Yusuf Küpeli, Çalışanların sorunları politik mücadele arenasında çözülebilir Kamu emekçilerinin 14 Aralık 2006’da başlattıkları grevlerle birlikte, sendikal mücadelenin yükselişe geçtiği günümüz koşullarında, çalışanların sorunlarının çözüm yolu ile ilgili temel önermeleri anımsamakta yarar vardır.

 

Sendikal mücadele, veya işçilerin yaşam standartlarını yükseltmek amacıyla işpazarında verdikleri kavga haklı ve doğru olmakla birlikte, çalışanların sorunlarının çözülebilmesi için yeterli değildir. Sorun ancak politik mücadele arenasında daha kalıcı çözümlere ulaşabilir. Bu ise, işçilerin kendilerine yönelik bir haksızlığa karşı çıkmalarının ötesinde, toplumdaki tüm haksızlıklara karşı mücadeleleri ile mümkündür. İşçilerin sorunlarının çözümü, tüm haksızlıklara birleşik, örgütlü ve demokratik yöntemlerle yığınsal olarak karşı çıkmaları ve toplumda haksızlığa uğramış diğer insanlarla, kesimlerle, sınıflarla birleşmeleri ile mümkündür...

 

Bağlantılı sendikal haberler:

 

K E S K   MERKEZ YÜRÜTME KURULU, Değerli Kamu Emekçileri, Kamu Emekçilerinin Dostları, Sevgili Mücadele Arkadaşlarım, (...) Şu anda tüm Türkiye’de yüz binlerce kamu emekçisi alanlarda ve yüz binlerce yürek birlikte atmaktadır. Bunun verdiği coşkuyla tüm emekçileri buradan bir kez daha selamlıyorum. Bugüne gelinmesinde 2007 bütçesine yaptığımız itirazların ve taleplerimizin dikkate alınmaması... (14/12/2006)

YAPI-YOL SEN MERKEZ YÖNETİM KURULU (...) 14 EYLÜL, 13 ARALIK VE 14 ARALIK EYLEMLERİNE KATKILARINDAN DOLAYI İŞKOLUMUZDAKİ TÜM ÇALIŞANLARA TEŞEKKÜR EDİYORUZ. (14/12/2006)

'Kamu emekçisi ve ailesi % 31-38 daha yoksul'

 

IMF EMRETTI, HÜKÜMETLER ZULMETTİ- 13 YILLIK KAYIP 149 YTL

En mutsuz çalışanlar Türkiye'de + Çalışanlar mutsuz...

Türk-İş verileriyle:

AÇLIK ve YOKSULLUK SINIRI, EYLÜL 2006 + AĞUSTOS 2006 + TEMMUZ 2006 

İktidar partisinin pembe boyalı nutuklarına karşın, Türk-İş araştırmaları, açlık ve yoksulluk sınırının sürekli yükselmekte olduğunu, veya bir başka ifadeyle çalışanların her geçen gün daha fazla yoksullaştıklarını göstermektedir. Örneğin, Temmuz 2006'da dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 573 YTL ve yoksulluk sınırı 1868 YTL iken, bu rakamlar Ağustos ayında 574 YTL ve 1870 YTL olmuşlardır. Aynı sayılar Eylül ayında, 586 YTL'ye ve 1902 YTL'ye yükselmişlerdir... Türk-İş raştırmasının tamamına ulaşmak için tıkla

Diğer yandan, DİSK'in verilerine göre, asgari ücretliler gelirlerinin yüzde 88'ini kira olarak evsahibine vermektedirler. Bu ödemenin ardından kalan gelir sadece 45 YTL olmaktadır. Asgari ücretli günde 12.7 YTL ile hem ısınmak, hem giyinmek, hem barınmak, hem işe gidip gelmek zorundadır. Bu ücretle günde ancak 12 simit ve 12 bardak çay alınabilir!

Daha geniş bilgi için bak: ASGARİ ÜCRET = KAÇ SİMİT? http://www.disk.org.tr/content_images/ASGARIbildiri.pdf

Bağlantılı metinlere ulaşmak için tıkla: günlük basından: Asgari ücrete, 1.5 simit parası zam- Asgari ücret, net 403.03 YTL olarak belirlendi (Milliyet vs.)

 

Çalışanların sorunları politik mücadele arenasında çözülebilir

 

Yusuf Küpeli

 

Kamu emekçilerinin 14 Aralık 2006’da başlattıkları grevlerle birlikte, sendikal mücadelenin yükselişe geçtiği günümüz koşullarında, çalışanların sorunlarının çözüm yolu ile ilgili temel önermeleri anımsamakta yarar vardır.

 

Sendikal mücadele, veya işçilerin yaşam standartlarını yükseltmek amacıyla işpazarında verdikleri kavga haklı ve doğru olmakla birlikte, çalışanların sorunlarının çözülebilmesi için yeterli değildir. Sorun ancak politik mücadele arenasında daha kalıcı çözümlere ulaşabilir. Bu ise, işçilerin kendilerine yönelik bir haksızlığa karşı çıkmalarının ötesinde, toplumdaki tüm haksızlıklara karşı mücadeleleri ile mümkündür. İşçilerin sorunlarının çözümü, tüm haksızlıklara birleşik, örgütlü ve demokratik yöntemlerle yığınsal olarak karşı çıkmaları ve toplumda haksızlığa uğramış diğer insanlarla, kesimlerle, sınıflarla birleşmeleri ile mümkündür...  Dünya pazarlarının bütünleştiği, sınırlı sayıda mali- sermaye gurubunun bu pazarlar üzerinde egemenlik kurduğu, ve dolayısıyla iç ve dış politik süreçlerin geçmişe göre çok daha fazla içiçe geçerek bütünleştiği dünyamız koşullarında, “tüm haksızlıklar” sözünden sadece Türkiye’de olanları değil, dünyada olanları da anlamak gerekmektedir. Zaten işçiler de, grev bildirilerinde, “IMF istedi, hükümet gerçekleştirdi!”, derken, bu gerçeğin altını çizmektedirler.

