Yusuf Küpeli, “Politikacı” olmadığım; Türkiye’yi 1983’de değil, 1980 baharında gizlice terkettiğim; ve ayrıca, bazı kirli karanlık işler, yaşamımdan bazı ilginç kareler üzerine

(...) Sanal dünyadaki bu ansiklopedi, yıllarca, “Kuleli Askeri Lisesi’nden atıldığım”, yalanını yaydı...

(...) Şimdi de aynı ansiklopedide, yıllardır, mesleğimin “siyasetci” olduğu yalanını yaymaktadırlar.

(...) Birde, “1983 yılında çıkan infaz yasası ile tahliye edilip aynı yıl İsveç’e kaçtığım”, yalanını yaymaktadırlar... Sözkonusu yalanları, kasıtlı davrandıklarını düşünmeme neden olmaktadır. Çünkü, Türkiye’de veya Avrupa’da yaşamakta olan biri, “infaz yasası” denen şeyin 1979 yazında çıktığını rahatca öğrenebilir...

(...)Haksızlıkların kaynağı olarak gördüğüm devletin yıkılıp yerine adaletlisinin kurulması ötesinde beklentisi olmayan birisi olarak, gerçekten isyan etmiş, başkaldırmış birisi olarak, mevcut düzende herhangi bir yer edinmeye asla çalışmadım ve tüm yaşamım bu gerçeğin kanıtıdır.

(...) Ortada gerçekten bir parti olmadığı halde, henüz böyle bir yapı oluşmamış olduğu halde, mahkemede, duruşmalar sırasında, “uydurma genel yönetim kurulu üyesi” adları sayan kişiye, kaçırılmasının ardından, “Neden böyle birşey yapmış olduğunu?”, soracaktım... Yanıtı, “Fenamı yaptım; işte ortada güçlü bir parti varmış gibi gösterdim!”, diye histerik çığlıklar atmak olacaktı...

(...)Türkiye’de baskıları arttırmak, demokratik süreçleri bitirmek isteyenlerin istemleri de bu yönde idi zaten. Onlar da, “karşılarında güçlü bir düşman varmış ta, o nedenle baskıları sürdürmek zorunda imişler”, görünümü vermeye çalışmaktaydılar.

(---) O kişinin, Sibel Erkan’ın rehin alarak üç gün boyunca müthiş bir anti-komünist propogandaya neden olmuş kişinin cebinden çıkarttığı fotoğraf, Filipinler’de yaşanmış bir olayı yansıtmaktaydı... Sözkonusu fotoğraf  karesinde, kriminal bir serseri, küçük bir kız çocuğunun kafasına kocaman 45’lik bir tabanca dayamıştı ve böylece kendisini kurtarmaya çalışmaktaydı... O, Sibel’i rehin almış olan kişi, işte bu fotoğrafı göstererek, “Bak bak, dünyanın heryerinde gerillalar aynı işi yapıyorlar!”, diye bağırmaya başlayacaktı...

(...)Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, kaçış hikayesi çıktığında, Merzifon üssünde görevli olan hava-yer yüzbaşısı Orhan Savaşcı İstanbul’a bir kursa yollanmıştı. Sanki olaya yardımcı olması için, “bir kurs” bahanesi ile özel olarak İstanbul’a yollanmıştı. Bu durum beni sonderece işkillendirmiş, tedirgin etmişti. Savaşçı’ya, “Senin bu günlerde İstanbul’a yollanmış olmanda bir gariplik yokmu?”, diye soracaktım. O’da, kendinden olağanüstü emin pozlarda, “Yok yavv, bunlar ahmak, aptal(!)”, diye bir yanıt verecekti. İleride, hapisten kaçırılmalarının ardından, terörü durdurma düşüncesiyle Orhan Savaşcı ile konuştuğumda, O’na, “Sıkıyönetim ilanedildiği gün, sizlere, olanların yanlış olduğunu ayrıntıları ile anlatmıştım ve siz de bunu kabuletmiştiniz!” dediğimde, yine aynı kendinden emin havası ile, “Biz seninle dalga geçmiştik; biz bildiğimiz yolda gideriz!”, biçiminde bir yanıt verecekti...

bağlantılı metinler

 

 

“Politikacı” olmadığım; Türkiye’yi 1983’de değil, 1980 baharında gizlice terkettiğim; ve ayrıca, bazı kirli karanlık işler, yaşamımdan bazı ilginç kareler üzerine

 

“Vikipedi” adlı internet ansiklopedisinin türkçe redaksiyonunda kimler çalışıyor, bilemiyorum. Buna karşın, bu kişilerin bana karşı tavırlarının objektif olmadığına, hatta düşmanca olduğuna inanıyorum. En azından bunlar, bilgisiz, araştırma yoksunu kişiler olmalılar ve umarım bu son ifade ettiğim gerçeğe daha uygundur...

 

Sanal dünyadaki bu ansiklopedi, yıllarca, “Kuleli Askeri Lisesi’nden atıldığım”, yalanını yaydı... Bu yalanın bilinçli ve düşmanca olduğunu düşünmemin nedeni, sözkonusu lisede beş yıl okumuş olarak tanıtılmam ve atılma nedenimin Talat Aydemir’in başarısız darbe girişimi ile bağlantılı gösterilmesi idi... Birincisi, Kuleli’de kimse beş yıl okuyamazdı ve bunu bilmek için alim olmaya gerek yoktu. Çünkü, o yıllarda sözkonusu lise üç yıldı ve her öğrencinin en çok bir yıl sınıfta kalma hakkı vardı. İkincisi, Talat Aydemir’in Kuleli Askeri Lisesi ile bir bağı yoktu ve bunu herkes bilebilirdi. Anlaşılan, politik görüşlerim nedeni ile beni Harbiyeli olarak tanıtmak istemiyorlardı...

 

Zaten, o “kontragerilla” denen işkenceli sorgu merkezinde, kendisini “albay” olarak tanıtan ve aslında denetimleri altındaki pisliği benden çok daha iyi bilen sözde sorgucu, “Senin gibi biri aramızdan nasıl çıktı?”, sorusunu dalgın bir havada kendi kendisine sormuştu. O sorgucu da beni, Kuleli’den ve Harbiye’den çıkmış olarak kabullenmek istemiyordu. O kişi, “Senin gibi biri aramızdan nasıl çıktı?”, sorusunu kendi kendisine sorarken, beni, tavuk kuluçkasının altından çıkmış ördek yavrusu gibi görüyordu herhalde... Benim yanlışlığım, ailemden ve dünya edebiyatından almış olduğum insancıl kültür ve dürüstlük olmalıydı... Herneyse, “Vikipedi” denen yer, sonunda bu yalanı, “Kulelı’den atılmış olduğum” yalanını düzeltecek veya düzeltmek zorunda kalacaktı...

 

Şimdi de aynı ansiklopedide, yıllardır, mesleğimin “siyasetci” olduğu yalanını yaymaktadırlar. Bu, sonderece rahatsız edici bir yalandır ve yaklaşık iki yıldır sözkonusu yanlışı düzeltirler diye boş yere bekledim. Sonunda bu satırları yazmaya karar verdim...

 

Şüphesiz bu, hakkımdaki tek uydurmaları veya yalanları değil... Birde, “1983 yılında çıkan infaz yasası ile tahliye edilip aynı yıl İsveç’e kaçtığım”, yalanını yaymaktadırlar... Sözkonusu yalanları, kasıtlı davrandıklarını düşünmeme neden olmaktadır. Çünkü, Türkiye’de veya Avrupa’da yaşamakta olan biri, “infaz yasası” denen şeyin 1979 yazında çıktığını rahatca öğrenebilir. Sözkonusu yasanın çıkmış olduğu 1979 yılının güz başlangıçında, ömür boyu hapis cezası almış ve sekiz yıla yakın içeride kalmış tüm mahkumlar, avukatlarının başvurusunun ardından, şartlı olarak tahliye edilmişlerdi. Gazetelerdeki küçük bir arşiv araştırması, bu gerçeği rahatca ortaya çıkartabilir...

 

Ansiklopedi yazarlığı ciddi bir iştir ve insanlar hakkında yalan-yanlış bilgiler yayma hakkına kimse sahip olamaz... Ayrıca, benim adımı ille de o ansiklopediye yerleştirmek zorunda değiller; böyle şeylerin meraklısı değilim. Buna karşın, ille de yazacaklarsa, doğru olanı yazmalılar... Bu konuya, sözkonusu infaz yasasının ardından olanlara aşağıda döneceğim...

 

Yine hemen belirtmeliyim ki, “Vikipedi” denen yerdeki yalanlar veya bilgisizlikten kaynaklanan yanlışlar, hakkımda söylenen en masum yalanlar veya uydurmalar arasındadır. Diğerlerine, gerçekten alçakça olanlarına, gelince... Hakkımdaki alçakça yalanların ve iftiraların başında, devlet içindeki faşist bir çetenin politik temsilcisi olarak çalışan bir dönemin sözde “Maocu” faşistlerinin yalanları gelir. “Faili mechuller” olarak anılan siyasi cinayetlerin sorumluları arasında oldukları hissedilen, askeri istihbaratın başında bulunmuş olan birtakım generalleri “parti” sıfatlı tekkelerine toplamış olan bu maskeli faşistlerin, Mussolini müsvettelerinın, yalanları, iftiraları ile kimse yarışamaz. “Kontragerilla” adlı işkence merkezinin legalite de tetikçiliğini yapanların hakkımda yaymaya çalıştıkları yalanların yanında,  “Vikipedi” uydurmaları sonderece masumane kalır...

 

“Siyasetci”, yani “politikacı” imişim... Buna kim inanır? Yaşamımın herhangi bir döneminde politikacı olmadığım gibi, politikayı ve istisnalar dışında politikacıları da sevmedim...

 

Şüphesiz insanın toplumsal her davranışı, şu veya bu ölçüde politik sonuçlara yolaçar. Yani bir anlama, insanın politik bir varlık olduğu da söylenebilir... Bilincinde olsun-olmasın kişiler, değişik ölçülerde politikanın dışında kalamazlar. Fakat politikacılık tüm bunların ötesinde bir katagoridir... Politikacılar, aynızamanda kişisel beklentileri, kariyer ve iktidar beklentileri olan karakterlerdir. Bu nedenle politikacıların birçoğu, yalancı ve boş vaadlerin kahramanları olarak tanınırlar. Aynı nedenle ne politikacılar ve ne de politika halk arasında iyi bir üne sahiptir...

 

Ben, iktidar sahibi olma anlamına herhangi kişisel beklentisi olmamış ve olmayan birisi olarak, Eylül 1981’den beri yaşamakta olduğum İsveç’te herhangi politik bir partinin üyesi olmadım... Buna karşın isyanımı, haksızlıklara karşı mücadelemi sürdürdüm. Finlandiya’da ve İsveç’te, İsveç dilinde politik gerçekleri,Türkiye’de halka yapılan baskıları açıklayan onlarca ve onlarca makalem yayınlandı. Haksızlıklara karşı binlerce imza topladım, gerçekleri yaymaya çalıştım. Türkiye’de direnen işçilere, maden işçilerine, onların sendikalarına yardımcı olmaya çalıştım, onların mücadelelerini yansıtan yazılarım İsveç’te birçok yayın organında ve Finlandiya’da yayınlandı. “Cumartesi anneleri”nin seslerini hem İsveç’te ve hem de Finlandiya’da duyurmaya çalıştım... Bunların hepsinin kopyaları, belgeleri arşivimdedir...

 

Buraya, Stockholm’e, -“solcu” tanınan bir avukat ve gümrükte silah yakalatan bir iktidar partisi vekili eskortluğunda- İçişleri Bakanlığı’nın üst bir görevlisinin davetinin, bu kişisin yalanlarının, dinleyicilere kişisel telefonunu vermesinin ardından, toplantının yapılmakta olduğu salonda göstermiş olduğum tepki ile yetinmeyip, Türkiye’de yaşanmakta olanlar hakkında isveççe kapsamlı bir rapor yazdım ve bunu 15 Kasım 1988 günü binlerce çoğaltıp yaymaya başladım. “DEKLARATION ATT SKICKA TILL POLITISKA OCH ANDRA DEMOKRATISKA ORGANISATIONER I SVERIGE” başlıklı ve Türkiye’de yaşanmakta olanlarla ilgili gerçek bilgiler veren ve öncelikle sendikalara, politik partilere, derneklere ulaştırılan bu açıklamanın ardından, bazı sendikacılarla görüşmelerim oldu...

