. Federal Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin ve birsüre Sosyalist Enternasyonal’in (SI) lideri konumundaki Willy Brant (1913- 1992), Carlos Andrés Pérez’in yakın çalışma arkadaşı olacaktı. Pérez, Sosyalist Enternasyonal’in çalışmalarının Latin Amerika içinde de yayılmasını sağlayacaktı. ABD’nin 39ncu cumhurbaşkanı Jimmy Carter (başkanlığı, 1977- 81) ile de yakın işbirliği içinde olan Carlos Andrés Pérez, 1988 yılında Jimmy Carter tarafından kurulmuş olan “Özgürce Seçilmiş Hükümet Başkanları Meclisi”nin bir üyesi olacaktı...

 

“Demokratik Eylem”den Jaime Lusinchi’nin (1984- 89) ardından, 1989 yılında, Carlos Andrés Pérez ikinci kez cumhurbaşkanı seçildiğinde, Uluslararası Para Fonu (IMF) ile işbirliğine gidecekti. Venezuela bolivarı, 1983 yılında devalue edilmiş ve ABD doları karşısında önemli değer kaybına uğramıştı. IMF’nin yörüngesine girmiş olan Pérez, IMF’den 4.5 (dörtbuçuk) milyar dolar borç alacak ve IMF’nin talepleri yönünde serbest-pazar ekonomisi reformları gerçekleştirecekti. Yapılan neoliberal reformlar ve petrol fiyatlarının serbest bırakılması, mevcut ekonomik krizin derinleşmesine neden olacaktı. Enflasyon yüzde 16lardan yüzde 40lara ve sonunda yüzde 100lere yükselecekti. CIA tarafından finanse edilen Venezuela Ulusal Muhafız Anti-Narkotika Gurubu, Miami’ye yaklaşık iki ton kokain sokarken yakalanacaktı... Yükselen fiyatlar karşısında öncelikle petrol kullananların ve nakliyecilerin protestoları başlayınca, halkın muhalefetini durdurabilmek için sıkıyönetim ilanedilecekti. Yeni sıkıyönetim yasaları ile iki-üç kişinin dahi biraraya gelmesini engelleyen hükümler getirilecekti. Pérez yönetimi, başlamış olan genel grevi bastırmaya çalışırken, yaşanan olaylar sırasında, iki bin (2000) ile 3000 (üç bin) civarında insan yaşamını yitirecekti. Bunun sonucu, ülkede kaos daha da büyüyecekti...

 

Aynı dönemde, 4 Şubat 1992’de, Albay Hugo Chávez tarafından gerçekleştirilmeye çalışılan halktan yana askeri darbe girişimi bastırılacak ve Hugo Chávez tutuklanıp hapse atılacaktı. İkinci, çok daha kanlı askeri ayaklanma, ya da darbe girişimi, 27 Kasım 1992 günü Hava Kuvvetleri’ne bağlı subayların öncülüğünde gerşekleşecek ve Karakas semalarında hava savaşları da yaşanacaktı. Cumhurbaşkanlığı sarayı bombalanacak ve bina kısmen yıkılacaktı.. Anılan ilk darbe girişimi sırasında 20 (yirmi) kadar, ikincisinde ise 100’ü (yüzü) aşkın insan yaşamını yitirecekti... Sonuçta, 20 Mart 1993 günü, Baş Savcı Ramón Escovar Salom, cumhurbaşkanlığına bağlı fondan 250 milyon bolivar calma suçlamasıyla Pérez hakkında dava açacaktı. Carlos Andrés Pérez, 21 Mayıs 1993’de görevinden uzaklaştırılırken, 5 Haziran 1993’de, yine “Demokratik Eylem”den Ramón José Velásquez  cumhurbaşkanı olacaktı. Ulusak Kongre (Meclis), 31 Ağustos 1993’de Pérez’i cumhurbaşkanlığı görevinden sürekli olarak azledecekti. “Demokratik Eylem”den gelen son cumhurbaşkanı Velásquez, 2 Şubat 1994’e dek görevinde kalacaktı...

 

Ramón José Velásquez’in döneminde, 1994’de, Carlos Andrés Pérez, halka karşı şiddet kullanmak ve kamu fonlarını çalmak suçlamalarıyla tutuklanıp hapse atılacaktı. Aynı yıl, 1994’de, Albay Hugo Chavez hapisten çıkartılıp görevine iade edilecekti... Politik kriz süreci içinde, 1995’de, ekonomi daha da kötüleşecek, Venezuela parası bolivar, 1995 yılında, yüzde 70 (yetmiş) oranından fazla devalue edilecekti... Carlos Andrés Pérez’in duruşma süreci Mayıs 1996’da sonuçlanacaktı. Pérez, 28 ay (iki yıl dört ay) hapse mahkum edilecekti. Buna karşın Pérez’in serüveni burada sonlanmayacaktı.  Carlos Andrés Pérez hakkında, 1998 yılında, kamu fonlarını çalmaktan yeni dava açılacaktı. Sözkonusu dava sonuçlanmadan Pérez, yeni kurduğu partinin adayı olarak memleketi olan Táchira Kenti bölgesinden Venezuela Senatosu’na seçilip, dokunulmazlık kazanacaktı. Yalnız, 1999 yılında, Chávez’in iktidarı ile birlikte kabuledilen yeni Venezuela Anayasası ile tek meclisli yönetime geçilip te Senato kaldırılınca, Pérez’in durumu değişecekti...

 

7- e) Demokratik yolla iktidara yürüyen Hugo Chávez, Chávez’i destekleyen Francisco Arias Cárdenas, Beşinci Cumhuriyet Hareketi, Yurtsever Kutup, “üçüncü yol” olarak adlandırılan Chávez’in programı, 6 Aralık 1998 seçimlerini kazanan ve 1999 başında cumhurbaşkanı olan Chávez

 

Şubat 1992’de başlayan darbe girişiminin bastırılmasının ardından televizyon kameraları karşısına çıkartılmış olan Albay Hugo Chávez, “silahların bırakılmasını” istemişti. O gün kameraların karşısına çıkmış olması, Chávez’i, halkın nezdinde popüler ve sevecen yapmıştı. Bu popülarite, artık barışcı mücadele yöntemi seçmiş olan Hugo Chávez’i ülkenin cumhurbaşkanı yapmaya yetmezdi. Hugo Chávez’in siyasi popülaritesi, Venezuela’nın yerleşik siyasi aristokrasisi arasından aday gösterilip cumhurbaşkanı olabilmesi için yeterli değildi. Yalnız, 1974 yılı Venezuela Askeri Akademisi mezunu topçu subayı Francisco Arias Cárdenas’ın 1995 yılında, Radikal Neden (The Radical Cause, veya La Causa Radical, LCR) adlı sosyalist partiden senatör seçilmesi, durumu değiştirecekti. La Causa Radical (LCR), demokratik sosyalizmi savunan genç bir partiydi ve petrol işçileri tarafından desteklenmekteydi. Ülkenin kuzeybatısında, Venezuela Körfezi’nin hemen batısında yeralan petrol zengini Zulia kentinden senatör seçilmiş olan Francisco Arias Cárdenas, Chávez’in başarısız darbe girişimine karışmış olan subaylardan birisiydi. Bir senatör olarak Cárdenas, Hugo Chávez’in aday olması ve cumhurbaşkanı olarak seçilmesi için mücadele verecekti...

 

Francisco Arias Cárdenas’ın mücadelesinin ötesinde, seçilebilmek ve düşlenen toplumsal değişiklikleri başarabilmek için, güçlü bir siyasi parti, yepyeni güçlü bir örgütlenme gerekmekteydi. Chávez, adaylığını destekleyebilmek ve 1998 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimini kazabilmek amacıyla, daha 1980 yılında, Bolivarcı İhtilalci Eylem- 200 (MBR- 200) adıyla başlamış olan örgütlenmesini, 1997 yılında, Beşinci Cumhuriyet Hareketi (Movimiento Quinta Republica, MVR) adlı örgüte evrimleştirecekti. Chávez, “Bolivarcı sosyal devrim hareketi” olarak adlandırdığı Beşinci Cumhuriyet Hareketi (Movimiento Quinta Republica, MVR) adlı yeni örgüte paralel olarak, başkanlığını destekleyebilmek için, Yurtsever Merkez veya Yurtsever Kutup (Polo Patrıótico) adlı bir koalisyon oluşturacaktı. Bu koalisyona, Chávez’in önderliğindeki Beşinci Cumhuriyet Hareketi (Movimiento Quinta Republica, MVR) adlı örgütten başka, Herkes İçin Anavatan (Patria Para Todos, PPT), Sosyalizme Doğru Hareket (Movimiento al Socialismo, MAS), Francisco Arias Cárdenas’ın örgütü Radikal Neden (La Causa Radical, LCR), Bir Mayıs Hareketi (Movimento Primero Mayo) ve Kızıl Bayrak (Bandero Roja) adlarındaki örgütler katılacaklardı... Cárdenas’ın partisi Radikal Neden (La Causa Radical, LCR), 1993 seçimlerinde Kongre’ye 48 temsilci sokmuştu...

 

Seçimi kazanabilmek için Chávez, öncelikle petrol endüstrisinin yenilenip yeniden organize edilmesini vaat edecekti. Teknolojinin yenilenmesinden başka, Petróleos de Venezuela’ya ait petrol şirketlerinin özelleştirilmelerinin durdurulması; devletin yabancı petrol şirketlerine tanımış olduğu ayrıcalıkların gözden geçirilmesi; petrol gelirlerinin dağıtımının yeniden ayarlanması ve düşük gelirlilere, alt ekonomik sınıflara bu gelirlerden daha fazla pay ayrılması, yapılan vaatler arasındaydı. Millileştirilmiş olan Venezuela petrolleri, Carlos Andrés Pérez’in ikinci dönem (1989- 93) cumhurbaşkanlığı yıllarındaki IMF güdümlü ekonomi politikası ve ardından gelenlerin de aynı politikayı sürdürmeleri sonucu, Ocak 1996’dan itibaren yeniden özel yabancı petrol şirketlerine açılmaya başlanmıştı... Aynı yılın (1997) Kasım ayında, en az 1.3 milyon işçi sisteme karşı gösteri yapmıştı. Tüm bu gelişmeler, Chávez’in  Bolivarcı İhtilalci Eylem- 200 (MBR- 200) hareketini evrimleştirerek Beşinci Cumhuriyet Hareketi (MVR) adlı örgütü kurabilmesi için toplumsal ortamı olgunlaştırmıştı...

 

Kısacası Chávez, uluslararası kapitalizmden ve özellikle ABD’den ayrılan bir ekonomik rota çizmekteydi. Chávez, IMF programları ile gelişen sürecin karşısında olduğunu bildirmekteydi... Chávez, Neo-liberalism denen ekonomik politikalardan kurtuluş çizgisinde “üçüncü yol” olarak karakterize edilen bir ekonomi rotası vaat etmekteydi. Carlos Andrés Pérez’in ikinci dönem iktidarı (1989- 93) sırasındaki ekonomi politikası ve ardından gelenin aynı ekonomik politikayı sürdürmesi, IMF ile birlikte uygulanmaya başlanmış olan neo-liberal ekonomik politikalar, Venezuela’yı derin bir ekonomik ve politik krize sörüklemiş, büyük gösterilere, ölümlere, sıkıyönetime ve darbe girişimlerine yolaçmıştı...

 

Chávez’in vaatleri arasında, 1961 anayasasının yeniden yazılması vardı. Chávez’in önerisine göre, yapılacak bir referandum ile iki kamaralı Kongre (Senato ve Temsilciler Meclisi) dağıtılacak, tek meclisli anayasal bir sisteme geçilecek ve yeni anayasa bu mecliste yapılacaktı. Ulusal gelirin yüzde 15 kadarını yutan rüşvet ve hırsızlık durdurulacaktı. Bir hastalık gibi yayılan vergi kaçakçılığı çatlağı engellenecekti. Asgari ücretler yükseltilecek, işsizlere 30 bin Bolivar (53 dolar) aylık bağlanacak, iş güvenliği arttırılacak, emeklilik garanti edilecek, yeni işlerle ve eğitimle ilgili bütçe arttırılacaktı... Chávez, sözkonusu programı nedeniyle, yukarıda adları anılmış partilerin yanında, Venezuela Komünist Partisi (Venezeuelan Communist Party) ve Sosyalizm için Eylem (Movimiento al Socialismo) gibi örgütlerin de desteğini kazanacaktı...

 

Chávez, politik çalışmasını, olduğu yerden değil, yüz gün içinde tüm ülkeyi dolaşarak sürdürecekti. “Indian” denen Amerikalı yerli halkın, köle olarak getirilmiş Afrika kökenli halkın ve İspanyol halkının karışımı orta sınıf melez bir aileden gelen Chávez, subaylığı sırasında, 1980’li yıllarda, Venezuela’nın güneyinde dolaşmış, Orinoco Nehri civarında yaşıyan Yaruro adlı ve başka “Indian” (“Hintli” denilen yerli halk) aşiretleri ile çok yakın dostluklar geliştirmişti. Kısacası O, halkla birebir ilişki içinde kampanyasını sürdürecekti. Bununla da yetinmeyen Chávez, Latin Amerika ülkelerinin desteğini alabilmek için, Arjantin’i, Uruguay’ı, Şili’yi, Kolombia’yı ve son olarak ta Kuba’yı ziyaret edecekti. O, Kuba ziyareti sırasında Fidel Kastro ile görüşecek ve onunla dost olacaktı. Yine Chávez, Kolombia ziyareti sırasında, solcu Kolombia Silahlı İhtilalci Ordusu- Halk Ordusu (FARC, Fuerzas Armadas Revolucionarias de Colombia- Ejército del Pueblo) gerillalarının ve yine solcu ELN (Ejército de Liberación Nacional) gerillalarının liderleri ile de görüşecekti. Bunlardan ELN 1963 yılında, FARC ise 1964 yılında kurulmuştu...

 

Venezuela’nın ABD- IMF ortağı politik iktidarına yapılan yardımlardan birisi, tam seçim öncesi, düşük petrol gelirlerinin neo-liberal ekonomik reformları negatif yönde etkilememesi amacıyla, The Intern-American Development Bank’ın Ekim 1998’de verdiği 400 milyon dolar kredi olacaktı... Karşı tarafın ABD ve IMF desteği almış olmasına karşın Chávez, ağırlıklı olarak yoksulların, orta-alt sınıfların ve kırsal kesimin desteğini alarak yüzde 56.4’lük oy oranıyla 6 Aralık 1998 seçimlerini kazanacak ve 2 Şubat 1999 günü cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacaktı. Parlemento’da da (Temsilciler Meclisi’nde de) Chávez’in sosyalist koalisyonu çoğunluğu kazanmıştı. Yalnız, Senato’da çoğunluk, Demokratik Eylem” (“Action Democratica”, AD) adlı liberaller ile “Hristiyan Sosyal Parti” (“Partido Social-Cristiano”, COPEI) adlı Hristiyan Demokratlar’ın ellerinde kalmıştı...

 

7- f) Cumhurbaşkanı Chávez, değişen 1961 anayasası, 1999 anayasası ile tek meclisli yönetime geçiş, altı yıla çıkan cumhurbaşkanlığı süresi ve adı Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti olan ülke; sosyal refah program, 2000’de yeni cumhurbaşkanlığı seçimi; Demokratik Sivil Eylemin Koordinasyonu adıyla Chávez karşıtı muhalefetin birleşmesi; halkın desteğiyle bastırılan askeri darbe girişimi

 

Chávez, 2 Şubat 1999 gününden 10 Ocak 2001 gününe dek sürecek ilk dönem cumhurbaşkanlığının ilk beş ayını, anayasal reform işine ve daha fazla devlet fonlarının nasıl sosyal programlara ayrılacağı sorununa ayıracaktı. Cumhurbaşkanı Chávez, eskiyi korumakta direnen güçleri kontrol altına alabilmek için, Kongre’yi (senato ve meclis) çözecek ve yeni anayasayı yapacak halk meclisini oluşturmaya yönelik referandumu yapmadan önce, gücünü pekiştirecek bazı tedbirler alacaktı. Bunlardan birisi, başarısız darbe girişimi (1992) sırasından görevlerinden alınmış olan 37 subayı 11 Nisan 1999 günü görevlerine geri iade etmek olacaktı. Sonuçta, yeni anayasayı yazacak Meclis için referandum, 25 nisan 1999 günü yapılacaktı. Halk, 25 Nisan 1999 günü, üyük bir çoğunlukla sandık başlarına gidecekti... Anayasayı yapmak için seçilmiş olan meclisin üyelerinin yüzde 80 kadarı (131 üye) Chávez’in partisi olan Beşinci Cumhuriyet Hareketi (MVR) mensubu olacaktı. Toplam üyelerin yüzde 95’i Chávez’in partisinden veya O’nu destekleyen partilerden seçilmişlerdi. Yeni seçilmiş olan Anayasal Meclis, birseri kararla, 12 Ağustos gününden 25 Ağustos 1999 gününe dek iktidar gücünü devralacaktı. İktidarı devretmekte direnen Kongre üyeleri, 27 Ağustos günü, polis zoruyla yerlerinden alınacaklardı. Direnen Kongre üyeleri, 28 Ağustos günü, yeni meclis için ayrılacak fonu veto ettiklerini açıklayacaklardı ama, onların vetosu boşuna bir çabaydı... Yeni seçilmiş Anayasal Meclis, 30 Ağustos’tan 9 Eylül gününe dek Kongre’nin tüm gücünü elinden almış olacaktı...    

 

Eylül 1999’da Venezuela, Kolombia yönetimi ile gerilla gurupları arasında arabuluculuk yapacaktı. Savaşan tarafların temsilcileri Venezuela’da toplanacaklardı... Ekim 1999’da, 122 yargıç, yetersizlik ve rüşvet alma suçları nedeniyle görevlerinden alınıp tutuklanacaklardı. Yine aynı ay, iki eski cumhurbaşkanına, Carlos Andrés Pérez’e (1979- 83 ve 1989- 93) ve Jaime Lusinchi’ye (1984- 89) yönelik rüşvet davaları yeniden açılacaklardı...

 

Kasım 1999’da, Anayasal Meclis, cumhurbaşkanlığı süresini 6 (altı) yıla çıkartırken, yeniden seçime de izin verecekti. Sonunda, 15 Aralık 1999 günü, Anayasal meslis, yeni bir referanduma da olanak tanıyarak 368 maddeden oluşan 26ncı yeni anayasayı oylayıp kabuledecekti. Kabuledilen maddelere ülkenin adının değiştirilmesi de dahildi. Venezuela’nın yeni adı, Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti olmuştu... Askeri akademiyi 1971 yılında bitirmiş olan Chávez, daha genç bir subayken,1980 yılında, Bolivarcı İhtilalci Eylem- 200 (MBR- 200) adlı örgütü kurmuştu. Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti adı, o yıllardan beri beslenip gelişmiş olan düşlerin bir ürünü olmalıydı...

 

Yeni yapılan anayasanın maddelerinin 116 tanesi ınsan hakları ile ilgili idi. Özellikle kadınlar ve yerli (indigenous) halk, sözkonusu maddelerle koruma altına alınmaktaydı. Halkın eğitim hakkı, konut hakkı, sağlık hakkı ve gıda hakkı garanti edilmekteydi. Halk referandumu ile politikacıların görevden alınmaları, yönetime açıklık getirilmesi, toplumu bilgilendirme, medyaya katılım, sivil direniş hakkının verilmesi gibi daha birseri reform ile demokratikleşme düzeyi yükseltilmekteydi. Neo-liberal politikalar terkedilerek, sosyalistpaylaşım ve sosyal refah politikaları yaşama geçirilmeye çalışılıyordu. O, sosyal refah programını, Plan Bolivar 2000 olarak adlandırmış ve bu plan için 20.8 milyon dolar ayırmıştı. Bazılarının ifadelerine göre, sözkonusu plan 113 milyon dolara malolmuştu. Sözkonusu plan çerçevesinde, birkısmı deniz ve hava kuvvetlerine ait 70 bin asker, yolları, hastahaneleri tamir etmişler, hastalık kaynağı olan sivrisinek yuvası durgun suları boşaltacak kanallar açmışlar, bedava sağlık hizmeti sunmuşlar, bedava aşı yapmışlar ve ucuz fiyatlarla gıda satışı yapmışlardı.....