 

Hemen aklımıza gelebilen bazı sınırlı örneklerle bu gerçeği biraz daha açalım:

 

- Irak’a saldıranlar ile Türkiye’de veya sistem içindeki bir başka ülkede işçi haklarına saldıranlar farklı güçler değillerdir. Aynı saldırgan mali- sermaye güçleri sayesinde iktidar koltuğunda durabilen başbakanın TSK’yı emperyalist saldırganların safında Irak’a sokmak için çırpınışları halen hafızalardadır... Irak’ın petrollerine, doğal zenginliklerine elkoyan, ve yakıp yıktığı bu ülkeyi halkı için cehenneme çeviren ABD, bankacılıktan fosil enerjilere dayalı endüstrilere dek her alanda yatırımları olan dev enerji tekellerini, askeri-endüstri komplekslerin, uluslarüstü tekellerin dünya pazarlarındaki egemenlikleri için mücadele eden bir güçtür. II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından kurulmuş olan IMF ve Dünya Bankası, aynı mali-sermaye güçlerinin dünya pazarlarındaki egemenliklerine hizmet etmektedirler. ABD’nin dünya egemenliğine yönelik mali manüpülasyonlarını gerçekleştirmek amacıyla kurulmuşlardır... Kısacası, “IMF istedi, hükümet gerçekleştirdi!”, derken, Irak’ı yıkanlarla, Türkiye’de işçi haklarına saldıranların aynı güçler olduğunu sürekli anımsamak gerekmektedir. İşçileri üretim güçlerini yeniden üretebilme sınırında boğaz tokluğuna köle gibi çalıştırmak isteyenler ile Irak’a, Afganistan’a ve dünyanın diğer bölgelerine saldıranların aynı güçler olduğunu görebilmek gerekmektedir... Diğer yandan, Afganistan halkına ve Irak halkına yönelik Pentagon saldırılarının baş mimarlarından olan Paul Wolfowitz’in 2005 yılı başında Dünya Bankası’nın patronluğuna geldiğini hemen anımsamakta yarar vardır...

 

Kısacası, emperyalizmin uluslararası kanlı yıkıcı saldırgan politikalarını açıklayan ve bunlara karşı yığınsal muhalefeti örgütleyen bir politik partiye sahibolmadan, işçilerin yaşam standartlarını yükseltecek ve sosyal güvencelerini sağlayacak koşulları ülkeye getirebilmelerine olanak yoktur. Aynı gerçek tüm küçük esnaf, küçük tarım işletmeleri, köylüler içinde geçerlidir. İşçiler açlığa sürüklendikçe, temel tüketim mallarının pazarları daralacak, dolayısıyla içpazara yönelik tüm üretim ve tarım çökecektir... Türkiye’de olduğu gibi lüks tüketim mallarının pazarı canlanacaktır sadece. Ve üretilenlerin birkısmı gerçek değerlerinin altında ihraç edilebileceklerdir. Yani, Türkiyeli işçilerin ve benzeri ülkelerin işçilerinin işgücünü satınalan firmalara -işçi ücretleri, makinelerin amortismanları ve diğer üretim masrafları çıkartıldıktan sonra- kâr olarak kalan artıdeğerin önemli birkısmı, bu malları ithaleden yabancı firmaların kârları olacaktır. Aynı nedenle zaten, biryandan uluslarüstü tekellerin sözcüleri ücretleri aşağıya çekmeye çalışırlarken, diğer yandan yararlarını bunlarla birleştirmiş olan yerli firmaların temsilcileri de aynışekilde ücretleri açlık sınırına doğru aşağıya çekmeye ve işçi emeğinin kristalize olmuş hali olan artı değeri arttırmaya, kâr paylarını yükseltmeye çalışmaktadırlar...

 

-Bilimsel teknolojik devrimler üretim teknolojilerinin geliştirirlerken işçi sınıfının bileşimini değiştirmişlerdir. Giderek kafa emeğinin ağırlık kazandığı, eğitimli işçiye gereksinim duyan işkolları ağırlık kazanmıştır. Böylece, emeğin verimliliği artarken, sömürü de yoğunlaşmıştır... Sayılara girmeden, ileri teknolojilerle çalışan bir işçinin benzer üretimi yapan daha geri teknolojilerle çalışanlara göre çok daha fazla üretim yaptıklarını, daha büyük bir artıdeğer ürettiklerini, daha stresli bir ortamda çalıştıklarını ama, buna karşın ücretlerde aynı oranda bir artış olmadığını rahatça söyleyebiliriz...

 

Kısacası bu yeni koşullar ağır el emeğine dayanan bazı işkollarındaki işçi sayısını azaltmış olmakla birlikte, aydınlarla işçileri; akademisyenlerle, mühendislerle her türden işçileri çok daha fazla birbirlerine yaklaştırmıştır. Bu gerçeğin ışığında, işçilerin aydınlara, ülkenin düşünce yaşamına, ifade özgürlüğüne yönelik hertürlü açık yasal ve örtülü saldırılara karşı çıkması, aydınlarla birleşmenin yollarını araması, aynızamanda kendi yararınadır. Aynı gerçek çok daha yakıcı biçimde tüm haksever, ruhunu şeytana satmamış aydınlar için de geçerlidir...

 

İfade özgürlüğüne yönelik açık yasal saldırılar bellidirler... Buna karşın, emperyalist bir entrikanın ürünü olan “türban özgürlüğü” gibi geçmişin feodal ataerkil değerlerini savunan, toplumun yarısını oluşturan kadınları eski tutsaklıklarına çeken düşünceleri “özgürlükler” adına verilen demokrasi mücadelesi gibi sunmak, ifade özgürlüğüne yönelik çok daha tehlikeli ve sinsi bir saldırıdır... ABD yönetimleri gibi emperyalist güçlerin, “özgürlükler” ve "demokrasi" adına, “örtünme özgürlüğü”, “sıkmabaş özgürlüğü” gibi sözde özgürlüklere destek vermesi, “ılımlı İslam” modelini Türkiye ve benzeri ülkelere önermesi, aynı nedenlerle AKP ve benzeri politik güçleri desteklemesi boşuna değildir... Nufusun yarısını oluşturan kadınları, yeni nesilleri yetiştiren anneleri köleleştirmek, toplumu katı erkek egemen kurallarla yönetilen bir sürüye dönüştürmek, özünde düşünce yaşamına, entellektüel yaşama yönelik en büyük saldırı olacaktır. Böyle sürüleşmiş, köleleştirilmiş toplumlarda sendikal haklardan, işçi haklarından, sosyal haklardan sözedilemiyeceği gibi, toplumun diğer tüm değerlerinin, yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin talan edilmesini engellemekte olanaksızdır. Böyle toplumlarda, emperyalist tekellerin komisyoncusu konumundaki İslam taciri ve sözde milliyetçi birtakım kriminal unsurlar, ülkenin tüm değerlerini kolayca pazarlayabileceklerdir...

