PROLETARYANIN DEVRİMCİ ENTERNASYONAL MÜCADELESİNİN VE DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN IŞIĞINDA TÜRKİYE PROLETARYASININ MÜCADELESİNDEN KESİTLER VE 15- 16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ DİRENİŞİNİ DOĞRU ANLAMA VE ANMA ÇABASI

Yusuf Küpeli

8- ABD başkanı Woodrow Wilson’un Türkiye üzerine planları, galip emperyalist güçler tarafından tümüyle yokedilmek  istenen Türkiye ve Mütareke yılları İstanbul’ndaki işçi eylemlerinden bazı örnekler

 

Galip tarafın dikte ettiği biçimde Paris’te imzalanan “Versay Anlaşması” (28. 06. 1918- 10. 01. 1920) ile Almanya küçültülerek eli kolu bağlanırken, gelecek ikinci büyük paylaşım savaşının ilmikleri de atılmıştır. Almanya’nın haklı olarak haksız bulduğu bu anlaşma, “Büyük Dörtlü” olarak anılanlardan İngiltere’nin Başbakanı David Lloyd George, Fransa’dan Georges Clemenceau, ABD’den Başkan Woodrow Wilson ve İtalya’dan Vittorio Orlanda tarafından yönlendirilmiştir.

 

Anlaşmada asıl rolü, yukarıda anılanlardan ilk üçlü oynamıştır. Savaş'ın Almanya’nın aleyhine dönmeye başladığı günlerde, 6 Nisan 1917’de ABD’yi Almanya’ya karşı savaşa sokan Woodrow Wilson, 14 Nokta’sı ile sözkonusu haksızlıkta, asıl adıyla “Versay Barışı”ında başrolü oynamıştır...  Küçük ülkelerin pazarlarını ABD tekellerine açmak anlamına gelen “Açık Kapı Politikası” ile ülenen Wilson, Avrupa’ya asker yollamadan önce, Meksika’da toprak ve özgürlükler uğruna sürmekte olan Pancho Vila ve Emilyano Zapata önderliğindeki yoksul köylü ayaklanmasının ezilmesini sağlamıştır. Wilson, 1916 yılında haklı köylü ayaklanmasının üzerine  General Pershing komutasında ABD askerlerini yollamıştır. Pershing, halkın çok sevdiği Pancho Vila’yı yakalayamamıştır ama, Meksika içsavaşında halk güçlerinin bastırılmalarında önemli rol oynamıştır. ABD'nin, Amerikan tekellerinin kârları için 1914’den beri askeri güçle ve politik entrikalarla bulaştığı Meksika içsavaşı, Wilson'un doğrudan askeri müdahalesi ile sömürücü egemen güçler yararına noktalanmıştır...

 

Haklı halk ayaklanmasını, köylülerin ekonomik ve demokratik taleplerini Meksika’da bastırmış olan “demokratik” Woodrow Wilson’un 8 Ocak 1918 tarihli konuşmasında ilanedilen 14 Madde, dünya da “barışı” sağlamak gibi “yüce amaçlar” taşıdığı iddiasıyla ortaya atılmış olsalarda, aslında bunlar, ABD tekellerinin özgürce dünya pazarlarına hakimolmalarını sağlayacak taleplerden başka birşey olmamışlardır. Ve bu taleplerin demokratik süreçlerin en büyük düşmanları oldukları, o günleden bu yana yaşananlardan açıkça anlaşılmaktadır. ABD tekelleri için pazarlar kan ve ateşle açılmışlardır, ve açılmaktadırlar... Günümüzde Orta Asya'yı ve Ortadoğu’yu kana boğan ABD “barışı”nın ilk adımları Wilson tarafından atılmıştır. Zaten böyle bir “barış” ile 60 milyondan fazla insanın canını alacak olan II. Dünya Savaşı hazırlanmıştır.

 

Wilson’un 14 Maddesi’nin 12’ncisi doğrudan doğruya Türkiye ile ilgilidir. Aynı madde de, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk parçasına garanti altına alınmış güvenlikli bir bağımsızlık” vadedilirken, Türk olmayan unsurlara da güvenlikli bir otonomi vaadi vardır. Çanakkale boğazının uluslararası garanti altında tüm ticari gemilere sürekli açık tutulması istenmektedir vs.. Sınırları açıkça belirlenmemiş “Türk parçası”ndan kasıt, Orta Anadolu’ya hapsedilmiş, tüm limanları işgal edilerek ekonomisinin kandamarları, nefes boruları tıkanmış ve sihasızlandırılmış bir Türkiye’den başka birşey değildir. Silahsızlandırılmış bir kukla devletin “bağımsızlığının” garantisinin ise, emperyalist ülkelere uşaklıktan, emperyalist yararlara hizmetten geçtiği bellidir.

 

Profösör Türkkaya Ataöv, Batı’nın Osmanlı İmparatorluğu’nu yoketme istemini açıkladıktan sonra, kaynakları ile birlikte sözlerini şöyle sürdürmektedir: “Amerikan Başkanı Woodrow Wilson bu genel tasarının en önemli kişisi, baş mimarıydı. Birçok konuşmasında Türkiye’nin Avrupa’dan çıkartılmasını ve başkentlerinin (İstanbul) ellerinden alınmasını istedi durdu. Ortadoğu’da ABD yararına bir düzen kurulmasına katkı yapmak amacıyla meydana getirilen King- Crane komisyonu, 28 Ağustos 1919’da Paris Barış Konferansı’ndaki Amerikan heyetine sunduğu raporda, İstanbul, Ermenistan ve Türkiye’nin geri kalan bölgelerinde üç ayrı manda rejimi kurulmasını tavsiye ediyordu. Mandacı devlet ise Amerika olacaktı.”

