10 Aralık insan hakları günü üzerine yazı

Yalanın ve ikiyüzlülüğün kısgacında “insan hakları”

 

Yusuf Küpeli

 

Madde 1: Tüm kişiler eşit onura ve haklara sahip olarak doğarlar. Onların hepsi akıl ve vicdan sahibi kişiler olarak birbirlerine karşı kardeşce duygularla davranmak zorundadırlar.

 

Yukarıdaki satırlar İncil’den alınma değillerdir. Sözkonusu iki güzel cümle, Altında Amerika Birleşik Devlerleri’nin, Büyük Biritanya’nın, Fransa’nın, Federal Almanya’nın, Türkiye’nin ve daha onlarca ve onlarca büyüklü küçüklü devletin onayı olan 10 Aralık 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin birinci maddesidir. Ve malesef sözkonusu bildirge de yeralan gerçekdışı tatlı dilekler bu birinci madde ile başlayıp, 30ncu madde ile tamamlanmaktadırlar. Ya da sözkonusu otuz maddenin bir teki bile günümüz dünyasında yaşanmakta olan gerçekleri yansıtmamaktadır…

 

Yeryüzündeki insanların altıda birinin aç olduğu; sadece açlık sonucu günde 16 bin çocuğun, ve buna ek olarak tedavi edilebilir sıradan hastalıklar nedeniyle günde toplam 30 bin yoksul çocuğun öldüğü; emperyalist sömürü politikaları nedeniyle dünya nüfusunun beşte birinin dünyada üretilen değerlerin beşte dördünden fazlasına sahibolduğu; aynı politikalar nedeniyle doğanın ve yaşam alanlarının her geçen gün daha fazla tahribedildiği; silahlanmaya harcanan paraların yaşam için harcananları kat kat aştığı; enerji kaynakları gasbedilmek istenen halkların kentlerinin kafalarına yıkıldığı, insanların radyasyonlu mermilerle kömüre çevrildikleri; alabildiğine anormal doğumlara neden olan aynı mermilerin kalıcı radyasyon etkileri nedeniyle insan soyunun gelecek nesillerinin de tehdit altında olduğu bir dünyada, “insanların eşit onura ve haklara sahibolduklarını” söylemek ve “birbirlerine karşı kardeşce davranmak zorunda olduklarını” ifade etmek kadar büyük bir yalan ve ikiyüzlülük olamaz… İnsanların birbirlerine karşı nasıl ve ne ölçüde “kardeşce” davrandıklarını ABD ve diğer güçlü emperyalist odaklar defalarca gösterdiler ve göstermektedirler. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni onaylamalarının hemen ardından, aynı emperyalist ülkeler, önce Kore’de, sonra Vietnam’da, tüm Hindiçini’de, Ortadoğu’da, Afrika’da, Orta ve Latin Amerika’da yağmanın ve yıkımın boyutlarının ne ölçülere varabileceğini açıkça gösterdiler. Günümüzde de aynı eylemlerini çok daha öldürücü silahları ile Balkanlar’da, Afganistan’da, Irak’ta göstermekte oldukları gibi, benzer işlerini diğer Ortadoğu, Orta Asya, kafkasya ülkelerinde de yaşama geçirmeye hazırlanmaktadırlar.

 

Yukarıda açıklanan birinci maddeyi izleyen ikinci madde, “Kişilerin ırk, renk, cins, dil, din, politik veya başka herhangi inanç, ulusal ya da toplumsal köken, servet, doğuş, ya da herhangi başka ayırım gözetmeksizin bildiri de ilan olunan hak ve özgürlüklerden yararlanma hakkına sahip olduklarını”, belirtmektedir. Bu güzel sözlere karşın, karnını doyuracak geliri olmayan kişilerin böyle bir dünya da onurlarını nasıl koruyabileceklerine açıklık getirilmemektedir. Aynı bildiri de sözedilen seyyahat, kendini geliştirme, sağlıklı bir yaşam sürme vs. gibi haklardan açların nasıl yararlanabileceklerine herhangi açıklık getirilmemektedir. Kulakta hoş bir seda bırakan “...servet, doğuş, ya da herhangi başka ayırım gözetmeksizin bildiri de ilan olunan hak ve özgürlüklerden yararlanma hakkına sahip oldukları” ifadesi, bu ölçüde derin gelir uçurumlarıyla dolu bir dünyada acıklı ve komik kalmaktadır. Sözkonusu ifadeye göre, Afrika’da kemikleri sayılan çıplak açlarla, Teksas’ın besili ırkçı puritan protestanları aynı haklara sahiptirler ve bu haklarını “eşit biçimde” rahatça kullanabilirler. Ve şüphesiz, “servet farkına bakılmadan” ne ABD’nin Meksika sınırına, ve ne de Avrupa’nın Cebel-i Tarık’a ördüğü duvarlara haklı bir neden bulunabilir... Açların bir milyar kadarı zaten hareket edecek yetenekte değillerdir ama, yasalarla da güçlendirilen sözkonusu duvarlar henüz karnını doyuracak enerjisini yitirmemiş yoksulları durdurmak içindir. Bildirge de “servet farkına bakılmadan” ifadesi bulunsa da, insanlar arasına örülen duvarlar, servet farklarını koruyup arttırma amacını taşımaktadırlar...

 

“Ayrıca kişiye uyruğu bulunduğu ülkenin siyasal, hukuki veya uluslararası statüsü temelinde hiçbir ayırım yapılamaz...”, diyen ikinci maddenin ikinci bölümündeki güzel ifade, hangi gerçeği ne ölçüde yansıtmaktadır?.. Anlaşılan, Irak, Afganistan ve benzeri ülkelerde yaşayanlar “farklı bir dünyadan” kabuledildikleri için sözkonusu maddenin kapsamı dışında tutulmaktadırlar. Örneğin, Amerikan veya İngiliz askerleri şüpheli buldukları bir Iraklıyı, veya Iraklı ailenin tümünü sorgusuz vurup öldürebilirler. Aynı işi ABD’de veya henhangi Batı Avrupa ülkesinde yapmaya kalkışmak ise, dünyayı ayağa kaldırmak için yeterli olabilir. Irak’ta insanların yolu kesilip kafalarına bir torba geçirerek onları karanlık işkencehanelerin derinliklerine yollamak günlük olağan işlerdendir. Hatta aynı işgalci askerler ibadet yerlerinin, camilerin içinde kameralar karşısında yardıma muhtaç yaralı insanları öldürüp, ellerini kollarını sallayarak gidebilirler. Benzer işleri Londra’da veya Paris’te yapmak, “insan haklarına” karşı savaş açma anlamına gelir. İşgalci güçler “terörist” yakalama bahanesi ile Irak’ta kentleri, mahalleleri, evleri halkının kafasına rahatca yıkabilirler. Kitle imha silahları katagorisine giren ve uluslararası hukuk tarafından yasaklanan kimyasal silan niteliğindeki fosfor bombalarını halka karşı ikircimsiz kullanabilirler. Ve benzer işlerden birini, çok daha ufak çaplısını batılı kentlerde gerçekleştirmek ise, en tehlikeli “terörizm” katagorisi içine girer, “insan hakları”na karşı suç sayılır ve sınırlı sayıdaki kurbanlar için saygı duruşları örgütlenir...

 

ABD Dışişleri Bakanlığı hangi ülkenin yöneticilerinin “insan hakları”nı ne ölçüde ihlal ettiğini açıklayan eleştirel raporlarını her yıl gönül rahatlığı ile yayınlar. Çünkü, dünyayı sınırlı sayıda uluslarüstü tekelin malı haline getiren “globalleşme” adlı süreçte, herşeyle birlikte “vicdanlar” da pazarlanabilmektedir. Uluslarüstü tekellerin ve onların örgütü CFR’in güdümündeki ABD Dışişleri Bakanlığı’nın pazarın taleplerine uygun “insan hakları” raporları, değişik ülkelerdeki “sol” veya “liberal” boyalı papağanların ağızlarında rahatca yanksını bulur. Yeni- liberalizmin kişisel umutlar vadeden büyülü esintileri ile gözleri ve kulakları yönlendirilen süslü papağanlar, sadece yoksul ülkelerin kukla yöneticilerini eleştirmek gerektiğini bilirler, ve bu değerli çabaları sonucu “insan hakları savunucusu aydınlar” olarak ünlendirilirler, gezdirilirler. Ve sonuçta, Irak’a, Afganistan’a yapıldığı gibi ABD’nin dünyaya “demokrasi” ihracı sürer gider...