 

Kısacası işçi sınıfı, toplumdaki tüm gerçek aydınlarla birlikte -demokrasinin olmazsa olmaz temel şartlarından olan- laikliği savunmadan, kendi ekonomik ve sosyal haklarını garanti altına alamaz. Böyle bir savunma ise ancak politik mücadele arenasında gerçekleşebilir... Sonuçta günümüzde, aydınlar ile işçi sınıfının birliği, demokrasinin temel direği olan laikliğin savunulması herzamankinden daha fazla gereklidir. Toplumun ileriye atılabilmesi, bir üst düzeyde kendisini yeniden üretebilmesi için gerekli olan düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki en büyük tuzak, feodal ataerkil düşüncelerdir; dini dogmalardır; bu dogmaların eğitimde, politik yaşamda ve devlet yönetiminde egemen kılınma çabalarıdır; her türden faşist düşüncelerdir, ve tüm bunları sözde “demokrasi” adına savunan takiyeci politik örgütlenmelerdir, emperyalist güçlerin maşası politik partilerdir. İşte işçi sınıfı, çalışanlar, bu kötülükleri görebilen ve açıklayabilen aydınlarla birleşmeden, bu halk düşmanı güçlere karşı mücadele edebilecek politik örgütlenmelerine sahibolamadan, sadece ücretlerini arttırma mücadelesi ile geleceklerini garanti altına alamazlar.

 

- Tüm dünya ticaretinin sadece yüzde 5- 10 kadarının gerçek mallar üzerine olduğu, kalanının paranın ve değerli kağıtların el değiştirmesi anlamında spekülatif işlerden oluştuğu mevcut alabildiğine rantiyer egemen emperyalist sistem içinde ağırlığı giderek artan kara ekonomi, veya kayıt dışı ekonomi, ve kriminal örgütlenmeler, aynızamanda işçi sınıfının, tüm çalışanların önlerindeki en büyük tehlikelerden, engellerden birisidir... Silah ticaretinin hemen ardından en yüksek kazançları sağlayan uluslararası uyuşturucu ticareti, fuhuş sektörü ve derinleşen gelir uçurumlarıyla birlikte Türkiye ve benzeri ülkelerde giderek etkisi yaygınlaşan cocuk fuhuşu, köle işçi ticareti, ve tüm bunlarla ilgili mafya örgütlenmeleri aynızamanda başta işçi sınıfı olmak üzere tüm çalışanların önlerindeki en büyük düşmanlardan birincisi konumundadırlar. Aynızamanda devlet bürokrasileri ve güvenlik güçleri içinde de örgütlenen bu çok kârlı yasadışı ticari örgütlenmeler hertürlü gericiliği beslemektedirler. Bu güçlerin sızmaları ile devlet örgütlenmeleri mafya kuruluşlarına dönüşerek çürürlerken, işçi haklarının, tüm çalışanların haklarının en büyük düşmanı konumundaki birtakım gizli servisler de hem istihbarat elde etme ve hem de mali olanaklar sağlama hesaplarıyla bu mafya örgütlenmeleri ile iç içe geçmiş olarak çalışmaktadırlar.

 

Sözkonusu mafya örgütlenmeleri ve bunlarla iç içe geçmiş birtakım emperyalist servisler, sadece devlet bürokrasisi ile değil, sağ da ve “sol” da bazı terör guruplarıyla; “komünist sembolleri ve hatta bazı “marksist-leninist” söylemleri dahi özlerinden tamamen kopuk olarak kullanabilen terör guruplarıyla; “İslami” söylemleri kullanabilen birtakım terör guruplarıyla; kitlelerden ve onların yararlarından tamamen kopuk şiddet eylemleri yürüten birtakım örgütlenmelerle ortak çalışabilmektedirler... Aynı servisler ve mafya örgütlenmeleri, mali kaynak elde edebilmek için yasadışı hertürlü ticareti göze alan bu sağ ve “sol” terör guruplarını infilitre etmekte, veya hatta bunların yöneticisi konumundaki bazı karakterlerle açıkça işbirliğine girebilmekte, bunları kendi yararları ve politikaları yönünde kullanabilmektedirler. Aynı örgütlenmelerin kitlelerden kopuk eylemlerini demokratik süreçleri baltalamak, baskı yasalarını kolayca çıkartmak, çalışanların tüm haklarını geriye götürmek için kullanmaktadırlar...

 

Türkiye’de 12 Mart ve özellikle 12 Eylül darbelerine nasıl gelindiğini, baskı ortamlarının adım adım nasıl derinleştirildiğini anımsamakta yarar vardır... Evren ve benzerlerini yargılayabilmek için, öncelikle mali- sermaye guruplarının ve devlet servislerinin denetimindeki medya tarafından yaratılmış birtakım efsanelerin ağır kamburundan kurtulmak, darbe ortamına hizmet eden “sol” gurupçukları yargılayabilmek ve bunların günümüzdeki uzantılarını mahkum etmesini bilerek kitle bağlarını güçlendirmek gerekmektedir. Toplumdaki olumlu- olumsuz hertürlü etkiye açık olan işçi sınıfının özellikle bu kriminal, yarı krıminal ekstrem “sol” gurupçuklardan uzak durabilmesi gerekmektedir. Bunların, sözkonusu terör gurupçuklarının birtakım karakterlerine bazı adları belli gizli servis elemanlarının ve aynı servislerle bağları bilinen “liberal” etiketli sağcı politikacıların sahip çıkmaları ve yine aynı karakterlerin umutsuzluk ve inançsızlık yüklü zararlı birtakım eylemlerini “kahramanlık” gibi göstermeye çalışmaları boşuna değildir.