 

Günümüzde Irak’ın üçe bölünmesi gerektiğini savunan Kissinger ve İsrail yönetimi, “özgülükçü” Wilson’u izlemekten öte birşey yapmamaktadırlar aslında... Ve yine günümüzde ABD, Kuzey Afrika’dan Kafkaslar’a, ve Asya içlerine dek uzanan “Büyük Ortadoğu” projesiyle daha geniş bir coğrafyayı atomlarına ayırarak yutmayı düşlemektedir. Şüphesiz bu planların hepsi henüz ayrıntılarıyla su yüzüne çıkmış değillerdir... ABD’nin sözkonusu bölgelerdeki enerji kaynaklarını ve yollarını denetim altında tutabilmesi, Rusya ve Çin’i dizginleyip parçalamasına yardımcı olacağı kadar, Batı Avrupa ve Japon emperyalizmlerini kontrol etmesine de yardımcı olacaktır şüphesiz... Balkanlar’ı “Yeni Wilsoncu” Demokrat Clinton’un; Afganistan'ı ve Irak’ı Cumhuriyetçi W. Bush’un yönetimleri sırasında bombalayan, sürekli şişen askeri bütçesi ile yayılmasını sürdürmeye çalışan ABD yönetimleri, Woodrow Wilson’un izinde gitmekten başka birşey yapmamaktadırlar aslında. ABD merkezli uluslarüstü tekellerin tutsağı bu yönetimlerin, ve seçimlerde kayıkçı dövüşü yapan başkan adaylarının tek farkları, yayılma politikalarında izlenecek bazı yöntemler ve içpolitikadaki bazı detaylar üzerinedir sadece.

 

Wilson Amerikası, Amiral Bristol komutasındaki savaş filosu ile -İngiliz, Fransız ve İtalyan askerlerinin yanında- İstanbul’un işgaline katılmıştır. Karadeniz’den Marmara ve Ege kıyılarına, İzmir önlerine dek sürekli devriye gezen Amerikan savaş gemileri, Grek ordularının İzmir çıkartmasına destek vermişlerdir. Diğer yandan ABD, galip emperyalist ülkelerin kışkırtıp besledikleri beyaz ordularla birlikte Rusya’nın geniş toprakları içine de kuzeyden girmiştir... İstanbul’un işgaline katılan Amerikan savaş gemilerinin birinci görevi, ABD’nin ticari çıkarlarını korumak, aynı amaca yönelik olarak hem Anadolu ve Ortadoğu’dan ve hem de Rusya içlerinden haber toplayarak her iki komşu coğrafyalardaki gelişmeleri ABD yararlarına uyumlu olarak yönlendirebilmektir. Çıkarları korunacak tekellerin başında, -aynen günümüzde olduğu gibi- Rockefeller gurubuna ait Standart Oil vardır. Gelişmeleri ABD yararına yönlendirme işine askeri müdahale olgusu dahildir...

 

İngiltere ve Fransa’nın daha savaş sürerken Osmanlı İmparatorluğu’nu gizlice paylaştıkları 9 Mayıs 1916 tarihli Sykes- Picot Anlaşmasına göre Musul’un Fransızlara bırakılması gerekirken, bazı petrol anlaşmaları karşılığında buraya İngilizler girmiştir. Güneydoğu Anadolu, Antep, Maraş, Adana, Kilikya bölgesi Fransızlar tarafından işgaledilmiştir Güneybatı Anadolu’ya, Antalya, Burdur, Marmaris yörelerine İtalyanlar elkoymuştur... (Kilikya= Anadolu’yu Suriye’ye bağlayan, batısı vahşi Toroslar’dan, doğusu ise zengin ovalardan oluşan coğrafi bölgenin tarihi adıdır. Ayrıca, sözkonusu Sykes- Picot anlaşmasının taraflarından biri de Çarlık Rusyası'dır ama, gerçekleşen Bolşevik devrimi, bu gizli emperyalist anlaşmayı yırttığı gibi, açığa da çıkartmıştır.).

 

Türklerden nefret eden liberal hükümetin başı Lloyd George, Encyclopedia Britannica’nın deyimiyle “İngiliz yanaşması” olan Grek yönetimini Türklerin üzerine kışkırtmış ve askeri olarak donatmıştır. Ortadoğu politikasında öncelikle Grekleri ve sırasıyla Ermenileri ve Doğu Karadeniz’de kurmayı düşlediği kukla Pontus devletini kullanmayı planlayan İngiliz emperyalizminin ve beraberindeki diğer İtilaf Devletleri’nin gemilerinin desteği ile Grek askeri birlikleri 15 Mayıs 1919’da İzmir’e -çok gizli tutulan bir operasyonla- aniden çıkmaya başlamışlardır... Dört gün sonra, 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Samsun’a çıkacak ve Osmanlı ünüformasından soyunarak Kurtuluş Savaşı’nın ilk düzenli örgütlenme adımlarını atacaktır... Halkın direnişi ise düzenli olmayan bir biçimde daha 1918’de, İstanbul’un işgali ile başlamıştır... İşgalci Grek ordusu, İngiltere ve ABD desteğinde 15 Mayıs 1919 günü İzmir’e ayak basar basmaz, sosyalist gazeteci Hasan Tahsin (Osman Nevres) ilk kurşunu sıkmıştır...