 

Aynı bildirgenin üçüncü maddesine göre, “Her kişi yaşam hakkına, kişisel özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir.” Dördüncü maddeye göre, “Kişi kölelik ya da kulluk altında bulundurulamaz; kölelik ve köle ticaretinin her biçimi yasaktır.” Beşinci maddeye göre, “Kişilere işkence yapılamaz, gaddarca davranılamaz, kişiler insan onurunu kırıcı davranışlarla karşı karşıya bırakılamazlar ve onlara insanlık dışı onur kırıcı cezalar verilemez.” Altıncı maddeye göre, “Herkes nerede olursa olsun hukuki kişiliğinin tanınması hakkına sahiptir.” Yedinci maddeye göre, “Her kişi yasalar önünde eşittir ve yasaların koruyuculuğundan eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir. Bütün insanların bu Bildiriye aykırı hertürlü ayrımcı uygulamaya ve böyle bir ayrımı özendirici hertürlü kışkırtmaya karşı eşit koruma hakkı vardır.” Sekizinci maddeye göre, “Kendilerine yasalarla tanınan temel haklara aykırı uygulamalar karşısında kişiler, yetkili ulusal mahkemelere fiili başvurma hakkına sahiptirler.” Dokuzuncu maddeye göre, “Kişiler her kim olurlarsa olsunlar keyfi olarak yakalanamaz, alıkonulamaz, veya sürgün edilemezler.” Onuncu maddeye göre, “Her kişi, cezayı gerektirecek bir suçlamanın açıklık kazanması amacıyla davasının tarafsız ve bağımsız bir mahkeme önünde hakkaniyetle görülebilmesi açısından hakları ve sorumlulukları ile tam bir eşitliğe sahiptir.” Onbirinci maddeye göre, “1- Bir suç işlemekten sanık her kişi, savunması için kendisine gerekli bütün koşulların sağlanmış bulunduğu açık bir yargılama hakkına sahiptir ve kişi yasalar uyarınca suçlu olduğu kanıtlanmadıkça suçsuz sayılır. 2- Meydana geldiği sırada ulusal ve uluslararası hukuka göre suç sayılmayan eylemleri ve ihmalleri nedeniyle kişiler mahkum edilemezler. Kişiler, fiilin işlendiği sırada varolan cezadan daha şiddetli bir cezaya çarptırılamazlar.” Onikinci maddeye göre, “Hiç kimsenin özel hayatına, ailesine, konutuna ya da haberleşme ve yazışmalarına keyfi olarak karışılamaz, şeref ve ününe sataşılamaz. Herkesin bu tür sataşma ve karışmalara karşı  yasalarla korunmaya hakkı vardır.” Onüçüncü maddeye göre, “1- Herkesin herhangi bir devletin toprakları üzerinde serbestce yolculuk etmek ve yerleşeceği yeri seçmek hakkı vardır. 2- Kendi ülkesi de dahil olmak üzere kişilerin herhangi bir ülkeyi terketmeye ve yeniden aynı ülkeye dönmeye hakkı vardır.”

 

Anılan son maddeyi günümüzün koşullarına uydurmaya kalkacak olursak eğer, “Herkesin, ‘hür dünya’nın hava sahasında yolculuk yapan ve aynı dünyanın havaalanlarına rahatca inebilen gizli CIA uçakları içinde gizlice ve bağlı olarak yolculuk edip işkence görmeye hakkı olduğu gibi, ABD’nin uluslararası sularda seyreden hapishane gemilerinde boğazlandıktan sonra ayağına bağlanan bir ağırlıkla okyanusların binlerce metre derinliklerine dalma hakkı da vardır. Kişiler bu haklarını kullanırlarken herhangi hukuki bir yardım almak ve yanlarında avukat bulundurmak lüksünden yoksundurlar.”, dememiz ve buna benzer hakları daha da çoğaltarak saymamız gerekir herhalde...

 

Kısaca, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin yukarıdaki maddelerinde açıklanan insani yasal haklar, Afganistan’da, Irak’ta ve daha onlarca ve onlarca ülkede yaşayanlar için geçerli değillerdir. Şimdilik bilinen, en az seksen ülkeden kişiler emperyalist servisler tarafından rahatça kaçırılıp kimsenin ruhu duymadan bilinmeyen merkezlere nakledebilmektedirler. Üç yılı aşkın süredir Guantanamo üssünde herhangi yasal bir suçlama ile karşılaşmadan yasadışı olarak tutulan genç insanlar üzerinde nasıl psikolojik ve biyolojik deneyler yapılmakta olduğu bilinememektedir ve tüm hukuki yardımlardan yoksun bu kişilerin bulunduğu toplama kampına Kızıl Haç bile girememektedir. ABD’nin gizli cezaevlerinde ve cezaevi haline getirilmiş gemilerinde sorgulananlar için, yukarıda sıralanan yasal hakların geçerli olmadığı belli olduğu gibi, bu kişilerin kimlikleri ve sayıları bile belli değildir. Mezarlarının dahi belli olmayacağını anlamak için ise keramet sahibi olmaya gerek yoktur... Peki, aralarında İsveç gibi dünyanın en demokratik sayılabilecek ülkelerinin de bulunduğu seksen ülkeden insanların gizlice kaçırılıp CIA uçakları ile bilinmeyen adreslere götürülmelerinden, ulusal ve uluslararası tüm hukuki haklarından yoksun bırakılarak işkenceli sorgulamalarla karşı karşıya bırakılmalarından ve hatta yokedilmelerinden kimler sorumludur?

 

Giderek artan ölçüde yaşamın parçası haline gelen yasadışılıklardan, politik kriminaliteden, mafya yöntemlerinden, sözkonusu faşist uygulamalardan adının başında “demokratik” sıfatı taşıyan tüm kurumlar, medya ve öncelikle “hür ve demokratik” Batı’nın politik iktidarları sorumludur. Başta, W. Bush ve O’nun “sosyal demokrat” maskeli ortağı Blair olmak üzere Batı’nın -işkenceye ve teröre sözde karşı- tüm “demokratik” yönetimleri sorumludur. Rüşvetin, şantajın, zorbalığın batağında işlerliğini yitirmiş olan Birleşmiş Milletler adlı örgüt sorumludur. Tüm bu kurumları güdümüne sokmuş olan sınırlı sayıdaki uluslarüstü tekel sorumludur. Sözde “insan hakları” ile ilgilenen kurumlar ve derece derece tüm insanlar sorumludurlar...