 

Yeni anayasanın öngördüğü üzere, Temmuz 2000’de yeni bir cumhurbaşkanlığı seçimi yapılarak Chávez’in ve hükümetinin durumu meşrulaştırılacaktı. Chávez’in bu ikinci dönem başkanlığı, 10 Ocak 2001’den 10 Ocak 2007’ye dek sürecekti. Cumhurbaşkanı bu kez altı yıl için seçilmekte idi ve ülke tarihinde ilk kez Cumhurbaşkanı, ulusal ve bölgesel kongre üyeleri, belediye başkanları ve meclis üyeleri aynı zamanda ve aynı seçimle seçilmekteydiler. Chávez, geçmişe göre çok daha yüksek bir oy oranıyla, yüzde 60’lık bir oranla yeniden cumhurbaşkanı seçilecekti. Ekonomik kriz tamamen sonbulmuş değildi ama, bu seçimdeki oy dağılımı, yoksul halkın ve orta sınıfların büyük kısmının Chávez’in programından memnun olduklarını göstermekteydi. O, kapitalizmi bütünüyle yoketmeye kalkışmadan bir sosyal program uygulamaya çalışmıştı ve bunda başarılı olmuştu... Diğer yandan Chávez’e yönelik muhalefet te gelişmekte idi. Aynı yılın, 2001’in sonlarına doğru muhalefet, Coordinadora Democrática de Acción  Civica (CD, Demokratik Sivil Eylemin Koordinasyonu) adlı bir örgütlenmenin çatısı altında birleşecekti. CD’nin çatısı altında muhalif politik partiler, yazılı ve görsel basının önemli birkısmı, Merkezi İşçiler Birliği adlı sendika gibi örgütler toplanmışlardı... Chávez, 2002 yılında, ciddi bir askeri darbe girişimini halkın desteğiyle atlatabilecekti...

 

Chávez, bir Marksist değildi ama, Marksizm’e karşı olan bir anti-komünist te değildi. O, Chávez, bu konudaki düşüncelerini, “Ben bir Marksist değilim ama, anti-Marksist’te değilim. Ben bir komünist değilim ama, anti komünist te değilim.”, diyerek açıkça ifade etmişti. Yine Chávez, 2009 yılında ulusal meclis te yapmış olduğu konuşmasında, “Ben, Jesus Krist’in (İsa’nın) düşüncelerini izleyenler ve Amerika’nın kurtarıcısı Simón Bolívar derecesinde bir Marksistim.”, demişti. Bu cümlesi ile O, muhtemelen, Yahudi tapınağındaki tefeciliğe başkaldırmış olan İsa’nın haksızlıklara, sömürüye, baskıya karşı olan düşünce yapısına vurgu yapmak, ilk paylaşımcı Hristiyan komünlerine vurgu yapmak istemişti. O, ülkedeki gerçek Hristiyanların İsa’nın haksızlıklara karşı düşünceleri yönünde yürümeleri gerektiğinin ve ABD emperyalizminin baskılarından kurtulabilmek için Bolívarcı reformları desteklemek gerektiğinin altını çizmişti...

 

Marksist edebiyattan birçok kitabı okumuş olduğu bilinen ve çok zeki bir insan olduğu rahatça anlaşılan Chávez, sözkonusu konuşmaları ile hem Marksist çevrelere ve hem de yoksul Hristiyan halka umut vermekte, her iki tarafın da desteğini büyük ölçüde almakta idi... Diğer yandan, tarih sahnesine Marks-Engels’den çok kısa bir süre önce çıkmış olan Simón Bolívar’ın da bir Marksist olabilmesi olanaksızdı ama, yapmış olduğu birtakım işler, Latin Amerika’yı İspanyol sömürgeciliğinden kurtarabilmek için vermiş olduğu savaş, haksızlıklara ve köleliğe karşı oluşu, O’nun Marksist ve ayrıca anti-emperyalist idealler ile birleşen yanları idi. Fakat yine de O, Simón Bolívar, İspanya’nın baskısından kurtulmak isteyen “Creole” adlı yerli aristokrasinin bir mensubuydu ve İspanya’ya karşı yürütülmüş olan savaşın birinci derecedeki motivasyonu bu yeni varlıklı aristokrasinin tüm zincirlerinin kırabilmesi idi. Bu aristokrasi, verdiği savaşta, halkın desteğini alabilecek kadar “özgürlükçü” ve “eşitlikçi” olmak zorundaydı... Zaten, dönemin tarihi süreçleri içinde yaşanmış olan da, üç aşağı beş yukarı heryerde böyleydi. Örneğin, Polonya aristokrasisi Polonya’nın özgürlük savaşına önderlik etmişti vs... Sadece halkın, üretenlerin, yoksulların kurtuluşları için ortaya atılan aydınlar, daha ileri dönemlerde, endüstri toplumlarında, proleteryanın doğuşu ile ortaya çıkacaklardı...

 

Chávez, Marksizm’den, Leninizm’den ve Latin Amerika’da çok güçlü etkileri olan Troçkizm’den etkilenmiş bir karakter olmakla birlikte, bu etkilenmiş olduklarından birisi olarak veya bir Hristiyan olarak politika sahnesine çıkacak olsa, toplumun çok önemli birkısmını karşısında bulabilirdi. Çok zeki bir insan olarak Chávez, tüm bunları “Bolivarcı sosyalizm” söylemi içinde birleştirerek hem kendi toplumunun yoksullarının ve orta sınıflarının ve hem de dünyanın ezilen milletlerinin desteğini arıyacaktı... Chávez, eşitlikçi sosyalizm düşüncesi ile asıl hayranlık duyduğu bağımsızlıkçı Bolivarcılık düşüncesini ve Hristiyan eşitlikçiliğini birbirlerine bağlamaya çalışınca, hem değişik renk tonlarındaki sosyalistlerin ve komünistlerin ve hem de yoksul Hristiyan halkın desteğini alabilmişti. Fakat şüphesiz asıl olan, tüm söylemlerin ötesinde pratikte halkın yararına yapılacak işler ve halkın yaşam kalitesinin yükseltilmesi idi...

 

7- g) Chávez’in ABD’yi rahatsız eden iç ve dış politika atılımları, millileştirmeler, Kuba, Rusya, Çin, ASEAN ülkeleri ve İran ile gelişen ilişkiler; Amerikancı darbe girişiminin ardından Rusya’dan ve İspanya’dan alınan silahlar; Chávez’in Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yapmış olduğu konuşma; 11 Eylül 2001 provokasyonunun ardından ABD tarafından toplantıya çağrılan Rio Paktı’na katılmayan ve Afganistan bombardımanı sırasında Afgan halkının yaşadığı kıyımla ilgili gerçekleri açıklayan Chávez; sağlık hizmetleri için Kuba ile işbirliği ve yoksullara ev; venezuela’da ve dünya da Kubalı sağlıkçılar

 

Chávez’in elinde herşeyi bir anda düzeltebilecek sihirli bir değnek yoktu. Ekonomik kriz halen sürmekteydi ama, Chávez’in mücadelesi de artarak sürecekti. Chávez, Ağustos 2000’de, Suudi Arabistan’ı, Irak’ı ve Libya’yı ziyaret edecekti. Eylül 2000’de OPEC’in üst liderleri Karakas’ta toplanacaklardı. Toplananlar, ortak bir bildiri hazırlayacaklar ve beş yıl içinde yeniden toplanmaya karar vereceklerdi. Kastro ile Chávez, 26 Ekim 2000 günü buluşacaklar ve bazı Küba ürünleri karşılığı, yani mal karşılığı Küba’ya tankerlerle petrol servisi yapma konusunda anlaşaçaklardı... Chávez, 14 Mayıs 2001’de, Rusya’yı, İran’ı, Hindistan’ı, Bengaldeş’i, Çin’i, Malezya’yı ve Endonezya’yı ziyaret edecekti. O’nun, ABD baskısına karşı alternatif uluslararası ilişkiler ve dayanaklar aradığı ortadaydı. Değişim çabası içinde olan Venezuela’nın, Washington’dan, uluslarüstü tekellerden, petrol devlerinden gelecek saldırıları başka türlü göğüsleyebilmesi olanaksızdı...

 

Venezuela, 2000’li yılların başında, dünyanın beşinci büyük ham petrol ihracatcısı ülke idi ve toplam ihracatının yüzde 85 kadarını petrol oluşturmaktaydı. Bu endüstrinin büyük kısmı özelleştirilmişti ve ABD şirketlerinin kontrolu altındaydılar. Chávez yönetimi, ülkenin doğal kaynaklarını yabancı şirketlerin kontrolundan çıkartıp, devletin petrol şirketi Petróleos de Venezuela S.A. (PDVSA) bünyesinde toplamaya karar verecekti. Sonuçta, 2001 yılında çıkartılan Hydrokarbon Yasası ile bu kaynaklar üzerinde kontrol sağlanacaktı. Yabancı petrol şirketleri üzeindeki kontrolu, vergileri arttırarak ve PDVSA’nın yabancı şirketlerle ortaklığını sağlayarak, karma şirketler oluşturarak gerçekleştireceklerdi. Sonuçta, 2006 yılında yapılan 32 anlaşma ile yabancı şirketlerin hisselerinin yüzde 51’i PDVSA’nın kontrolu altına girecekti. Şirket yöneticilerinin çoğunluğu’da Chávez yönetimine yakın olanlarla değiştirilecekti... Chávez’in sözkonusu millileştirme politikası, Washington ve W. Bush bağlantılı muhalefeti harekete geçirecekti. Ülkede Chávez karşıtı grevler, gösteriler kışkırtılacaktı. Chávez’e karşı Nisan 2002’de yapılan CIA bağlantılı darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlanacaktı...

 

Chávez’in ABD’nin “terörizme karşı savaş” yalanına ve Afganistan’a yönelik saldırısına karşı çıkmasının ardından, ABD’nin Venezuela elçisi, en güçlü işadamları ve bazı generallerle temasa geçmişti. Böylece elçi, Chávez’e yönelik komplonun hazırlıklarını yapmıştı... Birtakım güç sahibi generallerin öncülük ettiği ve 19 insanın yaşamına malolan ve 110 kişinin de yaralanmasına neden olan darbe girişimi, 11 Nisan 2002’de başlamıştı. Amerikancı darbe girişimi, Chávez’e sadık güçler tarafından 14 Nisan 2002 günü bütünüyle kontrol altına alınmıştı. Önceden Chávez ile birlikte olan Raúl Baduel adlı bir general ihanet etmişti. Aynı darbe girişiminin bir parçası olarak, Pedro Carmona adlı öndegelen bir işadamı, kendisini ülkenin cumhurbaşkanı ilanetmişti... Chávez’e sadık birlikler, halkın, özellikle de yoksul gecekondu halkının büyük desteği sayesinde bu Amerikancı darbeyi bastırabilmişti. Çoğunluğu gecekondu muhitlerinden bir milyonu aşkın insan, darbe girişimi sırasında başkanlık sarayına yürümüştü. Milyonlar, Chávez’e bağlılıklarını göstermişler, O’nu korumuşlardı...

 

Rejime yönelik bu Amerikancı saldırının ardından Chávez, Rusya’dan 100 bin AK-47 (Kalashnikov Model 1947) piyade silahı ve bir miktar helikopter satın alacaktı. O, Brezilya’dan ise hafif saldırı ve eğitim uçakları satınalacaktı. Chávez, 2 milyar dolar ödeyerek Kasım 2005’de İspanya’dan 12 askeri uçak ve devriye botları satınalarak ordusunu güçlendirecekti. Yine O, ordudaki birlik sayısını da arttıracaktı... (II. Dünya Savaşı’na katılmış Mikhail Timofeyevich Kalashnikov tarafından geliştirilmiş olan AK-47, sonderece etkili bir yakın muharebe silahıdır. AK-47, karmaşık olmayan mekanik yapısı nedeniyle hertürlü doğa koşulunda tutukluk yapmadan rahatça çalışabilir ve dakika da 600 mermi atabilir. Hem yarı otomatik ve hem de tam otomatik olarak işleyen AK-47, kabzası kapatılarak kalçadan da ateş edilebilir. Kent, orman ve açık arazilerdeki çatışmalarda kullanılmaya elverişli olan ve 7.62 mm capında mermi atan bu silahın kesin öldürücü mesafesi 600 metredir. Aynı silahın daha gelişmiş bir versiyonu olan AKM, 1980 yılında birliklere dağıtılmaya başlanmıştır... Kalashnikov, dünyadaki tüm çatışmalarda en yaygın olarak kullanılan silahtır...)

 

Chávez, 20 Eylül 2006 günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantısında yapmış olduğu konuşma sırasında, ünlü ABD’li aydın Noam Chomsky’nin “Hegemonya veya Hayatta Kalma: ABD’nin Emperyalist Stratejisi” (Hegemony or Survival: America’s Quest for Global Dominance, US, Metropolitan Books, 2003) adlı kitabını elinde tüm katılımcılara gösterip tavsiye ederek ve bu kitabı kaynak olarak kullanarak özetle şunları söyleyecekti: “(...) ABD emperyalizminin hegemonyacı kurumları insanlığı tehdit etmektedir. Sizi bu tehlikeye karşı uyarmayı sürdüreceğiz. Amerikan halkına ve dünyaya, başlarının üzerinde bir kılıç gibi sallanan bu tehdidi durdurma çağrısında bulunuyoruz... (...) Bu kitap, ingilizce, rusça, arapça ve almanca yayınlandı. Bu kitabı öncelikle okuması gerekenler, ABD’deki kardeşlerimizdir. Çünkü, onlara yönelik tehdit, tam da evlerinin içindedir. Şeytan şu anda evde. Ve şeytan dün buraya geldi. Tam buraya geldi (Chávez, ironik konuşmasını güçlendirecek biçimde haç işareti yapar.) Bugün hala kükürt kokusu alabiliyorum. Bayanlar baylar, dün, ABD başkanı, şeytan diyerek sözettiğim beyfendi, dünyanın sahibi imişçesine bu kürsüden konuştu. Gerçekten dünyanın sahibi imişçesine! Bir psikiyatr çağırmalı ve ABD başkanı tarafından dün yapılmış olan konuşmayı analiz ettirmeliyiz...” Konuçması daha uzun süren Chávez, ABD’nin bazı terör suçlarını sayarak, dünyanın emperyalist tehditlere karşı korunması gerektiğinin altını çizmiştir... (bak: Hugo Chávez’in 20 Eylül 2006 Günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Yaptığı Konuşma, http://sinbad.nu/chavezbush.htm)

 

Chávez’in yukarıda sadece bir bölümü verilmiş olan konuşması, O’nun ABD emperyalizmine, ABD’nin dünya çapındaki terör eylemlerine yönelik tek çıkışı değildi. O, ABD yönetimlerinin dünyadaki her saldırganlığını ve bunun sonuçlarını Venezuela medyası ile halkına ve dünyaya duyurmaya çalışacaktı... Daha önce de yazılmış olduğu gibi, Afganistan’a karşı saldırı için bahane yapılan provokatif 11 eylül 2001 olayının ardından ABD, Rio Paktı’nı yeniden anımsayıp, 21 eylül 2001 günü bu örgütü toplantıya çağırmıştı. Rio Paktı’na üye 23 ülkenin Dışişleri Bakanları, “uluslararası terörizm” sorunlarını tartışmak bahanesiyle Washington’da toplanmışlardı. Latin Amerika ülkelerinden, “terörizme karşı savaş”ında ABD’ye destek vermeleri istenmekteydi. Venezuela’nın devrimci cumhurbaşkanı Chávez, ABD’nin tüm baskısına karşın bu zirveyi reddedecek ve başlatacağı savaş için W. Bush yönetimine karşı çıkacaktı. ABD yönetimi, kendi tezgahı olan 11 Eylül 2001 saldırısını ve her an tutuklayabileceği halde özgür bırakmış olduğu CIA yetiştirmesi Usame Bin Laden’i bahane ederek Afganistan halkına saldırdığı ve zaten alabildiğine yıkılıp yoksullaşmış Afganistan’ı “halı bombardımanı”na tuttuğu sırada, Venezuela televizyonları, ABD’nin bombardımanları sırasında öldürülen Afgan çocuklarını göstereceklerdi. Venezuela yayın organları, “ABD’nin suçsuz insanların katliamını durdurması gerektiğini”, haykıracaklardı. Chávez, Filistin halkının mücadelesini güçlü biçimde desteklerken, Venezuela medyası, ABD emperyalizminin ve siyonist ırkçı İsrail’in yıkıcı saldırganlıkları ile ilgili gerçekleri açıklamayı sürdürecekti...

 

Chávez, yine 2006 yılında, Venezuela’nın Birleşmiş Milletler Güvenlük Konseyi’nde sürekli olmayan bir üyelik elde edebilmesi için çaba sarfedecekti. Bazı basın haberlerine göre, eğer Çin, Venezuela’nın Güvenlik Konseyi’ne geçici üye olmasına yardımcı olursa, Chávez, Çin’in ham petrol ihtiyacının yüzde yirmisini sağlamayı garanti etmekteydi... Fakat Chávez’in bu girişimi başarılı olmayacaktı. Latin Amerika adına Panama, ABD’nin desteği ile Güvenlik Konseyi’nde bir yer elde edecekti. Neredeyse ABD’nin bir eyaleti konumundaki, ABD’nin kuklası konumundaki Panama’ya verilen bu hak, dünyamızın ne ölçüde anti-demokratik olduğunun en somut kanıtlarından birisi idi. ABD’nin şemsiyesi altında Birleşmiş Milletler kurulurken de, II. Dünya Savaşı sırasında Sovyetler Birliği’nden sonra en çok kayıp vermiş olan Polonya kuruluş toplantısına davet edilmezken, Nazi savaş suçlularına kucak açmış Arjantin, kurucu üyeler arasında yerini almıştı...

 

Kuba ile, Fidel Kastro ile politik bağları güçlendiren Chávez, ikinci dönem cumhurbaşkanlığı (10 Ocak 2001- 10 Ocak 2007) sırasında, yaptığı anlaşma ile, Kuba’ya ayrıcalıklı fiyatla günde 53 bin varil petrol vermeyi garanti edecekti. Buna karşılık olarak Kuba’da, Venezuela’ya 20 bin eğitilmiş hekim ve hemşire yollayacaktı. Süreç içinde, 2004 yılında yapılan ALBA anlaşmasının ardından, Venezuela’nın Kuba’ya yolladığı petrol, günde 96 bin varile çıkacaktı. Buna karşılık, 40 bin Kubalı hekim ve öğretmen Venezuela halkına hizmet verecekti... Chávez, 2005 yazında, Kuba’nın Latin Amerika Tıp Okulu ilk mezunlarını verdiğinde, Kuba’da ikinci bir tıp okulu kurma kararı alacaktı. Sözkonusu projenin maliyeti 20 ile 30 milyar dolar civarında idi ve 100 bini aşkın hekimin en yoksul güneyde çalışması hedeflenmekteydi. Gelecek on yıl içinde Latin Amerika’dan ve Karaibler’den en az 30 bin yoksul öğrencinin sözkonusu yeni okulda eğitim görmesi hedeflenmekteydi... Chávez, iki milyon ev ve apartman dairesi inşa ettirtirtecek ve bunları yoksul halka dağıttıracaktı. Yine O, yüzlerce klinik, hastahane, sağlık merkezi kurdurtup, buralarda halkın bedava bakımını sağlayacaktı. Gençler, sağlık eğitimini bedava alacaklardı...

 

Martin Garat’ın raporuna göre, Kuba toplumunun diğer halklara yönelik hekim yardımı, daha birçok Latin Amerika, Afrika ve Asya ülkelerinde sürmektedir. İsveç- Kuba Derneği’nin (Svensk- Kubanska Förenindgen) 2020/ 1 tarihli “Kuba” dergisindeki verilere göre, 1998 yılından beri 103 ülkeden 31 bin öğrenci Kuba’da tıp eğitimi almıştır ve almaktadır. Tıp dalında Kuba’da eğitim almış 400 bin uzman, 1960 yılından beri 165 ülkede hizmet vermektedir. Kubalı gönüllüler değişik ülkelerde 2.6 milyon doğum yapmışlar, 9.1 milyon tıbbi müdahale gerçekleştirmişler ve 112.8 milyon kişiye aşı yapmışlardır... Kubalı sağlık görevlileri, tamamen karşılıksız, bedava hizmet vermelerine karşın, Kubalı doktorları istemeyen çevreler de vardır. Sağcı faşist güçler ne ölçüde öfkelenirlerse öfkelensinler, yoksullar ancak bu şekilde sağlık yardımı alabilmektedirler... Armando Garrido şunları söylemektedir: “Günümüzde 30 000 kübalı hekim ve sağlıkçı, yaklaşık 70 değişik ülkede çalışmaktadır . Tüm politik amaçların ve görüşlerin dışında gereksinim duyan herkese sağlık yardımı sunmaktayız. Örneğin, önceki yıl (2005) gerçekleşmiş olan felaketin hemen ardından yardım amacıyla New Orleans’a 1 500 hekim yollamak istedik ama, bu ikramımız ABD yönetimi tarafından geri çevrildi.” Ayrıca hemen belirtmek gerekir ki, dünyanın heryerinden ve özellikle yoksul ülkelerden binlerce öğrenci, karşılıksız burs alarak Küba’da tıp eğitimi görmektedirler. Küba yönetiminin onlardan tek isteği, kendi ülkelerine dönüp yoksullara tıp hizmeti vermeleridir...