 

Yine bizzat sözkonusu İngiliz ansiklopedisinin anlatımları ile, “megali idea” (“büyük düşünce”) ve “Ege’yi bir Grek gölü haline getirme” açgözlülüğü ile İzmir'e ayakbasmış olan Grek orduları, “sivil halkı vahşice katlederek ve köyleri yağmalayarak” Anadolu içlerine doğru ilerlerken, halkın direnişi, çete savaşları kendiliğinden başlamıştır... İşgalci Grek birliklerinin yapmış oldukları ölçüsüz zulüm, yağma ve katliamlarla ilgili çok daha başka zengin kaynaklar vardır şüphesiz ama, tanınmış İngiliz ansiklopedisini özellikle kaynak gösterdim. Çünkü, bu işgalin gerisinde duran asıl güç Llyod George yönetimindeki Büyük Biritanya’dır...

 

İşgalci güçler daha İzmir’e adım atar atmaz, şaşkınlığın ötesinde herhangi bir direnişle karşılaşmış olmamalarına karşın, muhtemelen 500 yıllık ezikliğin kompleksi ve büyük emperyalist güçler tarafından desteklenmenin verdiği şımarıklıkla, sırf eğlenmek için dahi sivil halkı avlamaya ve büyük bir açgözlülükle türklerin mal varlıklarını talan etmeye başlamışlardır... “Milli Mücadele” adlı kitabında olay hakkında geniş bilgi veren Sabahattin Selek’ten kısaca şu notu aktaralım: “Hiçbir mukavemetle karşılaşmadıkları halde, sırf bir Türk’ün attığı tabanca kurşununu vesile ederek Yunanlıların ve İzmirli yerli rumların vahşetini tarife imkan yoktur. İşgalin ilk 48 saati içinde İzmir’de ve çevresinde (Urla yarımadası ve köyleri dahil) öldürülen Türklerin sayısı 2000’den fazladır. Bütün bu vahşet İtilaf devletleri donanmasının ve İzmir’deki yabancıların gözleri önünde cereyan etmiştir.” Ve Selek, başta Lord Curzon olmak üzere birçok İngiliz’in olanlar karşısındaki tepkilerini anlatımına eklemiştir.

 

Selek, ya ilk kurşunu atan kişinin gerçek kimliğinden emin olmadığı için, ya da böyle örgütsüz bireysel bir tepkinin maliyetine haklı olarak tepki duyduğu için, Hasan Tahsin veya gerçek adı ile Osman Nevres’i anlatımında anmamaktadır. Bazı İslamcı kaynaklar’da bu ilk tepkinin Osman Nevres’e ait olduğuna ait bilgilere şiddetle itiraz etmektedirler...

 

Diğer yandan burada hemen şunu belirtmeliyimki, farklı ulusların bireyleri, tarihi geçmişlerinin özellikleri ve mevcut toplumsal yapılarının temel çizgileri ve egemen kültürleri ile bağlantılı olarak birtakım belirgin ortak karakteristik özellikler gösterebilirler. Bu gerçeğe karşın yine de her ulusun içinde farklı uluslar vardır... Bir başka ifadeyle sınıflı toplumlarda uluslar, farklı yararları olan sınıflardan oluşurlar. Uluslar, farklı yararları olan ve dünyaya farklı gözlerle bakan değişik sınıflara bölünmüşlerdir. Sonuçta, özet olarak, her sınıfın farklı bir ulusal yarar anlayışı, farklı ulusalcılığı vardır. Daha basite indirgenmiş bir anlatımla, aynı ulus içinde çalışan çoğunluğun yararlarına yönelik haksızlıklar yapanlar, "ulusal yarar" denince sadece kendi egemen sınıf kârlarını düşünenler, kelimenin tek anlamıyla kötüler, faşistler, ve bunun tam tersine haksızlıklara karşı olanlar, tüm kötülüklere direnenler, emekçi halk yığınlarının yararları yönünde uluscu olan iyiler vardırlar...

 

Ne Türkler ve ne de Grekler bu genel tarifin dışındadırlar ve hiçkimse sadece Grek veya Türk olduğu için “iyi” veya “kötü” olamaz şüphesiz. Bunun böyle olabileceği üzerine yalanları, yani "tüm Grekler kötüdür" veya "tüm Türkler kötüdür" gibisinden yalanları, ulusları kendi yararları yönünde kullanmaya çalışan, onların kanları aracılığıyla kazanç sağlamaya çalışan üst sınıf milliyetçileri, veya çok daha tehlikeli ırkçı faşistler yayarlar... Kendi üst sınıfları tarafından aldatılarak doktrine edilmiş işgalci Grek askerleri Türk halkına zulmederlerken, Grek komünistleri de aynı işgale karşı mücadele etmeye çalışmışlardır. Aşırı milliyetçi güçlerin komutasında ve onlar tarafından doktrine edilmiş bulunan Grek ordularının Türk halkına karşı cinayetleri ve zulumleri bir gerçektir ama, diğer yandan Grek komünistleri ve hümanistleri bu kötülüğe değişik ölçülerde karşı çıkmışlardır.....

 

Giritli ihtilalci bir babanın oğlu olarak Osmanlı sınırları içinde 1864 yılında doğan ve göçmenlik yaşamında 1936’da Paris’te ölen avukat, gazeteci ve İngiliz- Fransız yanlısı politikacı Venizelos, Paris Konferansı’na (Versay Konferansı) katılmıştır. Grek ordularının 15 Mayıs 1919 İzmir çıkartması sırasında, “Versay kahramanı” olarak ülkesinin Başbakanı rolünü oynamıştır. Buna karşın, İtilaf Devletleri’nin ve öncelikle İngiliz emperyalizminin desteğindeki işgalci Grek orduları Anadolu’da savaşırlarken, Kasım 1920’de yapılan seçimleri Başbakan Venizelos yitirmiş ve iktidardan indirilmiştir. Almancı babası Aleksandır’ın (İskender) aksine İngiliz- Fransız kuklası olan Kıral Konstantin sahte bir plebisit ile durumunu kurtarmıştır...