 

Aralarında Türkiye’nin de olduğu Avrupa ülkelerinin Hava Alanlarına iniş yapan kimliği ve yükü gizli CIA uçakları ile ilgili gerçeklerin bazı basın organları tarafından açığa çıkartılmasının ardından, “demokratik” AB’nin politik önderlerinin “işkenceye karşı” oldukları yönündeki ikiyüzlü açıklamaları basın organlarına yansımıştır. Fakat onların tüm bu yalanları ABD Dışişleri Bakanı Rice’ın Avrupa gezisine dek sürebilmiştir. ABD Dışişleri Bakanı Rice’ın Avrupa gezisi, Batılı “demokrat” yöneticilerin ikiyüzlülüklerinin, yalanlarının açığa çıkması için yeterli olmuştur. CIA uçakları ve taşıdıkları yükle ilgili herşeyi AB’nin “demokratik” yönetimlerinin baştan beri bilmekte oldukları Rice sayesinde anlaşılmıştır. Sözkonusu insan kaçırma eylemiyle ilgili gizli anlaşmayı iki yıl önce yapmış oldukları Rice’ın konuşmaları sonucu ortaya çıkmıştır. Mafya yöntemleriyle çalışan tüm bu “demokratik” yönetimlerin takınmaya çalıştıkları “insan hakları” maskesi de, Rice tarafından indirilmiştir... Başta Federal Alman BND örgütü olmak üzere Nazi servislerinin mirası üzerinde yükselen Batılı servislerin, ABD askeri servisleri ve CIA tarafında Soğuk Savaş yıllarında öncelikle Almanya, Fransa ve İtalya’da reorganize edilen eski faşist güçlerin, SS ve Gestapo katillerinin gizli kısgacındaki “demokratik” Batı yönetimlerinin başka türlü davranıyor olmalarını, gerçekten insan haklarının savunuculuğunu yaptıklarını unmak ancak tarih bilincinden yoksun ahmaklara özgü olabilir. Daha bundan yedi- sekiz ay önce göçmenler için eski Nazi toplama kamplarını çağrıştıran kamplar kurmayı planlayan Fransa ve Almanya’nın CIA uçakları konusunda ABD ile anlaşma yapmış olduğuna rahatlıkla inanılabilir. İngiltere zaten ABD’nin Avrupa’da bulunan kolu gibidir. Fransa, Almanya gibi ülkelerle ABD arasındaki Irak üzerine olan anlaşmazlık ise sadece pastanın paylaşılması ile ilgilidir...

 

İnsan onuru ve insan hakları dahil herşeyin pazara çıktığı böyle bir dünya da Batı’nın “demokratik” yönetimleri, Türkiye ve benzeri ülkelerdeki ikiyüzlü kuklalarına sahip çıkarak, bu ülkelerde varolan insan hakları ihlallerini ön plana çıkartarak, kendi asıl suçlarını bir ölçüde gizleyebilmektedirler. Türkiye ve diğer çok problemli ülkeler üzerine kopartılan fırtınanın tozu ve dumanı emperyalist güçlerin hesapsız ölçüdeki suçlarının gizlenmesine yardımcı olmaktadır ve gerekirse emperyalist müdahalelere gerekçe yapılmaktadır. Zaten bu gürültülerde konjonktürel olarak, gerektiği zaman kopartılmaktadırlar. Örneğin, başarılı bir MI6 ve CIA ortak darbesi ile 1965 yılında Endonezya’da iktidara oturtulan general Suharto, gözünü kırpmadan bir milyon insanı katlederken, “öldürülmesi gerekenler”den dört bin kadarının adı ABD elçiliğinde verilecekti. Suharto 1968 yılında cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak ve arkasında CIA- MI6 desteği ile ülkesini 30 yıl sessiz sedasız en kanlı yöntemlerle keyfi biçimde yönetecekti. Aynı kişi 1975 yılında Doğu Timor’u işgaledecek ve ABD silahları ile ülke halkının dörtte birini sessiz sedasız, hiç tepki almadan katledecekti. Nezaman ki Çin -aralarında Endonezya’nın da olduğu- ASEAN ülkelerine yeni bir güvenlik planı önerecek ve Suharto’da bu öneriye olumlu yaklaşacaktı, işte ozaman ABD ve İngiltere Doğu Timor’da katledilenleri birden anımsayacaklardı. Doğu Timor’un üzerinde olduğu ada, Pasifik ile Hint Okyanusu arasındaki su geçitlerini tutmaktaydı ve Çin’in çenbere alınması için strateji önem taşımaktaydı. Suharto, patronlarının gözünde güvenini yitirmiş olduğu için, Endonezya karışacak, Doğu Timor halkının 1975 yılından beri çiğnenen hakları 1999 yılında anımsanacak ve “insan hakları” bahanesi ile ABD ve ortakları adaya askerlerini sokacaklardı... Örnekler uzar gider... Emperyalist merkezler, suçlarının ve saldırganlıklarının gerçek nedenlerini kamufle etmelerine yardımcı olacak her cinsten yerli uşağı bulmakta zorlanmamaktadırlar. Renkli dünyalar vadederek ağlarına düşürdükleri bazı “insan hakları” savunucuları, bazı “Müslüman” politikacılar, bazı tarikat şeyhleri, sahte “sosyalistler”, bazı gazeteciler, bazı medya patronları, bazı bürokratlar sayıyla değillerdir herhalde. Yeterki insanlar umutlarını yitirmiş olmasınlar ve “bu dünyaya bir kez gelinir” diye düşünmesinler...

 

Biryandan Müslüman toplumlardan kişileri işkenceli sorgularla CIA uçaklarında naklederlerken; Kızıl Haç örgütünün bile giremediği Guantanamo üssünde üç yılı aşkın süredir genç Müslümanların kişiliklerini yoketmeye çalışırlarken; kaçırılan insanları uluslararası sulardaki cezaevi gemilerinde yokederlerken; kişileri gizli cezaevlerinde tüm hukuki yasal haklarından mahrum olarak sorgularlarken; yasadışı gizli kamplarda kişiler üzerinde bilinmeyen deneyler yaparlarken; diğer yandan ikiyüzlü iğrenç “İslamcı” politikacılarıyla omuz omuza “medeniyetler buluşması” üzerine nutuklar atabilmektedirler... Aslında, Nazi Almanyası’nın toplama ve ölüm kampları bile bu ölçüde gizli kalmamış, böyle ortak bir suçun malzemeleri haline gelmemişlerdi. Bu ölçüde faşistleşmiş bir dünyada Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin yukarında açıklanan maddeleri de, diğer maddeleri de, yalanın, demagojinin malzemeleri olarak göstermelik biçimde yerlerinde durabilirler elbette.  

 

Tüm moral değerlerini yitirmiş olanlar, zengin Batı’nın küçük renkli dünyasından payına düşen kemiği kapabilmek için ruhunu Mephistophales’e üç kuruşa pazarlama yarışına girenler, Türkiye ve benzeri ülkelerdeki haksızlıklarla ilgili olarak seslerini sınırlı ölçüde yükseltirlerken, haksızlığın, zulmün, faşizmin asıl kaynağı emperyalist merkezlerin ölçüsüz suçları karşısında sus pus olmayı akıllıca bulmaktadırlar. Çünkü, özlemini duydukları renkli yaşamın kaynağı orasıdır, “insan hakları”nın ölçüsü zengin Batı pazarının istemlerine göre belirlenmektedir, ödüller oradan gelmektedir... Ve yine de onlara, kendilerini Batı’nın patronlarının istemlerine göre ayarlayan bu usta yatırımcılara, “Türkiye’de yaşamak utanç verici” ise eğer, ABD’de veya Batı Avrupa’da yaşamak “onur vericimidir?”, diye sormaya hakkımız vardır herhalde. Hem de Türkiye’de uygulanan en ağır ve korkunç CIA işkencelerinden payını almış ve vatandaşlıktan atılmış biri, herhangi bir devletten birşey beklemeyen biri olarak bunu sormaya hakkım vardır herhalde... “Kontra- gerilla” sözcüğünü bile amerikan aksanı ile söyleyen bu işkence uzmanları, Türkiyeli olmalarına karşın, Panama, ABD veya Federal Almanya’da bulunduğu söylenen Amerikan işkence okullarında eğitilmişlerdi anlaşılan... Fakat şüphesiz sözkonusu “insan hakları” savunucuları Türkiyeli işkencecilerin nerede eğitilmiş oldukları ile ilgilenmezler ve bu onların görevleri değildir(!) Ve yine mevcut hukuki ve siyasal yapının temellerinin, asıl olarak, Beyaz Saray'ın "bizim oğlanları" tarafından 12 Eylül 1980'den sonra atılmış olması da onları pek ilgilendirmemektedir anlaşılan.