 

Üye sayısı olarak İsveç’in en büyük sendikası olan ve Türkiye’de -DİSK’in başına geçmeden önce- Abdullah Baştürk’ün başkanlığını yaptığı belediye işçileri sendikası “Genel-İş”in muadili konumundaki Kommunal’in sekreteri tarafından davet edildim. Bu en üst görevli, yazmış olduğum raporu (açıklamayı) Lizbon’da toplanacak olan uluslararası sendikal bir toplantıya götürmek istediklerini söyledi ve götürdüler... İsveç’in en büyük partisi Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne bağlı olan, daha doğrusu partinin temelini oluşturan Landsorganisationen Sverige LO’nun veya kısaca LO’nun yüzlerce üyeli Runö folkhögskola (Runö Halk Yüksek Okulu) kongresinden, 27 Nisan 1989 günü, Türkiye’de demokrasi mücadelesi verenlere dayanışma telgrafı çektirttim. Aziz Nesin başkanlığında 29- 30 Nisan 1989 günü Ankara’da Dedeman Oteli’nde toplanan demokrasi kurultayına dayanışma telgrafı çektirttim. Aynı kurultayın düzenleme kurulundan kurultaya katılma daveti aldım... 7 Eylül 1983 günü vatandaşlıktan atılmış olduğum için, böyle bir toplantıya katılamazdım. (LO, 14 büyük sendikanın en üst yönetimi konumundadır ve 1.5 milyon üyesi vardır. Sözkonusu telgrafın kopyası ve diğer belgeler arşivimdedir)...

 

Aynı kongreye, Türkiye’de toplanan Demokrasi Kongresi’ne binlerce dayanışma imzası yolladım (imzaların kopyaları da yanımdadır)... Türkiye hakkında yazmış olduğum açıklamayı (raporu) bir ay kadar sadece kendi imzamla dağıttıktan sonra, daha faydalı olabileceğini düşünerek, benden yaşlı üç aydının daha imzasını alıp açıklamanın altına koydum... (Sözkonusu raporun isveççesinin yazılışına eşim yardımcı oldu, Runö folkhögskola’da ders veren İsveçli bir öğretmen de metnin dilini düzeltti.)

 

Aynı açıklama veya rapor nedeniyle, İsveç Barış komitesi tarafından da davet edildim. İsveç Barış Komitesi, o yıllarda yaşamını sürdürmekte olan Dünya Barış Konseyi’nin tanınmış bir üyesi idi ve önemli çalışmaları nedeniyle kuruluşunun onuncu yılında Nazım Hikmet’ten ve ünlü İngiliz fizikçisi John Desmond Bernal’dan diploma ve madalya almıştı...

 

Sözkonusu raporun sonunda, Türkiye’de yaşanan gerçeklerin daha iyi anlaşılabilmesi için, İsveç’e davet edilmesi gereken beş aydının adını vermekte idim. Bunların arasında Av. Halit Çelenk’in adı da vardı... İsveç Barış Komitesi, bütçesinin sınırlı olduğunu söyleyip, sadece iki kişiyi getirtebileceklerini ve bunların masrafları için de yardımcı olmam ve gelenleri evlerde misafir etmem gerektiğini söyledi. Bunun üzerine, sadece Halit Çelenk’i ve -listede adı olmamasına karşın- Şekibe Çelenk’i davet ettirttim... Beni mecbur ettikleri için yazıyorum; ayıptır söylemesi, bu gelecek olanların yol ve diğer masrafları için gerekli parayı, yemek yapıp satarak ben sağladım ve onları misafir ettim. Buna karşın, birileri, çıkarttıkları kitapta, Halit Çelenk’in ve eşinin İsveç’e geldiklerini yazmışlar ama, nasıl geldiklerinden bir kelime ile dahi sözetmemişler. Bu tip haksızlıklara, hatta çok daha korkunçlarına, ve hakkımda yayılmaya çalışılan ahlaksızca yalanlara alışığım...

 

Halit Çelenk’i ve eşini, öndegelen sendikacılar, avukatlar ve politikacılar ile görüştürttüm. Onlar adına yemek verdim, konferanslar ve cezaevi ziyareti örgütledim vs. Bunların hepsinin fotoğrafları, tarihleri, kişi adları, herşey arşivimde durmaktadır...

 

İsveç Barış Komitesi’in sekiz kişilik yürütme kurulunda (merkez komite) üç yıl görev yaptım ve bunun dışında da onlara yardımcı olmaya çalıştım. Dünya Barış Konseyi’nin 1990 yılında Atina’da toplanan son büyük kongresine, İsveçli üç delegeden biri olarak katıldım... Bunların hepsinin belgeleri, kopyaları arşivimde durmaktadır... Sadece İsveç Barış Komitesi’ne değil, başta Nikaragualılar olmak üzere daha birçok ezilen halkın dayanışma örgütüne yardımcı olamaya çalıştım. Bu nedenle, Nikaragua’dan küçük bir armağan dahi aldım... Sözkonusu çalışmalarımın herhangibirisi bana ne ün, ne kariyer ve ne de maddi olanak sağladı. Zaten böyle beklentilerim olsa, gider, parlementoya girmeye aday güçlü bir partiye üye olur ve orada yükselmeye çalışırdım. Böyle birşey aklıma dahi gelmedi... Yaşamımı işçilik yaparak kazandım ve son olarak 8 yılı aşkın süre postahane de üç vardiyalı işçi olarak çalıştım...

 

Yaptığım dayanışma çalışmaları nedeniyle manevi tatmin ve yeni dostluklar elde etmenin ötesinde bir kazancım olmadı. Zaten, bunların ötesinde bir beklentim de olmadı... Benim politikacılık (siyasetçilik) denen işle ne gibi bir alakam olabilir?; bana kim “siyastçi” diyebilir? “Siyasetçi” olarak gösterilmeye çalışılmam, beni aşağılamak anlamına gelmektedir...

 

Ayrıca anlaşılmış olduğu gibi ben, Türkiye’de ne isem, İsveçte’de aynı kişi oldum. Tek fark, İsveç devleti ve makamları ile aramda herhangi bir sorun olmaması, onlarca yıl boyunca birkaç kez karşılaşmış olduğum trafik polisi dışında polisle bile karşılaşmış olmamam ve kendimi özgür hissetmemdi, hissetmemdir... Bu nedenle, “Vikipedi” adlı sayfada hakkımda yeralan “devrimci dönemi”, “mültecilik dönemi” gibi sınıflandırmalar gerçeği yansıtmamakta, beni küçük düşürücü ifadeler olmaktadır... Ayrıca günümüzde, herhangi maddi bir kazancım olmadan sürekli yazmaya, öğrenerek yazmaya, insanlara doğru bilgiler ulaştırmaya çalışmaktayım ve bu da kanımca devrimci bir eylemdir...                     

 

Türkiye’de TİP üyesi idim ama, o partide de militanlık dışında, benden daha az bilgili olduklarını bildiğim kişileri korumanın, Kırıkkale gibi faşist yatağı merkezlere afişleme yapmaya gitmenin, en tehlikeli işler için koşuşturmanın ötesinde bir iş yapmadım. Ne parti içi herhangi bir kliğe dahil oldum ve ne de partide herhangi bir mevkiye aday oldum. Buna karşın, en tehlikeli işlere koştum...

 

FKF başkanlığına da kendim aday olmadım (başka bir metinde bu konuya ayrıca geleceğim)... En çok oyu alarak genel kurula girdiğim ve ardından başkan seçildiğim kongrede çıkıp konuşma bile yapmadım, kendimi tanıtmadım bile... Örgüt benim dönemimde yığınlaştı, çok ünlendim, buna karşın çekip gittim, hem de daha tehlikeli bir yere bir daha dönmemek üzere gittim. Sadece ilişki ağı oluşturabilme amacıyla gizlice girdiğim Türkiye’de hatalar yapıp yakalanınca, birsürü ağır suçlama ile tutuklanıp hapse atıldım. Henüz yakalanmadığım bir sırada yapılan FKF kongresine, yeniden başkan seçilebileceğim halde, katılmadım... Hapisten çıktıktan sonra yeniden başkan olmam istendiği zaman, bu teklifi geri çevirdim ve bu işten kurtulmak için o sırada orada bulunan birisini aday gösterttim. Kongre başkanı olarak bizim çevreye yeni katılmış ve pek tanınmayan bu kişiyi seçtirttim... Gençlik hareketindeki adımı kullanarak politik kariyer yapmaya asla  kalkışmadım ve tüm yaşamım bu gerçeğin kanıtıdır...

 

Haksızlıkların kaynağı olarak gördüğüm devletin yıkılıp yerine adaletlisinin kurulması ötesinde beklentisi olmayan birisi olarak, gerçekten isyan etmiş, başkaldırmış birisi olarak, mevcut düzende herhangi bir yer edinmeye asla çalışmadım ve tüm yaşamım bu gerçeğin kanıtıdır. Zaten, bu düzende birşey olmamak için yemin etmiştim...

 

Şüphesiz, öğrenci eylemleri ile böyle birşeyin gerçekleşemeyeceğini, mevcut düzenin yıkılmayacağını çok iyi biliyordum. Bu hedefe yönelik bir partinin içinde olabilirdim ama, o yıllarda öğrenci eylemlerinin ötesinde, faşistlere yönelik kavgaların ötesinde bir alternatifim yoktu (Şüphesiz herzaman farklı alternatifler bulunabilir ama, faşistlerin saldırdıkları bir dönemde oturup başka işler yapabilecek yapıda olmadığım gibi, gerçek anlamda devrimci bir parti üretebilecek bilgilerden de yoksundum. Zaten sonradan Türkiye toplumunun yapısının da böyle birşeye, kurduğum düşlere henüz uygun olmadığını görecektim... Yine de farklı bir alternatif olarak, devrimin nasıl olabileceğini öğrenebilmek amacıyla, Sovyetler Birliği’ne ve Küba’ya gitme çabalarım olacaktı...)...

 

Benim yönlendirdiğim gençlik eylemleri, gençliğin ve öğrencilerin sorunlarının çok ötesinde, tüm işçi eylemlerine, grevlere ve köylülerin taleplerine, toprak işgallerine destek vermekte idi. Bu konularla ilgili olarak, toplam baskıları onbinleri aşan onlarca ve onlarca bildiri yayınladım. Ayrıca, sözkonusu eylemlere bizzat katılıyorduk, katılıyordum...  “Kanlı Pazar” adlı olayın ardından, ön tarafı afiş gibi kullanılabilecek olan ve arkasında ABD emperyalizminin gelişmesini anlatan “Bağımsız Türkiye” adlı bir gazeteyi, Bekir’in matbaasında 60 bin adet bastırtıp dağıttım. Mizampajı, metinleri, herşeyi ben hazırladım ve bu yazdıklarım için -o yıllarda henüz Doçent olan-  Prof. Türkkaya Ataöv’ün “Amerika NATO ve Türkiye” adlı kitabından yararlandım. FKF adına çıkarttığım bu gazetenin yazarı ve mizampajcısı olarak adımı gazeteye koymadım ama, o yıllarda kullanmış olduğum üsluptan metnin bana ait olduğu kolayca anlaşılabilir... Aslında, burada, kısa kesiyorum...

 

Yukarıda özetlediklerimin ötesinde, ABD emperyalizmine karşı mücadele etmekte idik... Yargılandığım onlarca ve onlarca davadan bazıları, komünist propoganda yapmak, komünist parti kurmak üzerine olan ceza yasası maddeleri ile ilgiliydi. İki komünist partisi birden kurulunca, cezası idama dek gidiyordu. Beni, “iki komünist parti birden kurmakla” yargılayacaklardı. Şüphesiz bu, komik bir yalandı ve ayrıca bir insan neden iki komünist partisi birden kursun ki? Devletin kominizm paranoyasından kaynaklandığı anlaşılan akıl almaz yasa maddeleri... Yargılandığım davalardan biri, iki dost devletin arasını bozmayı, ABD ile Türkiye arasında savaş çıkartma girişimini, içine alan ceza yasası ile ilgiliydi. Ceza yasasının ilgili maddesi, “iki dost devlet arasında savaş çıkartma girişimi”ni içine alan ceza yasası maddesi, ya 12, ya da 15 yıla dek hapis cezası öngörmekteydi... “Anayasayı ihlal” davalarını, 146. madde ile ilgili uydurma davaları hiç saymıyorum bile... Sözkonusu maddeden, 146/1 maddesinden idam talebi ile ilk kez 19 yaşımda tutuklandım ve aynı yaşta 146/3 maddesi ile yargılandım... İleride de yine 146/1 maddesinden idam talebi ile yargılanacaktım...

 

Sınırların olmadığı barışcı, sömürüsüz, adaletli bir dünya olarak gördüğüm komünizmi keşfetmeden önce, haksızlıklara duyduğum derin tepki nedeniyle, eşkiya olmaya karar vermiştim. Kafamda politikacılık gibi bir kavram herhangi bir zaman olmamıştı ve olmadı. Yalnız, politikanın ne olduğunu anlamaya çalıştım ve bu nedenle politik içerikli kitapları okumaya başladım...