 

Grek ordularının hezimetinin ardından yapılan askeri bir darbe ile Kral Konstantin’de tahttan indirilmiş, “Altılar Duruşması” olarak adlandırılan bir yargılanma sonucu Kıralcı beş politikacı ile “Küçük Asya Kuvvetleri Komutanı” idam edilmişlerdir. Sonuçta, altı kurban verilerek İngiliz kuklası saldırıyı örgütleyen sistem kurtarılmıştır... Yunanistan’ın politik istikrarsızlığı ile de bağlantılı olarak alabildiğine inişli çıkışlı bir politik yaşamı olan Venizelos, Lozan Konferansı’nda da ülkesini temsiletmiştir... Kısacası, asıl olarak Grek sağcıları, Kıralcı güçler Türkiye halkına yönelik saldırıda başrolü oynamışlardır. Aynı Grek sağcıları kendi halklarını da sürekli ezmişler ve değişik fırsatlarda katliamlar örgütlemişlerdir. Özellikle II. Dünya Savaşı yılları ve sonrasında Grek faşistleri, kendi insanlarına da görülmemiş zulümler, katliamlar uygulamışlardır.

 

Türk toplumu içinde emekçi halkına ihanet edenler az olmamıştır. Çalışan insanların, özellikle eşleri cephede olan yoksul kadınların olağanüstü fedakarlıklarına karşın; askerin çoğu zaman aç, giysisiz, cephnesiz, silahsız veya alabildiğine kötü bir donanımla savaşmasına karşın; başta Saray çevresindekiler olmak üzere üst sınıfların temsilcileri ve yararlarını işbirlikçi Saray ile ortak olmakta gören bazı gerici ve köktendinci çevreler, emperyalist güçlerle birleşmişler veya onların oyunlarına alet olmuşlardır...

 

Diğer yandan, haklı kurtuluş savaşı yıllarında ve özellikle savaşın ardından, üst sınıfların temsilcileri emekçi çalışkan Türkiye halkının politik ve sendikal örgütlenme çabalarına ağır saldırılar yöneltmişlerdir...

 

Aslında tüm milletlerin üst sınıfları birbirlerine benzemektedirler. Hangisinin insan emeğini sömürme ve yağmalama konusunda diğerinden daha açgözlü ve acımasız olduğunu tesbit edebilmek zordur... Buna karşın, tüm ülkelerin çalışanları da birbirlerine benzemektedirler. Çalışanların yararları ortaktır ama, politik bilinçsizlikleri ve örgütsüzlükleri oranında aldatılabilmektedirler. Hatta üst sınıfların yararları onlara “tüm milletin ortak yararı” gibi yutturulabilmekte ve bu uğurda savaş alanlarında birbirlerini boğazlamaları sağlanabilmektedir...

 

Örneğin, sadece daha önceki savaşlarda değil, Vietnam Savaşı’nda ve sürmekte olan Irak işgalinde dahi kullanılan ABD askerleri toplumun en yoksul kesimlerinden gelmektedirler... Dil ve diğer bazı kültürel farklar çalışanların aldatılabilmelerinde işe yaramaktadır. Diğer yandan, emperyalizm olgusu ile birlikte gelişmiş emperyalist ülkelerde yoksul ülkelerin çalışanlarına göre çok zengin sayılabilecek bir işçi aristokrasisinin, varlıklı orta sınıfların doğmuş olmaları, tüm çalışanların, proletaryanın uluslararası dayanışmasını baltalamakta, sınıfı bölmekte önemli bir rol oynamaktadır.

 

Aslında değişik uluslar arasındaki savaşlar, veya böyle yansıyan savaşlar, özünde sınıf savaşının farklı yansımalarından başka şeyler değillerdir... Örneğin, Türkiye halkının ulusal kurtuluş savaşı, ağırlıklı olarak yoksul emekçi bir halkın emperyalizme karşı mücadelesinin ulusal biçim alan şekli olmuştur. Öncelikle bu nedenle ve ortak düşman emperyalizme karşı, Bolşevik devrimi Türk halkının ulusal devriminin safında yeralmıştır. Rusya’da iktidarı yeni elegeçirmiş olan proletaryanın hükümeti, Türk halkının ulusal başkaldırısını politik ve ekonomik olarak desteklenmiş, ve ulusal orduya silah ve cephane vermiştir. Yine aynışekilde Anadolu devrimi de ezilen tüm uluslara örnek olmuştur...

 

Bilinen bu gerçeklere karşın, Türkiye'de üst sınıflar iktidarları güçlendikçe, yeni hükümetler ulusal kurtuluş savaşının geleneklerinden, ilkelerinden ve ruhunda daha fazla koparak, emperyalist istilayı kanıyla durdurmuş olan halka sırtlarını dönerek, yeniden emperyalist merkezlerin saflarına katılmışlardır. Ve halen ülkenin üst sınıfları, emperyalist bloğun daha güçlü bir üyesi olabilmek ve böylece kişisel zenginliklerini büyütebilmek için çırpınmaktadırlar. Aynı nedenle ülkenin kaynaklarını ABD ve AB merkezli tekellere peşkeş çekmektedirler... Kendileri şişerlerken halkın yitirmekte oldukları umurlarında bile değildir...