 

Armando Garrido’ya ait “30 000 kübalı hekim” verisi, 2006 yılına ve öncesine aittir. Günümüzde, 2019 yılı itibariyle dünyanın değişik ülkelerinde yoksullara hizmet veren Kubalı sağlıkçı sayısı 200 bine ulaşmıştır. Diğer yandan, anımsanacağı gibi, 2005 yılında yaşanmış olan kasırga felaketi nedeniyle ve vaktinde tedbir alınmamış olduğu için, halkının ezici çoğunluğu Afrika kökenli siyahlardan oluşan ve caz müziğinin merkezi sayılan New Orleans, sular altında kalmıştı. W. Bush yönetimi yardım yollamakta geciktiği için, yaşanamaz hale gelmiş olan kentte açlık, hastalıklar ve yağma başlamıştı. Binlerce kişi kaybolmuş veya ölmüştü. Aynı nedenle W. Bush yönetimi ağır eleştiri oklarının hedefi olacak ve ırkçılıkla suçlanacaktı... (Ayrıca bak: Bolivya’da Kübalı Hekimler, http://www.sinbad.nu/kubalihekim.htm)

 

7- h) ABD’nin “Amerika Serbest Ticaret Alanı” projesine karşı “Bizim Amerikamızın Halkları İçin Bolivarcı Birlik” veya ALBA, yoksul köylülere toprak; Venezuela’dan atılan CIA bağlantılı misyoner örgütü “New Tribes Mission”; ortak askeri güç oluşturma düşü ve giderek ABD’nin bir numaralı hedefi haline gelen Venezuela 

 

Chávez için 2004 yılı yeniden bir sınanma yılı olacasktı. Muhalefet, cumhurbaşkanlığı referandumunun yenilenebilmesi, Chávez’in devrilebilmesi için seçmen sayısının yüzde yirmisi kadar imzayı toplayıp, yeni bir referandumun olup olmaması için seçim talep edecekti. Halkın yüzde 70 kadarının katıldığı seçimi, Chávez’in başknlığının yeniden referanduma sunulmasına karşı olanlar kazanacaktı. Oylar, yüzde 59 oranında bir çoğunlukla, “yeni referanduma gerek yok”, olarak çıkmıştı. Yeni referandum talebine yüzde 59 oranında “hayır” oyu çıkacak ve Chávez yanlıları kazanacaklardı. Bu seçim, Karter Merkezi (Charter Center) ve OAS (Organization of American States) tarafından gözlenecekti. Gözlemci yollamış olan örgütler Chávez karşıtı idiler ama, yine de gözlemciler, seçimin dürüst ve açık olduğunu, yani hilesiz hurdasız olduğunu rapor edeceklerdi...

 

Venezuela ve Kuba, 2004 yılının son ayında, “Bizim Amerikamızın Halkları İçin Bolivarcı Birlik” (Alianza Bolivariana para los Pueblos de Nuestra América, ALBA) adlı ekonomik, sosyal anlaşmayı yapacaklardı. ALBA’nın amacı, Latin Amerika ve Karaib ülkelerinin ekonomik bütünleşmelerini sağlamak, ABD’nin önderliğindeki Amerika Serbest Ticaret Alanı (Free Trade Area of the Americas, FTAA) karşısında bir alternatif oluşturabilmekti...

 

Ulusal kaynakların millileştirilmelerinin ve yabancı petrol şirketleri dahil tüm petrol endüstrisinin devlet şirketi PDVSA’nın kontrolu altına alınmasının ardından Hugo Chávez, 10 Ocak 2005’de yapılan tarım reformu çerçevesinde yoksul köylülere toprak dağıtımı yapacaktı. Geçmişte, 1998’de yapılmış olan sayıma göre, Venezuela’nın tarım arazilerinin yüzde 60 kadarı, nüfusun yüzde birinden daha azının elinde idi... Polis eşliğinde gelen devlet görevlileri, kişilere ait devasa sığır çiftliklerini yoksul çiftçiler arasında paylaştıracaklardı. Paylaştırılan, 32 bin acre büyüklükteki ranch (devasa sığır şiftliği) idi (acre bir ingiliz ölçüsüdür. 1 acre= 0.4 hektar etmektedir). Dağıtılan 32 bin acre, 12 800 hektar (12 milyon 800 bin metre kare) büyüklüğündeki bir alana tekabül etmekteydi. Dağıtılan toprakların arasında, en büyük biftek üreticisi İngiliz şirketi Vestey Group Ltd.’ye ait 67 bin acre toprak ta vardı. İngiliz şirketi, 26 bin 800 hektar, ya da 26 milyon 800 bin metre kare büyüklükteki bu alabildiğine geniş alanı, 1830 yılından beri elinde tutmaktaydı... Aynı yılın Ekim ayında Chávez, “Indian” denen yerli (indigenous) halkın, yerli kabilelerin arasında çalışan Amerikalı “New Tribes Mission” adlı misyoner örgütünü, CIA bağlantılı olmaları ve emperyalist propoganda yapmaları nedeniyle ülkeden atacaktı. Aynızamanda O, Chávez, 6 800 kilometre kare büyüklüğündeki Amazon arazisini, geri alınamaz kaydıyla bölgenin yerli (indigenous) halkına verecekti. Karara göre, bu topraklar asla satılamazlar veya alınamazlar idi. Bu karar, yerli (indigenous) halkın haklarını koruma konusunda bir devrimdi...

 

Amerika Serbest Ticaret Alanı (FTAA), Kuba hariç kıtada varolan ülkeler arasındaki tüm ticari engelleri ortadan kaldırmayı öngörmekteydi. Bu girişim, ABD, Kanada ve Meksika arasında 1992’de kurulmuş olan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (North American Free Trade Agreement, NAFTA) adlı üçlü birliğin devamı, tamamlayıcısı gibi idi. Hesaba göre, FTAA’ya, Kuzey, Orta ve Latin Amerika içindeki 34 ülke dahil olacaktı. Anlaşma 1994 yılında yaşama geçirilmeye başlanacaktı ve öngörüye göre 2005 yılında tamamlanacaktı. Fakat, Venezuela, Arjantin, Bolivya ve Brezilya, sözkonusu anlaşmanın içeriğine itiraz edeceklerdi. Bu ülkeler, Latin Amerika’nın birliğini, bütünleşmesini, ABD’nin dışında tamamlamasını istiyorlardı. Bunda da haksız sayılmazlardı. Amerika Serbest Ticaret Alanı planı çerçecesinde ülkelerin tüm sınırlarını ABD merkezli uluslarüstü tekellere açmaları demek, halklarına ait tüm yerüstü ve yeraltı kaynaklarının açımasızca yağmalanması, yoksulluğun ve toplumsal sorunların katlanarak artması, ABD emperyalizmi boyunduruğunun daha da sıkılaşması, kölelik zincirlerinin güçlenmesi anlamına gelmekteydi...

 

Amerika Serbest Ticaret Alanı adı verilen tuzağa direnişte, Bolivya Cumhurbaşkanı Evo Moralaes’in, Arjantin’in o yıllardaki Cumhurbaşkanı Nestor Kirchner’in ve Brezilya’nın yine o yıllardaki Cumhurbaşkanı Lula da Silva’nın desteğini almış olan Hugo Chávez başı çekecekti. Görülmüş olacağı gibi, ABD yönetimlerinin Latin Amerika ülkelerinin iç politikalarına yoğun müdahalelerinin ve Venezuela’yı bir numaralı hedef olarak seçmelerinin başlıca nedenlerinden birisi de, Orta ve Latin Amerika’nın kaynaklarını daha kolay elde edebilmek, bu yoldaki tüm engelleri temizleyebilmek içindi. Venezuela’da, Brezilya’da, Arjantin’de ve diğer ülkelerde sürmekte olan iktidar kavgalarının gerisindeki belli başlı gerçek buydu ve budur...

 

Sonuçta, Amerika Serbest Ticaret Alanı projesi 2004 yılında rafa kaldırılacaktı. Yerine, 2004 yılında, ABD ve altı ülke, Honduras, El Salvador, Guatemala, Nikaragua, Kosta Rika, Dominik Cumhuriyeti “Merkezi Amerika- Dominik Cumhuriyeti Serbest Ticaret Anlaşması” (“Central American- Dominican Republic Free Trade Agreement”) adlı bir anlaşma imzalayacaklardı. Bir ölçüde Nikaragua’yı ayrı tutacak olursak, ABD’ye direnemeyecek kadar yıkılmış olan bu ülkeler hernekadar tüm kapılarını ABD merkezli tekellere açıyor olasalarda, karşılığında daha fazla yoksullaşmaktan ve aşağılanmaktan başka birşey elde edemeyeceklerdi. Günümüzde TV kameralarında da gözüktüğü gibi, daha da yoksullaşmış olan Orta Amerika ülkelerinden akın akın ABD sınırlarına gelen ve sınırı geçerek şansını ABD’de aramayı deneyen yoksullar, karşılarına dikilen duvarlar, tel örgüler ve polis gücüyle durduruılmaktadırlar. ABD merkezli tekeller tarafından tüm kaynakları sömürülen ve yoksullaştırılan bu insanlara ABD’nin sınırları kapalıdır... İleride, 2007 yılında Nikaragua’da ALBA’ya katılacaktı...

 

Amerika Serbest Ticaret Alanı projesine bir alternatif olarak gelişen ALBA için ilk adımı atmış olanlar, Venezuela ve Kuba, ekonomilerini birleştirmeden ABD merkezli uluslarüstü tekellerin saldırılarına karşı koyamıyacaklarını biliyorlardı. Kısa süre içinde ALBA’nın üye sayısı artacaktı. Evo Morales önderliğindeki Bolivya, 2006 yılında; Daniel Ortega liderliğindeki Nikaragua, 2007 yılında; Karaib Denizi’ndeki Dominica, 2008 yılında; Karaib Denizi’nin doğusundaki Saint (Aziz) Vincent ve the Granadines, 2009 yılında; Karaib Denizi’nin doğusundaki Antigua ve Barbuda, 2009 yılında; Karaib Denizi’nin doğusundaki Saint (Aziz) Lucia adası, 2013 yılında; Karaib Denizi’ndeki Grenada, 2014 yılında; Karaib Denizi’ndeki küçük Saint (Aziz) Kitts ve Nevis adası, 2014 yılında ALBA’ya üye olacaklardı. Bu -çoğu oldukça küçük- on ülkenin dışında, Haiti, İran ve Suriye, ALBA’ya gözlemci olarak katılacaklardı. Honduras 2009, Ekvador ise 2018 yılında birliği terkeden ülkeler olacaklardı...

 

Sözkonusu birlikteki bazı ülkeler küçük te olsalar, böyle bir birlik çok önemli ve ABD emperyalizmi için oldukça rahatsız edicidir. ABD yönetiminin Latin Amerika’da bir numaralı hedef olarak Venezuela’yı seçmiş olması, ALBA adlı birliğin en güçlü ekonomisinin petrol üreticisi Venezuela olmasından kaynaklanmaktadır. Venezuela çökertilir, Venezuela petrolleri yeniden ABD merkezli uluslarüstü tekellere açılırsa, ALBA’da kolayca çökertilebilir. Üye ülkelerin aralarındaki ticarette ABD doları kullanmadıkları ALBA çökertilirse, Latin Amerika ve Karaib halklarının köleliğe başkaldırı süreçleri de durdurulabilir ve bu halklar yediden kölelik zincirleri ile bağlanabilirler... ABD emperyalizminin belli başlı yolgöstericilerinden Henry Kissinger, “Petrolü kontrol ederseniz, milletleri kontrol; gıdayı kontrol ederseniz halkları kontrol edersiniz.” (“Control oil and you control nations; control food and you control the people.”), demektedir. Petrolün ve doğal gazın yerini tam anlamıyla alabilecek yeni enerji kaynakları bulununcaya dek bu söz geçerliliğini koruyacaktır. Latin Amerika ülkelerini daha kolay kontrol edebilmek için de, ABD’nin öncelikle Venezuela’nın yurtsever Bolivarcı yönetimini yıkması ve Vezezuela petrolleri üzerinde tam bir denetim kurması gerekmektedir...

 

Bir de, 1980’de Montevideo Anlaşması ile kurulmuş ve Mart 1981’de yürürlüğe girmiş olan “Latin-Amerika Birleşme (Bütünleşme) Ortaklığı” (ASOCIACIÓN LATINIO-AMERICANA DE INTEGRACIÓN, ALADI) diye 11 (onbir) Latin Amerika ülkesinden oluşan bir birlik vardı. Üç farklı ekonomik gelişmişlik katagorisi içinde değerlendirilen bu ülkelerden Arjantin, Brezilya ve Meksika, en gelişmiş olanlar; Şili, Kolombia, Peru, Uruguay, Venezuela, ikinci derecede gelişmiş olanlar; Bolivya, Ekvador ve Paraguay ise en az gelişmiş olanlar arasında değerlendirilen ortaklar içinde idiler. Sözkonusu ülkelerden Paraguay, Brezilya, Uruguay ve Arjantin, 1991 yılında, “Mercado Común del Cono Sur” (Mercosur) adlı bir ortak pazar kurmuşlardı. Mercosur adlı ortak Pazar, ABD’nin egemenliğine karşı oluşturulmuş bir bütünleşme çabası, bir direniş aygıtı idi... Hugo Chávez, 4 Temmuz 2006’da, Venezuela’yı Mercosur adlı birliğe dahil edecekti. Daha önce yazmış olduğum gibi, Venezuela, 5 Temmuz 1811’de bağımsızlığını ilanetmişti ve 5 Temmuz günü ülkede bağımsızlık günü olarak kutlanmaktaydı. Venezuela’nın Mercosur’a girmesinden bir gün sonra, 5 Temmuz bağımsızlık gününde Chávez, Mercosur üyeleri olan Brezilya, Arjantin, Uruguay ve Paraguay’a, bölgenin güvenliği için Venezuela ile birlikte ortak askeri güç oluşturma teklifini yapacaktı...

 

7- i) Daha yüksek oy oranıyla yeniden cumhurbaşkanı seçilen Chávez; emperyalist sabotajlar; ABD’nin Venezuela’ya silah ambargosu ve ABD askerlerinin Venezuela’dan atılmaları; Belarus ve Çin ile gelişen ilişkile ve Rusya’dan alınan yeni silahlar; sayıları birbuçuk milyonu bulan milis gücünün kurulması; yeni millileştirmeler; IMF’den ve Dünya Basnkası’ndan çekilen Chávez; anayasa değişiklikleri ve merkez bankası üzerinde artan kontrol; Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nin (PSUV’un) kuruluşu ve artan ABD tehdidi

 

Venezuela’da 3 Aralık 2006 günü yapılan seçimlere yüzde 78 gibi yüksek bir oranla katılım olacaktı. Chávez, oyların yüzde 63’ünü alarak yeniden cumhurbaşkanı seçilecekti. Bu, bir önceki seçime göre daha yüksek ve genel olarak oldukça yüksek bir orandı. Chávez’in zaferinden üç gün sonra, 5 Aralık 2006 günü, ülkenin en büyük rafinerisine petrol sevkeden boru hattında üç patlama olacaktı. Boruya, farklı noktalarda çok güçlü bir askeri patlayıcı olan C-4 yerleştirilmiş olduğu anlaşılacaktı. Emperyalist ajanlar boş durmuyorlar, Chávez’in ve partisinin çabalarını sabote edebilmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Sabotajlar sürecekti... Daha önce, 2001 yılında çıkartılmış olan hydrocarbon yasası gereği, petrol üretiminin çoğunluğu devlete ait şirketler aracılığıyla dışarıya taşınmalı idi ve 1 Ocak 2006 günü çıkartılan yasa ile petrol alanlarında faaliyet gösteren 32 özel şirket devletleştirilmişti... Aynı yılın Nisan ayında Chávez, İtalyan devletine ait hydrokarbon holdingi ENI’nin ve Total SA adlı bir Fransız şirketinin kullandığı petrol alanlarına elkoyacaktı. Yine aynı yılın 10 Nisan günü, Kuba ve Venezuela, Kuba’da yarım kalmış Sovyet rafinerisini tamamlamak ve bu rafineriye Venezuela’dan petrol sevketmek konularında anlaşma imzalayacaklrdı... Hugo Chávez’in üçüncü dönem cumhurbaşkanlığı, 10 Ocak 2007 günü başlayıp, 10 Ocak 2013 gününe dek sürecekti. Halkın desteğini çok daha güçlü biçimde arkasına almış olan Chávez, bu üçüncü dönemde daha köklü reformlar yapacaktı.

 

Washington’da Chávez’e karşı boş durmuyordu. Washington’un efendileri, Mayıs 2006’da, Kuba ve Iran ile olan yakınlaşması ve komşu ülke Kolombia’da yürütülen gerilla savaşı karşısında sessiz kalması gerekçeleri ile Vezezuela’ya yapılan tüm silah satışlarını durduracaklardı. Sözkonusu ABD ambargosundan iki gün sonra, 17 Mayıs 2006 günü Libya’yı, Muammer Gaddafi’yi ziyaret eden Chávez, Gaddafi ile petrol gelirleri üzerine konuşacaktı. Chávez, aynı ay Rus savaş uçakları satınalmaya karar verecekti... Yine Chávez, 24 Temmuz 2006 günü Belarus (Beyaz Rusya) lideri Lukashenko ile görüşecek ve ikili askeri- teknik bütünleşme anlaşması imzalayacaktı. Ekonomik ve diğer alanlarda stratrjik ortaklık olarak tarif edilen bu ikili anlaşmaya göre, 2005 yılında 16 milyon doların biraz altında olan ticaret hacmi yükseltilecekti... Yine aynı yıl, 27 Temmuz 2006’da, Rusya’nın ilgili kurumu, Venezuela’ya 24 askeri uçak ve 53 helikopter satıldığını duyuracaktı. Bundan iki gün sonra, İran ve Venezuela, karşılıklı destek duyurularını yapacaklardı. Aynı ayın son gününde Vietnam’ı ziyaret eden Chávez, emperyalizme karşı vermiş olduğu savaş nedeniyle bu ülkeyi övecek, petrol ve gaz endüstrilerini geliştirebilmeleri için onlara yardım yapacağını duyuracaktı...

 

ABD’nin Venezuela’ya silah satışlarını durdurması hamlesi ve Chávez’in önderliğindeki anti-emperyalist direnişi ezmeye hazırlandığını açıkça belli etmesi üzerine Chávez, Brezilya’ya, Rusya’ya, Çin’e ve İspanya’ya yönelmişti. Bununla da yetinmeyen Chávez, Venezuela’da aktif görev yapan ABD ordusundan askerleri yurt dışına çıkartacaktı. O, herhangi bir dış işgal girişimine karşı ülkesinin askeri gücünü arttırabilmek için, 1.5 (birbuçuk) milyon insanı silahlandırıp milis gücü olarak eğitmeye başlayacaktı... Chávez, 2006 Ağustos ayında Çin’i ziyaret edecekti. Çin, petrol karşılığında Venezuela’da fiber-optik iletişim ağı kurmayı kabul edecekti.

