Sözkonusu anım: Karl Marks’ın “Yahudi” olduğunu şiddetle inkareden Amerikalı saldırgan Yahudi ile yaşadıklarım

 

Başka gidecek yerim olmadığı için, 1968 yılının bir sonbahar akşamı, bir-iki arkadaşla birlikte SBF kantininde oturuyordum. Aslında, yaşamımdan hiç te memnun değildim, ve Filistin’e gidebilmek için bazı ilişkiler geliştirmeye başlamıştım...

 

Pek büyük olmayan kantin salonunun masalarının baçakları metaldendi, ve bu metal ayaklara lehimlenmiş her yanı yaklaşık 1- 1.5 metre uzunluğunda olan kare formundaki çerçevelere, siyah sert plastikten üstlükler oturtulmuştu. Kısacası, her masaya sıkışık biçimde dört kişi ilişebilirdi...

 

Biraz ilerimizdeki masaya, bizlerden yaşlı gözüken iki genç adam geldi. SBF’de doktora öğrencisi olan koyu esmer, kuzguni siyah saçlı, 1.77- 1.78 boylarındaki Pakistanlı genci tanıyorduk. Yakın bir arkadaşlığımız yoktu ama, tanışıyorduk... Diğeri, bizler için yabancı olanı, çok uzun boylu, iri kemikli birisiydi. Bu kişi, omuzlarına dek dökülen uzun kirli-sarı saçları, açık teni ile bir Batılı izlenimi vermekteydi ama, nereli olduğunu kestirememiştim...

 

Sözkonusu çok uzun boylu yabancı, karşısındaki Pakistanlıya doğru eğilip, O’na fısıltı ile birşeyler sordu. Tam karşımdaki masaya oturmuş oldukları için, davranışlarını ister-istemez göz ucu ile izliyordum...

 

Pakistanlı bizim masaya doğru dönüp, başı ile beni işaret etti. Aralarında yeniden konuştular ve bundan sonra Pakistanlı genç beni masalarına davet etti...

 

Bir kötülük beklemediğim için, merakla yanlarına gittim ve oturdum. Uzun boylu yabancı, buradaki solcuların, veya komünistlerin önderini, veya en önde gelenini sormuştu. Pakistanlı doktora öğrencisi de, beni göstermişti... Pakistanlı genç adam bu gerçeği bana açıklayacak, ve tanımadığım kişi ile beni tanıştıracaktı...

 

En az 1.90 boyunda olan iri kemikli, uzun saçlı adam Amerikalı idi. Bu nedenle onunla ingilizce konuşmaya başlayacaktım. O, kendinden emin, ve biraz da patron havasında, beni susturacak, ve türkçe konuşmamızı istiyecekti. Dilindeki doğal aksanı biryana koyacak olursak, gayet güzel türkçe konuşuyordu, ve bunu Türkiye’ye gelmeden önce, ABD’de öğrenmişti. Çok hırslı, iddialı birisine benziyordu ama, halen bir kötülük sezememiştim...

 

Yüksek ses tonu ile, bağıra bağıra, küçük kantindeki herkesin duyabileceği bir sesle konuşuyordu. Kimbilir belki de benimle türkçe konuşmayı bu nedenle, söylediklerini herkesin işitip anlayabilmesi için seçmişti... Varlıklı bir aileden geliyordu ve doktora yapmak için Türkiye’ye gelmişti. Söylediği buydu.

 

O’na, dünyada okadar büyük, olanakları fazla, ve ünlü üniversiteler varken, neden Türkiye’yi seçtiğini?, soracaktım. Bağırarak, Türkiye’yi, tüm Ortadoğu’yu çok seviyorum, diyecekti. Neyini seviyorsun, madenlerini, petrolünü, doğal zenginliklerinimi, yoksa halklarının yoksulluğunu mu?, diye yeniden soracaktım. Bu kez, ben Yahudiyim!, diye bağıracaktı. Yani, bu topraklardan olduğu iddiasında idi ama, ABD’de doğmuş ve yetişmişti...

 

O’nun Yahudi olması benim için birşeyi değiştirmiyordu; çünkü henüz Yahudiliğin ne anlama geldiğini, Yahudi dininden olan birisinin nasıl düşünebileceğini bilmiyordum. Tüm insanlar gözümde aynı idiler; hepsine derin bir sevgi ile bağlı idim, ve tüm haksızlıklara karşıydım. Nefret ettiğim Naziler’in Yahudiler’e yapmış olduklarına nasıl karşı isem (bu günde karşıyım şüphesiz), İsrail devletinin Filistin halkına yapmakta olduklarına da o ölçüde karşı idim. Fakat henüz Yahudi tarihinden, Yahudi dininden, Yahudi ırkçılığından, tüm bunlardan tamamen habersizdim, ve kafamda, ahmakça, İsrail devleti ile İsrail halkını tamamen ayırmakta idim...