 

Hertürlü demokratik gelişmenin, ve işçi haklarının düşmanı olan kara ekonomi, veya kayıtdışı ekonomi, sadece mafya örgütlenmeleri ile, bunların devlet bürokrasisinin değişik kesimlerindeki uzantıları ile, bunlarla bağlantılı para- militer (yarı askeri) faşist örgütlenmelerle, “sol” ve “İslamcı” etiketli terör gurupları ile bağlantılı değildir... İleri teknolojilerin ve emperyalist şiddet politikalarının baskısı sonucu, hem ulusal arenalarda ve hem de uluslararası arenada derinleşen gelir uçurumları sonucu, geniş yığınların yaşamlarını sürdürebilmek amacıyla temel gereksinimlerini edinme konularında artan zaafları ve yükselen işsizlik sonucu gerileyen işçi hareketiyle birlikte, çok geniş bir kara işpazarı doğmuştur. Bununla ilgili sayısız haber vardır... Örneğin son olarak, iktidar partisinin kilit kişilerinden olan AB ile ilişkilerden sorumlu devlet bakanı Ali Babacan, Dünya Ekonomik Forumu Türkiye Zirvesi sırasında, “İtiraf ediyorum, kayıt dışılıkla ilgili hiç ilerleme kaydedemedik. Talihsiz bir durum...”, demek zorunda kalmıştır. (bak: Satfiye Yuva Kireççi, Radikal, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=205551) Ve aslında ilerleme kaydetmeleri demek, sistemin işleyişine aykırı olduğu kadar, mevcut iktidarın kendi varlık nedenini yoketmesi anlamına da gelmektedir ama, olayın bu yanı konuşulmamaktadır şüphesiz...

 

Basındaki haberlere göre, Türkiye ekonomisinin yüzde 50’yi aşkını kara ekonomidir ve burada ağırlıklı olan da kayıtdışı sigortasız ve vergisiz işçi çalıştırmakla ilgili olandır... Şüphesiz bu durum işçilerin mevcut ücretlerinin aşağıya, açlık sınırına doğru geriye çekilmesine yardımcı olduğu ve sendikal örgütlenmeleri baltaladığı kadar, vergi kaçakçılığı sonucu sosyal hizmetlerin gerilemesine de yardımcı olmaktadır. Hernekadar birtakım politik partilerin sözcüleri sözkonusu durumun ne ölçüde vergi kaybına, ekonomik zarara neden olduğu üzerine zaman zaman kulağa hoş gelen konuşmalar yapsalarda, bu karanlık gelişmenin kaynağında duran güçlerle mücadeleye yönelik adımlar atabilecek yetenekte ve güçte gözükmemektedirler...

 

Birbirleri ile eklemlenmiş tüm bu sorunlar son tahlilde gelip egemen emperyalist politikalara, bu politikaların temelinde duran rantiyer ağırlıklı emperyalist sisteme, ve sistemin parazidi politikacıların sahtekarlıklarına, aynı sistemin ürünü değişik ölçülerde kriminal politik örgütlenmelerin karanlık işlerine dayanmaktadır. Ve yine sonuçta, yukarıda özetlenmiş olanlar ve sıralanmaları çok daha uzun bir liste oluşturacak olan birbirleri ile bağlantılı diğer iç ve dış sorunlar ancak doğru politik örgütlenmelerle cözüme doğru evrimleşebilirler... Tekrarlamak gerekirse eğer, işçilerin, tüm çalışanların, kafa ve kol emekçilerinin, toplumdaki tüm haksızlıklara karşı çıkabilecek ve çözüm yolları üretebilecek gerçek yığınsal politik bir örgütlenmeye gereksinimleri vardır.

 

- Açlık, yoksulluk, tahrip edilen doğa, artan doğal felaketler, etkisini arttırarak göstermekte olan susuzluk ve çölleşme, bölgesel savaşlar,  tüm bunlarla bağlantılı iç ve dış göçler, sözkonusu sorunlarla ve doğal zenginlikleri paylaşım sorunlarıyla bağlantılı olarak gelmekte olan çok daha yıkıcı savaşlar, ve yine aynı çözümsüzlüklerin bir ürünü olarak gölgesi gittikçe artan postmodern faşizm, tüm bu devasa sorunlar, çalışanların önüne, mevcut durumu ve geleceği doğru görebilen ve sözkonusu ağır sorunların çözümü yönünde ileriye adımlar atabilen politik örgütlenmelerin gerekliliğini koymaktadır... İşçiler, çalışanlar aktüel ekonomik haklarını savunmakla birlikte, bu sorunlarına takılıp kalmamak zorundadırlar. Çünkü, ekonomik ve sosyal garantileri için nihai tahlilde tüm sözkonusu diğer ağır global sorunların çözülmesi gerekmektedir. Yokolan bir dünyada ne kol ve ne de kafa emekçileri olacaktır. Kısacası, nihai tahlilde çalışanların kendi sorunlarını ancak politik mücadele arenasında çözebilmeleri olasıdır. Onlar, özellikle en modern teknolojilerle çalışan onlar, gelişmekte olan en ileri üretim biçimlerine egemen oldukları için, yeryüzündeki sorunların çözümüne de öncülük edebilirler. Kafa ve kol emekçilerinin birliği, yeryüzündeki sorunların çözümüne öncülük edebilir ve yine onlar kendi sorunlarını da ancak bu şekilde çözebilirler... Sonuçta tüm çalışanlar, sorunlarını politik mücadele arenasında çözebilmek için, sadece kendilerine yönelik ekonomik haksızlıklara karşı değil, aynızamanda toplumdaki tüm haksızlıklara karşı çıkmak zorundadırlar. İç içe geçmiş ulusal ve uluslararası arenalardaki tüm haksızlıklara karşı çıkmak ve güçlerini diğer mazlumlarla birleştirmek zorundadırlar.

 

Şüphesiz tüm yukarıda yazılanlar, daha derin düşünmeye yardımcı olabilecek birtakım genel ilkelerdir sadece... Doğru düşünebilmek için ise birtakım klişelerden kurtularak gerçek bilgilere, sunulan resimlerin gerisinde gizlenebilen bilgilere ulaşmak, ağır emek vermek gerekmektedir. Ancak gerçek doğru bilgilerle doğru analizler yapabilen çalışkan ve dürüst aydınlara sahibolan bir işçi hareketi, bu tip aydınlara sahibolan çalışanlar, böyle aydınların yol göstericiliğindeki mazlumlar aydınlık geleceklerine doğru yürüyebileceklerdir. Ve günümüzde işçi hareketinin, çalışanların sorunları herzamankinden daha fazla dünyanın büyük global sorunları ile eklemlenmiştir. Aslında işçi sınıfının ve varlığını tüm çalışanlara adamış aydınların sorumluluğu, bir anlama insan soyunun varlık ve yokluk sorunu ile bağlantılı hale gelmiştir.