 

Komünist partisine üye olduğumu sanarak TİP’e üye olmuştum... Fakat, birsüre sonra yanıldığımı, TİP’in komünizm ile ve devrimcilik ile uzaktan yakından alakası olmadığını anlayacak ve Sovyetler Birliği’nde okuyabilmek, Marksizm-Leninizm’i ve devrimin nasıl olacağını öğrenebilmek için çaba harcayacaktım... Anti-komünizmin alabildiğine güçlü olduğu bir ülkede, Türkiye ile öğrenci alışverişi anlaşması olmayan Sovyetler Birliği’nden alınabilecek bir diploma, başa bela getirmekten öte bir işe yaramazdı. Fakat ben, diploma değil, bilgi peşinde idim. Bilgi, benim için en değerli silahtı... Alınacak diplomayı değil, öğrenilecek bilgileri önemseyen biri olarak, o yıllarda Sovyetler Birliği’nde okumaya çalışmanın “politikacılık” veya “siyasetcilik” denen işle ne gibi bir bağı olabilir ki? Yaşamımdan örnekler uzar gider...

 

“Politikacılık” konusu ile ilgili ve Türkiye’yi terkediş tarihimle ilgili daha birkaç söz söylemeden önce, diğer başka bazı konulara kısa kısa dokunmalıyım...

 

Ahlaksızca yalanlarla aldatılarak, “komünist partisi kurduğumu” sanarak bulaştırıldığım son karanlık işe gelecek olursak... Pisliğin ayrıntısı uzun... Kısaca ifade etmek gerekirse, gelecek bir askeri müdahaleye katalizatörlük etme ve bu sayede hızla güç ve kariyer sahibi olma hevesindeki bir psikopattan, bu uğurda çevresindekileri aldatan bir psikopattan tamamen farklı olduğumuz, olduğum, ortadadır. Bu işe, “bir komünist partisi kurduğumuzu” sanarak katılmış olduğumuzun göstergeleri son derece açıktır. Sırası geldikçe kısa kısa yazacağım... Ayrıca, “milli demokratik devrim” denen tezi savunduğum yıllarda da, genel olarak aynı safta gözüktüklerimden tamamen faklı idim ve bu nedenle onların saldırılarına uğrayacaktım ve özünde zaten hiç birleşmemiş yollarımız kesin çizgilerle ayrılacaktı...

 

Onlar, devleti fetişleştiren, “devleti kurtarma” hevesinde olan İttihatcı karikatürü ve çoğu -kolay kazanç peşindeki- gerçek cuntacı tiplerdi. Bense, sosyalist devrimden önce demokratik bir devrimim gerekliliğine inanmakta idim; demokratik bir devrim sürecinden geçilmeden, demokrasi olmadan sağlıklı bir sosyalizmin gelemeyeceği kanısında olduğum gibi, devleti kurtarma işleri ile uzaktan yakından bağım yoktu. Mevcut devlet aygıtına toptan karşı idim. Kafamdaki demokratik devrim, sosyalist devrime ulaşma yolunda bir aşama idi sadece...

 

Özledikleri darbe hevesleri gursaklarında kalanlar, sonradan, kendilerine “proleter devrimci” maskeleri takarak sahneye çıkacaklardı. Bunlardan faşist ideolojili ve “Maocu” maskeli bir gurup, “soğuk savaş yıllarında”, anti-sovyetizmin en derin olduğu yıllarda, “Kahrolsun Sovyet sosyal emperyalizmi!”, sloganları ile yaygaralar kopartacaklardı. Onlar, MHP gibi bir örgütü, “Sovyetler’e karşı yeterince mücadele etmiyor” yaygarası ile eleştirerek anti-kominizmin derinliklerinde kulaç atacaklardı... Şüphesiz, Çin Halk Cumhuriyeti’nin bu ve benzeri örgütleri destekleme olanakları yoktu ama, CIA’nın vardı...

 

Aynı gurup, daha ilerideki yıllarda, bazı aşırı milliyetçi ve “faili mechulcü” generallerin partisi görünümünde,  “kızıl elma” ittifakları arayışı içinde, MHP’ye yanaşacaktı, ama aradığını bulamayacktı. Aynı örgüt, İstihbaratcı generallerin, “faili mechulcüler”in partisi haline gelmiş sözkonusu örgüt, aşırı milliyetci faşist ideolojisi ile Kürt düşmanlığı yaparak politika sahnesinde post kapma peşine düşecekti... Yeniden geçmişe dönecek olursak... Bu darbeci sahtekarların tüm istemlerine karşın, TİP üyelerini FKF’den ihraç ettirmeyecektim, koruyacaktım. Bu nedenlerle, beni, “Mihri abileri”ne, “Aybar oportinizmini diriltiyor” yaygaraları ile şikayet edeceklerdi ama, o yılarda sözkonusu düzenbazın bana dokunabilecek gücü yoktu...

 

Biraz daha yeniye, 1970’li yılların başlarına ve ortalarına gelecek olursak.... Ortada gerçekten bir parti olmadığı halde, henüz böyle bir yapı oluşmamış olduğu halde, mahkemede, duruşmalar sırasında, “uydurma genel yönetim kurulu üyesi” adları sayan kişiye, kaçırılmasının ardından, “Neden böyle birşey yapmış olduğunu?”, soracaktım... Yanıtı, “Fenamı yaptım; işte ortada güçlü bir parti varmış gibi gösterdim!”, diye histerik çığlıklar atmak olacaktı. Olmayan birşeyi varmış göstererek “iyi iş yapmış mış, ‘güçlü bir örgüt var’ görünümü vermişmiş”. Türkiye’de baskıları arttırmak, demokratik süreçleri bitirmek isteyenlerin istemleri de bu yönde idi zaten. Onlar da, “karşılarında güçlü bir düşman varmış ta, o nedenle baskıları sürdürmek zorunda imişler”, görünümü vermeye çalışmaktaydılar. Türün-Tağmaç cuntasının yapmakta olduğu da bundan başka birşey değildi. Darbeciler de, yaptıkları baskıları ve işkenceleri haklı gösterebilmek için, “karşılarında çok güçlü bir düşman varmış” havası yaratmaya çalışmaktaydılar...

 

“Fenamı yaptım; işte ortada güçlü bir parti varmış gibi gösterdim!”, diye bar bar bağıran kişi, Türün-Tağmaç cuntasının elinde idi ve onların istemlerine uygun davranmıştı. Sözkonusu kişi, işlemiş olduğu cinayeti -ev tutmaktan öte olayla bağı olmayan- yüzbaşı İsyas’ın üzerine atarken de, yine aynı cuntanın, Hava Kuvvetleri’ni sindirmek, darbeci Batur ekibini tasviye etmek isteyen aynı cuntanın amacına hizmet etmekteydi...

 

“Mademki mahkeme de böyle bir genel yönetim kurulu oluşturdun, ozaman bu kurul toplansın, bundan sonra ne yapacağımıza sözkonusu kurulun içinde karar verelim!”, deyince, bu kez de aynı kişi, “Kurul-murul, örgüt-mörgüt yok, herşeyi ben yaptım!”, diye histerik çığlıklar atmaya başlayacaktı... Bu söylediği doğruydu aslında... Fakat o yine, sahte bir mizansenle, sanki işleyen bir parti varmış havasında, “sen-ben-bizim oğlan”ın imzaları ile, gerçekte varolmayan bir partinin hayali yöneticileri olarak bizleri sözde “ihraç” edecekti. Bir “ihraç” tiyatrosu oynanacaktı... Anlaşılan, şüphesiz bir örgütlenme vardı ve bu kişi o örgüt adına işler çevirmekte idi, ama bu bizlerin dışında, devlet içindeki darbeci bir kliğin kontrolun karanlık örgütlenme idi. “Parti-cephe” mavalları sadece bir kamuflajdı. Bu mavalın unsurları görünümündeki bizler, farkında olmadan, “parti” denen şeyle birlikte o karanlık örgütlenmenin kamuflajı rolünü oynamakta idik... Elrom’un katili olan kişi, sözde kurulmuş bu örgüt sayesinde asıl bağlarını, kimler tarafından kullanıldığını gizlemekteydi. İşte bizim o günlerde anlayamadığımız, bilemediğimiz buydu. Çünkü, bu ölçüde büyük bir kötülük umamazdık... Sözkonusu kişi, herhangi moral bir değere sahip olmayan kişi, hızlı kariyer düşleri ile bizleri aldatırken, kendisi de kullanılacak ve sonunda, artık işe yaramaz hale geldiğinde, sırları ile birlikte yokedilecekti...

 

O kişi, tekbaşına görüştüğü Münir’in eline bir kağıt parçası sıkıştıracaktı... Sözkonusu kağıt parçasının altında imzası olanlardan biri, sonradan, duruşmalar sırasında, haberim olmadan imzamı koymuşlar diye bağırıp, O. Savaşçı’yı “tefeci-bezirgan” olmakla suçlayacaktı... Aradan epey zaman geçtikten sonra aynı tip, o kağıda “heberi olmadan imzasının konmuş olduğunu” söyleyen tip, tefeci-bezirgan olmakla suçlamış olduğu kişiyle yine kucaklaşacaktı... Tam bir pisliğe bulaşmıştık...

 

Terörün sürmesini isteyen servisler, birtakım hastalıklı serseriler, ahlaksızlar, bu işten politik kar sağlayacağını sanan ahmaklar, “ortada ciddi bir örgüt varmış ta, bölünmüş te, aynı örgütten birileri diğerlerini ihraç etmiş te” gibisinden masallar üreterek kitlelerden kopuk terörü besleyeceklerdi... “Kontragerilla” denen örgüt, demokrasi düşmanı gizli servisler, bu ve benzeri yalanlarla dolduruşlar yaparak, kendi kucaklarında, benzer adlarla yeni terör örgütleri oluşturacaklardı. Onlar, bu faşist ideolojili gizli servisler, demokratik süreçleri baltalayacak yeni terör örgütlerinin oluşmasını sağlayacaklardı... Böylece onlar, ateşi elleri ile değil, maşa ile tutmanın yolunu bulacaklar, tüm kirli işlerini bu paravan gurupçuklara yaptırtacaklardı... Legalite de yeralan “sol” etiketli birçok pislik te bu tezgaha yardımcı olacaktı...

 

Dünyanın neresinde bir komünist 13 yaşında bir kız çocuğunu rehin alıp ta, sözkonusu çocuk üzerinden güvenlik güçleri ile pazarlık yapmaya kalkışır? Sözkonusu hastalıklı işi yapan kişinin sosyalizm ile, komünizm ile uzaktan yakından alakasının olmadığı ortadadır... İstanbul sıkıyönetim komutanlığı, Faik Türün ekibi, bu fırsattan yararlanacak ve üç gün boyunca Türkiye tarihinin en yoğun anti-komünist propogandasını yapacaktı...

 

Olaya istemeden sürüklenmiş olduğu anlaşılan Hüseyin Cevahir orada keskin nişancı kurşunu ile öldürülür ve operasyon sırasında cansız gövdesine nefretle yüze yakın kurşun sıkılırken, operasyondaki polis şefi, kullanacaklarını bildiği asıl hastalıklı sorumlunun üzerine yatarak, onun yaşamını koruyacaktı. Hüseyin’in gövdesine nefretle yüze yakın kurşun sıkılırken, kullanılan ve kullanılacağını bildikleri kişinin yaşamı özenle korunuyordu...

 

Aynı görüşmemiz sırasında, yaşamı korunmuş ve sonra da kaçırılmış olan kişinin kendisine, bu olayı, çocuk rehin alma olayını da soracaktım... Deniz Gezmiş’in arkadaşları, İstanbul’da, fidye alabilme düşüncesi ile, Duman soyadlı çok zengin bir psikoloğun oğlunu kaçırmış ve sonrada bırakmış olduklarında, Parti ve Cephe işi henüz ilanedilmemişti... Yirmi gün önceden “Dur, birşey yapma, oturup konuşalım!”, dememize karşın, polisin gözyumması ile Elrom’u kaçırmış olan kişinin, kaçırmanın ardından bizlere yollamış olduğu ve dağıtmadığımız bildiride, Deniz Gezmiş’e duymuş olduğu nefretle, “Bizlerin çocuk kaçırmak gibi kriminal olaylarla bağı yoktur, olamaz!”, cümlesi vardı...

 

(Deniz Gezmişten neden bu ölçüde nefret ettiğini ileride anlatacağım ama, şukadarını söyleyeyim ki, denizin elinden o kişiyi ben ve Münir kurtarmıştık. Diğer yandan, günümüzde internette yayılmakta olan ve ekstrem bir gurubun imzasını taşıyan parti-cephe deklerasyonları uydurmadır, sonradan üretimiş sahte bildirilerdir. Bu nedenle, onların içlerinde, sözkonusu çocuk kaçırmakla ilgili nefret içerikli cümle yoktur. Terörün sürmesini isteyen güçler, o zamanki gerçek bildiriyi değiştirip biraz rasyonalize ederek yeniden piyasaya sürmüşlerdir anlaşılan...)

 

Elrom’u öldürmüş olan kişi, böyle bir soruyu, çocuk rehin alma işi ile ilgili soruyu bekliyor olmalı ki, cebinden, bir gazete küpürü, günlük gazetelerin birinden kesilmiş bir fotoğraf karesi çıkartarak, histerik bir savunma gösterisine girişecekti... 