 

Kişi adalet duygusuyla ve yüreğinin sesiyle değil de, her davranışını kazanclı bir yatırımın parçası olarak düşünüp ona göre planlı konuşur ve planlı “insan hakları” savunucusu kesilirse eğer, elbette CIA uçaklarında nakledilenleri, gizli cezaevlerinde işkence görenleri, Irak’ta ve benzeri ülkelerde yaşananları, tüketilmiş uranyumlu mermilerin sonuçlarını, emperyalist talan nedeniyle yaşanmakta olan açlığı, yoksulluğu, sıradan hastalıkların yarattığı ölümleri, köle ticaretini, çocuk fuhuşunu ve ölümlerini görmeyecektir, görmek istemeyecektir. Çünkü bunları görmek, bu ve diğer tüm haksızlıklar üzerine sesini yükseltmek, kişisel yararlar açısından kazançlı bir yatırım olmayacaktır. Buna karşın, sadece emperyalist merkezlerin kuklası yöneticilerin ellerindeki ülkelerde işlenen daha düşük yoğunluklu suçları görmek ise sonderece kârlı bir yatırım olmaktadır. Hem bu ikincisi üzerine kopartılan gürültüler, asıl olan birincisini de örtbas etmeye yaradığı için alabildiğine kazançlı bir yatırım olmaktadır... Örneğin, Türkiye’de yaşan Kürtlere karşı birçok haksızlıklar yapılmaktadır ama, aynı haksızlıkları yapan güçler onyıllardır Irak’ın kuzeyindeki Kürt guruplarını beslemişlerdir ve günümüzde Irak’ta bulunan Kürt gurupların önderleri Irak halkına zulmeden, Irak’ı yerlebir eden işgalci güçlerle ortak davranmaktadırlar. Bunlardan birincisini görmek, fakat ikincisini görmemezliğe gelmek “akıllıca” bir yatırımdır. Yatırımdır, çünkü bu tip “insan hakları” savunucuları körelmiş ya da hiç varolmayan yüreklerinin sesiyle değil, burunlarına gelen iştah kabartıcı kokularla hareket etmektedirler. Onlara göre "politika" budur ve "insanhakları"da sadece bir araçtır. Aynen, Tayyip ve takımı için demokrasinin ve dinin bir araç olması gibi...

 

Yarım yamalak “sol” bir terminoloji ile geçmişine ihanetini maskelemeye çalışanların da aralarında olduğu “devletçilikten” sözde vazgeçmiş birtakım “demokratlar”, geçmişini üç “kocakarı gevezeliği” ile örtüp silebileceğini sanan sahte “ilericiler”, sahte “sosyalistler”, sahte “liberaller” veya daha doğrusu sahte “insanlar”, zavallı megolomanlar ve şizofrenler, “eski Türkiye”nin AB’ye direndiğini, “yeni Türkiye”nin ise AB’ye girmeyi seçerek, demokrasiyi, ilerlemeyi, insan haklarını seçtiğini iddia eden yapay ikilemlerle yalanlarını yutturmaya çalışmaktadırlar. Bu tipler, alabildiğine çok alternatifli bir yaşam sürecini, farklı renklerle dolu dünyayı, böyle sahte ikilemlerin içinde sığdırmaya çalışarak, kazançlı yeni kişisel yatırımlarının ne olduğunu sergilemektedirler. Aslında, onurlarını çoktan pazara çıkartmış olduklarını açık etmektedirler... Sanki “eski Türkiye” emperyalist sistemin, NATO’nun bir unsuru değildir ve yine sanki “eski Türkiye” kırk yılı aşkın süredir AB’nin peşinde dolaşmıyor. Sanki ABD ile birlikte AB’de yeryüzündeki tüm insan hakları ihlallerinin başta gelen sorumlusu emperyalist bir birlik değil. Sanki ABD ve AB süper devletler olmuyorlar ve yine sanki ABD’nin ve AB’nin yararlarını savunduğu tekeller, bütçeleri Türkiye gibi otuz ülkeyi katlayacak olan uluslarüstü tekeller demokrasiyi temsilediyorlar... Kafkaslar’da, Orta Asya'da ve Ortadoğu’da gerçekleşen tüm darbelerin, savaşların, cinayetlerin gerisinde duran enerji tekelleri, “Yedi Kızkardeşler Kulübü”, Türkiye devletinden daha demokratik sanki... Sanki AB, saldırgan ABD’nin en yakın ortağı değil... Ve sanki böyle bir dünya da AB seçimi yapılırsa “demokratik” olunacak, yapılmazsa “anti- demokratik”... Sanki Hitler gibi bir karakteri, Mussolini gibi bir hastayı, W. Bush gibi “Tanrıdan emir alarak” ülkeleri yıkan sıradan bir faşisti ve benzerlerini doğunun ve güneyin relatif yoksul ülkeleri ürettiler. Sanki AB, Türkiye’yi, Ortadoğu’daki ve Kafkaslar’daki yararlarının ucuza bekçiliğini yaptırmayı hesapladığı güçlü ordusu için değilde, demokrasiye ve ekonomik refaha kavuşturmak için isteyen bir yardım kuruluşu... Dünya egemenliği peşindeki Hitler’de 10- 15 yıllık bir ehlileştirme sürecinin ardından Ukrayna’yı “anavatana dahil etmeyi” planlamışken, Türkiye’ye de satalit ülke rolünü biçmişti... Günümüz AB birliğinin Türkiye’ye Hitler’den daha fazla birşey vadetmediği ve bu vaadini de sadece ordusunu kullanmak için yaptığı ortada iken, AB ile “insan hakları” işini özdeşleştirmek ancak usta yatırımcılara özgü olabilir herhalde. AB gibi emperyalist birliklerin insan haklarını gerçekten savunduğu tarihin herhangi bir döneminde görülmemiş olduğu gibi, Irak ve Afganistan’daki işgalleri destekleyen, aynı işi vaktiye Vietnam’da, değişik Afrika ülkelerinda yapmış olan AB ülkelerinin insan hakları savunucusu olduklarını iddia etmek ve onlara yaranacak biçimde konuşmak ancak kendi halkının düşmanlarına veya herşeyini pazara çıkartmış olanlara özgü olabilir. Şüphesiz AB içindeki gerçek insancıl kurumlar, anti- emperyalist örgütlenmeler bu sözlerimin dışındadırlar.

 

Aynı “eski Türkiye”nin AB’ye direndiği, “yeni Türkiye”nin ise AB’ye girmeyi seçerek, demokrasiyi, ilerlemeyi, insan haklarını seçtiği yapay ikilemine göre, ortaçağ kalıntısı Amerikancı “İslamcı” siyasi iktidar “ilerici” ve “demokrat” gözükmektedir. Faşist kadın düşmanı CIA kuklası Hikmetyar çömezliğinden kalkıp “Atatürkçülük” taslayabilen, tek ayak üzerinde kırk yalan söyleyebilen, biryandan Türkiye’yi pazarlarken diğer yandan ülke halkın yarısını oluşturan kadınları sıkmabaş cenderesine sokarak toplumu köleleştirmeye çalışan bir başbakan, aynı ikileme göre “demokrasiyi” temsilediyor gözükmektedir(!) Sıkmabaşlı olduğu için kızını ABD’de okutmak zorunda kaldığını iddia ederek “demokratlık” taslamaya çalışan, yanında sıkmabaşlı eşiyle ülke ülke dolaşıp Türkiye toplumunun henüz ortaçağı yaşamakta olduğu görüntüsünü tüm dünyaya veren, ve aynızamanda utanmazca yalanlarla “Atatürkçü” geçinebilen tüccar bir başbakan, aynı ikileme göre “yeni Türkiye”, “demokrasi” isteyen türkiye olabilmektedir(!) Tabii aynı başbakanın, "demokrasinin bir araç olduğu" ve yine "dinin de bir araç olduğu" yönündeki açıklamalarını anımsamak istemesek bile, başında olduğu kurum dahil herşeyi kişisel ve aile çevresinin yararları açısından araç olarak kullandığı tüm davranışlarından ve konuşmalarından rahatça anlaşılabilmektedir. Bu nedenle, Hikmetyarcı olması, "özgürlükler" adına kadının esaretini simgeleyen sıkmabaşı savunması ve ardından Türkiye'de kadınları özgürleştirmiş olan Atatürk'e sahip çıkmaya çalışması, AB ve "demokrasi" yanlısı olması, ve sözkonusu "insan hakları" savunucularının böyle biriyle aynı masaya oturmaları, bunların hepsi ABD ve AB ihracı "demokrasisi" ile tam bir uyum içerisindedirler. Papelcilik, zarfcılık ve üfürükçülük küçükte olsa cezalandırılır ama, mali- sermayenin pazar hesaplarına uygun böyle bir "demokrasi" ve "insan hakları savunuculuğu" rahatça ödüllendirilir.