 

yusuf@comhem.se

 

17 Aralık 2006

 

Bağlantılı sendikal haberler

 

 

Değerli Kamu Emekçileri, Kamu Emekçilerinin Dostları,

Sevgili Mücadele Arkadaşlarım,

 

http://www.kesk.org.tr/#

 

KESK’in tarihi, sözün alanlarda kalmaması ve yaşama geçirilmesi tarihidir. Bizler, hak aramanın suç sayıldığı, örgütlenmenin yasaklandığı bir zaman diliminde başlattığımız yürüyüşümüzü bugünlere getirdik. Şu anda tüm Türkiye’de yüz binlerce kamu emekçisi alanlarda ve yüz binlerce yürek birlikte atmaktadır. Bunun verdiği coşkuyla tüm emekçileri buradan bir kez daha selamlıyorum.

 

Bugüne gelinmesinde 2007 bütçesine yaptığımız itirazların ve taleplerimizin dikkate alınmaması belirleyici rol oynamıştır. Halkın İhtiyaçlarını Değil, Sermaye Ve Rantiyenin İhtiyaçlarını Öngören, Yoksulluk Ve İşsizliği Artıran, İnsanca Yaşanacak Ücreti Çok Gören, Ücret Ve Çalışma Koşullarını Tek Taraflı Belirleyen, Eğitime Yeterli Bütçe, Okulumuza Ödenek Ayırmayan, Sağlıkta Yıkıma Neden Olan TİS Ve Grev Hakkını Engelleyen 2007 bütçesinin halktan, emekçiden yana değiştirilmesini talep ettik. Ancak siyasal iktidar, sizleri, halkı değil IMF’yi düşündüğünden, bütçeyi onların isteğine göre şekillendirdiğinden taleplerimizi dikkate almadı.

 

KESK olarak;

TİS Ve Grev Hakkımız,

Çalışma Yaşamının Demokratikleşmesi,

İş Güvenceli İstihdam, İnsanca Yaşanacak Bir Ücret,

Sağlık Ve Eğitime Yeterli Bütçe,

Herkese Parasız, Eşit, Ulaşılabilir, Nitelikli Kamusal Hizmet ve Demokratik Türkiye için yani İnsanca Yaşam İçin bugün hizmet üretmedik. Bu taleplerle bugün alanlardayız.  Taleplerimizin arkasındayız. Bizler kesintisiz ve giderek artan bir kararlılıkla, fiili ve meşru eylemlerimizle kendi geleceğimizi kendi ellerimizle yaratmaya devam edeceğiz. Bugün emekçilerin her kazanımında bu kararlılık ve bedeller vardır. Kulaklarını emekçiden gelen sese tıkayanlar, gözlerini alanlardan kaçıranların sonu, bundan önceki hükümetlerle aynı olacaktır. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın. O gün geldiğinde IMF de onları kurtaramayacaktır.

 

Sevgili Emekçiler,

 

5.si yapılan Toplu görüşmelerde “bu oyunun figüranı olmayacağız, görüşerek oyalanmayacağız” dedik. Ve görüşmelerden çekildik. Aradan geçen zaman, haklılığımızı her gün daha da artıran gelişmelerle geçti. Milyonlarca kamu emekçisi %3+3, 4+4 zam ile açlığa ve sefalete mahkûm edilmiştir.

Devlet Memurları Yasası ile kamu çalışanlarının iş güvencesi ortadan kaldırılmakta, siyasal kadrolaşmanın önü daha da açılmaktadır.

1 Ocak 2007 tarihinde yürürlüğe girmesi beklenen Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası ile sağlıkta yıkım süreci hızlanacaktır.  

Temel insani haklardan olan EĞİTİME ve SAĞLIĞA önceki yıllarda olduğu gibi, bu yıl da yeterli kaynak ayrılmamış, bunun sonucunda eğitimde ve sağlıkta eşitsizlikler ve yıkım süreci devam etmektedir.

IMF ve Dünya Bankası’nın “Yapısal Uyum ve İstikrar Programları” ile ülkemiz iç ve dış borçların cenderesine alınmaktadır.

Ülke ekonomisiyle ilgili alınan kararlar, başta emek örgütleri olmak üzere toplumun örgütlü kesimleri dışlanarak, IMF, Dünya Bankası ve rant çevreleriyle alınmaktadır.

Özelleştirme ve sosyal tesislerin satılması uygulamaları son hızla devam etmektedir.

Kamu emekçilerinin siyaset yapma yasağı, sürgünler ve baskılar giderek artmaktadır.

Ülkemizde toplumsal barışın sağlanmaması yeni gerginliklere davetiye çıkarmakta, bu gerginlik ve kutuplaşmadan çıkar umulmaktadır. Kamu emekçisine ve tüm halka ayrılması gereken bütçe imkânları bu nedenle heba edilmeye devam edilmektedir.

 

Değerli Mücadele arkadaşlarım,

AKP iktidarının iş başına geldiği günden bu yana yapılmak istenen değişikliklerin özünü biliyorsunuz: Kamusal alanın daraltılması, kamu personel sayısının azaltılması, sağlık, eğitim ve sosyal güvenliğin özelleştirilmesi hedefleniyor. Temel hak ve ihtiyaçlar alınır satılır hale getirilerek, yeni bir toplumsal düzen yaratılmaya çalışılıyor. Bütün ekonomik kararları IMF almakta, AKP hükümeti uygulamaktadır. 2007 Bütçesi de böyle hazırlanmıştır. Bütçe verileri göstermektedir ki, zengin daha zenginleşecek, bizlerin hayatı ise daha da çekilmez hale gelecektir. Çünkü bütçede kamu emekçileri için en küçük bir iyileştirme dahi yoktur.

 

Kamu çalışanlarının TİS ve GREV HAKKINA yönelik yasaklamalar devam etmektedir. 12 Eylül hukukundan miras kalan 2821, 2822 ve aynı zihniyetin devamı olarak çıkarılan 4688 sayılı yasa ile çalışanların ÖZGÜR ve DEMOKRATİK ortamda ortak örgütlenmesi engellenmektedir.

Bu nedenledir ki, 15 Ağustos 2006 tarihinden beri, yani 5. Toplu Görüşmelerden bu yana ısrarla ve altını çizerek vurguluyoruz;  KESK olarak yeni bir süreç başlattık. Bu süreç, TİS ve Grev hakkımızın gereğini yerine getirmek, getirtmektir. Bu süreci kararlılıkla, sonuna kadar götüreceğimizi herkes görecektir.