 

O kişinin, Sibel Erkan’ın rehin alarak üç gün boyunca müthiş bir anti-komünist propogandaya neden olmuş kişinin cebinden çıkarttığı fotoğraf, Filipinler’de yaşanmış bir olayı yansıtmaktaydı... Sözkonusu fotoğraf  karesinde, kriminal bir serseri, küçük bir kız çocuğunun kafasına kocaman 45’lik bir tabanca dayamıştı ve böylece kendisini kurtarmaya çalışmaktaydı... O, Sibel’i rehin almış olan kişi, işte bu fotoğrafı göstererek, “Bak bak, dünyanın heryerinde gerillalar aynı işi yapıyorlar!”, diye bağırmaya başlayacaktı... Denecek birşey yoktu; karşımda, hızlı kariyer hesapları sonucu bazı darbecilerle işbirliği yapmış birisinin ötesinde, aynızamanda akıl ve ruh sağlığını yitirmiş birisi de vardı. Zaten sözkonusu kişi gerçekten sağlıklı biri olsa, bu ölçüde büyük bir kötülüğün taşıyıcısı rolünü üstlenmezdi...

 

İnternette tesadüfen rastlamış olduğum bir metinde, göya Maltepe’de boş bir evde kalırlarken çatışmaya girmişler de, kaçarken Sibel’in olduğu daireye dalmışlar vs. gibi bazı mavallar yazıli idi. Kelime kelime böyle olmasa bile, okumuş olduğum, bu anlamda bir yazı idi...

 

Bir kez, Maltepe’de kaldıkları daire, öyle tesadüfen bulunmuş boş, metruk bir yer değildi. Elrom’u öldürmüş olan kişinin aramıza sokmuş olduğu arkadaşının, askerliğini Genelkurmay’da Faik Türün’ün emrinde NATO konuşmalarını dinleyip deşifre etmiş olan kişinin -o sırada kullanılmayan- dayalı döşeli apartman dairesi idi bu. Aynı kişinin eşi, Faik Türün’ün emrinde Genelkurmay’da askerliğini yapmış olan kişinin eşi, onlar orada saklanırlarken apartmana gelip gitmekte idi. Zaten onları oraya götüren ve anahtar ile kapıyı açan da aynı kadındı... Elrom cinayetinde kullanılmış olan 6.35 mm’lik Lama marka tabancayı Beşiktaş-Üsküdar arasında denize atmış olduğunu söyleyen de aynı kadındı. Bu ifadesine karşın herhangi araştırma yapılmadan, cinayet silahının neden ona teslim edildiği ve bir yere yollanıp yollanmadığı sorulmadan kısa sürede kurtarılmış olan bu kadının garip bağları açıkça hissedilmekte idi... Gerçekte bu kadının açık olarak ne politika ile ve ne de bizlerle bir bağı vardı, ama Elrom’u öldüren kişi tarafından sonderece güvenilir bulunmuş olmalıydı. Yoksa insan işlediği bir cinayetin, hem de politik olarak önemli bir cinayetin silahını böyle birisine verip yollar mı idi? Esrarengiz birsürü iş vardı ve olay kapatılacaktı...

 

Anahtarla girmiş oldukları ve kaldıkları bu evde fazla gürültü yaptıkları için, komşular tedirgin olmuşlar ve mahalle bekçisini haberdar etmişlerdi. Bekçi kapılarını çalınca, Elrom’u öldürmüş olan kişi, telaşa kapılmış ve adama ateş etmişti. Ondan sonra da kaçmaya başlamışlardı... Aslında, sözkonusu kişiyi kullananlar, onun yakalanmasını istemiyorlardı. Elrom’un kaçırılacağını bildikleri halde engellememişlerdi. Elrom’un tutulduğu evi bildikleri ve dinledikleri halde, başkonsolosuı kurtarmaya çalışmadıkları gibi, cinayeti işleyenin o evden kaçmasına da gözyummuşlardı. Elrom cinayetinden sonra kaçanların kaldıkları eve operasyon olacağını bir telefonla bildirip oradan çıkmalarını da sağlamışlardı. Çünkü, sözkonusu katilin kullanılma süresi henüz dolmamıştı ve terörün sürmesini istemekteydiler... Fakat artık bu son yerde, komşular ve bekçi işe karışınca, bekçi silahla yaralanıp ortalık velveleye verilince, operasyon yapmak zorunda kalmışlardı... Bu kez de sözkonusu kişiyi sağ alacaklar ve yeniden kaçmasını sağladıktan sonra, artık kullanılacak bir durumu kalmayınca, sonunu getireceklerdi... Aslında oradan da kurtulmaya çalışmıştı ama, uzun hikaye ve bu olay başka birilerini de yakabilir...

 

Bu işlere kimler tarafından nasıl bulaştırılmış olduğunu bilmememe karşın, süreç içinde ajanprovokatör olduğunu kesinlikle tesbit ettiğim va aslında pratikte işleri götüren birkaç ajandan biri olan bir tipin toplantımızda kalmasını O kişi, Elrom’u öldürmüş olan kişi istemişti (Feyizoğlu’na kısaca ve aslında eksik olarak yazmış olduklarımda, bu kişiden hiç sözetmeyecektim. O’da, “bir kişi daha varmış” diye israrla soracaktı. Evet vardı ama, tanımadığım birine o kişinin ajan olduğunu anlatamazdım ve o nedenle adından hiç sözetmeyecektim...)... Ajanprovokatörlüğünü kesinlikle tesbit etmiş olduğum kişi hakkında biraz araştırma yapınca, bir azınlıktan gelen bu kişinin daha küçük bir çocukken Gölcük Çırak Okulu’nda satın alınıp örgütlenmiş olduğunu tesbit edecektim. Bu ajanprovokatör, herhangi akrabalık ilişkisi olmamasına karşın, Elrom’un katili ile askeri hapishane de rahatlıkla görüşüyor ve laf taşıyordu... Sözde “kaçış” olayı da bu kişi ve daha birçok görevli tarafından çok önceden biliniyordu... Sözkonusu kişinin ajan-provokatör olduğunu O’da (Elrom’un katili de) bildiği için olmalı, güvendiği ajanın toplantımızda bulunmasını, yanında kalmasını istemişti. Çünkü, yapmış oldukları nedeniyle çekiniyor olmalıydı ve ajan olduğunu bildiği bu kişiye güveniyordu ancak...

 

Kendisine “kontragerilla” adını vermiş olanların merkezinde, sorgucu rolündeki kişi, sözkonusu buluşmayı ayrıntısı ile bildiğini gösterecek ve kışkırtıcı bir üslupla, “silahları önünüze koyarak konuşmuşsunuz”, diyecekti... Ozaman aklıma gelecekti... Ne bizlerin, ve ne de Ziya Yılmaz’ın ve Ulaş Bardakçı’nın önlerinde silah vardı. O kişi, Elrom’un katili olan kişi hariç kimsenin önünde silah yoktu. Elrom’u öldürmüş olan kişi, önüne, benim yollamış olduklarımdan biri olan 9 mm’lk Star marka tabancayı koymuştu ve arada eliyle silahı yerde çeviriyordu... Bizlere yönelik ihaneti nedeniyle kendisini güvenlikte hissetmiyor olmalıydı... Ayrıca o ev, daha doğrusu villa, dinleniyor olmalıydı. Çünkü, adını vermeden sözettiğim ajan, ve o ajanın yakın arkadaşı durumundaki diğer görevli, tüm işleri çevirenlerden biri olan ve duruşmalar sırasında “deli” numarası yapacak olan kişi, “alarm döşetiyoruz” yalanı ile sözkonusu villaya, emekli bir generalin damadına veya gelinine ait villaya dinleme tertibatı döşetmişlerdi... Aynı kişi, duruşmalarda “deli” numarası yapmış olan kişi, koskoca İstanbul’da, Maltepe’den “kaçanlar” ile göya tesadüfen karşılaşmış ve onları aracına alarak saklanacakları yere getirmişti. İstanbul gibi bir merkezde, kaçıştan hemen sonra, böyle tesadüfi bir karşılaşma olanaksızdı...

 

Çıkacağız diye bize bildirdikleri üç gün içinde, yine onların söyledikleri bir yerde, Zırhlı Tugay’ın içinde onları beklemiştik ama, gelen giden olmamıştı... Hatta bizzat ben gidip bekleyecektim ama, Münir bunu engelleyecekti. Bu kez bir öğrenci ve bir de işçi arkadaşı ellerine silah verip o söylenen yere yollayacaktık. Aslında, farkedilecek olsalar, verdiğimiz silahların onlara bir faydası olmazdı ve ben başlarına birşey gelecek diye çok korkacaktım...

 

Bizlere verdikleri tarihte buluşma yerine gelmeyenler, göya tesadüfen o tiple karşılaşıp hazırlanan villaya götürülmüşlerdi. “Alarm” yalanı ile dinleme aygıtının döşenmiş olduğu o villaya götürülmüşlerdi... Duruşmalar sırasında “deli” numarası yapan sözkonusu kişinin, geceyarısı, İstanbul’da, onlara “tesadüfen” rastlamış olması masalına herhalde kargalar bile gülerdi. Buna karşın o günlerde biz, halen kendi kendimizi aldatmayı sürdürdüğümüz için, bu masala inanacaktık... Aslında bizlerle yine dalga geçmişlerdi, gerçekte banbaşka ilişkileri vardı... İyi saatte olsunlar, terörü sürdürmek isteyenler, onlara yardımcı oluyorlardı anlaşılan... Saf Cihan’ın ve diğer bazılarının bu tezgahtan haberdar olduklarına inanmıyorum... Duruşmalarda “deli” numarası yapmış olan bu kişinin artık çok zengin biri olduğunu öğrendim. Anlaşılan ödüllendirilmişti... Diğeri de, alakası olmadığı halde toplantıda kalması istenen ajanprovokatör de ödüllendirilecek, önemli ihalelerden taşeronluklar alarak yüklü bir kasaya kavuşacaktı...

 

“İyi saatte olsunlar, terörü sürdürmek isteyenler, onlara, Zırhlı Tugay’ın ortasından kaçırılmış olanlara yardımcı oluyorlardı anlaşılan.”, cümlesi, fazla bile... İleride iki yıl kadar kalacağım İkinci Zırhlı Tugay’ın ortasındaki Maltepe Askeri Cezaevi’nde, tuvalette gaz çıkartılsa, müdürün haberi oluyordu. Cezaevi müdürü yarbay, bir davadan yargılanmakta olanları, bu tuvalet işi konusunda uyarmıştı ve olay şaka konusu olmuştu... Ayrıca, bana yönelik, daha doğrusu demokratik süreçlere yönelik provokasyon’da baş rolü üstlenmiş tank üsteğmeni üniformalı Mehmed Ali Özkan ile tank başçavuşu üniformalı Mustafa Yetiş’in bizzat Genelkurmay’dan yollanmış olduklarını öğrenecektim. Kısacası, o cezaevindeki görevliler, özellikle alt görevliler, seçilmiş kişilerdi, askeri istihbarata bağlı idiler...

 

Böyle bir cezaevinden “kaçış” olayını onlarca kişi önceden biliyorlardı ve bunlardan birkaçının ajan olduğunu kesinlikle tesbit edecektim... En azından cezaevi içindeki bazı teğmenler işten haberdar idiler... Biraz araştırılsa, bunların bizzat Genelkurmay’dan yollanmış personel oldukları açığa çıkabilir... Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, kaçış hikayesi çıktığında, Merzifon üssünde görevli olan hava-yer yüzbaşısı Orhan Savaşcı İstanbul’a bir kursa yollanmıştı. Sanki olaya yardımcı olması için, “bir kurs” bahanesi ile özel olarak İstanbul’a yollanmıştı. Bu durum beni sonderece işkillendirmiş, tedirgin etmişti. Savaşçı’ya, “Senin bu günlerde İstanbul’a yollanmış olmanda bir gariplik yokmu?”, diye soracaktım. O’da, kendinden olağanüstü emin pozlarda, “Yok yavv, bunlar ahmak, aptal(!)”, diye bir yanıt verecekti. İleride, hapisten kaçırılmalarının ardından, terörü durdurma düşüncesiyle Orhan Savaşcı ile konuştuğumda, O’na, “Sıkıyönetim ilanedildiği gün, sizlere, olanların yanlış olduğunu ayrıntıları ile anlatmıştım ve siz de bunu kabuletmiştiniz!” dediğimde, yine aynı kendinden emin havası ile, “Biz seninle dalga geçmiştik; biz bildiğimiz yolda gideriz!”, biçiminde bir yanıt verecekti. O, “küçük dağları ben yarattım” havasında, kendinden olağanüstü emin havada, arkasını dalgalandırarak çıkıp gidecekti...