 

Muammer Gaddafi ile Chávez’in petrol gelirlerini tartışmalarından beş yıl sonra, 2011 yazında, NATO uçakları Libya’yı bombalamaya başlayacaklardı. Emperyalist merkezlerin Gaddafi rejimine duymuş oldukları bu nefretin gerisinde, Akdeniz’de ve Afrika’da rakipsiz egemen olma hırsı yattığı kadar, Gaddafi’nin emperyalist merkezlere başkaldıran Venezuela, Kuba, Iran ve benzeri ülkelerle ve bu yöndeki bazı silahlı başkaldırı hareketleri ile kurmuş olduğu bağlar yatmaktaydı. Washington-Londra-Paris merkezli emperyalist Batı’ya göre, petrol gelirleri Gaddafi tipi rejimlere bırakılamazdı. Henry Kissinger’in demiş olduğu gibi, “Petrolü kontrol ederseniz, milletleri kontrol edersiniz.”, gerçeği onların yol göstericisi idi. Afganistan’a 2001 yılında yapılan saldırı ve işgalin gerisinde UNOCAL petrol şirketi, Irak’a 2003 yılında yapılan saldırının gerisinde yine ağırlıklı olarak petrol şirketleri, Hürmüz Boğazı’nda devriye gezen ABD uçak gemilerinin ve Iran’a yönelik tehditlerin gerisinde de yine Iran’ın -özellikle doğuya yönelik- petrol ve gaz sevkiyatı ile ilgili hesaplar vardı... Sözkonusu emperyalist merkezlerin hayalinde olan, Chávez rejiminin de aynen Gaddafi rejimi gibi yokedilebilmesiydi. Fakat onlar, önce, Venezuela içindeki işbirlikçilerini güçlendirmek, Chávez’e güç veren Venezuela ekonomisini yıkmak zorunda olduklarını düşünmekteydiler... Yalnız burada dikkate alınması gereken gerçek, sözkonusu iki ülkenin emperyalizm için sorun üretmelerinin ötesinde, toplumsal ve tarihi açılardan aralarında ciddi benzerliklerinin olmadığıdır. Uluslaşma sürecinin çok daha gelişmiş olduğu Venezuela, Libya gibi aşıretlere bölünmüş kolay parçalanabilecek bir toplum değildi ve değildir. Venezuela’nın yoksulları ve orta sınıflarının önemli birkısmı rejimi desteklemekteydiler ve halen de desteklemektedirler. Venezuela ordusu ve güvenlik güçleri rejime sadık gözükmektedir. Ayrıca Venezuela, Latin Amerika’daki koloniyalizme karşı Bolivarcı başkaldırının merkez ülkesi olmuştu...

 

Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, oy oranı artmış olan Chávez için 2007, daha köklü kararların alındığı bir yıl olacaktı. Chávez yönetimi, 8 Şubat 2007 günü, Venezuela’nın en büyük özel elektrik şirketini millileştirilecekti. ABD merkezli AES Corp. Adlı firmanın elindeki Electricidad de Caracas satın alınacaktı... Bundan üç gün sonra, 11 Şubat günü, Venezuela hükümeti, supermarketler ve büyük merkezi depolar dahil ülkedeki gıda dağıtım zincirine elkoyacaktı. Artık birileri gıda stoku yaparak, halkı aç bırakarak toplumsal manipulasyonlar yapamazdı. Bundan bir gün sonra, ülkenin en büyük telefon iletişim şirketi devletleştirilecekti. Ardından sıra, milyarlarca dolar değerindeki zengin petrol alanı Orinoco’ya elkoymaya gelmişti (Orinoco, ülkenin ortalarından akarak Atlantik’e dökülen Orinoco Nehri civarının adıdır...)...

 

ABD merkezli dünyanın en büyük birliklerinden olan Exxon Corparation (önceki Standart Oil Company- New Jersey), yine ABD’nin en büyük holdin şirketlerinde Mobil Corparation ve 1981’de Du Pont tarafından alındıktan sonra Continental Oil Company adını almış olan ABD petrol ve maden şirketi Conoco, 26 Şubat 2007’de Orinoco petrol alanından kovulacaklardı. Chávez, bu şirketleri Orinoco petrol alanından çıkartmakla kalmayacak, aynızamanda bu petrol devleri aleyhine tazminat davaları açacaktı... Aynı yıl, 30 Nisan 2007’de Chávez, Venezuela’nın IMF’den (Uluslararası Para Fonu’ndan) ve Dünya Bankası’ndan çekildiğini ve beş yıllık bir program içinde tüm borçların ödenip hesabın kapatılacağını açıklayacaktı. Venezuela’nın 1999 yılında bu kuruluşlara borçları 3 milyar dolar idi. Ardından Chávez, IMF’in ve Dünya Bankası’nın kriz içinde olduğunu söyleyip, bölgesel Güney Bankası’nın kurulacağını duyuracaktı....

 

Aynı yıl Chávez, anayasanın birçok maddesinin değişmesini sağlayacaktı. Venezuela Merkez Bankası üzerindeki devlet kontrolu arttırılacaktı. Dikkat edilirse tüm bu yapılanlar, Vaktiyle Bolivar’ın savunmuş olduğu merkeziyetçi yönetim anlayışı ile uyumlu idi. İşin aslı, kuruluşundan itibaren Venezuela’da merkeziyetçi yönetim anlayışı ile federal yönetim anlayışı kavgası verilmişti. ABD emperyalizmine başkaldırı ve ulusal kaynakların millileştirilmesi çabası, merkezi yönetim anlayışını öne çıkartmaktaydı. Fakat yine de ülkede federal bir sistem vardı; federe yöneticiler, valiler, halk oyu ile seçilmekteydiler...

 

Yapmayı düşlediği işler için daha güçlü bir örgüte gereksinim duyan Chávez, kendisini destekleyen sosyalist örgütleri tek bir çatı altında birleştirecekti. Chávez, belli bir oy tabanı olan sosyalist ve Bolivarcı partilerin birliğini sağlayarak halkın karşısına daha güvenilir biçimde çıkabilmek için, 24 mart 2007 günü, Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (Partido Socialista Unido de Venezuela, PSUV) adlı örgütü kuracaktı. Uzun bir hazırlığın ve güçlü bir toplumsal mücadelenin sonucu doğan ve Beşinci Cumhuriyet Hareketi (Movimiento Quinta Republica, MVR) adlı örgütlenmenin yerini alan PSUV, MVR’den çok daha geniş bir örgütler yelpazesini içinde toplamaktaydı...

 

Beşinci Cumhuriyet Hareketi’nin (MVR’nin) önderliğinde değişik sosyalist partiler, Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (Partido Socialista Unido de Venezuela, PSUV) adlı örgütü şekillendireceklerdi. Bu yeni örgütlenmeye katılanların toparlayıcı gücü, kurucu parti olarak Beşinci Cumhuriyet Hareketi (MVR) olmaktaydı. Halkın Seçim Hareketi (People's Electoral Movement, MEP), Venezuela Halk Birliği (Venezuelan Popular Unity, UPV), İhtilalci Hareket Tupamaro (MRT), Sosyalist Birlik (LS), Doğrudan Demokrasi İçin Eylem (MDD), Birlik Partisi, Militan Yurttaş Hareketi (MCM), Temel Oluşturmanın Eylem Gücü (FACOBA)  ve Ulusal Toplum İçin Bağımsızlık (IPCN) adlarındaki partiler, MVR önderliğindeki birliğe katılacaklardı. Bu adları sayılan partiler, seçimde, oyların yüzde 45.99’unu almışlardı. Diğer yadan Chávez, 18 Mart günü programını açıklamasının ardından, oyların yüzde 14.60 kadarını almış olan ve yine Simon Bolivar’a bağlılık duyan Venezuela Komünist Partisi’ne (Partido Comunista de Venezuela, PCV), Herşey Vatan (Babaülke) İçin (Patria Para Todos, PPT) adlı partiye ve Sosyal Demokrasi İçin (PODEMOS) adındaki partiye, PSUV’un kapılarını açtığını duyuracaktıı. Chávez, bu partiler için, “eğer birliğe katılmak istemiyorlarsa, bizimle barış içinde kalabilirler”, demişti. Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (Partido Socialista Unido de Venezuela, PSUV), 24 Mart 2007’de, kurulmuş olduğunu duyurulacaktı...

 

Chávez’in Kapılarını açmış olduğu partilerden Venezuela Komünist Partisi (Partido Comunista de Venezuela, PCV) ve Sosyal Demokrasi İçin (PODEMOS) adlı parti, PSUV’a katılmamakla birlikte, Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’ne muhalefet etmeme, karşı olmama yolunu seçeceklerdi. Chávez’in davet etmiş olduğu partilerden PPT  (Herşey Vatan İçin veya Patria Para Todos), 10 ve 11 Nisan günleri yapmış olduğu kongresinde, Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’ne (PSUV’a) katılmama ama, Chávez’i ve Bolivarcı İhtilal hareketini destekleme kararı alacaktı... Diğer yandan, İhtilalci Orta Sınıf (CMR), Gözüken Halk (GE), Toplumu Değiştirecek Eylem Birliği (REDES), Komüncü Yurtsever Birlik (UPC), Yeni Halk Birliği Hareketi (MCGN), Aktif Demokrasi Ulusal Örgütü (ONDA), Ulusal Bağımsızlık Hareketi (MNI), İşçi Gücü (PL) ve Günün Venezuela İhtilalciliği (CRV) gibi küçük örgütler, birliğin dışında kalacaklardı... “Sosyalizm halen insanların umududur!”, sloganı ile kendisini tanıtan Venezuela Komünist Partisi (Partido Comunista de Venezuela, PCV), 5 mart 1931’de kurulmuş ve Meclis’te temsilcisi olan eski bir partidir...

 

Azımsanamayacak sayıda oy tabanı olan sosyalist ve Bolivarcı partileri bünyesinde toplamış olan Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV), ideolojisini  (toplum ve politika felsefesini ve dünyanın nasıl değiştirileceği anlamında düşünce sistematiğini), anti-emperyalism, anti-kapitalism, Chávezci Bolivarcılık ve 21nci Yüzyıl Sosyalizmi olarak duyuracaktı. Sözkonusu açıklama, görüldüğü gibi, sınanmış sosyalist ve komünist partilerin kendilerini ifade ediş biçimlerinden oldukça farklı olmakla birlikte, tüm bu partilerin yandaşlarına da hitap etmekteydi. Sınanmamış ve henüz yıpranmamış olan, yeni gözüken, tam bilinemeyen herşey, insanlara, yığınlara daha fazla umut aşılardı ve aşılar... Parti ableminde PSUV adının yazılı olduğu zemin, kızıl renklidir ve yazının üstünde bir yıldız sembolü vardır. Ya da, beyaz zemin üzerine kırmızı harflerle PSUV yazılmakta ve bunun üzerine de kızıl bir yıldız konmaktadır... (bak: psuv.org.ve) Kuruluşunun hemen ardından PSUV’un üye sayısı 5.7 milyona ulaşacaktı. Venezuela’nın nüfusunun 2007 yılında 27.5 milyon kadar olduğu dikkate alınırsa, 5.7 milyon üye sayısının büyüklüğü daha iyi anlaşılabilir. Günümüzde Venezuela’nın nüfusu 33 milyona dayanmıştır...

 

Önemli millileştirmelerin ve PSUV’un kuruluşunun ardından Chávez, 2 Aralık 2007 günü, gücünü daha da arttırabilmek ve anayasal değişiklikleri halka onaylatabilmek için yeni bir referenduma gidecekti. Bundan iki gün önce, 30 Kasım 2007 günü, Karakas sokaklarında 200 bin kişi, Chávez’in ömür boyu başta kalması, anayasa değişikliklerinin kabulü ve yapılacak referendumun ABD tarafından reddedilmesi durumunda ABD’ye petrol sevkiyatının durdurulması için gösteri yapmıştı. Sonuçta, referenduma katılanların yüzde 51 kadarı, 1999 anayasasının 350 maddesinden 69’u için istenen değişikliği reddecekti. Bu ilk seçim yenilgisinin ardından Chávez, mütevazi bir üslupla, seçmenlerin önüne konan sorularda fazla ileri gitmiş olduğunu, sosyalist devleti esaslı biçimde tanımalarının ardından yeniden seçime gidileceğini, ifade edecekti... Chávez, 8 Aralık 2007 günü, Belarus lideri Lukashenko ile askeri işbirliği anlaşması imzalayacak ve gelecek yıllarda Belarus’un petrol ihtiyacını karşılamayı taahhüt edecekti...

 

ABD ile Venezuela arasındaki gerilim yükselmekteydi. Üzerinde 800 bin dolarla ABD’de yakalanan bir Venezuela ve ABD vatandaşı, Venezuela hesabına casuslukla suçlanacaktı. Karaib ülkeleri liderleri, 21 Aralık 2007 günü, Kuba’da bir petrol zirvesi toplayacaklardı. Chávez’in başkanlık yaptığı zirvede, Venezuela, gıda veya hizmet karşılığında Karaib ülkelerine ucuz petrol vermeyi kabul edecekti. Chávez’in bu çabaları, ABD’nin bölgedeki etkisini azaltmaktaydı... Chávez, 2002 yılında kendisine yönelik başarısız darbe girişimine katılmış olanlar için 31 Aralık 2007 günü af ilanedecekti. Yakın zamanda Chávez hükümetini devirme girişiminde bulunmuş olanlar da aynı af kapsamı içine alınacaklardı. ABD yönetiminin provokasyonlarını etkisiz kılma çabası içindeki Chávez, iç çatışmayı yumuşatma, karşıtları ile uzlaşma yolları aramaktaydı... Yeni yıla, 2008’e girilirken, Venezuela’da enflasyon yüzde 22.5 civarında idi ve Venezuela para birimi bolivar, oldukça fazla değer yitirmişti. Bolivar’dan üç sıfır atılacaktı...

 

7- k) PSUV’un kuruluş kongresi ve Washington destekli  MUD’un muhalefeti; ALBA üyeleri ile birlikte Dünya Bankası’na alternatif yeni banka; Latin Amerika ülkeleri ile birlikte NATO benzeri bir örgüt kurma çabası; ABD’nin ekonomik saldırıları ve Venezuela’nın dondurulan banka hesapları; yabancı petrol şirketlerine yüzde 50 vergi; Washington merkezli Cato Institute’nin provokasyonu; yeni istihbarat yasası ve örgütlenmesi; Rusya’dan alına savaş uçakları

 

Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV), kuruluş kongresini 12 Ocak- 2 Mart 2008 tarihlerinde gerçekleştirecekti. Kongreye 1681 delege katılacaktı. Chávez, 14 Mart günü sözkonsu partinin başkanlığına seçilecekti. Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV) karşısındaki partiler de birleşme yoluna gideceklerdi. Bir düzine kadar muhalefet partisi, 23 Ocak 2008 günü, Demokratik Birlik için Koalisyon veya Demokratik Birlik için Yuvarlak Masa (Mesa de la Unidad Democrática, MUD) adında bir birlik oluşturacaklardı. Kutuplaşma artmakta, sınıf mücadelesi keskinleşmekteydi. Washington tarafından desteklenen MUD’un saldırgan muhalefeti, süreç içinde daha da sertleşecekti. ABD destekli MUD adlı muhalefet koalisyonunun ağırlıklı propogandası, Chávez’in Venezuela’yı Kubalaştırdığı, Kuba gibi yaptığı üzerineydi... Son zamanda bu muhalefetin önderliğine soyunmuş olan Halkın Arzusu (Voluntad Popular) adlı partiden meclis başkanlığına seçilmiş neoliberal-sağcı  Juan Gerardo Guaidó Márquez, veya kısaca Guaidó, 2019 yılında, “ABD’nin Venezuela’ya askeri müdahale yapmasını”, işteyecek kadar ileri gidecekti. Fakat, içindeki parçalanmaların da etkisi ile MUD, düşlediği başarıyı elde edemeyecek, Maduro yönetimini deviremiyecek, iktidar ile uzlaşmaya zorlanacaktı. Geleceğiz...

 

Chávez, Kasım 2008’de yeni bir anayasal düzenleme yaparak 2021 yılına dek cumhurbaşkanı olmayı garanti edecekti. Bu kez O, Chávez, sözkonusu anayasa maddesi değişikliğini yüzde 54 oy oranıyla geçirmeyi başaracaktı. Anlaşılan O, başlamış olduğu işi sonuna dek götürebilmek için, cumhurbaşkanlığını garanti altına alma çabası içndeydi...

 

Daha önce, 30 Nisan 2007’de Chávez’in IMF’den (Uluslararası Para Fonu’ndan) ve Dünya Bankası’ndan çekildiğini ve bölgesel Güney Bankası kurmayı planladığını yazmıştım. İşte Chávez ve ALBA (Bizim Amerika’nın Halkları İçin Bolivarcı Birlik) içindeki müttefikleri, Kuba, Bolivya ve Nikaragua, 26 Ocak 2008 günü Chávez’in evsahipliğinde gerçekleştirdikleri zirve ile, aralarındaki birliği sağlamlaştırmak, ABD ve yandaşları tarafından desteklenen Dünya Bankası gibi mali kuruluşlardan bağımsızlaşmak amacıyla yöresel bir kalkınma bankası kuracaklardı...

 

Venezuela ve müttefiklerinin bağımsızlaşma girişimlerine karşı ABD’nin ve ABD merkezli uluslararası hydrokarbon tekellerinin Venezuela ekonomisine yönelik saldırıları, taraflar arasındaki ekonomik savaşı kızıştırmaya başlatacaktı. Exxon Mobil Corp., 8 Şubat 2008 günü, Venezuela devlet petrol şirketi PDVSA’ya ait Avrupa bankalarındaki 12 milyar dolarlık hesabın mahkeme kararı ile dondurulmasını sağlayacaktı. Bundan iki gün sonra, 10 Şubat günü Hugo Chávez, eğer Exxon Mobil Corp. davayı kazanır ve Venezuela’nın parasına elkoyarsa, “ekonomik savaş” gereği ABD’ye petrol sevkiyatını durduracağını açıklayacaktı. Ardından PDVSA, ABD’ye petrol sevkiyatını geçici olarak durduracaktı... İtalya’nın devlet hydrokarbon şirketi ENI, 29 şubat 2008 günü, Venezuela ile petrol üretim anlaşması imzalayacaktı... Chávez, 3 Nisan 2008 günü, çimento endüstrisini millileştirecek ve ülkedeki ev yapımında yetersizliğe neden olacak ham madde ihracatını yasaklayacaktı... Venezuela’nın -sahipleri Arjantinli olan- Luxenbourg merkezli en büyük çelik üreticisi, 9 Nisan 2008 günü millileştirilecekti...

 

Chávez, 13 Nisan 2008 günü, Brezilya ve diğer Latin Amerika ülkeleri ile birlikte NATO benzeri bir Güney Amerika Savunma Meclisi kurmak için çalıştıklarını duyuracaktı. Yalnız, irili-ufaklı latin Amerika ülkelerinde varolan üst sınıfların ekonomik yararları ve politik gelecekleri büyük ölçüde ABD merkezli tekellerle, ABD merkezli mali-sermaye güçleri ile bütünleşmişti. Sözkonusu üst sınıfların güçlerini korudukları, özellikle Brezilya, Arjantin, Meksika gibi büyük Latin Amerika ülkelerinde varlıklarını sürdürdükleri sürece, ABD karşıtı anti-emperyalist ve teknik açıdan NATO benzeri bir yapı oluşturmak kolay değildi. Böyle bir gelişme için çok daha büyük bir dip dalgası gerekliydi... Bir de ABD, tüm bu ülkeleri, -daha önce anlatılmış olan- Rio Paktı (Intern-American Reiprocal Assistance Treaty) ve OAS (Organization of American States) gibi örgütlenmelerle bağlamıştı. Diğer yandan, Brezilya’da varolan solcu Lula da Silva’nın iktidarı da kalıcı değildi. Silva, 2010 yılında iktidarını yitirecekti... Washington, kendi yanlısı siyasi iktidarlar için kesenin ağzını sonuna dek açmıştı, “dolar diplomasisi” tam yol yürürlükte idi. Washington, sadece dolar dağıtmayacak, aynızamanda Venezuela’nın yirmiyi aşkın ülke bankasındaki milyarlarca dolarını donduracak, ülkenin petrol gelirlerine ağır darbeler vuracaktı. Geleceğiz...

 

Nisan 2008’de ham petrolün varil fiyatı 70 dolar iken, Chávez, yabancı petrol şirketlerine yüzde elli vergi koyarak onların kazançlarını aşağıya çekecekti. ABD merkezli Phillips Petroleun Company, ExxonMobil gibi şirketler, 60 yıldır yürülükte olan eski anlaşmalarla yüzde bir gibi çok düşük vergiler ödemekteydiler. Chávez, tüm bunları değiştirecekti... Ayrıca Chávez , düşük petrol fiyatlarına karşı OPEC ülkelerinin üretimlerini kısmaları için mücadele verecekti. Bu nedenle OPEC içinde O’na, “fiyat şahini” adı takılacaktı... Aynızamanda Chávez, yüksek gıda fiyatlarına karşı Latin Amerika’nın yoksullarını koruyabilmek için, ALBA içindeki müttefikleri ile birlikte 100 milyon dolarlık bir program hazırlayacaktı.