 

Halen kibarlığımı koruyarak, olabilir, Yahudi olabilirsin, benim için farketmez, ha Yahudi olmuşsun, ha Filistinli olmuşsun, ha Arap olmuşsun, benim için farketmez, dedim. Bu kez O, sesini daha da yükselterek, doğru konuş, benim için farkeder, ben Yahudiyim!, diye bağırmaya başladı. O, “seçilmiş” halktan, diğerlerinden “üstün” halktan olduğuna vurgu yapmaya çalışıyordu anlaşılan ama, ben durumu kavrayamamıştım, ve yavaş yavaş sinirlenmeye başlamıştım... Artık kantindeki herkes susmuş, tüm kafalar bizim masaya doğru dönmüştü. Pakistanlı doktora öğrencisi, masadan çoktan tüymüştü...

 

Tüm terbiyesizliğine karşın, Türkiye’de yabancı olduğunu düşünerek, ve havayı biraz yumuşatma hesabı ile O’na, benim en sevdiğim insanların başında gelen Karl Marks’da “Yahudi”dir, o nedenle Yahudi olman farketmez, ben Yahudilere düşman değilim, diyecektim. Bu sözlerimi duyar duymaz O, daha da çıldıracak, gözleri yuvalarından fırlamış vaziyette bana, sen neler konuşuyorsun, O, Marks, Yahudi değildir, diye bağırmaya başlayacaktı. Ve ardından, masaya güçlü bir yumruk atıp, defol git karşımdan, defol git buradan, diye çığlıklar atacaktı...

 

Bu ne çılgınlıktı, ne utanmazlıktı, ne büyük aşağılama idi, bir yabancı tarafından, kendi yerimde, tanıdığım insanların arasında kovulmaktaydım... O zaman bu davranış bana bir çılgınlık gibi gelmişti, olayın böyle bir yanı da vardı şüphesi ama, sonradan, tüm detayları ile olmasa da yaşanan herşeyin genel hatları ile planladığını, saldırganın planlı davrandığını düşünecektim... Aklı sıra bu tip, o çevrede en sözü geçen kişiyi herkesin önünde ezerek ünlenmeyi, kısa yoldan oradaki insanların önderi olmayı, öğrencileri kolayca kanatları altına alarak manupule etmeyi planlamıştı... Hapishanelerde de, ağa olmayı, diğerlerinin haracını yemeyi hesaplayanlar, doğrudan hapishanenin en güçlü kişisine, mevcut ağaya saldırırlar... Anlaşılan birileri O’na, eksik ve yanlış bilgiler vermişlerdi...

 

Atmakta olduğu adım bu saldırgan tipin başına hiç ummadığı belalar açacaktı ama, çok sonra, Karl Marks hakkında söylediklerinin doğru olduğunu, etnik köken olarak Yahudi olmakla birlikte, Marks’ın hiçbirzaman Yahudi olmadığını mükemmel biçimde kavrayacaktım. Zaten Marks, sözün gerçek anlamı ile Yahudi olsa, yani Yahudi dininden olsa, kesinlikle Karl Marks olamazdı. Yahudilerin, Yahudi dininden olanların, tüm insan soyuna karşı kazanç hesapları yapanların, ırkçılığın kör kuyusunda debelenenlerin, özellikle Marks’tan, ve yine etnik olarak Yahudi kökenli olmakla birlikte Yahudilikten koparak bilim, sanat alanlarında insanlığa hizmet etmiş diğer karakterlerden, tüm bu engin ruhlu insanlardan nefret etmeleri sonderece anlaşılabilir birşeydi...

 

Şüphesiz ben yukarıdaki paragrafta ifade etmiş olduğum gerçeklerin henüz hiçbirinin farkında değildim ama, gerilmeye başlamıştım. Soğukkanlı ama, saldırıya hazırlanan vahşi bir yaratığın tıslayan sesi ile, bu bağırıp çağıran ve beni evimden kovan tipe, buradan defolup gidecek biri varsa O’da sensin, burası bana ait, diyecektim. O zaman bu saldırgan tip, ayağa fırlayıp ceketini üzerinden atacak, ve alabildiğine tiyatral bir pozla, kalk seninle dövüşeceğiz, diyecekti... Kantinde yere iğne düşşe, sesi duyulurdu. Şaşkın öğrenciler dillerini yutmuş vaziyette olanlara bakıyorlardı. Sanki, “Vahşi Batı”yı anlatan Hollywood yapımı bir filminin bar sahnesinde, düelloya hazırlanan iki kovboyu izlemekteydiler...