 

O, Savaşcı, , “Yok yavv, bunlar ahmak, aptal(!)”, deken, benden birşeyleri gizlemek için mi böyle konuşuyordu, yoksa askeri istihbaratın tepesindekileri gerçekten “aptal”mı sanıyordu? Kesin bilemem ama, sanırım O, kendi dışındakileri gerçekten ahmak sanmaktaydı... Savaşçı eğer onları gerçekten “aptal” sanmışsa, kimlerin süzme aptal oldukları kısa süre sonra anlaşılacaktı... Tam “hapisten kaçış” hikayesi yayılırken Orhan Savaşçı’yı İstanbul’a yollayanlar, ya Genelkurmay personel dairesinden, ya da Hava Kuvvetleri personel dairesinden, tepelerden birileri, general düzeyinde birileri olmalıydı... İleride bana, “Asıl başkaları vardı ama, herşeyi Batur puştunun sırtına yükledim!”, derken, kastettikleri bu kişiler mi idi acaba?, yoksa daha başkaları da varmıydı?, öğrenemeyecektim...

 

Peki ya biz, Münir ve ben, herşeye karşı olmamıza karşın, terörü durdurmuş olmamıza karşın, neden hala -Elrom’un katili olan- o kişiye yardımcı olmaya çalışıyor, neden kaçmıyor veya kendi yolumuza gitmiyorduk?.. Bu durumun akıllıca olduğu söylenemez şüphesiz... Kendi adıma konuşacak olursam, henüz çemberin içinde olduğumuzu anlamamış olmamızla; “komünist partisi kuruyoruz” illizyonunun sürmekte olması ile; çevremizdekilere ve topluma karşı duyduğumuz derin sorumluluk duygusu ile; ve yine sanırım ahmaklara özgü biçimde -Türkiye’nin emekci halkının kurtuluş mücadelesinde- kendimizi olduğumuzdan fazla önemsememiz ile ilintili idi bu durumumuz. Şahsen ben, Kazancakis’in İsa’sı gibi tüm insanlığın günahlarını omuzlarıma almaya hazırdım, böyle hissetmekteydim... Zaten, bu kendini olduğundan fazla önemseme duygusu nedeniyle, duruşmalar sırasında, kendimi yakarak bu pisliği de yakıp kül edebileceğimi sanmıştım... Beni idama taşıyacak biçimde kendime ait olmayan sorumlulukları da yüklenirken, hiç te öyle olmadığım halde, “Ajanprovokatör durumuna düştüm; işçi sınıfı bizi yargılayacaktır!”, diye bağıracaktım...

 

Tamamen karşı olmamıza ve durdurmuş olduğumuz terörün yeniden başlatılmasını engelleme çabasına girmiş olmamıza rağmen, kaçanlara, özellikle o Elrom’u öldürmüş olan kişiye hertürlü yardımı yapmıştık. O ise, bazı tanıdıklarına, “Bizlere yardım etmediler, bizleri sokakta bıraktılar, bunlar “Attila Sarp’tan da kötüler; Dr. Hikmetci olmuşlar vs.”, gibisinden mektuplar yolluyor, aleyhimize kışkırtmalar yapıyordu. Derdi ne ise, Attila Sarp’a ve Dr. Hikmet’e nefret kusuyordu... Yollamış olduğu bu karalama notları “yakalansınlar, polisin eline geçip basına yansısınlar” düşüncesi ile olmalı, hepsini çift nüsha yapıyor, nüshalardan birini terkettiği evlerde bırakıyordu... Bu durumu Münir öğrenecekti...

 

Münir, yanındaki otuz- kırk bin lirayı onlara yollamış olduğu gibi, bende mermileri ile birlikte on adet tabanca yollamıştım- nerede ise tüm paramızı onlara yollamış olduğunu Münir anlatmıştı ve ben de bu durumu onaylamıştım... Yollamış olduğum silahlardan beş tanesi 7.65 mm’lik mermi atan Browning marka tabancalardı. Dört tanesi 9 mm’lik Parabellum mermi atan silahlar ve bir tanesi de 11.43 mm’lik mermi atan çok etkili özel bir komando silahı, Springfield üretimi özel bir silahtı... Aleyhime olduğu halde, bu yaptıklarımı duruşmalar sırasında da söyleyecektim... Aslında onlara, kalacakları bir yer, bir soğan deposu da hazırlamıştık ama, Elrom’u öldürmüş olan kişi villa da kalmayı yeğleyecekti. Emekli bir generalin çocuklarına ait bu villayı ayarlamış olanların “kontragerilla” denen yapı ile bağlantılı olduklarını ve villanın dinlendiğini ileride kesinlikle anlayacaktım... Bu tipler, sözkonusu villaya, “alarm tertibatı” adı altından dinleme sistemi döşetmişlerdi. Bunu sonradan farkedecektim...

 

Yeri gelmişken hemen söyleyeyim... Elrom’u kimin öldürmüş olduğunu gerçekte herkes bildiği ve ilk ifadesinde katilin kendisi de cinayetini itiraf etmiş olduğu halde, hapisten kaçırılmalarının ardından gerçekleşen tek karşılaşmamız sırasında, yine de bu trajik olayı katile soracaktım... “Elrom’u İlyas Aydın’mı öldürdü?”, diye soracaktım. Yanıtı, “Hayır O öldürmedi!”, olacaktı. “Peki neden O’nun adını verdin, ajan mı demek istedin?”, diye yeniden soracaktım. Bu kez O, açıkça, “Hayır ajan demek istemedim!”, diyecekti. “Peki ozaman neden O?”, diye israrla sorunca, “Yurtdışına çıktı sanıyordum(!)”, diye bir yalan uyduracaktı...

 

Adı “İsrail Başkonsolosu Elrom’u öldürmüş”e çıkartılmış biri yurt dışına çıkmış olsa ne farkederdi ki... Ellerine düşmüş olduğu Tağmaç-Türün cuntası ile anlaşarak cinayetini İlyas Aydın’ın üzerine yıkmış olan sözkonusu hastalıklı yalancı, iftiracı tip, yanıt olarak, “Hayır ajan demek istemedim!”, demesine karşın, sonradan duyduğuma göre, kendi pisliklerini örtme kaygusu ile, “İlyas’ın ajan olduğunu” yazan bir not hazırlayıp yollamış ve zavallı adamın işkence görerek vahşice öldürülmesine neden olmuştu...

 

Sorularımı sürdürecektim... “Peki, ya İlyas Aydın yakalansa idi, ne yapacaktın?”, tarzındaki sorum karşısında O, hiç düşünmeden, “ifade değiştirecektim”, yanıtını verecekti... “İfade değiştirecek imiş!”, sanki bu bir oyun, sanki yaz-boz tahtası... Aslında bu çok taraflı kişi, bizlerle dalga geçiyordu... Henüz tezgahı, asıl tezgahı anlayamamış olduğum için, “Peki, ya İlyas Aydın yakalansa idi, ne yapacaktın?”,  gibisinden saçma bir sual sormuştum. İlyas’ın yakalanmayacağı, yokedileceği belliydi. İlyas’ın yakalanması ve mahkeme karşısına çıkartılması demek, tezgahın, kirli oyunun bozulması anlamına gelirdi. İlyas, ne olursa olsun, kendisini koruma refleksi ile gerçeği söyleyecek, Elrom cinayeti ile bir bağı olmadığını ifade edecekti. Bu da, Türün-Tağmaç- Sunay- Demirel dörtlüsünden oluşan cuntanın tezgahının bozulması anlamına geleceği gibi, diğer entrikaların çözülmesi için adım atılmasına da yardımcı olacaktı...

 

Elrom’un katilinin söylemiş olduğu yalanların resmigeçit yaptığı duruşma olurken, aynı kişi, Elrom’u öldürmüş olan kişi, mahkemede, ad ad on kişilik bir “genel yönetim kurulu” listesi verecekti. Gerçekte henüz oluşmamış, sadece düşünülmüş “genel yönetim kurulu” içinde adları sayılanlar arasından üç kişi, o sırada, devletin güvenlik güçlerinin ellerinde idi. Ve bunlar mahkemeye çıkartılmayacaklardı. Çünkü tezgah bozulabilirdi...

 

Örneğin, adı merkez komitesinde geçen Münir Aktolga, kendi açtırmış olduğu manav dükkanında yakalanmış ve Ankara’da “Yıldırım Bölge” denen yere konmuştu... Aktolga, mahkeme karşısına çıkartılması yerine, sadece bir telle çevrili, nerede ise açık ve nöbetçisiz havalandırmaya bırakılarak kaçması sağlanmıştı. Çünkü O, mahkemeye çıkartılsa, yalana ortak olmayacak, oyunun bozulmasına neden olacaktı... “Genel yönetim kurulu” denen şeyle herhangi bir alakası olmamasına ve ayrıca bizlelerle de özel bir yakınlığı olmamasına karşın, arkadaş istemine uyarak şöför Mesut Erdinç’in tutulduğu apartman dairesinde birkaç saat beklemiş olan Dil Tarih Coğrafya Fakültesi öğrencisi Hüseyin’in adı “genel yönetim kurulu” denen şey içinde sayılmıştı. Mahkemede, Elrom’un katili tarafından, “genel yönetim kurulu üyesi” olarak tanıtılan Dil Tarih Coğrafya Fakültesi öğrencisi Hüseyin, bu yalan ifadeler verildiği sırada, tutuklu idi ve duruşmalara dahil edilmeyecekti. Çünkü, dahil edilse, yalanı açığa çıkartırdı... “Genel yönetim kurulu” üyesi olarak adları sayılanlardan bir diğeri, uzun boyu nedeniyle “Deniz Gezmiş sanılması” için Elrom’un katili olacak kişi tarafından ilk banka soygununa sürüklenmiş olmanın ötesinde bir işi ve yönetim denen şeyle bir alakası olmayan Hüdai Arıkan idi. Sözkonusu insan, ileride, Kızıldere denen yere sürüklenip pisi pisine öldürtülecekti...

 

İzmir’de tutuklu olduğu halde duruşmalara dahil edilmeyen başka bir kişi daha vardı ama, Türün- Tağmaç -Demirel teşkilatından olduğu ve yaşamakta olduğu için onun adını vermeyeceğim. Bu kişi, yedek subay olarak Genelkurmay’da NATO dinlemesinde çalışan kişiden başkası değildi. Elrom cinayetinde kullanılmış olan silahı “Beşiktaş- Üsküdar arasında denize attım”, diyen kadının kocası idi bu kişi... Elrom’un katili olan karakter, Maltepe’de bu kişinin evinde saklanırlarken bekçiye ateş edip kaçmış ve 13 yaşında bir kızı rehin alıp pazarlığa kalkışmıştı... Elrom’un katili olan kişi dışında, bu sözünü ettiğim kişi de, “Şöför Mesut Erdinç çinayeti kapatılmıştır; sakın açık vermeyin!”, diye haber yollamıştı. “Mesut Erdinç cinayetinin kapatılmış olduğunu bilenler”, Elrom’un katili ile askerliğini Türün’ün emrinde Genelkurmay’da NATO dinlemesinde yapmış olan kişi idi. Yani bu ikisi, aynı merkezle bağlantı halinde idiler... Amacım insanlardan intikam almak değil, yaşanmış olan pisliğe açıklık getirmek olduğu için, isim vermiyorum... Önemli olan, tezgahı anlamak... Aslında, Türkiye toplumu, demokrasi düşmanı kriminal bir çetenin eline düşmüştü...

 

Bir başka garip hastalıklı tip te, gazeteci ve yazar Ömer Polat’a, övünerek, İlyas Aydın’ı nasıl ödürdüğünü anlatacaktı (Kasım 1982 tarihli haftalık Dev-Yol yayınlarını tarayın)... Aynı tip, “MİT ajanını” ilanedilmiş olan İlyas Aydın’ı öldürdüğünü övünerek anlatan tip, daha sonra, Türkiye’ye girecek, yakalanacak, biraz yattıktan sonra çıkacak, Avrupa’da “devrimciliğini”, “Marksist teorisyenliğini” sürdürecekti. O kişi halen Türkiye vatandaşı olduğu için, sanırım, ülkesine girip çıkmayı sürdürmektedir. Sözkonusu varlıklı kişinin Türkiye’de bulunan toprakları, malı-mülkü duruyor olmalıdır...

 

İlyas ne biçim “MİT ajanı” ise, hakkını arayan, cinayetin üzerine giden kimse olmayacaktı. İlyas Aydın’ın öldürülmesi ve yalanın sürmesi, anlaşılan, olayı tezgahlayanların, MİT’i yönlendirenlerin işine geliyordu. Onlar, kitlelerden kopuk terörü kemikleştirmek isteyenler, pisliğin, yalanların açığa çıkmasını istemedikleri için, İlyas’ın haince öldürülmesine onay vermiş, bunu istemiş olmalıydılar... Övünerek İlyas’ı  öldürmüş olduğunu anlatan kendinden menkul “devrimci” kişi, anlatısının bir yerinde, İlyas’ın, “Bravo, benim ajan olduğumu anladınız ya, sizlerin devrim yapacağına inandım(!)”, dediğini nakletmekteydi. İlyas, anlaşılan kara mizah, ironi yapmış olmalı idi ama, katil de bunu anlayacak beyin ve ruh yoktu...