 

Örneğin, kukla yöneticilerinin emperyalist güçlerle işbiliğine karşın Irak halkının günümüzdeki direnişi de, ezilen yoksul bir halkın kendi doğal zenginliklerine, petrolüne sahip çıkma çabasından başka birşey değildir. Sonuçta bu kavga da, emekçi güçlerle sömürücü üst sınıflar arasındaki bir sınıf mücadelesinin ulusal biçimde yansımasından başka birşey değildir... Dikkat edilirse, Irak’ta işgalci emperyalist güçlerle birleşenler, bu güçlere hizmet sunanlar, büyük toprak sahiplerinden, yüzlerce yıldır -güçlü gördüğüne- halkının kanını pazarlayarak sömürüden pay alan feodal aşiret reislerinden ve bazı üst sınıflardan gelme aydınlardan, vaktiyle CIA hesabına çalışmış kişilerden başkaları değillerdir.

 

Yukarıda özetlenen gerçeklerin ötesinde, ırkçı ve faşist güçlerin milletlerinin “kanları”nda veya “ırkları”nda keşfettikleri “üstünlüklere” ve ayrıca “kültürlerinde” varolduğunu iddia ettikleri “yüce” değerlere dayanarak katliamlarını haklı göstermeye çalışmaları; “zararlı”, “aşağılık” veya “demokratik olmayan” unsurları yokettikleri iddiaları, büyük sermaye çevrelerinin tatlı kazançları hesabına söylenmiş kocaman yalanlardan, emperyalist saldırgan savaşları ve katliamları ahmakça meşrulaştırma çabalarından başka birşey değildir. “Irk” diye birşey olmadığı gibi, dış görünüşlerinde ufak ayrılıklar olan tüm insanlar arasındaki genetik farklılaşmanın binde sekiz kadar çok küçük bir oranı aşmadığı da bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Bunun yanında, insanları sadece ve sadece sınıfsal farklılıklar, ve ayrıca -sadece biçimsel olarak- içinde konuşulan dili de barındıran bazı kültürel farklılıklar ayırmaktadır. Sözkonusu kültürel farklar ise kesinlikle mutlak değillerdir. Soyların binlerce yıl içinde karışmalarını da aşan bir oranda değişik kültürler birbirleri ile derin bir alışverişte bulunmuşlardır ve aynı alışveriş artan oranlarda sürmektedir.

 

Grek istilası ve direniş sürerken, kukla İstanbul hükümeti ile İtilaf Devletleri arasında 10 Ağustos 1920 günü imzalanan Sèvres Anlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu’na resmen sonverilmiştir. Trakya ve Batı Anadolu’da Grek egemenliği tanınmıştır. Nüfusu Kürt olan toprakları dahi içine alan büyük bağımsız bir Ermenistan masa başında kurulmuştur. Yine aynı şekilde, İngiliz, Fransız ve İtalyan görevlilerden oluşan bir komisyonun gözetiminde varlığını sürdürecek küçük otonom bir Kürdistan şekillendirilmiştir...

 

Mondoros Mütarekesi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun teslim alınmasının ardından, İşgal altındaki İstanbul’un proletaryası ile, direnen Anadolu’nun çok daha sınırlı sayıdaki proleteri ve emekçi kitleleri, köylü yığınları arasında bir birliğin, ortak örgütlenmenin olabildiği konusunda yaygın veriler yoktur veya ben böyle birşeye rastlamadım... Oya Baydar’ın daha önce anılmış olan kitabında, aynı gerçeğe veya İstanbul ile Anadolu arasındaki örgütsel kopukluğa dikkat çekilmektedir. Sonuçta, işgal ve direniş yılları boyunca politik anlamda faklı yönlerde gelişen iki ayrı zayıf proleterya hareketi sözkonusu olmuştur. Yani, biri İstanbul'da, diğeri Anadolu'da... Diğer yandan, İstanbul’daki birkısım aydınlar ve işçiler Anadolu’ya silah ve cephane kaçırma anlamında çok önemli bir dayanışmayı gerçekleştirmişlerdir. İstanbul ile Anadolu arasında proletaryanın politik ve sendikal örgütlenmesi anlamında bir kopukluk gözlense bile, silah sevkiyatı ve İstanbul'da örgütlenen bazı grevlerle Anadolu’daki mücadeleye destek sağlamışlardır. Sonuçta bu anlamında bir ortaklıktan sözedilebilir sanıyorum...

 

Mete Tuncay’ın anlatımı ile, Mahmut Şevket Paşa süikastinin ardından sürgüne yollanmış olan Osmanlı Sosyalist Fırkası reisi Hüseyin Hilmi (Sosyalist Hilmi) Mondoros Mütarekesi ile birlikte işgal altındaki İstanbul’a dönmüştür. Aynı kişi, Şubat 1919’da eski örgütünü Türkiye Sosyalist Fırkası adı ile yeniden canlandırmıştır. Yine aynı anlatıma göre, -İngiliz yanlısı oldukları bilinen- Hürriye ve İtilaf Fırkası yandaşları Hüseyin Hilmi’yi korumuşlardır...