 

Venezuela toplumunu Chávez’e karşı harekete geçirme, kışkırtma peşindeki ABD’nin politika mimarları, 29 Nisan 2008 günü, 23 yaşındaki Yon Goicoechea adlı bir hukuk fakültesi öğrencisine 500 bin dolar ödül vereceklerdi. “Özgürlükleri Geliştirmek için Milton Friedman Ödülü” olarak verilen 500 bin doları, Washington merkezli Cato Institute adlı bir kurum ödemişti. Sözkonusu öğrenciye 500 bin doları vermelerinin gerekçesi, rejime karşı gösterilere katılmış olmasıydı. Bu, ödül karşılığı kiralık katil ısmarlamak gibi birşeydi. “Rejime, Chávez’e vurun, onları yokedin ve ödülünüzü alın”, demeye getiriyorlardı. Aslında onlar, Venezuela’nın iç işlerine sonderece kaba biçimde müdahale etmekteydiler. Böyle bir müdahalenin hangi çeşit bir “özgürlükle” bağının olabileceği, emperyalist merkezlerin “özgürlük ve demokrasi getirdikleri” Afganistan’da, Irak’ta, Kongo’da, Endonezya’da, Guatemala’da ve benzer daha başka ülkelerde daha önce yapmış olduklarından belliydi...

 

Aynı emperyalist merkezler, “demokrasi ve özgürlükler uğruna” Vietnam’ı, Kamboçya’yı, Yugoslavya’yı, Afganistan’ı, Irak’ı, Suriye’yi, bunların hepsini ve daha fazlasını yakıp yıkmışlar; çocuk, kadın, yaşlı demeden milyonlarca masum insanı öldürmüşler; onmilyonlarca insanı yerinden-yurdundan etmişler, bu ülkelerin ekonomilerini çökertmişlerdi. Aynı emperyalist merkezler, sözkonusu ülkelerde, kimyasal ve biyolojik silahlar kullanmışlar, kimyasal ve nükleer silah katagorisi içine giren Tüketilmiş Uranyumlu mermiler kullanarak yüzbinlerce anormal doğuma neden olurken, gelecek nesilleri de kanser hastalıklarına mahkum etmişlerdir. Emperyalistler, aynı ülkelerin geleceklerini yoketmek için, bilinçli olarak, kültürün taşıyıcısı olan yetişkin aydınları avlamışlar, yoketmişlerdi...  ABD öncülüğündeki emperyalist merkezlerin Vietnam’da, Afrika  kıtasında, özellikle Zaire’de, ya da Kongo Kinshasa’da yapmış olduklarını saymıyorum bile... En değerli mineral yatakları dahil doğal kaynakları bakımından dünyanın en zengin ülkesi olmasına karşın derin bir yoksulluğa mahkum edilmiş olan Kongo Kinshasa’nın yurtsever cumhurbaşkanı Patrice Lumumba’yı vahşice öldürterek ülkeyi kanlı bir içsavaşa sürüklemişlerdi. Kongo Kinshasa’da, 1960 yılından bu yana 12 milyonu çok aşkın insanın katledilmesine neden olmuşlar, ya da bizzat kendileri milyonları katletmişlerdi. I. Dünya Savaşı sırasında asker-sivil yine bukadar insan, 12 milyon 700 bini aşkın insan yaşamını yitirmişti. Atlantik’ten Urallar’a dek uzanan koskoca Avrupa Kıtası’ndaki can kaybı ile bu coğrafyadan çok çok daha küçük Kongo Kinshasa’da verilen can kaybının eşit olması,vahşetin korkunçluğunu anlayabilmek için yeterlidir sanırım... Yukarıda adları sıralanmış olanlar dahil değişik Asya ve Afrika ülkelerinde, Kongo Kinshasa’da, Angola’da, Şili’de, Arjantin’de ve daha başka  ülkelerde oynamış oldukları oyunun benzerini, şimdi de, -“demokrasi savunucusu” maskelerinin gerisinde- sahte pırıltılı ödüller dağıtarak Venezuela’da oynamaya çalışmaktaydılar...

 

 Cato Institute tarafından adına sözkonusu 500 bin dolarlık ödül verilen Şikago Üniversitesi profösörü Milton Friedman, “Şikago Okulu” olarak ta anılan aşırı tutucu neo-liberal ekonomi öğretisinin baş mimarı olan kişidir. Bu öğreti, dünyamızın yoksullarının çöküşlerini hızlandırmanın, bir avuç tekelin ise daha hızlı olarak nasıl palazlanabileceğinin yolunu göstermektedir. Kısacası neo-liberalizm, halk düşmanı faşistlere özgü bir öğretidir ve malesef  1976 Nobel ekonomi ödülü Milton Friedman’a verilmişti. Dünya’nın egemenleri, Chávez’i ve müttefiklerini ezme, güçlerini gösterme peşindeydiler...

 

Ödülü veren Kato Enstütüsü (Cato Institute, https://www.cato.org/abaut )  adlı kuruluşa gelince... Sözkonusu kuruluşun web sayfalarında yapılan açıklamaya göre, Cato Institute, bir thinktank örgütüdür. Cato Institute, genel politika araştırmaları yapma amacıyla 1977 yılında kurulmuştur. “Hükümetlerin gücünü en aza indirme, hükümet gücünden bağımsız bir toplum oluşturma, bireysel özgürlükleri ve serbest pazarı geliştirme adına kurulduğu”, söylenen örgüte, sembolik olarak Cato adı verilmiştir... Açıkça görüldüğü gibi sözkonusu amaç, “hükümetlerin güçlerini sıfırla, halkları temsileden demokratik hükümetlerin güçlerini yık ve toplumları üç-beş tekelin eline teslim et”, demenin kibarcasıdır. Halklara dayanan hükümetler, halkın iradesi ile değiştirilebilen hükümetler, iktidarı-muhalefeti ile göreceli demokratik yapılar yıkılacak, “bireysel özgürlükler” adına üç-beş uluslarüstü tekel gelip özel orduları ile toplumların başlarına çökecekler. Üstü kapalı biçimde istenen, bundan başka birşey değildir... Cato Institute ve benzerlerinin bu istemleri, sonuçları itibariyle Hitler faşizminden bile defalarca daha baskıcı, acımasız, denetimsiz bir diktatörlüğe adım atmak demektir....

 

Sözkonusu faşist örgüte adını veren Cato (Marcus Porcius Cato, İ. Ö 95- 46), devlet adamı ve kural yazarı bir Romalıdır. O, Roma tarihindeki en tutucu, en olumsuz, en ters, en memnuniyetsiz karakterlerin başında gelen ve tüm yeni fikirlere karşı olan birisi olmuştur. Cato, büyük Romalı general ve halkçı diktatör Sezar (Gaiua Julius Caesar, katledilmesi, İ. Ö. 44) ile Spartaküs (Spartacus) ayaklanmasını (İ. Ö. 73- 71) bastırmış olan Romalı general Pompey (İ. Ö 106- 48) arasında yaşanan içsavaş (İ. Ö. 49- 45) sırasında, Pompey’in safında yeralmıştır. Latifundia olarak anılan devasa toprakların sahipleri olan latifundistler tarafından örgütlenen bir komplo ile sinsice katledilen Gaiua Julius Caesar, özgür Roma vatandaşları, Roma ordusunun temelini oluşturan küçük toprak sahipleri ve küçük üreticiler adına bir tiran idi. Cato’nun en nefret ettiği kişilerin başında ise sözkonusu kimliği ile Caesar gelmekteydi. Bu gerçek, sanırım, Cato Institute adlı thinktank kuruluşunun neden bu adı almış olduğunu ve neden Chávez’i yoketmek için uğraştığını anlamaya yeter... Sözkonusu 500 bin dolarlık ödülü vermiş olan Cato Institute adlı thinktank kuruluşunun CIA veya bir başka ABD istihbarat servisi ile birlikte çalıştığı bellidir...

 

(not: Roma Cumhuriyeti ve daha sonra Roma İmparatorluğu adını alan tarihi devlet, İ. Ö. 509 yılında cumhuriyet olarak başlamıştı. Roma, İ. Ö. 27 yılında imparatorluğa dönüşmüş, 395 yılında, doğu-batı olarak bölünmüş ve Batı’nın bütünüyle çöküşü 476 yılında gerçekleşmişti. Batı Roma İmparatorluğu’nun dağılıp yokolmasının ardından, Latifundia adıyla anılan devasa toprakların sahipleri olan latifundistler, feodal beylere, senyörlere dönüşmüşlerdir. Batı feodalizminin temelinde bu Latifundia sistemi yatmaktadır. Roma’da Latifundia sistemi İ. Ö. 100’lü yıllarda başlamıştır... Latin Amerika’da da büyük topraklar ve bunların sahipleri aynı adla anılmaktadırlar...- Y. K.)

 

Venezuela başkan yardımcısının 2 Haziran 2008 günü vurulup öldürülmesinin ardından Chávez, 7 Haziran günü yeni bir istihbarat (intelligence) yasası  ve örgütlenmesi için harekete geçecekti. Sonuçta, 10 Temmuz günü yeni örgütlenmenin temelleri atılacaktı...  Venezuela ile Belarus (Beyaz Rusya), 23 Temmuz 2008 günü, üç petrol anlaşması daha yapacaklardı. Chávez, Washington uşaklığına ve Amerikan emperyalizmine karşı iki ülkenin güçlü bir birlik oluşturmuş olduklarını ilanedecekti... Chávez, 31 Temmuz 2008 günü, İspanyol bankası Banco Santander’in Venezuela şubesi olan Banco de Venezuela’yı millileştirecekti (Bazı metinlere göre sözkonusu millileştirme, 19 Mart 2009 günü yapılmış)... Chávez, 3 Ağustos 2008 günü, Sovye- Rust üretimi 24 adet Sukhoi savaş jetinin vatan sanunması için Venezuela’ya teslim edilmiş olduğunu açıklayacaktı...

 

7- l) Yeni diplomatik ilişkiler ve Çin’le yapılan silah, uydu ve petrol anlaşmaları; açığa çıkartılan Chávez’e e yönelik süikast girişimi ve kovulan ABD elçisi; Rusya’dan nükleer enerji programına yardım vaadi ve Rus bombardıman uçakları ile ilgili karar; Gazza Şeridi’ne yapılan saldırılar nedeniyle kovulan İsrail elçisi; dolar yerine petrole dayalı kur teklifi; Japonya ile gelişen ilişkiler ve Çin’le yeni ticari anlaşmalar; Margarita Adası’nda gerçekleşen zirve de ekonomik ve politik blok oluşturma ve NATO benzeri örgüt kurma kararı; doğal kaynakları koruma amacıyla Afrika ve Latin Amerika ülkeleri arasında madencilik birliği kurma kararı

 

Meksika devletine ait 1901 doğumlu petrol çıkartma, rafine etme ve dağıtma şirketi PEMEX, Venezuela hükümetinin şartlerını reddedince, 18 Ağustos 2008 günü, şirket için çalışan petrol  işçileri ve Venezuela ordusu askerleri, sözkonusu şirketin ülkedeki alanlarını işgal edeceklerdi. Aynı ayın sonunda Venezuela hükümeti, ABD’nin  -daha çok Kolombia çıkışlı- uyuşturucu trafiğine karşı işbirliği yapma teklifini reddedecekti... Chávez, 2 Eylül 2008 günü Güney Afrika  Cumhuriyeti cumhurbaşkanı Thabo Mbeki ile bir petrol anlaşması imzalayacaktı. Böylece iki ülke arasında ekonomik ve politik ilişkiler başlayacaktı... Aynı ay, 11 Eylül günü, Chávez’e yönelik bir süikast planı açığa çıkartılacak ve ABD’nin büyükelçisinin ülkeyi 72 saat içinde terketmesi istenecekti...

 

Chávez, 23 Eylül 2008 günü Çin’e uçacak ve Çin’den savaş uçağı alımı için anlaşma yapacaktı. Yine iki ülke, Çin ve Venezuela, karşılıklı olarak birer petrol rafinerisi kurma konusunda anlaşacaklardı.  Aynı ayın sonuna doğru, 28 Eylül günü Chávez, nükleer  enerji santralinin kurulabilmesi için Rusya’nın Venezuela’ya yardım edeceğini ve iki ülke arasındaki işbirliğinin derinleşeceğini açıklayacaktı.  Venezuela,  29 Ekim 2008 günü, Çin’in en büyük ikinci bölgesi olan Güneybatı Çin’deki Sichuan’dan (Szechwan) ilk iletişim ve radyo-televizyon satalitini uzaya yollayarak bu konudaki bağımlılıklarından kurtulacaktı.

 

Vietnam Cumhurbaşkanı Nguyen Minh Triet, 20 Kasım 2008 günü Venezuela’yı ziyaret edecekti. İki devlet başkanı arasında petrol ve doğal gaz alışverişi ağırlıklı olarak ticari ilişkiler üzerine görüşmeler yapılacaktı. Aynı yılın 25 Kasım günü, Chávez’e destek ve güç gösterisi anlamına bir Rus savaş gemisi Venezuela’yı ziyaret edecekti. Ertesi gün, 26 Kasım 2008 günü, Rusya Federasyonu Cumhurbaşkanı Dimitry Medvedev, Venezuela’nın nükleer enerji programına yardımcı olacağını açıklayacaktı. Yine Medvedev, Chávez önderliğinde Latin Amerika’da oluşan sosyalist ticaret bloğuna Rusya’nın da katılmak istediğini duyuracaktı. Cumhurbaşkanı Raul Kastro, 13 Aralık 2008 günü Venezuela’yı ziyaret edecekti...

 

Venezuela, İsrail ordusunun Gazza Şeridi’ne yapmış olduğu saldırı nedeniyle, 6 Ocak 2009 günü, ülkedeki İsrail elçisini kovacaktı. Ardından, 14 Ocak 2009 günü, Venezuela ve Bolivya, Gaza Şeridi’ne yönelik İsrail saldırılarılarını protesto amacıyla, İsrail ile olan diplomatik ilişkilerini sonlandıracaklardı... Rus Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın 14 Mart 2009 günü yaptığı açıklamaya göre, Cumhurbaşkanı Hugo Chávez, Karaib Denizi’ndeki adalarından birisini, Rus bombardıman uçakları için üs olması amacıyla Rusya’nın kulanımına açmıştı. Ardından Tümgeneral Anatoly Zhikharev’in açıklamasına göre, Kuba’da Rus Hava Kuvvetleri’ne üs vermeye hazırdı... Chávez, 15 Mart 2009 günü, Rus bombardıman uçaklarının Venezuela’ya gelebileceklerini, fakat Moskova’ya bir üs verilmeyeceğini açıklayacaktı... Anlaşılan Chávez, Rusya’ya verilecek askeri amaçlı bir üssün Latin Amerika ülkeleri arasında da gerilimi arttıracağını ve Venezuela’nın kıta devletlerinden izole edilebileceğini düşünmüş olmalıydı. Ayrıca O, anlaşıldığı kadarıyla, ABD ile savaşmak değil, ABD hegemonyasından kurtulmak ve eşit şartlarda ilişki kurmak istemekteydi. Yani O, ABD ile tüm ipleri kopartmak niyetinde değildi; daha iyi ve eşit ilişkiler için kapıyı aralık tutma yanlısıydı... Chávez’in gerçekten halkını ve Latin Amerika halklarını düşünen akıllı, zeki ve aynızamanda adanmış bir karakter olduğu süylenebilir...

 

Chávez, uluslararası mali piyasalarda ABD dolarının hegemonyasını kırabilmek amacıyla, 31 Mart 2009 günü, Katar’da, ticari ilişkilerde ABD doları yerine değeri petrole dayalı kur (curency), gücünü petrolden alan para birimlerini kullanma önerisini getirecekti. Bu, O’nun aynı konudaki son önerisi olacaktı... Aynı yılın (2009) 6 Nisan günü, Japonya ile Venezuela, enerji, yatırımlar, ticaret alanlarında ilişkileri derinleştirmeleri ve Japon şirketlerinin Latin Amerika’nın petrol ve gaz üretimi alanlarına katılmaları konularında anlaşacaklardı...

 

Chávez, 8 Nisan 2009 günü, Pekin (Beijing) ziyareti sırasında, “Dünyanın ağırlık merkezi Pekin’e kaymıştır.” diyecek ve Çin’e petrol satma işi üzerine odaklanacaktı... Chávez,  13 Eylül 2009 günü, Rusya Federasyonu’nun, zırhlı araçlar, yerden havaya füzeler alımı ve başka silah alımları için 2.2 milyar dolarlık kredi açmış olduğunu duyuracaktı. Tüm sözkonusu gelişmelerin üzerine, 26 Eylül 2009 günü, 30 kadar Afrika ve Latin Amerika ülkesi lideri, Karaib Denizi’nde, Kuzeybatı Venezuela’nın 19 kilometre kuzeyinde konumlanan Margarita Adası’nda (Isla De Margarita) iki gün süren bir zirve gerçekleştireceklerdi. Sözkonusu zirve sırasında Libya lideri Muammer Gaddafi, Afrika ve Latin Amerika devletlerinin NATO benzeri bir ittifak oluşturmaları önerisini getirecekti ve bu öneri olumlu karşılanacaktı. Zirveye katılanlar, ilişkileri sıkılaştırma, ekonomik ve politik bir blok oluşturma kararı alacaklardı...

 

Ardından , 27 Eylül 2009 günü Hugo Chávez, Afrika ve Latin Amerika milletlerinin kendi doğal kaynaklarını koruyabilmek için kıtalar boyunca bir madencilik birliği oluşturmaları önerisini ortaya atacaktı. Chávez, zirveye katılan Afrika liderlerine petrol ve madencilik alanındaki projelerine yardımcı olma, onlarla ortak olma teklifini getirecekti. Sonuçta Venezuela, Güney Afrika, Moritenya (Mauritania), Niger, Sudan ve Cape Verde ile petrol projelerinde ortak olma anlaşması imzalayacaktı. (Cape Verde, Atlantik Okyanusu’nun ortasında, Batı Afrika ülkesi Senegal’in 620 kilometre batısında, eski Portekiz sömürgesi küçük bir devlet, bir cumhuriyet.)...

 

Sözkonusu zirveden bir gün sonra, 28 Eylül 2009 günü, Gaddafi ve Chávez, terörismi yeniden tanımlamak amacıyla uluslararası konferans toplanması için çağrı yapan bir bildiriyi imzalayacaklardı. Margarita Adası zirvesinde yapılmış olan konuşmalara ve alınmış olunan kararlara dikkat edilirse, sanırım, ABD’nin ve emperyalist Batı’nın Gaddafi’yi ve Chávez’i neden bir numaralı hedef seçmiş oldukları daha iyi anlaşılır... Margarita Adası’nda yapılmış olan zirveden yaklaşık iki yıl sonra, , hatta daha az bir zaman sonra, 2011 yılı yazında Libya, Fransa tarafından ve ABD öncülüğündeki NATO hava güçleri tarafından bombalanmaya başlanacaktı. Bazı aşiretler silahlandırılıp eğitilerek -Batı’nın özel güçleri ile birlikte- savaş alanına sürüleceklerdi. Ülkenin birliği yokedilirken, 20 Ekim 2011 günü, Muammer Gaddafi, kazığa oturtularal işkence ile vahşice öldürülecekti...

 

Aynı yılın, 2009’un 25 Kasım günü, İran Cumhurbaşkanı Ahmadinejad, ilişkileri güçlendirmek amacıyla Karakas’a gelecek ve Hugo Chávez ile buluşacaktı... Chávez, 27 Kasım 2009 günü, siyonist İsrail’e karşı vermekte olduğu özgürlük mücadelesinde Filistin halkını desteklemek amacıyla, Filistinlilerin yaşamakta olduğu bölgede, büyükelçilik düzeyinde bir dış temsilcilik açmayı planladığını duyuracaktı. Yine 2009’un 7 Aralık günü, ülkenin savunmasını güçlendirmesi amacıyla Rusya’dan yollanmış olan binlerce füze ve füze rampası Venezuela’ya ulaşacaktı... Chávez, 20 Ocak 2010 günü, başkent Karakas’ta, 1.8 kilometrelik yeni bir metro hattının açılışını yapacaktı...Aynı yıl, 2010’da, OAS’ın (Organization of American States, Amerika Devletleri Örgütü) Venezuela hakkında yazmış olduğu olumsuz rapor nedeniyle, OAS ile Venezuela arasında gerilim doğacaktı; Venezuela, OAS’ın raporunu tanımıyacaktı...