 

İlyas Aydın gerçekten MİT’in birtakım sırlarını bilen ve harcanmakta olduğunu hisseden bir ajan olsa idi, içinde MOSSAD ajanlarının kaynadığı Filistin örgütlerinden birine değil, doğrudan doğruya bir devlet servisine, NATO dışındaki bir ülkenin devlet servisine sığınırdı. Ayrıca, İlyas gerçekten MİT ajanı olsa idi, MİT veya askeri istihbarat, O’nu başıboş bırakmazdı herhalde. Öldürülecekse de kendileri öldürürlerdi. Belki de kendileri öldürmüştü ya... Ya da onlar, gizli servisi yönetenler, birçok ajanlarına ve ispiyonlarına yaptırtıkları gibi sözkonusu kişiyi, İlyas’ı birsüre içeride tutup üzerindeki şüheleri “temizledikten” sonra kurtarırlardı. Ardından da, birçok ajanlarına yapmış oldukları gibi bir biçimde, onu ödüllendirirlerdi. Bunların hepsinden öte onlar, kendi adamlarını, “Elrom’un katili” olarak tanıtmazlar, gerçek katile bir başka kişi ile ilgili yalanlar hazırlatırlardı. Fakat anlaşılan, arkadaşlık adına bu pisliğe bulaşmış olduğu ve Hava Kuvvetleri Komutanı Batur’un emrinde olduğu için, İlyas hakkında idam hükmü çoktan kesilmişti... Aslında bir tek kez karşılaşmış olduğum İlyas, yaşanmakta olanlardan tedirgindi, bir ajanprovokatör gibi kışkırtıcı tarzda konuşmuyordu. Geleceğim...

 

Diğer yandan, Orhan Savaşçı’nın sağ kolu konumundaki biri, Kütahya Hava Üssü’nden bir hava-yer üsteğmeni, kolayca raporlar alıp pratikte tüm işleri çeviren kişi, şöför Mesut Erdinç cinayetinin sorumlusu olan kişi, Gökseni olayından beri ispiyon olduğu anlaşılan kişi, kendisini, “ben silahlı kuvvetlerin içinde proleteryanın ajanıyım” diye tanıtan bu kişi, basbayağı “kontragerilla” denen Özel Harb Dairesi’nin adamı idi ve ben bunu kesinlikle anlamıştım... O hava-yer üsteğmeninin “Ben yaptım” diye getirmiş olduğu savunma el bombalarının patlatıcı fünyelerini söküp bombaların içlerini kontrol ettiğimde, TNT veya benzeri bir patlayıcı olmadığını keşfetmiştim. Daha başka birçok şey de vardı... Kısaca geleceğim... Elrom’u öldüreni son durağına dek götürenler arasında da aynı ajanprovokatör vardı... Fakat o, bu işinde, ajanlık işinde yalnız değildi...

 

Tüm pisliklerine ve cinayetine karşın sözkonusu kişiyi, şöför Mesut Erdinç’in katilini, işlerin çoğunu organize etmiş olan bu kişiyi, kısa bir süre yatırıp kurtaracaklardı... Selimiye’de birara yanımıza yerleştirilen sözkonusu kişiye, “Neden kaçmadın, tutuklanmanı neden bekledin?”, diye soracaktım. Yanıtı, “Nereye kaçabilirdim ki?”, olacaktı. “Sen kendine proleteryanın ajanı diyordun, Sovyetler Birliği’ne, sosyalist bir ülkeye kaçabilirdin!”, deyince... Gözleri kocaman açılacak ve “Okadar şey biliyorum!, hiç oralara gidilir mi?”, cümlesi ağzından spontane olarak dökülecekti. “Okadar şey biliyor”muş... Neler bildiği belliydi. En azından provokasyonların, entrikaların gerisinde kimlerin olduklarını, asıl bağlı olduğu odağı biliyordu... Birsüre sonra, yapmış olduğu hatayı farkedecek ve koğuşunu hemen değiştirecekti... Aslında O’na yapacak birşeyim yoktu ama, herşey ortada idi... İlyas Aydın’ın bu tiplerle ne alakası var?

 

Elrom’un katili tarafından, “Olayın kapatıldığı, olaydan bahsetmemem gerektiği” söylenmiş olduğu için, Mesut Erdinç cinayetinden özellikle sözedecektim... Olayları benden iyi bildiği anlaşılan (bilmemesi olanaksız, çünkü asıl işleri çevirenler kendi adamları) ve kendisini “albay” olarak tanıtan sorgucu rolündeki kişi, aslında, benim ve Münir’in birlikte yazmış olduğu teröre karşı kitabımızı görmemezliğe gelecek ve bizleri 146/1 maddesinden mahkum ettirmeye yarıyacak birkaç ifadenin dışında herhangi bir gerçeği araştırmayacaktı. Aynı sorgucu rolündeki kişi, tamamen ayrı olduğumuzu bildiği halde, bizleri, Elrom’u öldürmüş olan kişi ile bütünleştirmeye çalışmaktaydı... Ben, -sorulmadan ve kasıtlı olarak- Mesut Erdinç’ten sözedince, sözkonusu sorgucu sapsarı olacak, ifadeyi almak istemeyecekti. “Senin içinde şunu diyorlar” vs. diyerek, beni korkutmaya çalışacaktı. Fakat ben israrlı olunca, söylemiş olduğum bir-iki cümleyi zapta geçirmek zorunda kalacaktı...

 

Savcı Naci Gür, sorgusu sırasında, bana bazı sözcükleri yazdırmaya başlayacaktı. Yazım bitince, vaktiyle, bir seneden fazla süre önce, Orhan Savaşcı’nın apartman dairesinde yazmış olduğum alışveriş listelerini, küçük kağıt parçalarına yazılı listeleri karşıma çıkartacaktı. Alışverişe giden subaylara, zaman zaman, burun damlası, aspirin ve daha birçok ıvır-zıvır ısmarlamış ve içinde istemlerimin olduğu listeleri ellerine vermiştim... Naci Gür, bu listelerin, “Mesut Erdinç’in ölü bulunduğu apartman dairesinde elegeçirilmiş olduğu” yalanını söyleyecekti. Bana yazdırmış olduğu sözcüklerin bu listedekilerle karşılaştırılmak üzere uzmanlara yollanacağını ifade edecekti. Kısacası tehdit edilmekte idim; Mesut Erdinç işinin üzerine gidersem, cinayeti bana yükleyebilecekleri imasını yapmakta idiler. Adil bir yargı organının değil, korkunç bir kriminal çetenin elinde idim...

 

Mesut Erdinç’in ölü bulunmuş olduğu apartman dairesini görmemiş olduğum gibi, nerede olduğunu bile bilmiyordum. Duyduğuma göre daireyi, ajan olduğunu belirtmiş olduğum kişi, Savaşcı’nın sağ kolu rolündeki kişi, Kütahya üssünden hava-yer üsteğmeni olan kişi, -artık yaşamayan- bir kız arkadaşla birlikte kiralamıştı... Bana sonradan anlatılmış olanlara göre, Elrom’u öldürmüş olan kişinin deli saçması soygun planına uygun olarak, bir taksi kiralanmıştı ve şöför sözkonusu apartmanın önüne sürdürtülmüştü. Apartmanın önüne gelen şöförden, valizleri içeriye taşıması istenmişti. Dendiğine göre, valizlerin içinde taş-topraktan başka birşey yoktu... Ağır valizlerle şöför içeriye girince, üzerine çökülmüş ve arabasının anahtarları alınmıştı...

 

Yine orada bulunanların sonradan anlattıklarına göre, eve girdiği sırada sözkonusu hava-yer üsteğmenini gören şöför, birden çılgına dönmüştü. Muhtemelen şöför, Mesut Erdinç, üsteğmeni biryerlerden, belki de bir istihbarat kursundan tanıyordu... Daha sonra bir gazeteciden, sözkonusu şöförün, Demirel’in içişleri bakanının eroinman oğlunun yakın arkadaşı olduğunu öğrenecektim. Yani şöför de istihbarata çalışan birisi idi ve İçişleri Bakanı’nın oğlunun sırlarına vakıftı. Bir taksi çevirirken tesadüfün ancak bukadarı olabilirdi...

 

Karmakarışık ilişkiler sözkonusu idi ve tesadüfen yoldan böyle bir şöför, evi kiralamış olan üsteğmeni biryerlerden tanıyan bir şöför çevrilmişti... Zaten, sıradan banka soygunu için bukadar saçma karmaşık bir planı, paronoid bir beyin yapabilirdi ancak. Sözkonusu planı yapmış olanın, yani Elrom’un katilinin amacası, Elrom’un katilinin “elinde büyüdüm” dediği kiş, paranoid şizofreni teşhisi ile defalarca Bakırköy akıl hastahanesine yatırılmış birisiydi... Bir banka soygunu için daire kiralayıp oraya taksi getirmek, taksi şöförünü o dairede etkisiz hale getirip arabanın anahtarlarını almak, soygundan hemen önce başka yönde bir benzin istasyonunun bonbalanmasını istemek vs., başlı başına olabilecek en ahmakça zırdeli işi bir plandı ve geride birsürü iz bırakılmasına neden olan bir plandı... Basit bir banka soygunu için böylesi saçma, karmaşık, alabildiğine çok kişinin bulaştırıldığı ve geride tonla iz bırakacak bir plan yapmak, paranoid bir beyne özgü olabilirdi ancak... Zaten o soygun da, Elrom’un katili olacak kişinin şüpheleri nedeniyle yapılamıyacaktı. Sonuçta, şöför Mesut Erdinç vahşice öldürülecekti ve iki küçük çocuğun elleri kopacaktı. Herşey kabus gibiydi...

 

Tanındığını gören hava yer üsteğmen, adamı, -sonradan basından, Murat Bardakçı’nın bir yazısından öğrendiğim üzere- “domuz bağı” denen usulle bağlamıştı... Bu tip bağlamayı bizler duymamıştık bile. Böyle bir işi, ancak, özel kontragerilla eğitimi almış olanlar bilebilirlerdi... Olay sırasında orada bulunanların anlattıklarına göre, şöför, hava yer üsteğmeni tarafından banyo küvetine diz çöktürülmüştü. Kurbanın boynuna bir ilmik geçirildikten sonra, ilmiğin ucu arkadan el bileklerine bağlanmıştı. İp oradan, el bileklerinden gergin biçimde uzatılarak, dizüstü çöktürülmüş adamın arkasında kalan ayak bileklerine düğümlenmişti. Küvete diz çöktürülmüş olan kurban, kurtulmaya, hareket etmeye çalışacak olursa, gergin ip boynundaki ilmiği sıkacak, kurbanın ölümüne neden olacaktı... Kurban, o iki büklüm pozisyonda kıpırdıyamazdı bile... Korkunç, kabus gibi bir durum...

 

Ben, sözkonusu şöförün sonradan serbest bırakıldığını sanmıştım, öyle  söylemişlerdi. Fakat birsüre sonra, bir apartman dairesinde, banyo küvetinin içinde kafası parçalanmış bir erkek cesedi bulunduğu ve maktulün kimliğinin ne olduğunu günlük gazetelerden birinde okuyacaktım. Bu ölü bulunan kişinin, hava-yer üsteğmeninin bağladığı şöför olduğu, söylenecekti. Anlaşılan, şöförü bağlamış olan, anahtarı ile sonradan o daireye girip, kurbanının kafasını sert bir cisimle parçalayıp işini tamamlamıştı... Gazetedeki haberden, veya çevremdekilerden, sözkonusu şöförün adının Mesut Erdinç olduğunu duyacaktım... Evi kiralamış olanlar bilindiği halde, polis, katili veya katilleri aramıyordu...

 

Daha sonra, ilerideki günlerde, bir gazeteci, küvette ölü bulunan şöförün içişleri bakanının eroinman oğlunun arkadaşı olduğunu vs. bana ve Münir’e anlatacaktı. Demirel karşıtı Ankara emniyet müdürü İbrahim Ural ve yine Demirel karşıtı Günaydın gazetesinden Necdet Onur gibi kişilerin dostu olan gazetecinin derdi, çinayeti, içişleri bakanının eroinman oğluna yükleyebilmekti... Anlatılanlar karşısında az kalsın küçük dilimizi yutacaktık, ama renk vermeyecektik... Sonuçta herşey, küçük bir gazete haberi ile kalacak, olay kapatılacaktı. İleride bu cinayet, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının omuzlarına yıkılmaya çalışılacaktı... İşte Elrom’un katili olan kişi, bu olaydan herhangi biryerde sözetmememi, olayın kapatıldığını söylemişti. “Kim, nasıl kapattı?”, sorumu ise yanıtsız bırakmıştı...