 

CIA, SAVAK, MOSSAD ve bazı Türk servislerin işbirliği ile 40 yılı aşkın süredir Irak halkına ihanet eden, hem birbirlerini ve hem de Irak halkını sürekli arkadan vuran, tüm Irak’ı bir işkencehane haline getiren Washington saldırısına uşakça katılan feodal beyler, aynı yalan korosuna, sözkonusu başbakanın ve sözde “demokrasi”nin övgüsüne katılmaktadırlar. Astığı astık, kestiği kestik olanlar, en baskıcı ataerkil aşiret reisleri, büyük “demokratlar” rolünde aynı Amerikancı “İslamcı” başbakana övgüler düzmektedirler... Böyle bir dünya da kimin “demokrat” olup olmadığı, emperyalist saldırgan merkezlerin, W. Bush gibi sıradan faşistlerin ve en anti- demokratik ataerkil feodal kültürlerin temsilcisi aşiret reislerinin yargıları ile anlaşılmaktadır(!) “Demokratlığın” ölçüsü, ülkeyi, o ülkede yaşayan insanların haklarını, geleceklerini pazarlamak ve toplumun yarısını oluşturan kadınları köleleştirmek olmaktadır(!) anlaşılan... Yeryüzündeki birçok ülkeyi kana boğan, dünyamızı işkencehane haline getirem emperyalist merkezlerin yıkıcı karanlık eylemlerine gözünü kapayarak “insan hakları” ve “demokrasi” savunucusu olunabilmektedir(!) anlaşılan. Yalanın ve ikiyüzlülüğün babası başbakanın ve ortaklarının işlerine gözünü kapayarak ve hatta utanmadan sözkonusu başbakan gibi biriyle aynı masaya oturarak, O’na meşruiyet kazandırarak “insan hakları” ve “demokrasi” savunucusu olunabilmektedir(!) anlaşılan. Sadece ve sadece Türkiye’de yaşanan kötülüklerin sınırlı birkısmı üzerine gürültü kopartarak “insan hakları” ve “demokrasi” savunucusu olunabilmektedir(!) anlaşılan. ABD ve AB’nin dünyanın ezilen halklarına ve Türkiye’ye yönelik aşağılayıcı ve sömürgeci emperyalist politikalarını eleştirenler ise “eski Türkiye” olmaktadırlar aynı ikileme göre ve onlar tabiiki “insan hakları”nın da düşmanları(!) sayılmaktadırlar. Aynı mantıkla Hitler, Mussolini, W. Bush, Hikmetyar, Tayyip ve benzerleri “insan haklarından yanadırlar” ama, bunlara karşı çıkanlar “geri kafalı devletçiler” olarak insan haklarının düşmanlarıdırlar(!).

 

Tüm yalanlar benzer ikilemler kullanılarak pazarlanıyorlar... Nazilere göre de biryanda aşağılık, köleleştirilmeye layık olanlar, diğer yanda ise üstün ve yönetmeye uygun olanlar vardı. Ve Naziler’de Çekoslavakya’nın Südetler bölgesine girerken “insan hakları”nı savundukları iddiasındaydılar. Habeşistan’a zehirli gazlarla saldıran Mussolini’de “insan haklarını” savunma savındaydı. ABD emperyalizmi, Vietnam’a saldırırken “insan hakları” ve “hür dünya” gerekçesine sarılmıştı ve aynı gerekçeyle Vietnam’da ile 3- 5 milyon kadar insanı vahşice katledecekti. Ve ABD’nin bu ülkede kullanmış olduğu “Portakal Gazı” halen sakat doğumlara ve ölümlere neden olmaktadır... Vietnam’ı işgalederlerken gerekçeleri basitti. Onlara göre biryanda “hür dünyanın”, “özgürlüklerin”, “demokrasinin” savunucusu ABD, karşısında ise “komünistler” vardı. Bu ikilem hertürlü cinayetin kılıfı olabiliyordu... Küçük Guatamala’ya da aynı gerekçe ile ama, aslında sadece Unitet Fruit Company’nin tatlı kazançlarını korumak için 1954 yılında saldırdıktan sonra, 11 milyon nüfuslu bu toplumda, suçsuz 200 bin insanı katledecekler, 50 bin tanesini ise kaybedeceklerdi... Nicaragua’da örgütledikleri Contras adlı kriminal unsurlarla ülkenin tüm ekonomisini tahribedecekler ve 3.5 milyon nüfuslu bu küçük ülkede 40 bin sivili öldüreceklerdi. Gerçekleri açığa çıkartanlardan CIA ajanı Phil Agee, işkence çığlıklarını duymaktan kurtulmak için örgütten kaçtığını anlatacaktı... Yakın zamanda petrol anlaşması yapılıncaya dek Angola’da iki milyonu aşkın insanı öldürecekler, bir okadarını sakat bırakacaklar ve yine bir okadarını göçe zorlayacaklardı. Kongo/ Zaire’de I. Dünya Savaşı sırasında ölenlerden fazla insanın, 12 milyonu aşkın insanın ölümüne aynı gerekçelerle neden olacaklardı. Afganistan’da, toprak reformuna karşı olan kadın düşmanı feodal unsurları, Avrupa ve ABD eroin pazarının yüzde 80 kadarını karşılıyanları, milyarlarca dolar yatırıp örgütleyecekler ve dünyaya “özgürlük savaşcısı” adıyla tanıtacaklardı. Ülkeyi içinde bulunduğu sefalet koşullarına bu eylemleriyle sürükleyeceklerdi ve Brzezinski yaptıkları nedeniyle pişmanlık duymadığını göğsünü şişirerek ifade etmekteydi...

 

Şimdi de ya ABD ve AB den yanasın, eğer bunlardan yana isen “yeninin”, “demokrasinin”, “insan hakları”nın yanındasın, ya da bunlara karşı isen “teröristsin”, geçmişin temsilcisi “devletçisin”, “demokrasi” ve “insan hakları” düşmanısın ikilemi ile karşı karşıya bırakmaya çalışıyorlar insanları. Ve bu yalan korosuna “solcu” maskeli her türden sahtekar da kolayca katılabiliyor. Ve onlar için eskiden emperyalist olan saldırgan güçler, ABD ve AB ülkeleri günümüzde “demokrasi”nin, “yeniliğin” ve “insan hakları”nın temsilcisi gibi gösterilebiliyorlar... Aslında sözkonusu emperyalist ülkeler ve emperyalizm açısından “değişen” tek gerçek, tekellerin daha da büyümüş olmaları, sistemin rantiyer yapısının artması ve artan silahlanma ve saldırganlık ile birlikte emperyalizmin ölümüne daha da yaklaşmış olmasından başka birşey değildir. Kısacası emperyalizm açısından özünde değişen hiçbirşey yoktur ama, emperyalist baskılar artıkça bazılarının ahlakları hızla bozulmuş ve buna koşut olarak -geçmişlerini sahte eleştirilerden geçirerek- yeni yatırım hesapları yapmaya başlamışlardır... Değişiklik emperyalizm gerçeğinde değil, onurlarını pazara çıkartmış olan bazı “aydınlar”da ve yine bazı “solcular”da olmuştur sadece...