 

Bugün burada ve Türkiye’nin dört bir yanında yüz binlerce kamu emekçisinin üretimden gelen gücünü kullanarak alanlara çıkması, bu politikaları sürdürmekte ısrar edenlere demokratik bir uyarıdır. Bu uyarıyı dikkate almayan yaklaşımlar ve siyasal tercihler sürdürülürse, demokratik ve meşru yollardan eylemlerimizin devam edeceğinin bilinmesini isteriz.

 

Geleceğimizi karartmayacağız. Geleceğimize sahip çıkacağız.

                      K E S K   MERKEZ YÜRÜTME KURULU

 

 

 

YAPMIŞ OLDUĞUMUZ 13-14 ARALIK EYLEMİMİZE

OLUMLU TEPKİLER GELMEYE BAŞLADI.

 

                      Başbakanlık Kanunlar ve Kararlar Genel Müdürlüğü sendikamız YAPI-YOL SEN’E gönderdiği ve 14.12.2006 günü elimize ulaşan yazısında Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca hazırlanarak Başbakanlığa gönderilen “Bayındırlık ve İskan Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameye Bir Ek Madde Eklenmesine Dair Kanun Taslağını” Maliye Bakanlığına, görüşü sorulmak üzere yazı yazıldığı bildirilmektedir.

 

                      Ayrıca Bayındırlık ve İskan Bakanı Faruk Nafız ÖZAK imzasıyla (Karayolları Genel Müdürlüğünün 13.12.2006 gün ve 11742 sayılı yazısı) Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına Karayolları Genel Müdürlüğü memur personelinin fiili hizmet kapsamına alınması konusunda yazı yazılmıştır.

 

          YAPI-YOL SEN olarak, herhangi bir konuyu yalnızca gündeme getirmekle yetinmiyor, gerçekleşmesi için de özel çaba gösteriyoruz. Ek ödeme ve Fiili Hizmet zammına ilişkin olarak, 5 Aralık 2006 tarihinde Bayındırlık ve İskan Bakanı Faruk Nafız ÖZAK ile, 6 Aralık 2006 tarihinde de AK Parti Grup Başkan Vekili Salih KAPUSUZ ile görüşmüştük. Ayrıca fiili hizmet zammı için 09.10.2006 Tarihinde Karayolları Genel Müdürlüğüne ayrıntılı dosya sunarak Genel Müdür Yardımcısı İhsan AKBIYIK’a taleplerimizi sunmuştuk. Dosyamız Personel Daire Başkanlığına gönderilerek çalışma başlatılmış, Karayolları Genel Müdürlüğünce bu konuda Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına yazı yazılmıştır.  Emekli sandığı Genel Müdürlüğüne de 09.10.2006 tarihinde dosyamızı iletmiştik. Yaptığımız eylemler, görüşmeler ve yazışmalar bu gelişmeleri sağladı.

 

 14 EYLÜL, 13 ARALIK VE 14 ARALIK EYLEMLERİNE KATKILARINDAN DOLAYI İŞKOLUMUZDAKİ TÜM ÇALIŞANLARA TEŞEKKÜR EDİYORUZ.

 

         Bu gelişmeleri olumlu adımlar olarak değerlendirmekle birlikte her şeyin bittiği anlamında değerlendirmiyor ve örgütümüzün gerektiğinde daha güçlü eylemlere hazırlanması gerektiğini düşünüyoruz.

 

                      Genel Merkezimiz gelişmeleri takip ederek bilgilendirmeye devam edecektir. İş yerlerimize bu gelişmenin aktarılması hususunu rica ederiz.

 

YAPI-YOL SEN MERKEZ YÖNETİM KURULU

 

'Kamu emekçisi ve ailesi % 31-38 daha yoksul'
Bugün, 11:18 17 Aralık 2006 Pazar http://www.haberx.com/index.html

KESK tarafından yapılan araştırmada, ortalama maaş alan bir memur ve ailesinin, ortalama gelirli bir aileden yüzde 31-38 daha yoksul olduğu belirtildi.

AA-  KESK Araştırma Merkezi (KESK-AR) tarafından oranlama ve indeksleme yönetimiyle, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Hane Halkı Bütçe Anketi 2002, 2003, 2004 ve 2005 yılı sonuçları üzerinden yapılan araştırmada, 2 çocuklu ve eşi çalışmayan ortalama maaşlı bir kamu çalışanının ailesinin ekonomik durumu, ortalama gelirli bir aile ile kıyaslandı.

Ortalama hane halkı gelirinin geçen yıl bin 267 YTL'yi bulduğu ifade edilen araştırmada, kamu çalışanlarının geçen yılki ortalama maaşının aile ve çocuk yardımı ile birlikte 870 YTL'ye karşılık geldiği belirtildi.

Araştırmada, bir kamu çalışanı ailesinin, ortalama gelirli bir ailenin yalnızca yüzde 69'u oranında bir gelire sahip olduğuna dikkat çekildi.

Araştırmaya göre, ortalama gelire sahip bir kamu çalışanı, toplumun en yoksul yüzde 40'lık kesimi içerisinde yer alıyor. Toplumun en yoksul ikinci yüzde 20'lik dilimindeki ortalama gelir ise elde edilen birikimle birlikte 839 YTL düzeyinde bulunuyor.

Araştırmada, kamu çalışanlarının yoksulluğunun kentlerde göreceli olarak daha yüksek olduğu dile getiriliyor.

Araştırmaya göre, ortalama gelirli bir aile, kentte, birikimleri ve harcamaları göz önüne alındığında bin 415 YTL gelire sahipken, eşi çalışmayan ve 2 çocuklu bir kamu çalışanının geliri aile ve çocuk yardımı ile birlikte yine ortalama 870 YTL'ye karşılık geliyor.

Kentteki kamu çalışanı, eğer başka bir gelir kaynağı yoksa ortalamanın yüzde 62'si düzeyinde bir gelirle geçinmek durumunda kalıyor.

Araştırmada, bu 2 belirlemeden yola çıkılarak, "Kamu emekçisi ve ailesi, ortalama gelirli bir aileden yüzde 31-38 daha yoksul" ifadesine yer verildi.