 

Sözkonusu şöför cinayetinden ve bir başka trajik olaydan sonra, üzüntüden, yaşamakta olduğum sarsıntıdan sonra, birçeşit sarılığa yakalanmıştım. Yakalanmış olduğum bulaşıcı olmayan sarılığın derin üzüntü ile bağı varmıydı bilemem, ama ben, o günlerde hastalığımın nedenini buna bağlamıştım... Durumumu Halit Çelenk farketmiş ve beni tanıdığı bir hekime yollamıştı. Yapılan tahlillerin sonunda, bulaşıcı olmayan birçeşit sarılık teşhisi konmuştu. Hastalığımın gerçek adı sarılık mı idi?, onu da tam bilemem, ama göz aklarımda bir sararmanın yanında, müthiş bir yorgunluk duygusu, ve halsizlik vardı... Bir yıl kadar perhiz yapacak ve hekimin yazmış olduğu ilaçları alacaktım... Münir ve diğer bazı kişiler bu durumumu bilirler...

 

Savcı Naci Gür, alışveriş listelerimin sözkonusu apartman dairesinde, Mesut Erdinç’in öldürüldüğü dairede bulunmuş olduğunu söyleyerek bana şantaj yapmakta, işin üzerine gidersem beni yakacaklarını ima etmekte idi. Hiç çekinmeden ona, “Ekspertiz raporlarına gerek yok, bu el yazıları, listelerdeki yazılar bana ait!”, diyecektim. Yazılarımı hemen tanımıştım... “Bu listeler oraya nasıl gitmişler bilemiyorum ama, ben o daireyi görmedim bile!”, diyerek sözlerimi sürdürecektim. Savcı, geri adım atmadığımı, korkmadığımı görünce, üstüme daha fazla varmayacaktı. Çünkü, olay iyice açığa çıkarsa, dallanıp budaklanabilir, onların aleyhine de dönebilir, gerçek ortaya çıkabilirdi... Mesut Erdinç’in yakınları, anası-babası varmıydı, olayı araştırdılar mı, bilemiyorum... Aynı gerçek yüzbaşı İlyas Aydın için de geçerli... Fakat, yakın arkadaşının, İlyas Aydın’ın felaketi karşısında Orhan Savaşçı’nın göstermiş olduğu duyarsızlık, beni halen şaşırtmaktadır...

 

Yazmış olduğum alışveriş listelerimin oraya nasıl gittiklerini, veya daha doğrusu, oraya hiç gitmeden askeri istihbaratın eline nasıl ulaştırılmış olduklarını hemen anlamıştım aslında... Sözkonusu listeleri, “kontragerilla” denen örgüte, veya askeri istihbarata, veya MİT’e taşıyanın, Kütahya üssünde hava-yer üsteğmeni olan kişi olduğunu hemen anlamıştım. Bu ajan, sahte raporlar alıp herşeyi örgütleyen kişiden; içinde patlayıcı olmayan el bombalarını getirmiş olan kişiden; “neden kaçmadığını” sorduğumda, “nereye kaçabileceğini, çok şey bildiğini” söyleyen kişiden; Orhan Savaşcı’nın sağ kolu rolündeki kişiden başkası olamazdı... Sözkonusu kişiye, “neden kaçmadığını” sorduktan ve yanıtımı aldıktan sonra, bana ait o listelerin, el yazılarımın, şöför Mesut Erdinç’in öldürülmüş olduğu daireye nasıl gitmiş olduklarını da soracaktım... Kızaracak ve durumu kabullenerek, “Onlar, o listeler, çöplük gibi kullanılan kumların içine atılmışlar ve ben de sözkonusu daireye gidecek valizleri bu kumlarla doldurmuş olduğum için, yanlışlıkla araya karışmışlar(!)”, biçiminde bir yanıt verecekti...

 

Sonuçta, yazmış olduğum alışveriş listelerinin o ajan aracıyla istihbarat servislerine ulaştırılmış olduğu gerçeği teyid edilmiş oluyordu. Buna karşın sözkonusu ajan, yine de bir yalan söylemişti. Çünkü, savcının bana göstermiş olduğu listeler tertemizdi, kumun içinde kalıp bozulmuş, kirlenmiş kağıtlara hiç benzemiyorlardı. Anlaşılan, sözkonusu hava-yer üsteğmeni, belki birgün işe yararlar, kullanılırlar hesabı ile bu kağıtları tertemiz olarak bağlı olduğu merkeze, bağlı olduğu servise ulaştırmıştı... Arab asıllı olduğunu sandığım Antakyalı bu kişi, günümüzde, varlıklı bir tüccar olmalı. Ödüllendirildi herhalde... O kişinin Arab veya bir başka milletten olması önemli değil ve azınlıklardan olan kişilerin hepsi de aynı değiller şüphesiz ama, gizli servisler genellikle azınlıklardan ve kriminal unsurlardan bireyleri kullanırlar. Çünkü bunlar, daha zayıftırlar, veya kendilerini daha zayıf hisseden kişilerdir, o nedenle daha kolay kullanılabilirler...

 

Hemen yeri gelmişken devam edeyim... Elrom’u öldüren kişi, yapamadığı soygundan, ve bu işle bağlantılı olarak şöför Mesut Erdinç’in öldürülmesinin ve iki çocuğun ellerinin kopmasının ardından, yanına dört-beş kişi alarak aniden İstanbul’a gidecekti. Diğerleri gibi bu da ortak alınan bir karar değildi, kararı kendisi vermişti...

 

Sözkonusu gidişten kısa süre sonra, ne olduğunu anlamak için, İstanbul’a onları ziyarete gidecektim... O kişi, İstanbul’a gitme kararını kendi başına almış olan kişi, Ankara’da birşey yapmamamız, eylem yapmamamız için bizlere yalvarmaktaydı. O sırada nedenini anlamamakla birlikte, bu talebe uyacaktık... Sonradan, birilerinin, Elrom’un katilinin gerçekte bağlı olduğu birilerinin Ankara’da eylem istemediklerini düşünecektim ve bu doğru bir düşünce idi... İleride konuya yeniden döneceğim için, ayrıntıya girmeyeyim...

 

Onlar, İstanbul’da, lüks sayılabilecek bir apartman dairesinde yaşamakta idiler. Elrom’u öldürecek olan kişi, neşesi yerinde ve biraz da hava atarak, üst katlarında İran başkonsolosunun yaşamakta olduğunu söyleyecekti. Aslında, başkonsolosun yaşamakta olduğu apartman, polis veya birileri tarafından muhtemelen gözlenirdi, ama onların umurlarında bile değildi... Aynı kişi, ya İran, ya İsrail, ya da ABD baş konsoloslarından birisini kaçırmayı düşündüklerini anlatacaktı. Dediğine göre, kaçırma işi gerçekleştikten sonra, yerine getirilemeyecek bir talepte bulunacak ve kaçırmış olduğu konsolosu öldürerek “ciddiyetini” gösterecekti. Aynen böyle anlatıyordu ve kaçıracağı kişiyi öldürmeye daha peşinen karar vermişti. “Ciddiyetini” gösterecekmiş...

 

O’nun bu hastalıklı kararının gerisinde, bilemediğim nedenlerle birlikte, nefret ettiği “Deniz Gezmiş’ten farklı ve üstün olduğunu gösterme” duygusu da vardı. Çünkü onlar, Deniz ve arkadaşları, üç amerikalı askeri serbest bırakmışlardı... Belki asıl bağlı olduğu yer de o kişiye işi böyle yapmasını telkin etmişti, ama hastalıklı kararın gerisinde Deniz’e duyulan nefretin olduğu da belli idi... Peki o kişi Deniz’den neden bukadar nefret ediyordu?, sualinin yanıtına gelince... Şüphesiz ayrıntısı var, ama kısaca, Deniz, “sen ahlaksız herifin birisin!”, diyerek o kişiyi döğmeye kalkışmıştı ve Deniz’in elinden onu ben ve Münir almıştık... Tüm bunlara, konsolos kaçırma vs. işlerine ortak karar vermemiştik. O, sözkonusu kararı, yalnız veya bilemediğimiz birileri ile almıştı. Yapacaklarını bize söylemekteydi sadece... Herşeyi sessizce dinleyecektim...

 

Aynı kişi, sözkonusu anlatımının ardından, “şöför Mesut Erdinç cinayeti konusunda herhangi birşey söylemememizi, o işin halledildiğini, o konuda bir sorun çıkmayacağını”, anlatacaktı. Şaşırmıştım, olayla uzaktan yakından bir bağım yoktu, ama kim neyi nasıl halletmişti?.. Bu kez ben ona, “Kim neyi nasıl halletti?”, diye soracaktım. Esrarengiz şeyler bilen çok önemli bir adam havasında, kinayeli tarzda sırıtarak, “Boşver, bilmesen senin için daha iyi olur!”, deyip konuyu kapatacaktı... Daha sonra, ileride bu cinayet, Mesut Erdinç cinayeti, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının sırtına yüklenmeye çalışılacaktı... İleride, Elrom’u öldüren kişinin, devlet içinde bayağı güçlü ve karşı-devrimci birileri ile bağlantılı olduğunu düşünecektim. Bu güçlü kişiler, Mesut Erdinç cinayetinin asıl failini gizleyecek, olayı kapatacak güçte oldukları gibi, cinayeti Gezmiş ve arkadaşlarının omuzlarına yıkma girişiminde bulunacak kadar da güçlü idiler. Polis, istihbarat, hatta askeri yargı, büyük ölçüde onların denetimlerinde olmalı idi... Anlaşılan, birileri, polisin cinayetin üzerine gitmesini engelemişti ve onlar bunu yapacak güçte idiler...

 

İstanbul’da iş çevirenlerin yanında bir saat kadar kaldıktan sonra Ankara’ya dönecektim. Bu ziyaretim, onlar orada iken İstanbul’a ilk ve son gidişim olacaktı... İçime kurt düşmüştü; söför Mesut Erdinç cinayetini kim veya kimler nasıl kapatmıştı? Fakat hala işletildiğimizi, arkadaş sandığım o kişinin bizleri aldattığını, asıl olarak farklı ilişkiler içinde olduğunu düşünmek istemiyordum. Böyle büyük bir ihanetle karşılaşacağım aklıma gelmediği gibi, arkadaş sandığım biri hakkında kötü düşünmek te beni korkutuyordu... Olanları Münir’e anlatacaktım... Kafamız karışmıştı ve sürekli okuyorduk; önceden yeterince okuma fırsatı bulamamış olduğumuz Marksist klasikleri okuyorduk. Okudukça, yapılanların Marksizm-Leninizm ile bağının olmadığını daha iyi anlıyorduk ama, helen asıl tezgahı farkedebilmiş değildik...

 

 “Örgüt” olarak takdim edilen ve hakkında birsürü palavra atılan olay için, aslında, yanılmıyorsam beş-altı kişi ile tek bir toplantı yapılmıştı- Münir daha iyi bilir... Bir işim nedeniyle katılamadığım o toplantıda, adı “merkez komitesi” olan üç kişilik kurula alınmıştım ve dediklerine göre bu üç kişi de eşit güçte olacaktı. “Genel komite” dedikleri şeyin on kişiden oluşmasını düşünmüşlerdi ama, bu yer için ancak yedi civarında isim belirleyebilmişlerdi. Ortada oluşmuş bir parti yapısı olmadığı gibi, genel komite için daha isimler bile tam belli değildi...

 

Sözkonusu o üç kişiden biri, ileride Elrom’u öldürecek olan kişi, “teorik” işlerden sorumlu tayinedilmişti. Ozamanlar o kişinin gerçekten birşeyler bildiğini sanıyorduk... Bana, kurulacak partiye para temin etme, yani gizlice banka soygunları yapma, askeri işler, örgütün sözcülüğü ve gençlik hareketinin sorumluluğu görevini uygun görmüşlerdi. Bir de, istihbarat örgütü kurmam istenmişti ama, bu işin nasıl olacağını bilmediğim gibi, aslında nasıl bir tuzağın içine düşmüş olduğumun da henüz farkında değildim... Basın-yayın işlerinden, “Kurtuluş” adlı gazeteyi çıkartmaktan, Münir sorumlu olacaktı. Ayrıca ben, basın-yayın işlerinde, “Kurtuluş”un çıkartılmasında Münir’e yardımcı olacaktım. Münir’de diğer işlerde bana yardımcı olacaktı...

 

“Banka soygunu” dedimse, bu işler tamamen gizli yapılacaklardı, iş için makyaj malzemeleri, peruklar vs. temin etmiştik. Yapılmasını planladığımız soygunların tek amacı, örgüt için para sağlamaktı. Silahlı-külahlı propoganda gibi özünde anti-komünist, anti-Marksist saçmalıklar sözkonusu değildi...