 

O zamanlar çok ince ve çeviktim. Ayağa fırladım, kolları, ve gövdesi üzerimden sarkan kazağı çıkartıp attım. Kafam yıldırım hızı ile çalışıyordu. Bir anda tüm koşulları tesbit ve analiz etmiştim. Aslında ben döğüşerek büyümüştüm, yaşamım boyunca başımın belada olmadığı tek gün yok gibiydi ama, O... Beni kavgaya çağıranın boyu, benimkinden en az bir karış uzundu. Kolları da benimkilerden çok uzundu ve ringteki boksörler gibi gardını almış, beni beklemekteydi. Bu kişiyi boks maçı yaparak yenemezdim... Öğrenciler kenara çekilmişler, şaşkın biçimde halka oluşturmuşlardı. Gardını almış saldırgan, metnin başında sözünü etmiş olduğum metal bacaklı masalardan birinin tam yanında durmuştu. Aniden o masanın üzerine sıçrayıp yukarıdan bunun suratına esaslı bir tekme atacak, ve masa, dört ayağıda birbirinden ayrılıp yere yapışırken, bir Apache savaşçısı gibi bunun üzerine uçup saçlarına yapışacaktım. Parmaklarım, omuzlarına dökülen uzun saçlarına kenetlenmişti, ve tüm bunlar O’nun düşünmesine bile vakit kalmadan, saniyeler içinde olmuştu...

 

Saçlarından sımsıkı tutmuş olduğum bu “seçilmiş” pisliği, yerde sürüklemeye başlamıştım. Bu kez O, kavga davetçisi, “imdat, beni kurtaran yokmu?”, diye bağırmaya başlamıştı. Yaşanmakta olanlar karşısındaki şaşkınlıkları biraz geçen öğrencilerin bir kısmı, bizleri ayırma düşüncesi ile, beni belimden tutarak çekmeye çalışırlarken, diğerleride yerlerde sürüklenen bu tipi bacaklarından çekip kurtarma girişimine başlamışlardı. Hem O’nu, ve hem de beni arkadan çektikleri için, sözkonusu pisliğin ellerime kenetlenmiş olan saçlarına olması gerekenden çok daha ağır bir yük binmişti. Ve sonunda, bunun bir avuç saçı elimde kalarak ancak ayrılabilecektik. Neredeyse kafa derisi elimde kalacaktı...

 

Çok korkmuş olan saldırgan, hala diğerlerini bana karşı kışkırtmayı, “Burada benden olan yokmu, beni koruyacak olan yokmu?”, diye bağırmayı sürdürmekteydi. Ne yapacaklarını bilemeden şoka uğramış vaziyette bakan öğrencilere, Minik Murat’a, ve diğerlerine, ne öyle hala şaşkın duruyorsunuz, görmüyormusunuz herifi, alın bu pisliği atın yurttan, diye bağıracaktım. O zaman kendilerine gelecekler, bunu kollarından tutup, -eşyalarını almasına bile izin vermeden- SBF yurdunun çıkış kapısına dek götürüp postalayacaklardı...

 

Ertesi gün öğlene doğru, öğrencilerden birisi heyecanla gelip, dün geceki olayların kötü karakterinin, dayağı yemiş olan tipin geri geldiğini haber verecekti. Anlaşılan, yurdun şerifi gibi olmuştum... Yakından tanımadığım için şimdi ismini anımsayamadığım o öğrenciyi yanıma alıp, kötü adamın yurdun ikinci katında olan odasına gidecektim- haberi getiren, O’nun odasını biliyordu... Bu, sekiz kişilik bir oda idi. Yurtta zaten bir üç kişilik, bir de sekiz kişilik odalar vardı. Anlaşılan kötü adam, fazla öğrenci ile ilişki kurabilmek için, daha iyi olan üç kişilik odalardan birini değil, sekiz kişilik odayı seçmişti. Aslında O, lüks bir apartman dairesinde kalabilecek ekonomik güce de sahipti. Bir an içinde bu gerçekleri düşününce, sözkonusu kişinin yurda planlı olarak, örgütlenme düşüncesi ile gelmiş olduğunu, herşeyi önceden planlı yapmış olduğunu hissedecektim...