Araştırmada, kamu çalışanlarının ortalama gelirinin, her yıl biraz daha Türkiye ortalamasının altına düştüğü belirtiliyor.

Araştırmaya göre, eşi çalışmayan ve 2 çocuklu bir kamu emekçisi başka bir geliri yoksa 2002 yılında ortalama hane halkı gelirinin yüzde 74'ü oranında bir kazanca sahipken, bu oran 2003, 2004 ve 2005 yıllarında sırası ile yüzde 78, yüzde 74 ve yüzde 69 olarak gerçekleşti. Araştırmada bu durum, "Böylece kamu çalışanı, ailesi ile birlikte son 4 yılda ortalamaya göre yüzde 7 oranında yoksullaştı" şeklinde değerlendirildi.

KESK Genel Başkanı İsmail Hakkı Tombul yaptığı açıklamada, araştırma sonuçlarının, "kamu çalışanlarını yoksullaştırmaya, kamu hizmetlerini niteliksizleştirmeye odaklanan IMF güdümlü politikaların başarısı" olarak görülebileceğini savundu.

 

 

IMF EMRETTI, HÜKÜMETLER ZULMETTİ

13 YILLIK KAYIP 149 YTL

17 Aralık 2006 Pazar

http://www.kesk.org.tr/kesk.asp?sayfa=haber&id=243 

KESK Araştırma Merkezi (KESK-AR) tarafından yapılan ücret araştırması kamu emekçilerinin ücretlerindeki kaybı ortaya koydu. Ağustos ayı Merkez Bankası Beklenti Anketi TÜFE değerlerine göre yapılan hesaplamada kamu emekçilerinin ücretlerindeki erime, ücretlerde bir iyileştirme yapılmazsa 1993 yılına göre 149 YTL, 1999 yılına göre ise 109 YTL olacak. 

 

2006 yılı için kamu emekçisinin ücretinin, 2005 yılı değerine göre 37 YTL az olduğunun belirtildiği araştırmada, kamu emekçilerine yansıtılmayan yüzde 4,5’luk büyüme beklentisi (refah payı) de dahil edildiğinde 2006 yılı olası kaybının 71 YTL’yi bulduğu belirtildi.

 

Kamu emekçilerinin ücretlerinde en ciddi kaybın 1994 yılında 213 YTL ile gerçekleştiğine işaret edilen araştırmada, 2000 yılında bu kaybın 107 YTL olduğu, bu iki kayıptan sonra en ciddi kaybın 37 YTL ile 2006 yılında gerçekleşmesinin beklendiği ifade edildi. Son 10 yıllık süreçte ücretlere yönelik en iyi iyileşmenin 1997 yılında yaşandığına dikkat çekilen araştırmada, AKP hükümeti döneminde sendikaların devreye girmesine rağmen, düşük ücretliler dışında kamu emekçilerinde herhangi bir iyileştirmenin yaşanmadığına dikkat çekildi.

 

Enflasyondan sapma nedeni ile kamu emekçilerinin ilk altı ay için aylık kaybının 20 YTL olduğunun ifade edildiği araştırmada, enflasyon farkının temmuz ayından itibaren uygulanmamasının, kamu emekçilerinin 6 aylık 120 YTL’lik kaybının yok sayılması anlamına geleceği ifade edildi.

 

Araştırma sonuçlarına yönelik değerlendirmelerde bulunan KESK Genel Başkanı İsmail Hakkı Tombul, kamu emekçilerinin uzun yıllardır açlık ve yoksullukla boğuştuğunu ifade ederek, ekonomi büyürken ücretlerde yaşanan azalmanın anlaşılır olmadığını ifade etti. IMF’in ve onun güdümündeki hükümetlerin gözünün kamu emekçilerinin cebinde olduğunu söyleyen Tombul,  “bugün kamu emekçileri eğer 12 sene öncesinden 213 YTL daha az gelire sahipse, siyasi iktidarlar bunun hesabını vermelidir. Memuru enflasyona ezdirmeyeceğiz diyen AKP hükümeti, zaten bu sözü ile kamu emekçilerinin yoksulluğunun sürdürüleceği işaretini vermişti. Bugün yoksulluğu kalıcılaştırmak adına verdiği söz bile yerine getirememektedir. 2006 yılı kamu emekçileri açısından kayıp yılıdır. Diğer konfederasyonların rıza gösterdiği, enflasyon farklarının temmuz ayından itibaren ödenmesi önerisi ise bir işgüzarlık ve aldatmadır. Kayıp ilk altı ay içindir. Ve kaybın başlangıcı ocak ayıdır. Hedeflemenin tutmamasının sorumlusu kamu emekçisi değil, hükümettir. Kamu emekçisinin ilk altı ay için 120 YTL kaybı söz konusudur. Bu kayıp primleri ile birlikte bir defaya mahsus derhal ödenmeli ve 2006 yılı için ek zam olarak yüzde 10 artış yapılmalıdır. “dedi.

 

Yıllar

Ücretler (YTL)

 

(2006 Fiyatları ile)

1991

841

1992

972

1993

971

1994

758

1995

722

1996

776

1997

905

1998

893

1999

933

2000

826

2001

795

2002

840

2003

833

2004

855

2005

861

2006

824

 

En mutsuz çalışanlar Türkiye'de.
Bugün, 10:39 13 Aralık 2006 Çarşamba http://www.haberx.com/index.html

İstanbul - İş yerlerinde çalışan mutluluğu üzerine yapılan uluslararası bir araştırma, Türkiye'de çalışanların yarısından azının işlerinde mutlu olduğunu ve çalışanların patronlarının performansını beğenmediğini ortaya koydu.

İnsan kaynakları alanında faaliyet gösteren Kelly Services tarafından 28 ülkede 70 bin çalışanla yapılan ve Kelly Global İşgücü Endeksi adı altında yayınlanan araştırmada, mutluluk oranı en düşük çıkan çalışanlar Türkiye'den çıktı.

Çalışanların mutluluğu açısından Türkiye, 28 ülke arasında yalnızca Rusya ve Macaristan'ı geride bırakarak 26'ıncı olabildi.

En mutlu çalışanlar ise Danimarka, Meksika ve İsveç'te.

Türkiye'den ankete 1000'i aşkın çalışan katıldı. Türk çalışanlar arasında işlerinde en mutlu olanları; seyahat/eğlence (yüzde 71), profesyonel hizmetler (yüzde 66), ilaç sanayi (yüzde 65) ve eğitim (yüzde 61) dallarında çalışanlar oluşturdu.