 

Mete Tuncay’ın anlatımında geçen sözkonusu Türkiye Sosyalist Fırkası adlı partinin programı ile ilgili bilgiler arasında, sosyalizm, üretim araçlarını devletleştirme, millileştirme, layiklik, düzeni yaşanır hale getirecek reformlar, vergi reformu vs. konularında maddeler olmakla birlikte, işgal ve emperyalizm üzerine ve siyasi iktidarın nasıl elegeçirileceğine dair birşey bulunmamaktadır. Buna karşın, Hüseyin Hilmi’nin çıkarttığı günlük tek sayfalık “İdrak” gazetesi kapatılmıştır. Mete Tuncay, gazetenin kapatılmasına Hürriyet ve İtilaf Fırkası içindeki çatışmanın neden olduğunu anlatmaktadır... Sözkonusu fırkanın hiçbirzaman ön plana çıkmayan ve aktif görev almayan asıl ideoloğu Prens Sabahattin olmuştur.

 

Feroz Ahmad’ın verdiği bilgilere göre, Genç Türkler’in adem- i merkeziyetçi ve “liberal” düşüncelere sahip İngiliz hayranı üyelerinden Prens Sabahattin (1877- 1948), 1899’da Paris’e kaçan Damad Mahmut Paşa’nın oğludur... İtilafcıların (ingiliz- Fransız yanlılarının) ideoloğu rolündeki bu kişi, 14 Eylül 1908’de yapılan seçimlerde, İttihat ve Terakki Partisi’nin rakibi konumundaki İngiliz yanlısı “liberal” Ahrar Fırkası’nın (Hür Parti veya Hürriyet Partisi) istanbul adayı olmuşsa da, seçilememiştir. Aynı partinin -daha önce sözedilmiş olan- gerici, şeriat yanlısı 31 Mart kalkışmasını desteklediği konusunda geniş bilgiler vardır. Prens Sabahattin'e  Ahrar Fırkası’na özgü bir “liberalism” ve “hürriyet” anlayışının günümüzdeki sözcüleri, -ABD emperyalizminin desteğinde- “özgürlükler” adına türban ve kara çarşaf özgürlüğünü savunurlarken, “liberalism” adına da, halkın alınteriyle kurulmuş ekonomik değerleri, ulusal ekonominin incilerini haraç mezat pazarlamaktadırlar. Yani, işgal altındaki İstanbul'un işbirlikçileri ile günümüzdekiler arasında özünde bir farkı yoktur. Tek önemli farkları, birincisinin Osmanlı İmparatorluğunu, günümüzdekilerin ise Türkiye Cumhuriyeti’ni pazarlıyor olmalarıdır...

 

Yine daha önce sözedilmiş olan Mahmut Şevket Paşa süikastinin ardından Osmanlı’yı/ Türkiye’yi terkederek ömrünün gerisini yabancı ülkelerde geçirmiş olan bu Prens Sabahattin, 21 Kasım 1911’de İstanbul’da kurulmuş olan Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın gerideki ideoloğu olmuştur. İttihat ve Terakki Fırkası’nın çalışmalarını sabote etme amacıyla kurulmuş olan ve hiçbirzaman İttihatcılar gibi disiplinli bir örgütlenmeye sahibolmayan, çelişkili değişik gurupların gevşek birliği şeklinde gözüken bu İngiliz yanlısı “liberal” partinin üst sınıflardan ve Saray çevresinden oluşan kurucuları ve yöneticileri arasında ünlü İngiliz işbirlikçisi Damat Ferit Paşa’da vardır. Böyle İngiliz işbirlikçisi bir partinin, programına millileştirmeleri almış olan Hüseyin Hilmi önderliğindeki Türkiye Sosyalist Fırkası adlı kuruluşu birsüre korumuş olmasının tek nedeni, bilinen basit bir politik manevrayla açıklanabilir... Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın politika kurdu patronları, kendileri için tehlikesiz buldukları Hüseyin Hilmi’yi kullanarak İttihat  ve Terakki Fırkası yanlılarının işçiler ve halk arasında tekrar güç kazanmalarını engellemek istemiş olabilirler. Muhtemelen bu işte Hüseyin Hilmi’nin oportünisminin, işgalci İngiliz güçleri ile iyi geçiniyor olmasının da rolü vardır... Şüphesiz bilinemeyen gizli komplocu ilişkilerde olabilir... 

 

Türkiye Sosyalist Fırkası, Ekim 1919’da, Bahriye Nezaretine Bağlı Haliç tersanesindeki 1300 işçinin grevlerine öncülük etmiştir. Yine aynı parti, 1920 baharında, Debbağhane (tabakhane), Tersane ve Tranvay işçilerinin grevlerine öncülük etmiştir. Özellikle tranvay işçilerinin grevleri ile ünlenmiştir ve bu olayın ardından üyeleri artmaya başlamıştır... Dimitır Şişmanov, 23 Mayıs 1920’den aynı yılın 6 Haziran gününe dek süren Tranvay işçileri grevinin, Hüseyin Hilmi’nin işgal makamları ile görüşüp anlaşması ile sonbulduğunu anlatmaktadır. Yine Aynı yazar, Türkiye Sosyalist Fırkası’nın emperyalist savaşı onaylamış olan II. Enternasyonal’e üye olduğunu, devrimci III. Enternasyonal ile bağının bulunmadığını söylemektedir... (Burada hemen anti-parantez belirtmekte yarar vardır... Günümüzdeki Sosyalist Enternasyonal'de -özellikle başı çeken Avrupa'daki güçlü partileri ile- savaş yanlısı sözkonusu II. Enternasyonal’in devamıdır. Blair önderliğindeki İngiliz İşçi Partisi'nin Irak Savaşı'na katkısı ortadadır. Bu tip partilerin işçi sınıfının, emekçi halkın yararlarını savundukları iddia edilemez.)