 

Venezuela’nın elektrik tüketiminin yüzde 73’ünü karşılayan Guri Barajı’nda problem vardı. Venezuela hükümeti, 6 Şubat 2010 günü, ülkenin elektrik gereksinimi için, gelecek beş yıl içinde, değeri 15 milyar doları aşan yatırım yapılacağını açıklayacaktı...  Oyıllarda Rusya’nın Başbakanı olan Vlademiır Putin, 2 Nisan 2010 günü ilk kez Venezuela’yı ziyaret edecekti ve Chávez ile görüşecekti. Putin, uzaya satalit yerleştirme üssü dahil kendi uzay endüstrisini kurabilmesi için Venezuella’ya yardım teklif edecekti. Ayrıca, Rusya ve Venezuela, önceden planlanmış olduğu gibi, yeni bir enerji projesi için, endüstri, ticari ve tarım projeleri için imza atacaklardı. Ayrıca Putin, Bolivya Cumhurbaşkanı Eva Morales ile de bir görüşme planlayacaktı... Latin Amerika ülkelerini ziyareti sonrası, 5 Nisan 2010 günü Putin, Venezuela’ya 5 milyar dolar değerinde silah satabileceğini duyuracaktı.

 

7- m) Bulunan yeni petrol ve doğal gaz kaynakları; ABD ile artan gerilim ve ABD elçişinin reddi; evsizlere yeni evler; Venezuela ile Kuba arasındaki fiber optik iletişim kablosunun tamamlanışı; Chávez’in kanser olduğunun anlaşılması ve tedevi süreci; altın endüstrisinin millileştirilmesi ve yurtdışı bankalardaki altın rezervlerinin Venezuela’ya taşınması; LOTTT olarak adlandırılan yeni iş yasası; cumhurbaşkanlığı seçimini yeniden kazanan Chávez; Chávez’in ölümü ve yerini alan Nicolás Maduro  

 

Venezuela Petrol Bakanı Rafael Ramirez, 22 Kasım 2010 günü, son yapılan sondaj çalışmaları sırasında olağanüstü sonuçlar elde edilmiş olduğunu, deniz yüzeyine çok yakın mesafede 15 trililyon kübik feet (ayak) doğal gaz bulunduğunu açıklayacaktı (foot; çoğul, feet = 30.479 cm). Aynı Bakan, İtalyan devletine ait enerji grubu Eni ApA (ENTE NAZIONALE IDROCARBURI) ile Venezuela petrol şirketi Petroleos de Venezuela SA’nın (PDVSA’nın) 17 milyar dolarlık ortak bir projeye imza atmış olduklarını duyuracaktı... Chávez, 2010 yılında, parlementodan elde etmiş olduğu yeni üstün yetkiyi kullanarak, 130 bin evsize ev inşa edebilmek amacıyla 2.3 milyar dolarlık bir fon oluşturacaktı. Bu arada, artmış olan uyuşturucu bağımlılığı ile mücadele sürecekti... Venezuela’nın en üst güvenlik görevlisi ile Kolombia’nın Savunma Bakanı, 26 Ocak 2011 günü, tüm sınırları boyunca sürmekte olan uyuşturucu trafiğine karşı ortak mücadele anlaşması imzalayacaklardı...

 

Aynı yılın, 2010 yılının sonuna doğru, Venezuela ile ABD arasındaki gerilim yükselecekti. Chávez, ABD’nin Venezuela temsilcisi Larry Palmer’i uyaracak, eğer ülkede kalmakta israrcı olursa, kendisini bir sonraki uçağa koyup ABD’ye postalayacağını duyuracaktı. Washington tarafından atanmış olan Larry Palmer, Venezuela hükümeti tarafından resmen reddedilecekti. ABD Dışişleri Bakanlığı ( US State Separtment), sözkonusu kararın sonuçları olacağını duyuracaktı... ABD ile artan gerilim sürecinde, 2011 yılında Venezuela, Rusya Silah Ticareti Analizi Merkezi’ne göre, dünyadaki sekizinci büyük silah ithalatçısı durumuna gelecekti. Venezuela, aynı yıl, Rusya’dan 7.2 milyar dolar değerinde silah ithal edecekti...

 

Kuba yetkilileri, 8 Şubat 2011 günü, Venezuela’dan Kuba’ya döşenmiş olan 1 600 kilometrelik fiber optik iletişim kablosunun tamamlanışını kutlayacaklardı. Aynızamanda Kuba toplumunun internet ulaşımını kolaylaştıracak olan bu kablo, 70 milyon dolara malolmuştu ve 2012 yılında aktifleşecekti... Chávez, 10 Haziran 2011 günü, Havvana’dan yayın yapan TV istasyonundan, Kuba’da başarılı bir kanser ameliyatı geçirmiş olduğunu açıklayacaktı. Böylece Chávez’in kanser illetine yakalanmış olduğu anlaşılacaktı... Aynı yılın 30 Haziran günü Chávez, kansere karşı mücadelesinin sürdüğünü ve kanseri bütünüyle yenmeyi umduğunu açıklayacaktı ama, O, bundan sonra da birkaç kez daha kanser ameliyatı olmak zorunda kalacaktı... Chávez, 17 Ağustos 2011 günü, ülkenin altın madeni endüstrisini millileştirmiş olduğunu açıklayacaktı. Yine O, bir milyar dolar değerinde olan ve ABD bankaları ile Avrupa bankalarında saklanan Venezuela’ya ait altın rezervini ülkeye getirteceğini duyuracaktı... Chávez, 20 Ekim 2011 günü Kuba’dan yaptığı bir açıklamayla, kanser illetini bütünüyle yenmiş olduğunu duyuracaktı ama, ileride, malesef, hastalığın sürmekte olduğu anlaşılacaktı... Chávez, 30 Ekim 2011 günü, İngiliz şirketi Vestey Group’a ait 716 590 akre (acre = 0.4 hektar) ranch arazisinin kamulaştırılmış olduğunu açıklayacaktı...

 

Ekonomik ve politik anlamda Bolivarcı Birlik ALBA’nın üyeleri, Kuba, Nikaragua, Ekvador, Bolivya, Haiti, Antigua, Barbuda ve Suriname liderleri, 4 ve 5 Şubat 2012 günleri, Hugo Chávez’in evsahipliğinde Venezuela’da toplanacaklardı. ALBA liderleri, Fakland Adaları bayrağı taşıyan gemilerin limanlarına yanaşmalarını ve yükleme-boşaltma yapmalarını engelleme kararı alacaklardı. Anlaşılmış olacağı gibi bu karar, Fakland Adaları’nda süregiden İngiliz işgalini protesto ve Arjantin’e destek anlamına gelmekteydi... Chávez, 21 Şubat günü, Kubalı hekimlerin, aynı yerde yeniden bir tümör oluşumu keşfetmiş olduklarını duyuracak ve dört gün sonra tedavi için yeniden Kuba’ya uçacaktı. O, ancak 16 Mart 2012 günü Venezuela’ya dönebilecekti. Chávez, sağlığı ve yeniden seçilebilmesi için dua ettiğini söyleyecekti... Chávez, 25 Mart günü, radyasyon tedavisi için tekrar Kuba’ya uçacaktı. Chávez, 29 Mart günü ülkesine dönecek ve 31 Mart günü tedavi için yeniden Kuba’ya gidecekti... O’nun sağlık durumu bayağı ciddileşmişti...

 

Chávez, 30 Nisan 2012 günü, LOTTT olarak adlandırılan yeni bir iş yasası çıkartacaktı. Yasanın içinde, işten atılma yasağı, daha kısa iş haftası, daha çok tatil ve doğum ödemesi gibi maddeler bulunmaktaydı... Yeniden kanser tedavisi için Kuba’ya giden Chávez, onbir gün sonra, 11 Mayıs 2012 günü ülkesine dönecekti... Aynı yılın 27 Eylül günü Rus ve Venezuela yetkilileri, enerji konusunda ortaklık üzerine sekiz anlaşmaya imza atacaklardı. Bir gün sonra, 28 Eylül günü, Çin’in kuzeybatısındaki Gansu eyaletinden, Venezuela’nın ikinci iletişim ve gözetleme uydusu uzaya yollanacaktı. Roketi ile birlikte uydunun maliyeti 140 milyon dolar olmuştu... 

 

Venezuela’da 7 Ekim 2012 günü yapılan seçime katılım yüzde 90 oranında olacaktı. Seçimi, yüzde 54 oy oranıyla yeniden Chávez kazanacaktı. Chávez’in rakibi Henrique Capriles, oyların yüzde 45 kadarını alabilmişti... Kasım sonunda tedavi için yeniden Kuba’ya giden Chávez, on günlük tedavinin ardından, 7 Aralık 2012 günü Venezuela’ya dönecekti. Hastalığının ağırlaşmış olduğunu farkeden Chávez, 9 Aralık 2012 günü, ölümü halinde yerini alacak ardılı (halefi) olarak cumhurbaşkanı yardımcısı olan Nicolás Maduro’nun adını duyuracak ve tedavi için yeniden Kuba’ya dönecekti. Chávez, yayılmış kanserli hücreleri aldırmak için 11 Aralık günü Kuba’da ameliyat olacaktı. Bu arada, 16 Aralık 2012 günü yapılan federe bölgeler için valilik ve yargıç seçimlerini, yüzde 53 oy oranı ile Chávez yanlıları kazanacaktı. Mevcut 23 federe devletin 20’sinin valiliği Chávez yanlılarının eline geçecekti... Chávez yanlısı onbinler, 10 ve 13 Ocak 2013 günleri, Chávez için büyük gösteriler yapacaklardı. Chávez, 10 Ocak 2013 günü dördüncü kez resmen Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacaktı...

 

Chávez’in ağırlaşmış olan hastalığı nedeniyle, cumhurbaşkanı yardımcısı Nicolás Maduro, 15 Ocak 2013 günü Chávez’in yerini alacaktı. Nicolás Maduro, durumunun meşruluğunu tüm ulusun önünde açıkça tartışmaya açacaktı... Chávez, iki ayı aşkın bir tedavinin ardından, 18 Şubat 2013 günü, Kuba’dan Venezuela’ya dönecekti. Cumhurbaşkanı yardımcısı Nicolás Maduro, 28 Şubat 2018 günü, Chávez’in yaşam mücadelesi verdiğini söyleyecekti. Venezuela hükümeti, 5 Mart 2013 gününü, Chávez’in öldüğünü halka duyuracaktı. Ülkeyi 14 yıl yönetmiş olan Hugo Chávez’in yerini, Nicolás Maduro alacak ve 30 gün içinde yeni seçim yapılacağını duyuracaktı...

 

Ömrünü Venezuela halkının ve Latin Amerika halklarının daha iyi bir yaşam düzeyine kavuşmaları için harcamış olan Hugo Chávez, ülkesinin ve Latin Amerika’nın tarihinde derin izler bırakarak ve dünyamızdaki haksızlıklara karşı tüm insanlar için ilham kaynağı olarak yaşamı terketmişti. Chávez, muhaliflerini yoketmeye kalkışmadan, demokratik yöntemlerle, halkının desteğini kazanarak iktidarını koruyabilmiş, dört kez cumhurbaşkanı seçilmiş ve gerisinde örgütlü, güçlü, birleşik bir sosyalist parti, halkın yararlarını savunabilecek Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (Partido Socialista Unido de Venezuela, PSUV) adlı örgütü bırakmıştı. Muhalifleri, O’nu, petrol gelirlerini “çar-çur” etmekle suçlamışlardı. ABD emperyalizmi bağlantılı üst sınıfların temsilcisi muhaliflerin “çar-çur”dan anladıkları, petrol gelirlerinin yoksul halk için harcanıyor olmasıydı...

 

Chávez, bir yandan iş koşullarını işçilerden yana düzelten, işçi haklarını garanti altına alan, hatalı biçimde “Indian” (“Hintli”) denen yerli halkın ve kadınların haklarını savunan yasalar çıkartırken, diğer yandan evsizler için evler inşa ettirtecek, halka ücretsiz sağlık hizmeti sunacak, ülkesine ve tüm Latin Amerika’ya sağlık personeli yetiştirebilmek için Kuba ile ortak yatırımlar gerçekleştirecekti. O, kurmuş olduğu yeni sosyalist sistemle uzlaşmak istemeyen kapitalist tekelleri ve özel mülk olan devasa latifundaları süreç içinde millileştirecekti. Bu arada O, pek duyulmamış olsa da, 2013 yılının başında, 10 bin apartman dairesinin yapımı için 70 milyon dolar karşılığında Türkiye ile anlaşacaktı. Chávez döneminde halkın, öncelikle yoksulların ve çalışanların yaşam standartları ve ulusal gelirden aldıkları pay yükselecekti. Şili’de ve çoğu Latin Amerika ülkesinde olduğu gibi silahlı kuvvetleri, polisi ve istihbaratı CIA ve Pentagon değil, bizzat Chávez’e veya O’nun örgütlenmesine bağlı merkezler kontrol eder hale gelecekti. Bu nedenle, CIA’nın ve Beyaz Saray’ın -diğer latin Amerika ülkelerinde yapmış olduklarına benzer- darbe girişimleri Venezuela’da boşa gidecekti. Chávez ile birlikte Latin Amerika’da Bolivarcı özgürlükçü ruh canlanacak, Latin Amerika halklarının ilk önemli birlik denemesi olan ALBA, Bizim Amerika’nın Halkları İçin Bolivarcı Birlik (Alianza Bolivariana para los Pueblos de Nuestra América) kurulacaktı...

     

7- n) Hugo Chávez’in izinde yürüyen Nicolás Maduro; ABD emperyalizminin kuklası Juan Guaidó’nun umutsuz çabası; başarısız Amerikancı askeri darbe girişimi ve ABD ordusunu Venezuela’ya davet eden Juan Guaidó; Venezuela’yı yıkıma sürükleme peşindeki Beyaz Saray’ın ölümcül ambargoso ve ABD’deki tüm Venezuela varlıklarını donduran Trump     

 

Yaşamını 5 Mart 2013 günü yitirmiş olan Hugo Chávez için 8 Mart günü devlet töreni ile cenaze merasimi yapılacak ve ardından aynı gün Nicolás Maduro, geçici cumhurbaşkanı olarak ilanedilecekti. Chávez’in ölümü ile birlikte, Washington destekli muhalefet sertleşecek ve daha agresiv olacaktı. Venezuela hükümeti, 20 Mart 2013 günü ABD’yi, Venezuela’nın iç işlerine müdahale etmesi nedeniyle uyaracaktı... Nicolás Maduro’nun önceden duyurmuş olduğu gibi, 14 Nisan 2013 günü, Chávez’in yerini alacak yeni cumhurbaşkanı için seçim yapılacaktı. Oyların yüzde 50.7’sini alan Nicolás Maduro, altı yıl için ülkenin yeni cumhurbaşkanı seçilecekti. Ardından, muhalefetin protesto gösterileri başlayacaktı... Hem ülke içinde taraflar arasındaki gerilim ve hem de ABD ile Venezuela arasındaki gerilim, iğmesi artan bir hızla yükselmeye başlayacaktı... ABD destekli muhalefet, ülkede yaşanan ekonomik krizin, ekonominin yanlış yönetilmesinden ve sosyalist ekonomiden kaynaklandığı propogandasını yaparken, Venezuela hükümeti, krizin, ABD ve Batı tarafından uygulanan yaptırımlar, düşen petrol fiyastları ve ekonomik sabotajlar, ekonomik savaş nedeniyle olduğunu söyleyecekti. Venezuela’ya yönelik ekonomik yaptırımlar ve sabotajlar açıkça gözükmekteydi...

 

Henüz 51 yaşında iken cumhurbaşkanı olan 1962 doğumlu Nicolás Maduro, yaşama bir işçi ailesinin çocuğu olarak gözlerini açmıştı. Yüksek okul eğitimini yarıda bırakan ve çalışma yaşamına atılan Maduro, değişik işlerde çalışmış, otobüs şöförlüğü ve ardından -babası gibi- sendika liderliği yapmıştı... Genç Komünistler Birliği’nin üyesi olarak Maduro, 1986 yılında, Kuba’da, bir yıllık parti okulu eğitiminden geçmişti. Maduro, 1990 yılının başlarında, daha önce hakkında bilgi vermiş olduğum örgütlenmeye, 1980 yılında Chávez tarafından kurulmuş olan Bolivarcı İhtilalci Eylem- 200 (MBR- 200) örgütlenmesine üye olmuştı. Ardından O, yine Chávez tarafından 1997 yılında kurulan Beşinci Cumhuriyet Hareketi’ne katılmış ve 1998 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Chávez’in seçilmesi için çalışmıştı... Maduro, 2000 yılında da ulusal meclise seçilmişti. Maduro, 2006 yılından 2013 yılına dek dışişleri bakanlığı yapmış ve 2013 yılında başkan yardımcılığına (ikinci başkanlığa) atanmıştı.

 

Venezuela’ya yönelik artan ABD müdahaleleri ve ABD destekli muhalefetin yükselen saldırganlığı karşısında Nicolás Maduro, 22 Mayıs 2013 günü, Bolivarcı ihtilalin korunması amacıyla yeni bir işçi milis gücü kurulacağını duyurmuştu... ABD’nin ekonomik sabotajları ve ispiyon eylemleri yükselmeye başlamıştı. Edward Snowden ‘in sızdırdığı bilgileri kaynak gösteren Şili basınının 9 Eylül 2013 günü vermiş olduğu habere göre ABD, Güney Atlantik’te konumlanan ve İngiltere’nin kontrolunda olan Ascension Adası’ndan, Brezilya’nın, Kolombia’nın, Venezuela’nın ve Uruguay’ın tüm iletişim kanallarını dinlemekteydi...

 

Muhalefetin de ortak olduğu ekonomik sabotajlara karşı tedbirler alınması amacıyla Maduro, 12 Eylül 2013 günü bir devlet meclisi oluşturacaktı. Ertesi gün, kağıt yokluğu nedeniyle beş gazetenin yayınlanamadığı rapor edilecekti... Nicolás Maduro, 22 Eylül 2013 günü Pekin’i ziyaret edecek ve Çin yönetimi ile mali ve eknomik gelişme anlaşmaları imzalayacaktı... Maduro, 30 Eylül 2013 günü, iki yüksek ABD diplomatının ve iki elçilik görevlisinin, muhalefetle birlikte sabotaj eylemleri örgütlediklerini duyuracaktı... Ardından, 1 Ekim 2013 günü, üç Venezuela diplomatı ABD’den ve karşılık olarak ta üç ABD diplomatı Venezuela’dan kovulacaklardı... Yine Maduro, Venezuela’ya karşı komplolorın içinde olduğu gerekçesiyle, 5 Mart 2014 günü, Panama ile diplomatik ve ticari ilişkileri kesecekti...

 

Demokratik Birlik için Koalisyon veya Demokratik Birlik için Yuvarlak Masa (MUD) adlı ve ABD destekli sağcı-liberal koalisyon, 6 Aralık 2015 günü yapılan parlemento seçimini -16 yıl aradan sonra- kazanacaktı. Ulusal Meclis’teki 167 sandalyenin 112 tanesi, MUD’un eline geçmişti. Petrol fiyatlarının düşmesinin ardından yükselen enflasyon, MUD’un seçim zaferinde etkin rol oynamıştı. Ulusal Meclis’te çoğunluğu sağlayan Maduro karşıtları, yönetim de bölünmenin, iki-başlılığın yolunu açmışlardı. Ulusal Meclis’te çoğunluğu elde etmiş olan Maduro karşıtları, 2 Mayıs 2016 günü, ABD’nin kontrolu altındaki Amerika Devletleri Örgütü (OAS) ile temasa geçecekler ve demokratik karakterde bir yönetimin oluşması için yardım isteyeceklerdi. Ardından, 4 Mayıs günü Maduro yönetimi, OAS ile toplanma çağrısı yapacaktı. Bu çağrıdan sonra, Venezuela Dışişleri Bakanı Delcy Rodriguez, ABD’nin ve OAS’ın Maduro yönetimini devirme çabası içinde olduklarını açıklayacaktı. Maduro, 17 Mayıs 2016 günü ulusa yaptığı konuşmasında, OAS Genel Sekreteri General Luis Amagro’nun, “bir vatan haini ve CIA ajanı olduğunu”, açıklayacaktı. Sözkonusu açıklamanın sonrasında, ABD başkanı Donald Trump, Venezuela ordusuna çağrı yapacak ve askerlerden, “Maduro’ya sadakatten vazgeçmelerini”, isteyecekti. Donald Trump’un bu çağrısı, ABD’nin Venezuela’nın iç işlerine açıkça ve kaba biçimde karıştığının ve Venezuela’da -Şili’deki Pinochet darbesi benzeri- askeri bir darbe gerçekleştirme çabası içinde olduğunun en somut kanıtı idi...