 

Şüphesiz, Türkiye ve daha birçok Ortadoğu ülkesi -geçmişleriyle ve ağırlıklı yerleşik ataerkil toplumsal kültürleriyle bağlantılı olarak- yeterli ölçüde demokratik sayılamazlar ve kolay kolay da demokratikleşemezler. Diğer yandan dünya da da demokrasinin değil, postmodern faşizmin rüzgarları esmektedir ve zaten salt demokratik bir ülke bulabilmekte sınıflı toplumların doğasına aykırıdır... Türkiye ve benzeri ülkelerde ekonomik yaşamdan insan haklarına dek birçok alanda sayısız haksızlıkların, yasadışılıkların, keyfiliklerin varolduğu bir gerçektir. Şüphesiz insanların mümkün olduğu ölçüde daha fazla yığınsal ve örgütlü olarak bu haksızlıklara, yasa dışılıklara, insan hakları ihlallerine direnmeleri olumlu ve istenen bir tavırdır. Yalnız bu direnişin haklılık kazanabilmesi ve toplumun sonuç alıcı çoğunluğunun desteğini sağlayabilmesi için, herşeyden önce dürüstce olması gerekir. Sadece herhangi bir kişinin, herhangi bir örgütün, sınırlı bir zümrenin yararları yönünde insan hakları savunuculuğu olmaz; "insan hakları" dar politik hesapların kurbanı olurlarsa eğer, anlamlarını ve desteklerini yitirirler. Mevcut tüm haksızlıklara, yasadışılıklara aynı şiddetle karşı çıkılabildiği ölçüde halkı güveni ve desteği kazanılabilir. Haksızlıklara karşı dururken, sadece içteki birtakım işbirlikçi politikacıyı ve bürokratı değil, aynızamanda bu haksızlıkların ve kötülüklerin asıl kaynağı olan emperyalist sistemin patronlarını da teşhiretmek gerekir.

 

Türkiye gibi ülkeler dahil neredeyse tüm insanlığı “globalleşme” adı verilen süreçle pençelerine alan emperyalist sistemin patronlarının haksızlıklarını da görmek ve öncelikle onların haksızlıklarını görmek gerekir. Haksızlıklara ayrım yapılmadan ve bütünsellik içinde karşı çıkılmadığı sürece yığınların vicdanlarında haklılık kazanabilmek olanaksızdır. Türkiye’de “aydın” geçinen bir azınlığın asıl sorunu da budur işte... Şüphesiz emperyalist birliklere sadece milliyetçi perpektiflerle karşı çıkanlar da vardır ve bu da yanlışların bir başka boyutu olmaktadır. İçteki haksızlıklara gözyumarak veya çanak tutarak aşırı milliyetçi perspektiflerle emperyalist güçlerin “karşı çıkıyor” olmak, gerçek bir direniş olamaz. Birincisi, içteki haksızlıklara gözyummak veya çanak tutmak, emperyalizme karşı oluşturulabilecek halk cephesini böler, zayıflatır. İkincisi, böyle dar milliyetçi perspektiflerle emperyalizme karşı durduklarını sananlar, yarın küçük yarar hesapları ile aynı emperyalist güçlerin güdümüne rahatca girebilirler ve tarih bu tip olguların örnekleri ile doludur. Ve yine bu tip milliyetçi perspektiflerle karşı çıkışlar biryanıyla olumlu olmakla birlikte, gerçeğin diğer parçalarına gözyuman yanlarıyla sahte “insan hakları” savunucularının yalanlarına hizmet ederler. Emperyalist güçlerin taleplerine uygun "insan hakları" savunuculuğu yapanların ekmeklerine yağ sürerler... Onların, “bizden ve AB’den yana iseniz demokrat; bizlere ve AB’ye karşı iseniz anti- demokratsınız” gibisinden demagojilerine hizmet ederler, emperyalizme karşı kurulabilecek direniş cephesini bölerler. Bu tip aşırı milliyetçi perspektifler, izalasyona neden olmaktadırlar ve örnekleri en yakın zamanda Balkanlar'da yaşanmıştır... Sözde "demokrasi" ve "insan hakları" savunucuları ile aşırı milliyetçiler arasında -ortaokul münazaralarına benzer- gerçek yaşamdan kopuk sonuçsuz bir kördöğüşü gelişirken, birileri de malı götürmektedirler.

 

Şüphesiz gelişen her toplumsal sürece, farklı toplumsal sınıfların, farklı politik eğilimlerin değişik yarar hesapları ile ve değişik ölçülerde yandaş olmaları veya yine değişik biçimlerde karşı çıkmaları anlaşılabilir bir gerçekliktir. Zaten tüm toplumsal süreçler böyle bir kargaşa içinde gelişirler... Fakat sonuçta birilerinin birşeylere yandaş veya karşı olmasına bakarak o şeyin doğruluğuna veya yanlışlığına, ya da geniş halk yığınlarının yararına veya zararına olduğuna karar veremeyiz... Yani örneğin, bazı guruplar milliyetçi perspektiflerle, geçmişin verileri ile AB’ye karşı oluyorlar diye AB’yi doğru ve demokratik bulamayız. Ya da, AB’ye karşı çıkan her kişiyi, gurubu, partiyi, ne dediğine bakmadan, hangi perspektifle karşı olduğunu anlamadan, anti- demokratik olmakla, insan haklarına karşı olmakla, geçmişi temsiletmekle suçlayamayız. Bu tip ikilemler yaratmak sadece yalana ve demagojiye hizmet ederler... Bir süreç, bir olgu hakkında daha doğru yargılara varabilmek için, çok daha farklı nesnel ölçülerin olması gerekir. Bu da, sözkonusu sürecin geniş halk yığınlarının yararları yönündemi, yoksa sınırlı sayıda tekelin hesabına mı işliyor olduğunu anlamaktan geçer... Ve günümüzün sayısız somut örneklerle kanıtlanabilecek olan yakıcı gerçeği, parmakla sayılacak kadar sınırlı sayıdaki tekelin dünya pazarlarının neredeyse tümüne egemen olmalarıdır. Ve yine günümüzün gerçeği, bu uluslarüstü tekellerin emperyalist yararlarını savunmakla görevli ABD öncülüğündeki Batılı yönetimlerin, giderek artan ölçülerde postmodern bir faşizmin gölgesini yeryüzüne düşürüyor olmalarıdır. AB adlı emperyalist birlik, sözkonusu süreçte ABD’nin karşıtı değil, mızıkçı ortağıdır sadece... Irak ve Afganistan’ın işgalinden Guantanamo üssünde yaşananlara, açığa çıkan gizli toplama kamplarına, gemilerde ve CIA uçaklarında yapılan sorgulamalara, insan kaçırmalara, sürekli artan yoksulluğun ürünü göçü durdurmak için örülen fiziki ve yasal duvarlara, ve yine aynı göçle bağlantılı olarak kışkırtılan ırkçılığa, az gelişmiş ülke katagorisine düşen ülkelerin sayılarındaki sürekli artışa dek sayısız somut kanıt bu gerçekliği desteklemektedir. Gerçek, ABD ve AB merkezli postmodern bir faşizmin gölgesinin giderek artan ölçülerde dünyamızı örtmekte olduğudur...

 

Faşizm, en güçlü mali- sermaye guruplarının (endüstri, banka ve ticaret sermayesinin birliği) tüm çalışanlar ve sermayenin diğer kesimleri, küçük ve orta ölçekli tekelleşememiş sermaye gurupları üzerindeki diktatörlüğüdür. Bütçesi tüm Nato ülkelerinin ve fazladan daha başka ülkelerin toplam askeri bütçelerinden daha kabarık olan Pentagon, sözkonusu tekellerin yararları için istediği coğrafyayı kana boğmakta, rakip gördüğü Çin ve Rusya gibi ülkeleri askeri çember içine almakta, vaktiyle tekeller hesabına Nazi ordularının başarmaya çalıştığı dünya egemenliği planını günümüzün çok daha ileri askeri teknolojisi ile yaşama geçirmeye çalışmaktadır. Yani günümüzde faşizm, çok daha uluslararası bir görünümle tarih sahnesinde rolünü oynamaya çalışmaktadır; ve gerisinde olan güçler de aynen eskiden olduğu gibi ama, eskisine göre çok daha büyüyüp güçlenmiş olan tekeller, mali- sermaye guruplarıdır.