Çalışanların gözünde patronların performansı ise "Liderlik ve etkili iş dağıtımında iyi, takım ruhu açısından zayıf" olarak değerlendirildi.

Patronların yüzde 39'u iyi yapılan işi ya nadiren ödüllendiriyor ya da hiç ödüllendirmiyor. Genç çalışanlar patronlarına daha hoşgörülü bakıyor.

Kadın çalışanlar, erkeklere göre patronlarını daha iyi derecelendiriyor.

Çalışanlara göre en iyi patronlar Meksika, ABD ve Kanada'da iken, en kötüleri ise İsveç, İtalya ve Türkiye'de.

Kelly Services Türkiye Genel Müdürü Taylan Kovanlıkaya araştırmanın sonuçlarıyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, "Bu sonuçlar gösteriyor ki, Türkiye'deki pek çok kuruluş çalışanlarını motive edecek iş yeri uygulamaları geliştirme ve iyileştirme ihtiyacı içinde" dedi.

 

Çalışanlar mutsuz...
Bugün, 13:53 13 Aralık 2006 Çarşamba http://www.haberx.com/index.html

İş yerlerinde çalışan mutluluğu üzerine yapılan uluslararası bir araştırma, Türkiye'de çalışanların yarısından azının işlerinde mutlu olduğunu ve çalışanların patronlarının performansını beğenmediğini ortaya koydu.

AA-İnsan kaynakları alanında faaliyet gösteren Kelly Services tarafından 28 ülkede 70 bin çalışanla yapılan ve Kelly Global İşgücü Endeksi adı altında

yayınlanan araştırmada, mutluluk oranı en düşük çıkan çalışanlar Türkiye'den çıktı.

SONDAN İKİNCİ

Çalışanların mutluluğu açısından Türkiye, 28 ülke arasında yalnızca Rusya ve Macaristan'ı geride bırakarak 26'ıncı olabildi.

En mutlu çalışanlar ise Danimarka, Meksika ve İsveç'te.Türkiye'den ankete 1000'i aşkın çalışan katıldı. Türk çalışanlar arasında

işlerinde en mutlu olanları; seyahat/eğlence (yüzde 71), profesyonel hizmetler (yüzde 66), ilaç sanayi (yüzde 65) ve eğitim (yüzde 61) dallarında çalışanlar oluşturdu.

PATRONLARIN PERFORMANSI BEĞENİLMİYOR

Çalışanların gözünde patronların performansı ise, ''Liderlik ve etkili iş dağıtımında iyi, takım ruhu açısından zayıf'' olarak değerlendirildi.

Patronların yüzde 39'u iyi yapılan işi ya nadiren ödüllendiriyor ya da hiç ödüllendirmiyor. Genç çalışanlar patronlarına daha hoşgörülü bakıyor.

Kadın çalışanlar, erkeklere göre patronlarını daha iyi derecelendiriyor.Çalışmaya katılan ve yalnızca yüzde 49'u iş yerinde mutlu olduğunu söyleyen çalışanlar, patronlarının kalitesini de eleştirdi.

Patronlarını 10 üzerinden derecelendirmeleri istenen Türk çalışanlar, patronlarına 10 üzerinden ''geçer'' anlamına gelen 6,2 puan verdi. Patron

derecelendirme açısından da Türkiye son sıralarda yer aldı ve ancak 24'üncü olabildi. Çalışanlara göre en iyi patronlar Meksika, ABD ve Kanada'da iken, en kötüleri ise İsveç, İtalya ve Türkiye'de.

İŞ GÜCÜNÜ MOTİVE EDECEK UYGULAMALAR

Kelly Services Türkiye Genel Müdürü Taylan Kovanlıkaya araştırmanın sonuçlarıyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, ''Bu sonuçlar gösteriyor ki,

Türkiye'deki pek çok kuruluş çalışanlarını motive edecek iş yeri uygulamaları geliştirme ve iyileştirme ihtiyacı içinde'' dedi.

İş gücünün hoşnut ve motive olmasını sağlayan şeyin ne olduğunu bulmaya çalışmanın önemli olduğunu belirten Kovanlıkaya, işlerinde keyif içinde çalışanların organizasyonların performansına çok etkili katkıda bulunduğunu aktardı.

Kovanlıkaya, iyi işverenlerin çalışan katkısını anladıklarını ve çalışanlarına ilgi çekici ve sıra dışı işlerin yanı sıra öğrenme ve kendi becerilerini geliştirme ortamı da sağladığını ifade ederek, bunların yüksek

düzeyli verim olarak geri döndüğünü vurguladı.Taylan Kovanlıkaya, üst düzey yöneticilerin işi yönetmekle fazlasıyla meşgul olduklarına ve işin en önemli yanı olan insan unsurunu unuttuklarına dikkat çekti.

 

Türk-İş verileriyle:

AÇLIK ve YOKSULLUK SINIRI, EYLÜL 2006 + AĞUSTOS 2006 + TEMMUZ 2006 

İktidar partisinin pembe boyalı nutuklarına karşın, Türk-İş araştırmaları, açlık ve yoksulluk sınırının sürekli yükselmekte olduğunu, veya bir başka ifadeyle çalışanların her geçen gün daha fazla yoksullaştıklarını göstermektedir. Örneğin, Temmuz 2006'da dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 573 YTL ve yoksulluk sınırı 1868 YTL iken, bu rakamlar Ağustos ayında 574 YTL ve 1870 YTL olmuşlardır. Aynı sayılar Eylül ayında, 586 YTL'ye ve 1902 YTL'ye yükselmişlerdir... Türk-İş raştırmasının tamamına ulaşmak için tıkla

Diğer yandan, DİSK'in verilerine göre, asgari ücretliler gelirlerinin yüzde 88'ini kira olarak evsahibine vermektedirler. Bu ödemenin ardından kalan gelir sadece 45 YTL olmaktadır. Asgari ücretli günde 12.7 YTL ile hem ısınmak, hem giyinmek, hem barınmak, hem işe gidip gelmek zorundadır. Bu ücretle günde ancak 12 simit ve 12 bardak çay alınabilir!

Daha geniş bilgi için bak: ASGARİ ÜCRET = KAÇ SİMİT? http://www.disk.org.tr/content_images/ASGARIbildiri.pdf

http://www.sinbad.nu/