 

Oya Baydar, Şirketi Hayriye vapurları çalışanlarının 1919 yılında İstanbul’da gerçekleştirdikleri protestolardan ve ayrıca İzmir’in işgalinin ardından çeşitli yörelerde yüzbinlerce? İşçinin katıldığı protesto gösterilerinden sözetmektedir. Aynı yıl Adana’daki mürettiplerin grevlerinden ve yine İstanbul’daki diğer grevlerden sözetmektedir. Tranvay işçilerinin grevlerinde Türkiye Sosyalist Fırkası’nın oynadığı rolden Oya Baydar’da sözetmektedir. Yine Baydar, özellikle İstanbul’daki İngiliz ve Fransız firmalarına yönelik grevlerin, -açıkca adları konulmamakla birlikte- Anadolu’da sürmekte olan direniş hareketine destek amacı taşıdıklarını ve bunlara komünistlerin öncülük ettiğini yazmaktadır...

 

Mete Tuncay, işgal altındaski İstanbul’da adı nedeniyle proletarya ile bağı varmış düşüncesi yaratan ve 17 Ocak 1919’da doğan Osmanlı Mesai Fırkası adlı bir kuruluştan sözetmektedir. Devamla, sosyalist örgütlerin işçiler ve emekçi insanlar arasında kazanmış olduğu sempatiden yararlanmak ve başka bir adla yeniden toparlanmak isteyen eski İttihat ve Terakki Fırkası yanlıları tarafından bu örgütlenmenin oluşturulduğunu söylemektedir. Yani, nasıl ingiliz yanlıları İttihat ve Terakki Fırkası'nın önünü kesmek amacıyla Hüseyin Hilmi'ye belli bir destek vermişlerse, İttihatçılar'da emekçi halkın arasına daha rahat girebilmek için sözde bir işçi partisi şekillendirmişlerdir... Sözkonusu olay, İtihatçılar'ın göstermelik emekçi partisi oluşturma manevraları, bir ölçüde CHP’nin “Ortanın Solu” manevrasını çağrıştırmaktadır. Şüphesiz bunun ötesinde, Cumhuriyet döneminde kurdurtulan sahte "komünist partisi" gibi olaylar, ve yine daha ileri dönemlerde, 1960'lı ve 1970'li yıllarda önleri açılan ekstrem "sol" gurupçuklar, "komünist" olarak tanıtılan gizli servislerle bağlantılı bireysel terör gurupları ve diğer bazı "sol" etiketli partiler politik manipülasyonlarda kullanılmışlardır ve kullanılmaktadırlar... Diğer yandan aynı olay, İttihatçılara bağlı göstermelik "emekçi partisi" işi, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın neden Hüseyin Hilmi önderliğindeki Türkiye Sosyalist Fırkası’na destek verdiği konusuna da belli bir açıklık getirmektedir... Aynı kaynağa göre, Osmanlı Mesai Fırkası’nın adayı Numan Usta 135 oyla İstanbul mebusu/ saylavı seçilmiştir. Yine aynı kaynağa göre, o yıllarda İstanbul’da sendika niteliğinde dört parti daha kurulmuştur ve bunlardan ikisi Hüseyin Hilmi’nin Türkiye Sosyalist Fırkası adlı örgütlenmesinden koparak şekillenmişlerdir.

 

Türkiye İşçi Sosyalist Fırkası, terzi patronu Namık tarafından kurulmuştur... Türkiye Sosyalist Fırkası içindeki bir çekişmenin sonucu birkısım Şirket- i Hayriye amelesi Türkiye Sosyalist Fırkası’ndan ayrılarak yeni kurulan Türkiye İşçi Sosyalist Fırkası’na katılmıştır. Fakat daha sonra terzi patronu Namık’ın işleri iyi gitmemiştir... Aslında Hüseyin Hilmi’nin işleri de 1920’den sonra bozulmaya başlamıştır... Aynı yıllarda İstanbul’da 1 Mayıs günleri kutlanmıştır.

 

Mete Tuncay’ın orjinal kaynaklara dayanan anlatımıyla, Türkiye Sosyalist Fırkası’ndan kopan bir gurup tranvay işçisi, Müstakil Sosyalist Fırkası adlı örgütlenmeyi oluşturmuştur. Mete Tuncay, Tarık Zafer Tunaya’nın “Türkiye’de Siyasi Partiler” adlı kapsamlı çalışmasından aktararak anlatmaktadır... Mete Tuncay, sözkonusu yeni partinin programının da birincisine benzediğini ve ayrıca bunların işçilerin çalışma koşulları ile ilgili yeni talepleri olduğunu yazmaktadır. Diğer yandan yine Mete Tuncay, 1922 yılına ait bazı yeni belgeleri “İ. Özgen Dosyası”nda bulduğunu belirtmektedir. Bu belgeler de, Hüseyin Hilmi’nin “ihanet ve entrikacılık” gerkçesi ile parti başkanlığından düşürüldüğü, yerine yeni bir başkan ve yönetim kurulu seçildiği kaydedilmektedir. Buna karşın, Osmanlı Dahiliye Nezareti’nin sözkonusu değişikliği tanımamıştır. Bunun üzerine İstanbul İşçi Teşkilatı delegeleri, hükümetin kararını bir dilekçe ile protesto etmişlerdir. Ardından, Müstakil Sosyalist Fırkası adlı yeni bir örgütlenmeye gitmişlerdir... Bu yazılanlar doğru ise, Hüseyin Hilmi'nin işgal hükümeti ile bir biçimde ortaklık kurduğu anlaşılmaktadır... Müstakil Sosyalist Fırkası dışındaki diğer iki parti, Amele Fırkası ile Müstakil Amele Fırkası adlı örgütlerdir.