 

Faşizmin günümüzdeki askeri aygıtı Pentagon ve başta Büyük Biritanya ordusu olmak üzere NATO içindeki belirli bazı Batılı askeri güçlerdir ama, bunların eylemleri Nazi güçlerininki gibi yansımamaktadır. Çünkü, günümüzde koşullar farklıdır. Günümüzün alabildiğine ileri askeri teknolojisi, eski jeopolitik teorilerini büyük ölçüde geçersiz kılmıştır. Artık akıllı silahlar, güdümlü füzeler, uzay egemenliği, milyarlarca haberleşmeyi rahatca dinleyip denetleme olanakları, üstün propoganda yeteneği, vurucu gücü geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde yüksek relatif küçük hareketli birlikler, Nazi ordularının gerçekleştirmiş oldukları yığınsal istila ve katliam eylemlerini şimdilik gereksiz kılmaktadırlar. Yeryüzünün belirli stratejik merkezlerine, özellikle enerji alanlarına ve enerji yolları üzerine, deniz ve kara geçitlerine kurulan askeri üsler, hava üsleri, helikopterlerle de taşınabilecek olan motorize hareketli Tugaylar, güçlü bir denetim için yeterli olabilmektedir. Yerli işbirlikçileri ucuza satınalmak, haberleşmeyi ve medyayı denetlemek, Nazi ordularını yapabilmiş olduklarından çok daha yoğun bir egemenliği mümkün kılmaktadır. Ve sonuçta o ölçüde gözle görülür katliamlara gerek kalmamaktadır... Şüphesiz Nazilerin yapmış oldukları ölçüde bir katliamın ve görülür şiddetin geniş coğrafyalarda yaşanıyor olmamasının bir diğer önemli nedeni de, günümüzün faşist merkezlerinin Nazi Almanyası kadar büyük düşmanlara sahip olmaması ile ilgilidir. II. Dünya Savaşı öncesi yıllarında Avrupa bölünmüştü ve özellikle İngiltere -Hitler'in tüm uzlaşma ve içten elegeçirme çabalarına karşın- düşman safta yeralmıştı. Ayrıca, güçlü bir Sovyetler Birliği vardı. Günümüzde ise, ABD'nin askeri şemsiyesi altında ve tekellerin birleşme eğilimleri yönünde, savaşa gerek kalmadan tüm Avrupa bütünleşmiştir ve Sovyetler Birliği'de tarih sahnesinden çekilmiştir... Şüphesiz bu da geçici bir durumdur ve emperyalist odakların giderek artan daha tehlikeli bir şiddet kullanmalarının yolunu açacak güçler şekillenmeye başlamışlardır bile...

 

Yukarıda özetlenen gerçeğe karşın, yine de Irak sivil halkından 100 bini aşkın insanı üç yıla yakın sürede katletmişlerdir ve katliam sürmektedir. Ve en korkuncu, taktik nükleer silahlarında kullanılacağı savaşlara hazırlanmaktadırlar. “Bush doktrini” adını alan yıkım doktrininde nükleer silah kullanma hesabı bulunmaktadır... Aslında tüketilmiş uranyumlu (DU) mermilerle 1991 yılından beri bunun deneylerini de bir ölçüde yapmışlardır. Diğer yandan uluslararası bir nükleer savaşın başlamamasının da garantisi yoktur. ABD nükleer silahlarında bir azaltmaya gitmek istemediği gibi, Bush yönetimiyle birlikte “uzay savaşları” projesini de canlandırmıştır. Tüm bu olgular, post- moder (modern ötesi) bir faşizmin gölgesinin gezegenimiz üzerine giderek daha fazla düşmekte olduğunun en somut kanıtlarıdırlar. Ve gelecek malesef muhtemel büyük yıkımların ardından umut vadetmektedir. Yıkımın etkisini ve alanını azaltabilmek için, öncelikle ve özellikle önem taşıyan tavır, ABD emperyalizminin ilerleyişini, ABD ve diğer emperyalist dünya içinde müttefikler de arayarak mümkün olan en geniş cephe ile durdurabilmektir. Sürüklenilmekte olan bu postmoder faşizm kaynaklı kaos sırasında dünya yokolmaktan kurtulursa eğer, mutlaka çok daha adil bir düzen kurulabilecektir. Buna karşın yine de işler daha bu ölçüye ulaşmadan emperyalist saldırıyı durdurabilecek yolları bulabilmek daha yararlı ve akıllıca olacaktır...

 

Şüphesiz Türkiye ve benzeri ülkelerdeki insan hakları ihlallerine karşı çıkmak aydınların görevidir. Fakat bu eylem, yanlış yoldaki sınırlı birtakım örgütlenmelerin, politik çizgileri emperyalist yararlarla örtüşen kukla örgütlenmelerin, veya belirli zümrelerin yararları ile sınırlı tutulduğu ölçüde, haklılık ve etkinlik kazanamayacaktır. Yeryüzündeki tüm insan hakları ihlallerinin gerisinde duran emperyalist güçler hedef alınmadığı sürece, geniş kitlelerin desteğini sağlayamayacak, tam tersine bir diğer yanlışa, milliyetçi şövenist guruplaşmalara hizmet edilecektir... Günümüzde hertürlü parlak ödülün kaynağı olan zengin Batı’nın hesaplarına uygun biçimde “demokrat” ve “insan hakları” savunucusu rolü oynamak, sadece Türkiye’den “utanç duymak” veya bu yönde tiyatro oynamak belki bazı tiplere geçici ünler ve ekonomik yararlar sağlayabilir ama, onlara halkların yüreğinde gerçek kalıcı yerler, sevgiler, saygılar hiçbirzaman kazandırmaz...

 

Türkiye halkının ve diğer ezilen Ortadoğu halklarının aynızamanda sonderece insancıl zengin bir kültürleri de vardır ve bu halklar sözkonusu kültürlerine, haksızlıklara başkaldırma geleneklerine bağlı olarak emperyalist baskıları parçalamasını bileceklerdir. Ve insan olarak yaşamımızda gerçekten utanılacak birşey varsa eğer, o da ABD emperyalizminin ve ortaklarının egemenliğindeki haksızlıklarla dolu bir dünya da yaşıyor olmaktır. Aydın olanların, halkların yüreğinde yer edinebilecek gerçek aydınların birinci görevleri, bu emperyalist haksızlıklara karşı çıkmak olmalıdır... Yeryüzünde böyle aydınlar da vardır ve 2005 Nobel edebiyat ödülünün sahibi Harold Pinter, bu gerçek aydın tipinin en saygıdeğer örneklerinden biri olduğunu kanıtlamıştır. O, hasta sandalyesinde kısık sesiyle gerçekleştirdiği Nobel konuşmasıyla aydın olmanın sorumluluğunu dosta düşmana göstermiştir. ABD emperyalizmini, ortağı Büyük Biritanya’yı mahkum eden ama, Türkiye’de yankı bulmayan bu uzun konuşma umarım bir TV kanalı tarafından çevrilir ve yayınlanır.

 

Türkiye’deki birtakım “aydınlara”, “solcu” tiplere bakınca durum ne ölçüde karamsar gözükse de, aslında dünyamızda aydınlık olan, umut vadeden birşeyler de vardır.