 

Bir gece önce “kahramanca” kavgayı başlatmış ve yurttan kovulmuş olan kişi, beni görünce sapsarı olacak, sahte bir saygı gösterisi ile ayağa kalkacaktı. Karşı taraftaki yataklardan birine ilişip, O’na oturmasını işaret edecek ve korkmamasını, birşey yapmayacağımızı söyleyecektim. Niyeti, eşyalarını alıp gitmekti ama, benim bu yumuşak yaklaşımımı görünce, yeniden cesaretlenip, şansını zorlamaya başlayacaktı...

 

Bu kez, alabildiğine yumuşattığı nazik bir ses tonu ile, yine alabildiğine sahte bir nezaketle, “Demokrasinin beşiği olan bu yerde, hertürlü fikrin ifade edilebildiği bu kutsal yuvanın çatısı altında acaba benim de düşünce özgürlüğüm, kendimi ifade etme özgürlüğüm yokmu?”, diyerek tiyatrosuna başlayacaktı. Düşünce yapıları devlet bürokratı olmak için şekillenmiş koyu mülkiyelilerin tabirleri ile “kutsal bir yuva” olan SBF hakkında, saf mülkiyelilerin düşünce tarzları hakkında birileri buna ders vermişti anlaşılan. Fakat yanlış kişi ile yanlış biçimde konuşmaktaydı... “Kutsal” tanımayan biri olarak bu palavralara karnım toktu, ve riyarkarlığı anlayacak kadar kafam çalışmaktaydı...

 

Sonuçta buna, uzatma, kavgayı sen başlattın, karşındaki ile uygar biçimde sen tartışmadın, saldırgan olan sensin, demokrasiyi sen çiğnedin, senin gibi biri için, demokrasiyi yoketmeye hazır olanlar için “demokrasi” olamaz, ve hemen burayı terketmelisin, diyecektim... Anında eşyalarını toplayıp gidecekti, ve bu kişiyi birdaha hiç görmeyecektim... Kimbilir, belki O, ABD dış ilişkiler bürokrasisinde (State Department), Ortadoğu Masası’nda yüksek biryerlerdedir. Ben de sonunda vatandaşlıktan atılmış (1983), yani kovulmuş biri olarak bunları yazmaktayım...

 

Aradan yıllar geçecekti, ve kendilerini “kontra-gerilla” olarak tanıtanların gizli işkencehanelerinde yapılan işkenceli sözde “sorgu” sonbulduktan sonra, Selimiye’deki penceresiz, tuvaletsiz, susuz, karanlık ve kibritin dahi yanmadığı alabildiğine rutubetli hücreme (böyle sadece iki hücre vardı) postalanmadan önce, işkencecilerden iki kişi bana, “O amerikalıyı ne biçim döğmüştün ama...”, diyeceklerdi. Anlaşılan, bu olay da hemen rapor edilmişti... Sözkonusu olaya, bir Türkün ve bir Amerikalının kavgası olarak bakmaktaydılar, ve nefret ettikleri biri de olsam, bir Türkün kavgayı kazanmış olması duygularını okşamaktaydı... Aslında ben O kişiyi Amerikalı, veya Yahudi olduğu için, ve ben de Türk olduğum için döğmemiştim. Kavgayı başlatan oydu, ben döğüşmek zorunda kalmıştım, ve ırkçılığa duyduğum nefretle sözkonusu kişiye saldırmıştım. Sonuç ters yönde de gelişebilirdi ama, kavgayı bırakmaz, öyle onun gibi hemen pes etmezdim şüphesiz...

 

Sözde “sorgu” diyorum, çünkü, gerçek bir sorguda, kendi adamları, “kontra-gerilla” denen faşist yapılanmanın kitlelerden kopuk terör eylemleri içindeki ajanları da deşifre olabilirdi, ve bu ayrı uzun öyküdür... Türkiye toplumu, özellikle kendisine “solcu” diyenler, halen dolandırılmaktadırlar. Herşey yalan ve palavra üzerine oturtulmuştur; ve kılavuzu yalancı kargalar olanların burunları pislikten çıkmaz...

 

Yusuf Küpeli

 

3 Ağustos 2010

 

yusufk@telia.com

 

Yusuf Küpeli, GEÇMİŞE DÖNÜŞLERLE İSRAİL ve IRKÇILIĞIN LANETLİ YOLUNDA İŞLENEN CİNAYETLER  tıkla ve ana metne dön

http://www.sinbad.nu/