 

Mete Tuncay, Amele Fırkası ile ilgili bilgileri Tarık Zafer Tunaya’dan aktarmaktadır... Adları ile birlikte ünvanları sıralanan kurucular arasında paşazade, dava vekili, kömür mütahidi vs. gibi varlıklı üst sınıflardan kişiler vardır. Bunların tümünün de proletarya ile bağlarının olmadığı hemen anlaşılmaktadır. Zaten -aynı kaynakta yazılana göre- bu parti teşkilatlanarak herhangi bir eylem yürütmemiştir... Dimitır Şişmanov, sözkonusu partinin yöneticilerinin işçi sınıfı ile uzaktan yakından bağlarının olmadığını ve sınıf savaşına karşı olduklarını yazmaktadır...

 

Diğer yandan, serüvenci Ethem Ruhi tarafından kurulan Müstakil Amele Fırkası’nın da işçi sınıfı ile bir bağı olmadığı ve herhangi ciddiye alınacak bir varlık gösteremediği anlaşılmaktadır... Dimitır Şişmanov’un ifadesi ile, sahte sosyalist partilerin yanında, Ocak 1918’de, Türkiye Sosyal Demokrat Fırkası adlı bir parti daha kurulmuştur. Sağcı sosyal demokrat nitelikteki partinin dokuz maddeden oluşan programı, Belçika Sosyal Demokrat Partisi’nin programı esas alınarak Hasan Rıza tarafından hazırlanmıştır. Aynızamanda II. Enternasyonal’e katılan bu parti 1920 yılında dağılmıştır. Şüphesiz emperyalist savaşa onay veren II. Enternasyonal partileri de bu örgütün, II. Enternasyonal'in dağılmasına yolaçmışlardır...

 

Yukarıdaki kısa bilgilerden çıkan sonuca göre, mütareke yılları boyunca ve öncesinde İstanbul’daki ve diğer büyük kentlerdeki Türkiye proletaryası sürekli hareket halinde olmuştur. İşçiler ağır yaşam koşullarını iyileştirebilmek için kesintisiz mücadele etmişlerdir. Bu gerçeğe karşın aynı proleterya, Batı Avrupa'da ve Rusya'da olduğu gibi kendi üretici ve sadık aydınlarına sahibolamamıştır... Yukarıda adları sıralanmış olan partilerin proletarya ideolojisi ile, marksizm ile ciddi bir bağlarının olmadığı ortadadır. Ayrıca, programlarında politik iktidarı hedef alan bir madde yoktur... Osmanlı aydınlarının ve bunların devamı olan Türkiye aydınlarının temel özellikleri ve bu özelliklerin neden böyle üretici sınıflardan kopukluk temelinde şekillendikleri üzerine ciddi bir araştırma sanırım zorunludur ama, yine de bunların rantiyer kültürün derin etkisinde kalmış tipler oldukları söylenebilir herhalde. Üretmek yerine, haklı bir dava uğruna kavga yerine, değişik ölçülerde rahatlarına gelen bir güç merkezine yamanmayı, ve ardından "sosyalizm", "ilericilik", "liberallik", "islamcılık" vs. maskeleri ile işlerini götürmeyi, geçimlerini sürdürmeyi gelenek edinmişlerdir...

 

Sonuçta, türkiye proletaryası ilk grevi yapmış olduğu 1870’li yıllardan 1920’li yıllara dek politik önderlikten yoksun kalmıştır. Bundan sonra da iyi niyetli ve fedakar birçok insanın varlığına ve TKP’nin kurulmuş olmasına karşın, proletaryanın ne ölçüde nitelikli aydınlara ve politik önderliğe sahibolabildiği ortadadır. Proleterya aydını olma iddiasındakilerin çalışanlarla hangi boyutlarda bağ kurabildikleri ve geriye hangi “mirası” bıraktıkları yine bellidir...

 

Şüphesiz proletaryadan yana aydınlar ülkenin ağır pederşahi kültürünün çokyönlü baskılarının yanında üst sınıfların, devletin alabildiğine saldırgan müdahaleleri ile de engellenmişlerdir ama, mevcut tüm eksiklikleri, zaafları sadece bu ağır baskılarla açıklamaya kalkışmanın gerçekçi olmadığı açıktır. Çok ağır baskıların yaşandığı başka ülkelerde güçlü proleterya partileri, hatta iktidara yürüyen partiler şekillenebilmiştir. Ve dünyanın hiçbiryerinde burjuvazi, üst sınıflar, çalışanlara iktidarı, “buyrun alın” diyerek altın bir tepsi içinde sunmamışlardır ve sunmazlar.

 

bir önceki bölüm: 7- İttehat ve Terakki Partisi’nin iç ve dış politikaları, Balkan Savaşı  ve I. Dünya Savaşı üzerine kısa notlar

bir sonraki bölüm: 9- Kurtuluş savaşı yılları içinde Türkiye proletaryasının ve diğer çalışanların örgütlenme ve ulusal mücadeleye katkı çabaları, Sovyetler’in Türkiye halkı ve kurtuluş mücadelesi önderleri üzerindeki etkileri üzerine notlar

 PROLETARYANIN DEVRİMCİ ENTERNASYONAL MÜCADELESİNİN VE DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN IŞIĞINDA TÜRKİYE PROLETARYASININ MÜCADELESİNDEN KESİRLER VE 15- 16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ DİRENİŞİNİ DOĞRU ANLAMA VE ANMA ÇABASI

 http://www.sinbad.nu/