 

yusuf@comhem.se

14 Aralık 2005

 

Yukarıdki metnin gerçekliğini destekleyen diğer bazı metinlerin adresleri:

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi

United Nations Universal Declaration of Human Rights

http://www.cumhuriyet.com.tr/?em=cumhuriyet/w/c14.html

http://www.dn.se/DNet/jsp/polopoly.jsp?d=1058&a=499462

http://www.dn.se/DNet/jsp/polopoly.jsp?d=1058&a=500159

http://www.dn.se/DNet/jsp/polopoly.jsp?d=147&a=499407

http://www.dn.se/DNet/jsp/polopoly.jsp?d=577&a=499944

http://www.milliyet.com.tr/2005/12/09/dunya/axdun01.html

http://www.milliyet.com.tr/2005/12/10/dunya/adun.html

http://www.milliyet.com.tr/2005/12/05/dunya/dun02.html

http://www.yenisafak.com.tr/d03.html  

http://www.yenisafak.com.tr/2119.html 

http://www.milliyet.com.tr/2005/12/03/dunya/dun03.html

http://www.unmillenniumproject.org/facts/tf2_e.htm

http://www.turkishweekly.net/news.php?id=22699

http://www.shortnews.com/web/id/46237/u_id/56602/x_id/Secret CIA Aircraft Used in Alleged Terrorist Suspect Abductions/start.cfm

http://newsforums.bbc.co.uk/nol/thread.jspa?threadID=506&&&edition=2&ttl=20051209203034  

 

http://newsforums.bbc.co.uk/nol/thread.jspa?threadID=506&&&edition=2&ttl=20051209203034 

 

http://newsforums.bbc.co.uk/nol/thread.jspa?threadID=521&&edition=2&ttl=20051209203231

 

http://www.yenisafak.com.tr/2300.html

 

http://newsforums.bbc.co.uk/nol/thread.jspa?threadID=521&&edition=2&ttl=20051209203231

 

http://www.washtimes.com/upi-breaking/20050108-081549-5043r.htm

 

http://www.wfp.org/aboutwfp/introduction/hunger_what.asp?section=1&sub_section=1

 

http://www.wfp.org/aboutwfp/introduction/hunger_causes.asp?section=1&sub_section=1

 

http://www.wfp.org/aboutwfp/introduction/hunger_who.asp?section=1&sub_section=1

 

http://www.msnbc.msn.com/id/6999272/site/newsweek/

 

http://www.cbsnews.com/stories/2005/11/23/world/main1070512.shtml

 

many European countries

 

http://english.aljazeera.net/NR/exeres/7184365A-908B-49D2-AB5A-136429E85642.htm

 

http://english.aljazeera.net/NR/exeres/BCB7AA22-B2A7-4C79-8C6F-AA01A56D56E1.htm

 

http://english.aljazeera.net/NR/exeres/4CF33882-0B6F-4F3A-8783-8B33F76531BE.htm

 

http://english.aljazeera.net/NR/exeres/446A8190-7D94-4EDF-B11D-2A662474984C.htm

 

http://english.aljazeera.net/NR/exeres/446A8190-7D94-4EDF-B11D-2A662474984C.htm

 

http://english.aljazeera.net/NR/exeres/D6917AE9-58EA-4E44-92C6-8F478F9D461D.htm

 

http://english.aljazeera.net/NR/exeres/2FB96E6F-7236-4096-A158-C1F4A417EFE7.htm

 

http://www.turkishpress.com/news.asp?ID=81849

 

http://www.borrull.org/e/noticia.php?id=54128  http://lfpress.ca

 

http://www.freep.com/apps/pbcs.dll/article?AID=/20051115/NEWS07/511150406/1009

http://www.bread.org/hungerbasics/international.html

 

http://news.bbc.co.uk/2/hi/science/nature/4512696.stm  

 

http://www.lefigaro.fr/english/20051202.FIG0316.html?200407

 

http://www.indiadaily.com/editorial/5685.asp

 

http://www.timesofoman.com/newsdetails.asp?newsid=22810  

 

http://www.bread.org/institute/hunger_report/index.html

http://www.yenisafak.com.tr/ikaragul.html 

 

http://www.aksam.com.tr/haber.asp?a=17767,5  

 

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/3589876.asp?yazarid=91  

 

http://www.milliyet.com.tr/2005/12/02/dunya/adun.html

 

http://www.milliyet.com.tr/2005/12/03/dunya/adun.html

 

http://www.milliyet.com.tr/2005/12/03/dunya/adun.html

 

http://www.milliyet.com.tr/2005/12/09/dunya/axdun01.html

 

http://www.milliyet.com.tr/2005/12/05/dunya/dun02.html

 

http://www.aksam.com.tr/haber.asp?a=17767,5 

 

http://www.yenisafak.com.tr/2087.html 

 

http://www.yenisafak.com.tr/d01.html 

 

http://www.yenisafak.com.tr/d02.html 

 

http://www.cumhuriyet.com.tr/?em=cumhuriyet/w/c06.html 

 

http://news.bbc.co.uk/2/hi/science/nature/4512696.stm 

 

http://newsforums.bbc.co.uk/nol/thread.jspa?threadID=486&start=0&&&edition=2&ttl=20051209203431

 

http://blog.lege.net/index.php?/archives/33-Kriget-mot-terrorismen-och-raettsstatens-foerfall.html

 

http://blog.lege.net/?url=archives/33-Kriget-mot-terrorismen-och-raettsstatens-foerfall.html#c196

 

http://life.lege.net/viewtopic.php?p=187#187

 

http://life.lege.net/viewtopic.php?p=187#187

 

http://blog.lege.net/index.php?/archives/33-Kriget-mot-terrorismen-och-raettsstatens-foerfall.html

 

http://news.independent.co.uk/uk/politics/article328218.ece

 

http://news.independent.co.uk/uk/politics/article328218.ece

 

http://static.tv4.se/images/database/FileStorage/kallafakta/4e2ea527-c637-4654-b873-73fb4bcacb1b.doc

 

http://www.mrforum.se/default.aspx?documentid=3&g=26&c=4&articleid=189

 

http://www.thelocal.se/article.php?ID=2511&date=20051117

 

http://www.cumhuriyet.com.tr/?em=cumhuriyet/w/c06.html  

 

http://newsforums.bbc.co.uk/nol/thread.jspa?threadID=486&start=0&&&edition=2&ttl=20051209203431

 

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/3590622.asp?m=1&gid=69

 

http://www.yenisafak.com.tr/2445.html  

 

http://www.yenisafak.com.tr/ikaragul.html

 

http://www.yenisafak.com.tr/2279.html  

 

http://www.milliyet.com.tr/2005/12/02/dunya/adun.html

 

http://www.yenisafak.com.tr/2087.html  

 

http://www.libertyforum.org/showflat.php?Cat=&Board=news_crime&Number=294180903&page=&view=&sb=&o=

 

http://www.yenisafak.com.tr/d01.html 

 

http://www.yenisafak.com.tr/2300.html

 

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/3633491.asp?m=1&gid=69

 

http://www.yenisafak.com.tr/fkoru.html 

http://seattlepi.nwsource.com/national/249392_ciaprisons23.html

http://www.indymedia.ie/newswire.php?story_id=73006

 

http://abcnews.go.com/International/wireStory?id=1311412

 

http://www.indymedia.org.uk/en/2005/11/327851.html

 

add your comments

 

show latest comments first   show comment titles only

 

http://tinyurl.com/dwmk2

 

http://www.freenewmexican.com/news/35442.html

 

http://www.waynemadsenreport.com/

 

That censorship continues at this very moment.

 

An informative web site

 

December 7 vs. September 11: Infamous Comparisons.

 

Response from South African intelligence source

 

Intelligence Whispers.

 

http://www.turkishweekly.net/news.php?id=21957 

 

http://blog.lege.net/index.php?/archives/33-Kriget-mot-terrorismen-och-raettsstatens-foerfall.html

Kriget mot terrorismen och rättsstatens förfall

CIA och 11 september

http://www.yenisafak.com.tr/d01.html  

 

http://www.sinbad.nu/