 

Chávez ve Maduro karşıtları, Nicolás Maduro iktidarına ve 18 yıllık sosyalist yönetime, Chávez’in ifadesiyle 21nci yüzyıl sosyalizmine sonverebilmek amacıyla, 23 Ocak 2017 günü, bir seri protesto gösterisi başlatacaklardı. Bunun üzerine, Nicolás Maduro ve Maduro’yu iktidara taşımış olan Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi yandaşı olan Yüksek Mahkeme, sağcı-liberal güçlerin çoğunlukta oldukları Ulusal Meclis’e karşı harekete geçecekti... Venezuela Yüksek Mahkemesi, 28 Mart 2017 günü, Ulusal Meclis üyelerinin dokunulmazlıklarını kaldırmış olduğunu açıklayacaktı.Yüksek Mahkeme, 29 Mart 2017 günü, Meclis’in görevlerini üstlenebileceği uyarısını yapacaktı. Ertesi gün, 30 Mart günü, Venezuela Yüksek Mahkemesi, Ulusal Meclis’in yasa yapma yetkisini kendi eline almış olduğunu duyuracaktı. Yapılan küçük gösteriler, güvenlik güçleri tarafından bastırılacaktı. Uluslararası baskılar sonucu Venezuela Yüksek Mahkemesi, 1 Nisan 2017 günü, bu son kararını kaldırdığını, yasa yapma yetkisini yeniden Meclis’e devretmiş olduğunu bildirecekti... Venezuela yetkilileri, 19 Nisan 2017 günü, -ABD merkezli taşıt üreticisi dünya devi- General Motors Corporation’ın (GM) fabrikasına elkoyacaklardı. Fabrika, 2015’den beri araba üretmemekteydi ama, 3 900 işçiyi halen istihdam etmekteydi..

 

Ülkede politik istikrarı sağlamak isteyen Nicolás Maduro, 1 Mayıs 2017 günü, yeni bir anayasa için çağrı yapacaktı. Buna karşın muhalefet, protestolarını sürdürecekti. Washington destekli muhalefet, bilinçli olarak politik ve ekonomil krizi derinleştirmek ve bu yolla Maduro iktidarını devirmek çabası içindeydi... Benzer oyunlar darbe öncesi Şili’de de Allende yönetimine karşı oynanmıştı...

 

Vladimir Putin, 19 Mayıs 2017 günü, her ay Venezuela’ya birkaç ton buğday yollama sözü verecekti. Aynı gün ABD, Venezuela için yeni yaptırımlar getirecekti. ABD’nin ve ABD kuklası muhalefetin hedefinde sekiz Yüksek Mahkeme üyesi vardı... ABD’nin artan saldırganlığından cesaret alan protestocular, şiddet yöntemlerine başvurmaya başlayacaklardı. Muhalefete bağlı birtakım kişiler, 22 Mayıs 2017 günü, Barinas kentinde, Chávez’in çocukluğunun geçmiş olduğu evi ve bazı hükümet binalarını ateşe vereceklerdi.

 

Kaybedecek zamanı olmadığına inanan Washington destekli muhalefet, 21 Temmuz 2017 günü, elinde tuttuğu Meclis gücünen dayanarak, Yüksek Mahkeme’nin yerini alacak  ve kendisinden yana olan yeni 33 yargıç ataması yapacaktı. Nicolás Maduro hükümeti, bu yargıçların üç tanesinin hemen tutuklanmalarını sağlayacaktı. Ertesi gün, muhalefetin kışkırttığı şiddet yüklü protestolar başlayacaktı. Cumhurbaşkanı Nicolás Maduro’ya karşı 48 saatlik bir genel grev çağrısı yapan muhalefetin iddiasına göre Maduro, yapılmasını teklif ettiği yeni anayasa ile iktidar gücünü, rejim yanlısı kardeş kurumlar arasından paylaştırmayı planlamaktaydı. Maduro yönetimi, aynı ay, Temmuz 2017’de, yasa yapıcı güçlü bir Kurucu Meclis ve yeni anayasa için referandum çağrısı yapacaktı. Yeni anayasa ve Kurucu Meclis ile tüm iktidarın Maduro hükümetinin elinde toplanacağından korkan muhalefet, sözkonusu referandum çağrısına şiddetle karşı çıkacaktı. Sonuçta, Maduro hükümetinin referandum talebi, muhalefet tarafından boykot edilecek ve 48 saatlik bir genel grev çağrısı yapılacaktı. Muhalefet, Maduro hükümetinin planına karşı resmi olmayan bir oylama başlatacaktı... Muhalefetin öncülük ettiği genel grev başarılı olamayacak, bu girişim üç kişinin ölümü ile sonuçlanacaktı... İçpolitikadaki gerilim giderek yükselirken, Washington, muhalefetin imdadına yetiçecekti. Beyaz Saray, 26 Temmuz 2017 günü, hükümet, silahlı kuvvetler ve devlet petrol şirketi PDVSA görevlisi 13 yüksek yetkili kişi için yaptırımlar başlatacaktı.

 

Cumhurbaşkanı Nicolás Maduro’nun önceden açıklamış olduğu ve muhalefetin korkulu rüyası olan güçlü Anayasal Meclis için herkesin kabul edebileceği bir seçim, 30 Temmuz 2017 günü yapılacaktı. Ulusal Meclis’te çoğunluğu elinde tutan muhalefet, kaybedebileceği korkusuyla, bu seçimi boykot etmişti. Muhalefet partilerinin boykot gerekçeleri, “Maduro’nun tek partili bir sisteme geçme çabası içinde olduğu” iddiası idi. Sonuçta, yasa yapıcı yeni Anayasal Meclis için sekiz milyon kişi oy kullanacaktı. Muhalefetin yönlendirdiği protestolar sırasında 10 kişi yaşamını yitireckti. Maduro, 31 Temmuz 2017 günü, Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’ne tekrar iktidar gücü veren yasa yapıcı yeni Anayasal Meclis’i kutlayacaktı. Maduro’nun önerisine uygun olarak 30 Temmuz seçimi ile gelen ve 31 Temmuz günü kurulan Anayasal Ulusal Meclis (ANC), Avrupa Birliği, ABD’nin kontrolu altındaki Amerika Devletleri Örgütü (OAS), daha önce anılmış olan ortak pazar Mercosur gibi büyük yapıların da aralarında bulunduğu kırk ülke tarafından tanınmayacaktı. Sözkonusu seçimi boykot etmiş olan muhalefet, hile yapıldığını, en az bir milyon oyun şişirilmiş olduğunu iddia edecekti..

 

Washington, 9 Ağustos 2017 günü, yasa yapıcı yeni Anayasal Meclis’in kurulmasında önemli roller oynamış oldukları gerekçesiyle, sekiz yüksek rütbeli devlet görevlisi için yaptırımlar getirecekti. Washington destekli muhalefet, hükümet karşıtı daha fazla gösteri yapılması için çabalarını yoğunlaştıracaktı... ABD Başkanı Donald Trump, 11 Ağustos 2017 günü, sorunun çözümü için askeri seçeneğin gündem dışı olmadını ve muhalefetin krizi derinleştirmek için çabalarını yoğunlaştırması gerektiğini, söyleyecekti. Kısacası Trump, Nicolás Maduro hükümetini askeri bir müdahale ile tehdit etmekte ve muhalefetten böyle bir müdahale için politik ortamı olgunlaştırmasını istemekteydi. Maduro, 25 Kasım 2016 günü yaşamını yitirmiş olan Fidel Kastro’nun anısına saygı amacıyla 15 Ağustos 2017 günü Havana’ya uçacaktı. Bu sürpriz ziyaretin ertesi günü ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela’ya yönelik muhtemel askeri bir operasyon için uyarı yapacaktı...

 

Yeni kurulmuş olan Anayasal Meclis, 18 Ağustos 2017 günü, yeni anayasa ile yasa yapma yetkisinin kendisine geçmiş olduğunu duyuracaktı. ABD ve 12 Latin Amerika ülkesi, sözkonusu kararı tanımayacak ve “muharefetin kontrolundaki Meclis’e saygı duymayı sürdüreceklerini ve yasa yapma yetkisinin sadece bu meclise ait olduğunu”, bildireceklerdi... Federe bölgelerin vali seçimleri, 15 Ekim 2017 günü yapılacaktı. Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (Partido Socialista Unido de Venezuela,PSUV), 23 vilayetin 18’sinde seçimleri kazanacaktı. Ulusal Meclis’te çoğunluğu elinde tutan sağcı-neoliberal koalisyon MUD (Mesa de la Unidad Democrática, Demokratik Birlik için Yuvarlak Masa), sadece beş vilayette başarılı olabilmişti. Bu onlar için ağır bir yenilgi idi ve ardından bölünme gelecekti... Politikacı Henrique Capriles Radonsky, 24 Ekim 2017 günü, MUD’dan çekildiğini açıklayacaktı. MUD’un en güçlü partisi konumundaki Demokratik Eylem (Democratic Action, AD) , 9 Temmuz 2018 günü MUD’dan kopacaktı... (bak: By Katy Watson BBC, Venezuela’s divided opposition faces tough shoices, https://www.bbc.com/news/world-latin-america-41815918 , 31 October 2017; Henrique Capriles Radonsky Withdraws from MUD Opposition Coalition, https://venezuelanalysis.com/news/13466 ; Venezuela’s Democratic Action Party Breaks from MUD as Opposition Fractures Deepen, https://venezuelanalysis.com/news/13926; Harold Trinkunas, Why Venezuela’s opposition has been unable to effectively challenge Maduro, chaos/2018/01/08/why-venezuelas-opposition-has-been-unable-to-effectively-challenge-maduro/ , Monday, January 8, 2018 ; Who makes up Venezuela’s political opposition?, https://www.dw.com/en/who-makes-up-venezuelas-political-opposition/a-40513910)

 

ABD destekli muhalefetin toplumsal ve politik krizi derinleştirme çabalarına karşın, vali seçimleri, halkın çoğunluğunun halen Maduro yönetimini desteklemekte olduğunun kanıtı olmuştu. Maduro’nun bu seçim zaferinin Muhalefet tarafından tanınmama kararı, boşuna bir çaba idi. Halkın nezdinde güçlenen Maduro yönetimi, bölünüp zayıflayan ise muhalefet idi. Muhalefet, kaderini, ABD emperyalizminin Maduro yönetimi devirmesi umuduna bağlamıştı... ABD, 5 Ocak 1918 günü, aralarında önceki gıda bakanının da bulunduğu beş yüksek rütbeli Venezuela hükümet görevlisi için yaptırımlar başlatacaktı...

 

Ülkedeki politik tansiyonu düşürme amacıyla Maduro yönetimi ile muhalefet temsilcileri, Şubat 2018’de biraraya geleceklerdi. Toplantının konusu, gelecek cumhurbaşkanlığı seçiminin tarihi idi ama, taraflar anlaşamayacaklardı. Maduro yönetimi, cumhurbaşkanlığı seçiminin yılın ilk yarısında olacağını duyururken, bellibaşlı muhalefet partileri bu seçimi boykot etme sözü vereceklerdi... Mayıs 2018’de yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini Maduro ikinci kez kazanacaktı ama, Ulusal Meclis’te çoğunluğu oluşturan muhalefet bu sonucu tanımak istemeyecekti. Muhalefetin kontrolu altındaki Ulusal Meclis, Maduro’nun cumhurbaşkanlığını yasadışı ilanedecekti. ABD’den ve “Lima Grubu”ndan güç alan Muhalefet, Maduro’nun cumhurbaşkanlığı makamını gasbetmiş olduğunu iddia edecekti...

 

Latin Amerika’nın sağcı yönetimleri tarafından Peru’nun başkenti Lima’da oluşturulan ve “Lima Bildirisi” ile 8 Ağustos 2017 günü resmen kurulmuş olan “Lima Grubu”, bir Latin Amerika hükümetleri örgütü idi. Peru’dan başka Latin Amerika’dan 12 sağcı hükümetin daha katılmış oldu bu örgüt, Maduro’nun başkanlığını tanımamaktaydı. ABD tarafından desteklenen “Lima Grubu”nun “Lima Bildirisi”, asıl olarak Nicolás Maduro yönetimini hedef almaktaydı. “Lima Bildirisi”nin altında, Peru’dan başka, Arjantin, Brezilya, Şili, Kolombia, Kosta Rika, Guatemala, Honduras, Meksika, Panama, Paraguay dışişleri bakanlarının imzaları bulunmaktaydı. “Lima Grubu”, sözkonusu cumhurbaşkanlığı seçiminin “adaletsiz” ve “anti-demokratik” olduğunu ilanetmişti... Sonuçta, “Lima Grubu” üyeleri, Venezuela’da bulunan elçilerini geri çağıracaklardı... Diğer yandan ABD ve Avrupa Birliği, aynı seçimin sonucunu tanımamayacak ve seçimin iptalini isteyecekti... Böylece, Venezuela’da yaşanmakta olan politik kriz kışkırtılacak ve derinleşerek süreklilik kazanmış olacaktı.

 

Peru, 2019 yılında, Birleşmiş Milletler’de Nicolás Maduro yönetimini suçlarken, “Lima Grubu” üyesi ülkeler, Halkın Arzusu (Voluntad Popular) adlı partiden meclis başkanı seçilen ve muhalefetin liderliğini üstlenen neoliberal-sağcı Juan Guaidó’yu (Juan Gerardo Guaidó Márquez) desteklediklerini açıklayacaklardı. ABD’de zaten Juan Guaidó’yu desteklemekteydi. Juan Guaidó adlı bu neoliberal-sağcı politikacı, Maduro’nun Ocak 2019’da “cumhurbaşkanlığını gasbetmiş olduğu” propogandasını öne çıkartacaktı.  Guaidó, 23 Ocak 2019 günü, anayasanın 233ncü maddesini gerekçe göstererek, Vebezuela’nın asıl cumhurbaşkanının kendisi olduğunu duyuracaktı. Muhalefetin çoğunlukta olduğu Ulusal Meclis’te de, aynı gün aynı yönde bir karar alınacaktı. Mevcut anayasaya göre halkın oyu ile cumhurbaşkanlığına seçilmiş olan Nicolás Maduro, Ulusal Meclis’te mevzilenmiş sağcı-liberal çoğunluk tarafından cumhurbaşkanı olarak tanınmak istenmiyordu... Aynı ay, bu sürecin son basamağı olarak Juan Guaidó, Ulusal Meclis’te “cumhurbaşkanı olarak” yemin edecekti. ABD ve ABD’nin dümen suyundaki “Lima Grubu” ülkeleri ve Avrupa’dan birtakım ülkeler, Juan Guaidó’yu Venezuela’nın legal cumhurbaşkanı olarak tanıyacaklardı. Yine ABD tarafından kurdurulmuş olduğunu yazdığım ve ABD’nin kontrolundaki Amerika Devletleri Örgütü (Organization of American States, OAS), 27 Haziran günü Guaidó’nun cumhurbaşkanlığını onaylayacaktı... Dünya bu konuda ikiye bölünmüştü; Küba dahil ALBA ülkeleri, Rusya, Çin, Türkiye, İran ve daha birçok ülke, Nicolás Maduro’yu cumhurbaşkanı olarak tanımaktaydılar...

 

Kendisini “cumhurbaşkanı” olarak ilanetmiş olan Guaidó’nun bir numaralı hedefi, petrol alanları üzerinde kontrolü sağlayabilmek olacaktı. Chávez’in kovmuş olduğu ABD merkezli petrol şirketlerinin hedefi de bundan başkası değildi... ABD ve ABD’nin kontrolundaki ülkeler ve politikacılar tarafından yaratılan iki başlılık ile ülkedeki politik krizi derinleştirilmekteydi. Böylece bir içsavaş için toplumsal ortamın oluşturulabilmesi ve ABD’nin müdahalesine kapıların aralanması isteniyordu... Zaten muhalefet, kısa süre sonra, başarısız bir darbe girişiminde bulunacaktı...

 

El Pais’in 22 Şubat 2019 tarihli haberine göre, muhalefetin öndegelen temsizcilerinden Carlos Vecchio’nun, Julio Borges’in ve Gustavo Tarre’nin ABD’li yetkililere bilgi vermelerinin ardından Trump yönetimi, Guaidó’ya vereceği desteği formüle etmişti... The Wall Street Journal’ın haberine göre, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, danışman Bolton, Hazine Bakanı Steven Munichin ve diğerleri, aynı gün Trump ile toplanmışlardı. Toplantının ardından İkinci Başkan Mike Pence, Guaidó’yu aramış ve ABD’nin desteğini açıklamıştı. İşte hemen bunun ardından, 23 Ocak 2019 günü Juan Guaidó, kendisini cumhurbaşkanı olarak ilanetmişti. ABD’nin Guaidó’yu Venezuela’nın legal cumhurbaşkanı olarak tanımasının hemen ardından, 18 Şubat 2019 günü, ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela ordusunun askerine ve subaylarına, “Nicolás Maduro’ya sadık kalmaktan vazgeçmeleri”, çağrısı yapmıştı... Yukarıda adı geçen Carlos Vecchio, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo tarafından, Guaidó yönetiminin Washington’daki diplomatik temsilcisi olarak kabul edilecekti...

 

Kısacası Trump, Venezuela’nın iç işlerine kabaca karışmakta, Juan Guaidó’yu kışkırtmakta, “Guaidó’nun cumhurbaşkanı olduğunu ilanetmesini” teşvik ederek ederek ülkede ikibaşlılığı sağlamakta ve ardından açıkça askeri darbe çağrısı yapmaktaydı... Trump’un Venezuela’ya bu yasadışı müdhalesi, Juan Guaidó önderliğindeki muhaleetin ulusal olmadığını, Beyaz Saray’a bağlı görevliler gibi çalıştıklarını, göstermekteydi... ABD’nin sözkonusu askeri darbe tehdidi karşısında  Kuba ve Rusya Federasyonu, Venezuela güvenlik güçlerine destek olduklarını göstereceklerdi. Diğer yandan Nicolás Maduro, ulusal fonların, yeni, modern, gelişmiş askeri aygıtlara, öncelikle uçak ve füze saldırılarına karşı savunma sistemlerine yatırılacağını açıklayacaktı. Kolombia’da güçlü bir gerilla eylemi yürüten “Ulusal Kurtuluş Ordusu” (FLN), Maduro’ya askeri destek vereceklerini, O’nu korumak için üzerlerine düşeni yapacaklarını açıklayacaktı...

 

Orta üst sınıflardan gelen, Andrés Bello Katolik Üniversitesi’nde ve daha sonra ABD’nin George Washington Üniversitesi’nde eğitim görmüş olan  Juan Guaidó, 2009 yılında, Leopoldo López ile birlikte Halkın Arzusu (Voluntad Popular) partisini kurmuş ve 2010 seçimlerinde yedek olarak, 2015 seçimlerinde ise asil üye olarak Ulusal Meclis’e girmişti. Ardından O, Aralık 2018’de, Halkın Arzusu adlı partinin adayı olarak Meclis Başkanlığı’na seçilmişti... Meclis başkanı seçilmesinin hemen ardından O, Aralık 2018’de Washington’a uçmuş ve orada OAS (Amerika Devletleri Örgütü) Sekreteri General Luis Almagro ile buluşup görüşmüştü. Luis Almagro, Kuba, Venezuela ve aynı çizgideki Latin Amerika ülkeleri liderleri tarafından Latin Amerika halklarına ihanet eden bir kişi olarak tanımlanmaktaydı...

 

Sözkonusu Luis Almagro- Juan Guaidó buluşmasının Washington’da olması bile, kurulmaya çalışılan tezgahın gerisinde Beyaz Saray’ın durduğunu belli etmekteydi. Bu görüşmenin ardından, 14 Ocak 2019 günü Juan Guaidó, Kolombia’da “Lima Grubu”nun toplantısına katılacaktı. İşte bu toplantı sırasında Nicolás Maduro’nun başkanlığı reddedilecekti. Ardından Juan Guaidó, “cumhurbaşkanı” rolünde politika sahnesinde boy gösterecekti. Politik satranç tahtasında Juan Guaidó’nun kimlerin piyonu olarak öne sürüldüğü yeterince açıktı. Yalnız unutulan gerçek, satranç tahtasının taşları, karşılıklı oturmuş iki kişisin aklına ve planlarına göre hareket eden cansız varlıklardır. Buna karşın gerçek yaşamda mücadele edenler, her an düşünceleri ve duyguları değişebilecek olan ve mücadeleyi yeniden ve yeniden kurgulama gücüne sahip canlı, değişken ve akıllı varlıklardır. Kısacası, “Evdeki hesabın  çarşıya uymaması” gibi, satranç tahtasındaki hesap ta gerçek yaşama uymaz..

 

Amerika Devletleri Örgütü (OAS), Venezuela Dışişleri Bakanlığı’na rağmen, bakanlığın onaylamadığı bir kişiyi, 9 Nisan 2019 günü Venezuela elçisi olarak kabuledecekti. Bu yasadışı kabulün ardından Venezuela, OAS’tan çekildiğini açıklayacaktı. Venezuela’da süren iç çatışma, giderek daha büyük boyutlarda uluslararası bir mücadeleye dönüşmüştü. Washington Post bile bu gerçeği açıkça ifade edecek, “OAS’ın Maduro’nun uluslararası zeminini mayınladığını,  Guaidó yönetiminin resmen tanınabilmesi için bir adım attığını”, yazacaktı...

 

Daha önce ifade etmiş olduğum gibi, Guaidó’nun bir numaralı hedefi, petrol endüstrisi üzerinde egemen olabilmekti. Bu nedenle O, Venezuela’nun ulusal petrol şirketi olan PDVSA’ya yeni direktörler, yeni yöneticiler atayacaktı ve O’nun bu atamaları Ulusal Meclis tarafından onaylanacaktı. ABD Hazine Bakanlığı’da (US Department of Treasury), Guaidó’nun sözkonusu atamalarına destek olacak, yaptırımlara karşın yeni yöneticilere operasyon için lisans verecekti... Fakat sonuçta, Venezuela’nn petrol endüstrisinin ABD merkezli petrol şirketleri adına ABD yönetimi ve Guaidó tarafından gaspedilmesi işi okadar kolay olmayacaktı. Maduro yönetimi, Guaidó ve Ulusal Meclis tarafından yapılmış olan sözkonusu atamaların, yabancı hükümetlerin desteği ile gerçekleştirilmiş yasadışı bir güç gasbı olduğunu bildirecek ve bu girişimi tanımayacaktı. Yüksek Mehkeme’de aynı yönde karar verecekti...

 

Washington destekli sözkonusu provokasyonun ülke içinde gerilimi sonderece yükseltmesi üzerine, Meksika, Uruguay ve CARICOM (Caribbean Community and Common Market), sorunun karşılıklı görüşmelerle çözülmesi çağrısını yapacaklardı. Yasadışı provokatif atamaları yapmış olan Guaidó, Ulusal Meclis’in görüşmelere katılamayacağını bildirecek ve daha başka gerekçeler ileri sürerek sözkonusu teklifi yokuşa sürecekti. Juan Guaidó’nun derdi, “üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek idi”. Guaidó, daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, Washington ile yapılmış ortak plan çerçevesinde bir silahlı çatışma başlatarak ABD müdahalesi için ortamı hazırlama çabası içinde idi... Bunun üzerine Nicolás Maduro, Papa Francis’ten olaya dahil olmasını, yapılması istenen görüşmelere asistanlık yapmasını isteyecekti. Guaidó, Vatikan’ın görüşmelere asistanlık yapma önerisini de reddedecekti... Guaidó,  “Maduro’nun 2016 yılında yapılan anlaşmalara saygı duymadığını, gücü elegeçirmesi için Papa Francis’in Maduro’yu cesaretlendireceğini ve Vatikan’ın Venezuela’nın gerçek durumunu görmesini istemediğini”, öne sürerek Papa Francis’in arabulucu olması teklifini reddedecekti... “Vatansever” rolünde “Vatikan’ın Venezuela’nın gerçek durumunu görmesini istemediğini”, iddia eden Juan Guaidó, kısa süre sonra,  Nisan sonunda, Maduro’ya karşı başarısız bir askeri darbe girişiminde bulunarak “demokrasi aşkını” ve Mayıs başında da ABD ordusunu Venezuala’ya davet ederek “vatanseverliğini” gösterecekti... 

 

Değişik ülkelerin 30 Nisan 2019 tarihli gazeteleri, Venezuela’da, Juan Guaidó yanlısı bazı askerlerin başarısız bir darbe girişiminde bulundukları, haberleriyle çıkacaktı. Twitrer’de dolaşan bir video da yansıyan görüntülerde, başkent Karakas’ta, sokakta, arkasında bir gurup silahlı asker ve zırhlı askeri araçla gözüken Juan Guaidó, “Özgürlük Operasyonu” adını verdiği kalkışmanın başladığını duyurmaktaydı. O, Nicolás Maduro yönetimini devirmek için halkı ve askerleri sokağa çağırmaktaydı. Guaidó’nun bu çağrısı ne halk ve ne de Venezuela Silahlı Kuvvetleri nezdinde bir yanıt bulacaktı. Aynı filmde, “Halkın Arzusu” adlı partinin ev hapsinde olan önceki lideri  Leopoldo López’de gözükmekteydi. Guaidó ile aynı telden çalan López, Guaidó destekçisi bir gurup asker tarafından serbest bırakılmıştı. Bu az sayıdaki darbeci gurubun gerisinde, sağcı Kolombia hükümeti ile birlikte neoliberal-sağcı Brezilya yönetimi ve  ABD Dışişleri Bakanlığı (State Department) ve CIA durmaktaydı. ABD Dışişleri Bakanı (secretary of state) Mike Pompeo, sözkonusu darbeyi desteklediklerini açıklamakla yetinmeyecek, “Venezuela’ya yönelik askeri bir müdahalenin gündemde olduğunu”da ifade edecekti... (bak: Statskupp inledd i Venezuela: “Finns ingen väg tillbaka”, https://www.aftonbladet.se/nyheter/a/b58VMB/statskupp-inledd-i-venezuela-finns-ingen-vag-tillbaka Tisd 30 Apr 2019; By Prof Michael Chossudovsky, The Spontaneus “Military Coup” in Caracas vas Meant to Fail ?, https://www.globalresearch.ca/the-spontaneous-military-coup-in-caracas-was-meant-to-fail/5676196 May 01, 2019 ; Son Dakika... Venezuela’da Darbe Girişimi, http://www.hurriyet.com.tr/dunya/son-dakika-venezuelada-darbe-girisimi-41199013 , 30 Nisan 2019 Salı; Son Dakika… Venezuela’da darbe girişimi! Maduro halkı cuntaya karşı direnmek için sokağa çağırdı, http://www.milliyet.com.tr/son-dakika--venezuela-da-darbe-dunya-2866392/, 30 Nisan 2019 Salı)

 

Sözkonusu darbe  girişimi karşısında Venezuela Kurucu meclis Başkanı, Maduro’yu korumak amacıyla halkı Başkanlık Sarayı’nda toplanmaya çağırırken, Savunma Bakanı, “hain darbe girişimine karşı tetikte olduklarını ve orduda olağan dışı bir hareketlilik olmadığını”, açıklayacaktı. Diğer yetkililer ve elçilikler, Venezuela’da durumun sakin olduğunu, kontrolun orduda olduğunu, bildireceklerdi. Maduro ise, kuvvet komutanları ile konuştuğunu, komutanların bağlılıklarını bildirdiklerini, duyuracaktı. Darbe girişimi herhangi bir etki yaratmadan hemen sonbulmuş ve sorumlular tutuklanmışlardı...

 

Talihsiz darbe girişimi karşısında Kuba ve Bolivya, Maduro hükümetini desteklediklerini açıklamakta gecikmeyeceklerdi. Darbe girişimi olurken, Bolivarcı Ulusal MuhafızlarKarakas’ta, Maduro’ya sadık askeri birliklere katılmakta gecikmemişlerdi...  İspanya, herhangi bir askeri darbeyi desteklemediğini açıklayacaktı. OAS ve Kolombia’dan ise, başarısız darbe girişimine destek gelecekti. Washinton’dan planlanmış olduğu anlaşılan bu başarısız darbe girişimi ile bir içsavaşın ateşi yakılmak ve böylece ABD’nin askeri müdahalesi için ortamın olgunlaştırılması istenmişti. Mike Pompeo, “Venezuela’ya yönelik askeri bir müdahalenin gündemde olduğunu”açıklarken, anlaşılan, bir içsavaş beklentisi içindeydi. Fakat gelişmeler Pompeo’nun ve ABD kuklası Guaidó’nun umduğu gibi olmayacaktı. Halk ve askerler nezdinde destek bulamayan darbeciler, Maduro yönetimi ve güvenlik güçleri tarafından çok kısa sürede etkisizleştirileceklerdi...

 

Juan Guaidó’nun önderliğindeki Washington darbesinin başarısızlığının ardından, Maduro ve Guaidó, NorveçUzlaşmazlıkları Çözme Merkezi’nin nezaretinde görüşmelere başlayacaklardı. Fakat, iki toplantının ardından, herhangi bir sonuç elde edilemeden süreç sonlanacaktı... Darbe girişiminin başarısız olması ve görüşmelerin sonuçsuz kalması sonrasında, AP’nin ve diğer birçok yayın organının haberine göre, 11 Mayıs 2019 Cumartesi günü Juan Guaidó, taraftarlarına yaptığı konuşma sırasında, “Nicolás Maduro’nun devrilmesi için ABD ordusunun komutanları ile açık görüşmeler yapmaya hazır olduğunu, ABD’nin Venezuela elçisi olarak tanıdığı Carlos Vecchio’ya görüşmeler konusunda talimat vermiş olduğunu”, bildirecekti. Kısacası Juan Guaidó, ABD ordusuna açık davetiye çıkartmakta ve Venezuela’ya yönelik ABD askeri operasyonunun nasıl olması gerektiğini tartışmaya açmaktaydı. Aynı gün Guaidó, ABD’nin Güney Kumandanlığı’nın (South Com) başındaki Amiral Claring Faller’e  ve ayrıca Pazartesi günü Twitter üzerince Cumhuriyetçi Senatör Marco Rubio’ya yolladığı mesajlarda, ABD’nin müdahalesine açık davetiye çıkartmaktaydı. Güney Kumandanlığı (South Com), ABD’nin Latin Amerika’da ve Karaibler’de yürüteceği askeri operasyonları planlayan merkeziydi... (daha geniş bilgi için bak: By Paul Dobson, Guaidó Requests US Military ‘Corparation’ to Oust Maduro as US Vessel Violates Venezuelan Waters, Global Research, May 14, 2019 https://www.globalresearch.ca/guaido-requests-us-military-cooperation-oust-maduro/5677443; Guaidó seeks relations with US Military in attempt to take powe in Venezuela, Associated Press in Caracas, Sat 11 May 2019 22.49 BSTFirst published on Sat 11 May 2019 22.06 BST, https://www.theguardian.com/world/2019/may/11/guaido-maduro-pentagon-trump-us-venezuela ; AP, Venezuela’s Guaidó asks for relations with US military, Publishes Sun, May 12 2019, https://www.cnbc.com/2019/05/12/venezuelas-guaido-asks-for-relations-with-us-military.html ; Trending on AP News, he latest: Guaidó asks for relations with US military, May 12, 2019 https://www.apnews.com/39b1a601a0f84230a5cd8ad406baa889 ; Julian Borger in Washington, Venezuela: opposition leader Guaidó asks US military for ‘strategic planning’ help, Mon 13 May 2019 17.48 BSTLast modified on Mon 13 May 2019 23.40 BST https://www.theguardian.com/world/2019/may/13/venezuela-news-latest-guaido-us-military-help-maduro ; BY TOM O'CONNOR, VENEZUELA’S OPPOSITION REQUESTS U.S. MILITARY SUPPORT AGAINST GOVERNMENT AND ‘FOREING FORCES’,  ON 5/13/19 AT 10:02 AM EDT https://www.newsweek.com/venezuela-opposition-guaido-military-support-1423619 )

 

Juan Guaidó’nun çağrısına karşın ABD’nin Trump yönetimi, Venezuela’ya yönelik askeri bir mudahale serüvenine kalkışmayacaktı. Anlaşılan, Beyaz Saray ve Pentagon, ABD tarafından eğitilip silahlandırılmış olan, ABD gemileri ile taşınan ve işaretsiz ABD uçakları tarafından havadan desteklenen göçmen Kubalı kriminal unsurlar kullanılarak 17 Nisan 1961 günü gerçekleştirilmiş olan  başarısız “Domuzlar Körfezi Çıkartması” sırasında ve sonrasında yaşanmış olanları unutmuş değildi (bak: Yusuf Küpeli, Kuba devrimi 50. yılını doldururken Kuba tarihinden notlar, http://www.sinbad.nu/kubadevr.htm ). Günün Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti (República Bolivariana de Venezuela),  1961 yılının Kuba’sından çok daha güçlü olduğu gibi, artık, Kuba, Bolivya, Nikaragua dahil 10 Latin Amerika ülkesini bünyesinde toplayan ALBA (Alianza Bolivariana para los Pueblos de Nuestra América), ya da türkçesi ile Bizim Amerika’nın Halkları İçin Bolivarcı Birlik, adında ekonomik ve politik bir örgütlenme mevcuttu. Kısacası Venezuela, Latin Amerika içinde yalnız değildi. Venezuela’ya karşı başlatılacak bir saldırı, ABD için, “astarı yüzünden pahalı” denen cinsten bir maliyete dönüşür, çatışmalar tüm Latin Amerika boyunca yayılarak anti-emperyalist dalgayı yükseltebilirdi. Brezilya, Kolombia vs. gibi daha birkaç Latin Amerika ülkesinde neoliberal sağcı yönetimler vardı ama, bunlar pamuk ipliğine bağlı iktidarlardı. Ayrıca, ABD artık dünyadaki tek güç merkezi değildi ve Venezuela dünyada da yalnız değildi. ABD’nin Venezuela’dan çok daha büyük problemleri vardı;  dünyadaki çatışmanın merkezi Asya-Pasifik bölgesine kaymakta idi ve Çin artık ABD’nin en büyük rakibi idi. Kısacası Beyaz Saray ve Pentagon, Venezuela’nın giderek zayıflamakta olan muhalefetine güvenerek veya bu muhalefetin akılsızca provokasyonlarına uyarak kaybedeceği bir çatışmaya giremezdi. Şimdilik ABD’nin en çok yapabileceği, Venezuela’ya yönelik ekonomik ambargosunu ağırlaştırarak sürdürmek olabilirdi...

 

ABD Cumhurbaşkanı Trump, 2019 Ağustos ayının ilk günlerinde, Venezuela’ya yönelik ölümcül bir ambargoyu başlatacağını ve Nicolás Maduro devrilip neoliberal  Juan Guaidó iktidar koltuğuna oturuncaya dek ambargonun süreceğini açıklayacaktı. Sözkonusu ABD ambargosunun hedefinin merkezinde Venezuela’nın devlet petrol şirketi PDVSA durmaktaydı. Venezuela’ya yönelik ölümcül ambargo açıklamasının hemen ardından, 2019 yılı Ağustos ayının ilk haftası içinde Trump, Venezuela’nın ABD’de bulunan tüm mal varlıklarının dondurulması ile ilgili kararnameyi imzalayacaktı. ABD yönetimi, bu yasadışı kararı ile sözde Nicolás Maduro yönetimini cezalandırmakta idi ama, gerçekte ABD’nin bu haydutça saldırısı tüm Venezuela halkına yönelikti. Venezuela yönetimi, sözkonusu gerçeğin altını çizmekte gecikmeyecekti. Benzer saldırılar İran’a karşı da yapılmakta, tüm İran halkı yoksulluğa sürüklenmekte idi... Kuba’ya karşı 1960’lı yılların başından beri ağır bir ABD ambargosu sürmekteydi ama, Kuba sosyalizmi devrilmemiş, güçlenmişti. (ambargo ile ilgili olarak bak: By Kurt Nimmo, Trump Ponders Deadly Blockade of Venezuela, https://www.globalresearch.ca/trump-ponders-deadly-blockade-venezuela/5685529 , Global Research, August 04, 2019  ; By Stephen Lendman, Trump rRgime Alming to Blockade Iran and Venezuela, https://www.globalresearch.ca/trump-regime-aiming-blockade-iran-venezuela/5685571 , Global Research, August 05, 2019 ; By Daniel Larison, A Blockade of Venezuela Must be Opposed, https://www.globalresearch.ca/blockade-venezuela-must-opposed/5685614 , Global Research, August 05, 2019 ; By Carla Stea, “Psychopath Capitalism” Economic Terrorism and Genocide Against the People of Venezyela, Global Research, May 03, 2019; By Prof. James Petras, United Stades and Venezuela: A Historical Backgroubd, https://www.globalresearch.ca/united-states-venezuela-historical-background/5677795 , Global Research, May 18, 2019 ; By Dave DeCamp, US Sanctions Are Still Strangling Venezuela, https://www.globalresearch.ca/us-sanctions-strangling-venezuela/5684956 , Global Research, July 29, 2019)

 

ABD’nin ağırlaşan yaptırımlarının ve Venezuela varlıklarına elkoymasının hemen ardından, Brezilya’nın neoliberal yönetimi, Venezuela’nın üst yöneticileri için Brezilya’ya girme yasağı getirecekti. Trump yönetimine yaranma çabası ötesinde bu yasağın bir anlamının olmadığı ortadaydı. Diğer yandan, sözkonusu yasağı getirmiş olan Brezilya yönetiminin ise daha nekadar iktidarda kalabileceği belli değildi... ABD yönetimi, derin bir nefretle ve isyanın yayılabileceği korkusuyla, Venezuela ve İran gibi kendisine başkaldırmış ülkeleri yoketme peşindeydi ama, Cin ve Rusya ile başedebilecek gücü bulamadan bu hedefine ulaşması zor gözükmekteydi. Bu arada Avrupa’dan da başkaldırı sesleri yükselmeye başlamıştı... Uluslararası çatışmaların merkezinin Asya-Pasifik bölgesine kaymış olması ve yinre bununla bağlantılı olarak Ortadoğu denen çoğrafyada çatışmaların sürmesi, Latin Amerika üzerindeki ABD baskısını -şimdilik- bir ölçüde azaltmış gözükmektedir...

 

Üretilen değerlerin yüzde 80’inden fazlasının dünya nüfusunun yüzde 20’sinden azı tarafından tüketilmekte olduğu, yoksullar ile zenginler arasındaki uçurumun hem ulusal ve hem de uluslararası düzeyde her geçen gün daha da derinleştiği, sayıları 1.5 milyara ulaşan açların haklarını arayacak bilinç ve enerjiden yoksun oldukları, daha milyarlarca yoksulun sadece karınlarını doyurabilmek için yaşam kavgası verdikleri, emperyalist merkezler tarafından kışkırtılmış bölgesel savaşlar ve derinleşen yoksulluk sonucu artan trajik göç hareketlerinin geliştiği sonderece dengesizleşmiş hastalıklı bir dünyada, doğanın ve insan soyunun iğmesi artan bir hızla sürüklenmekte olduğu felaketi durdurmanın zamanı çoktan gelmiştir ve hatta geçmektedir... Haksızlıklara karşı savaşan halklar ve milletler vardır şüphesiz ama, bu olan yeterli değildir... Durumlarının bilincinde olabilen ve mücadele edebilecek enerjileri bulunanlar, biryandan Venezuela’nın yurtsever halkının yapmış olduğu gibi anti-emperyalist başkaldırılarını sürdürürlerken, diğer yandan doğanın yokedilmesine ve nükleer bir savaş tehdidine karşı durmak zorundadırlar. İnsan soyunun yaşamakta olduğu kendi eseri yıkıcı karmaşık süreç içinde, bizleri vareden, bizlere yaşam olanağı veren doğa, evimiz dünya, ağır tahribatlara uğramakta, hoyratça yokedilmektedir. İnsan soyu, azami kâr motivasyonuyla işleyen tekellerin pompaladıkları açgözlü tüketim hırsından kurtulup, geleceğini aklıyla planlamak zorundadır. Bu bir toptan varoluş-yokoluş sıorunudur.

 

Yusuf Küpeli

 

2019- 09- 22

 

yusufk@telia.com

 

www.sinbad.nu

 

 

 önceki                                                                        sonraki

http://www.sinbad.nu/