 

O yıllarda, Ekim devriminden (1917) önce Gürcistan’da, Tiflis’te yaşamakta olan ve Stalin’e yakınlığı ile bilinen Ermeni asıllı Bolşevik devrimci Kamo’dan (Ter-Petrosian) ve O’nun ünlü posta arabası soygunundan, Tiflis Bankası soygunundan biraz haberdardım. Şüphesiz bu işler, vaktiyle, açık kimliklerle ve propoganda amacı ile yapılmamışlardı. Bolşevik gurubuna para temini için yapılmış olan sonderece gizli eylemlerdi bunlar. Yine de, numaraları önceden alınmış soygun paraları bozdurulurken, olay açığa çıkacak ve Bolşevikler aleyhine skandal olacaktı. Berlin’de tutuklanan Kamo, daha sonra kaçacaktı vs. Ayrıca, Rusya ile Batı arasında kuryelik yapan Kamo, olağanüstü serüvenlerinin, fırtınalı yaşamının ardından, devrimden sonra, tam rahata kavuşacağı sırada, 1922 yılında, bir pisiklet kazasında yaşamını yitirecekti...

 

Yine hemen belirtmeliyim ki, o yıllarda, yarım yamalak bilgilerimle, tam olarak tanıyamadığım devrim karakterlerini, kafamda alabildiğine idealize etmiştim ve bu sonderece yanlıştı... Bu tip zararlı idealizasyonlar geleneksel kültüre, Ortadoğu insanının kafa yapısına sonderece uygun olduğu gibi, zamanımızdaki çok büyük aldanmaların da başlıca nedenleri arasındadır...

 

Yukarıda özetlemiş olduğum bilgilerim nedeniyle soygun işini kafamda meşrulaştırmıştım... Bana verilmiş olan Kamo rolünü yadırgamamış, benimsemiştim. Fakat sonradan işin rengi değişecekti... Sözkonusu kişi, Elrom’un katili olacak olan kişi, Gezmiş ve arkadaşlarının yapmış oldukları soygundan sonra artan popülariteleri karşısında çılgına dönecek ve onları geçme hırsı ile hemen bir soygun yapmamızı isteyecekti. Aslında biz kimse ile yarış halinde değildik ve düşünceme göre Deniz ve arkadaşlarından farklı bir kulvarda idik. Görevimiz, bir komünist partisi oluşturabilmekti, ama o kişi, Elrom’un katili olacak olan kişi, israrlı biçimde ve vakitsiz olarak hemen bir soygun yapılmasını istemekteydi...

 

Yine aynı kişi, Elrom’un katili olacak olan kişi, yapılacak soyguna katılmamam için bana israrla yalvarmaya başlayacaktı. O, “sen tanınırsın” diyerek benim yerime kendisi işe katılmak istemekteydi... Aslında, kullanacağım malzemeler ile tanınmam olanaksızdı, ama o kişi illede benim rolümü almak istemekteydi... Okadar israr edecekti ki, benim yerimi almak isteyen bu kişiye gözyumacak, elimdeki 9 mm’lik Parabellum mermi atan Browning marka ondörtlü tabancayı ona verip nasıl kullanılacağını öğretecektim (magazin 13 mermi alır, bir de namluya sürülünce, silahta 14 mermi olur)...  Böylece yaşamımın akışı değişecekti...

 

Vaktiyle eline hiç silah almamış olan bu kişi, anlatılan doğru ise eğer, soygun sırasında kapıdan içeri giremiyecekti. Diğerleri işi bitireceklerdi... Bu olayın ezikliği ile olmalı, aynı kişi, ertesi gün hemen yeni bir soygun yapmaya kalkışınca, trajik olaylara neden olacak, şöför Mesut Erdinç cinayetine kapıyı aralayacaktı... Aslında, bu alel-acele kararlaştırılmış olan ikinci soygun için deli saçması bir plan yapılmıştı. Paranoid düşünce yapısına özgü bir planla hazırlanmış olan bu ikinci soygun yapılamıyacak, ileride Elrom’u öldürecek kişinin “izleniyoruz” korkusu ile yarım bırakılacaktı. İşte bundan sonra o kişi, alel acele İstanbul’a gidecekti...

 

O’nun bu tavrı ile, benim yerime soyguna girmek istemesi ile yaşamımın tüm akışı değiştiği gibi, önceden planlamış olduğumuz gizlilik olayının yerini hastalıklı bir biçimde “silahlı propoganda” saçmalığı alacaktı... Sözkonusu kişi, ünlenmek, adını “altın harflerle” manşetlere yazdırmak hevesinde idi. Devletin bazı güvenlik güçlerinin, bazı gizli servis kliklerinin denetimi altında yaptığı özünde krinal birtakım işleri, “kahramanlık” olarak lanse etmeye çalışıyordu... Aslında tamamen klinik bir olaydı bu, ama o kişiyi kullananlar, demokrasi düşmanları, yaşananlardan asıl parsayı toplamakta idiler...

 

Sözkonusu hastalıklı sürecin içinde, Mesut Erdinç’i öldürmüş olan ajanın ötesinde, daha birçok polis ispiyonu ve askeri istihbarat ajanı olduğunu ileride kesinlikle tesbit edecektim... Örneğin, ilk soyguna sokulmuş olanlardan bir pislik, halen “solcu” numarası yapmaya çalışan bir pislik, sağa-sola “Abdülhamit” iftiraları atmaya çalışan bir pislik, bunlardan birisidir... Elrom’un katili olacak kişi ile birlikte birisine nasıl işkence yapmış olduğunu övünerek anlatmış olan sözkonusu pislik, işkenceci ajanprovokatör, önemli bir “devrimci” imiş havasında, “Aksiyon” dergisinin 700. sayısında Mehmet Baki’nin kalemi ile yayınlanmış olan söyleşisinde, 8- 9 Mart olayı ile ilgili olarak, “(…) Halbuki ben subay elbisesi giyerek Emniyet Sarayı’na nasıl gireceğimizin hayalini kurmuştum…”, diye yalanlar kusan kişiden başkası değildir. Yalanlarla yüklü röpörtajın yayınlanmış olduğu 2008 yılında henüz “paralel örgüt” ayrılığı doğmamıştı ve cemeat halen mevcut iktidarı desteklemekteydi. Sözkonusu pislik cemeata yakın o dergide “subay üniforması giyme” yalanlarını söylerken, rahatca anlaşılacağı gibi, mevcut siyasi iktidara yaranma çabası içinde idi... Aslında bu pisliğin subaylar ile herhangi bir teması olmadığı gibi, 8- 9 mart gecesi herhangi bir sivilin subay ünüformaları giyerek operasyona katılması da asla düşünülmemiştir, sözkonusu dahi olmamıştır... Muhtemelen faşist bir ürgütlenme tarafından -ben hapiste olduğum günlerde, 1970 yazında- solcu çevrelerin arasına yerleştirilmiş olan polis ispiyonu bu yalancı pislik, zehrini günümüzde de yaymaya çalışmaktadır...

 

Sonuçta ben soygun planının içinden çıkınca, ileride Elrom’u öldürecek olan kişi, yukarıda anılmış olan sözkonusu pisliği ve nefret ettiği “Deniz Gezmiş sansınlar” düşüncesi ile uzun boylu Hüdai Arıkan’ı soygun işine dahil edecekti... Anlaşılmış olacağı gibi, sadece Mesut Erdinç’in katili olan ajanın kanalından değil, daha başka kanallardan da olacaklar ve olanlar, güvenlik güçleri içindeki, devlet içindeki bir ekip tarafından biliniyordu, izleniyordu... Zaten ileride, Elrom’un kaçırılacağının da on beş gün kadar önceden polis şefi Ilgız Aykutlu’ya ihbar edilmiş olduğu kanıtları ile ortaya çıkacaktı... Sonradan anlamış olduğum kadarıyla olayların içinde okadar çok ispiyon vardı ki, sanki bu bir “kontragerilla” örgütlenmesi idi...

 

Savcı Naci Gür, sözkonusu ilk soyguna kimlerin katılmış olduğunu bildiği halde, adamları olan kişiyi, günümüzde yalanlar yaymaya çalışan sözkonusu adi kişiyi kurtarma düşüncesi ile, olayı üstlenmesi için Oktay Etiman’ın ifadesini manupule edecekti. Oktay, özünde iyi kalpli bir çocuk olduğu için, sözkonusu ilk soyguna katılmamış olduğu halde, “arkadaşını kurtarıyor” hissine kapılarak, “nasıl olsa benim birsürü olayım var, bunu da üstlensem birşey farketmez” diye düşünerek, sözkonusu polis ispiyonu pisliğin soygun eylemini üzerine alacaktı... O ajan ise, diğer bazı ajanlar gibi kısa bir süre yatırılıp sözde “temize” çıkartıldıktan sonra salınacak ve yeniden “solcu” rolünde pis işlerine devam edecekti...

 

Peki kim mi bu pislik? Şu sıralarda, -çokça Kürt göçü almış olan- Mersin’de görevini icra etmekte olan biri… İnternet ortamında, hava atarak, Elrom’un katili ile birlikte birisine nasıl işkence yapmış olduklarını, anlatmış olan kişiden başkası değil bu ajanprovokatör. Aynı kişinin sözkonusu anlatısının kopyası arşivimde durmaktadır…  Bu ”solcu” kimlikli polis ispiyonunun anlattığı kirli işkence olayı yaşanırken, ben, Ankara Merkez Cezaevi’nde tutuklu idim. Duruşmalarım sürerken tahliye edildikten sonra, yapılmış olan pis işi, işkence olayını, ileride Elrom’un katili olacak kişiden duyacaktım. İleride Elrom’un katili olacak kişi, birgün, durup dururken, “herif ne biçim bağırıyordu”, diyerek katılmış olduğu işkenceden sözedecekti. Miğdem kalktığı için ayrıntıları, olaya kimlerin karışmış olduğunu sormayacaktım... Kirli ajanprovokatörlük işini şu sıralarda Mersin’de icra etmekte olan pislik, “mert kıpti seceat arzederken sirkatini söylermiş”, örneği, yapmış olduğu işkenceyi övünerek itiraf edene dek, o pisliğin sözkonusu işkence olayının içinde olduğunu bilmiyordum…

 

Elrom’un katili olacak kişi ile birlikte yapmış olduğu işkenceyi övünerek anlatan “68’li” rolündeki pislik, kurban olarak eski arkadaşı Sami adlı bir öğrenciyi seçmişti... Yapmış olduğu işkenceyi internet ortamında övünerek anlatan pislik, -benim hapiste olduğum- aynı günlerde, 1970 yazında Sami’nin yanından ayrılarak, Dev-Genç çevresine girmiş, ya da daha doğrusu görevli olarak yerleştirilmişti… İşkenceyi övünerek anlatan ajanprovokatör, kendi polis ispiyonluğunu gizleyebilmek için, insanları, -yanından ayrılmış olduğu- Sami’ye yönlendirmiş olmalıydı…

 

Ortalığa sahte anılar yayarak provokasyonlarını günümüzde de sürdüren, benimle ve başka bazı kişilerle ilgili karalayıcı ”Abdülhamid” yalanları yayan, benim gibi özel olarak izole edilmiş, o yıllarda kimseye uygulanmayan ölçüde ağır koşullar altında tutulmuş, ağır işkenceler görmüş ve sonunda vatandaşlıktan atılmış birisi için, ”cezaevi müdürü ile anlaştı” gibisinden iftiralar yayan bu ajanprovokatör, anlaşılan, gizli polislik görevini Mersin’de sürdürmektedir. Aynı utanmazın başka pislikleri de vardır şüphesiz… Kimbilir, belki aynı kişi, kendisini “kontragerilla” olarak tanıtan işkenceli sorgu merkezinde -gözleri bağlı kurbana- işkenceyi icra eden “B-Gurubu” adlı ekibin içinde de bulunmaktaydı…

 

Bulaştırılmış olduğum pisliği tarihe gömebilmek düşüncesi ile, duruşmalar sırasında, “ajanprovokatör durumuna düştüm; işçi sınıfı bizi yargılayacaktır; bu bir narodnik anarşizmidir.”, diye bağıracaktım. Sözlerimin etkisini arttırabilmek için, bana ait olmayan işleri de üslenir, birşey bilmememe karşın “herşeyden haberim vardı” derken, aslında gerçeği ifade etmiyordum... İleride, bu sözleri ederken kişi olarak önemimi abarttığımı, farkedecektim... Kazancakis’in İsa’sı gibi tüm insanlığın günahlarını sırtıma alma düşüncesinin bile bu pisliği kolayca bitiremiyeceğini, daha sonra farkedecektim... O günlerdeki ruh halimle, “insanlığın tüm günahlarını omuzlarıma almaya” hazır durumda idim...

 

Devlete egemen ve terörün sürmesini isteyen demokrasi düşmanı karanlık servislerin ötesinde, karşımda, hertürlü yalana ve aldatmaya yataklık eden ve şiddete tapınan geleneksel egemen ataerkil kültür, toplumun geleneksel ataerkil kültürü de vardı. Diğer yandan, birtakım “solcu” etiketli pisliklerin kolay kazanç sağlama, devletin servislerinin yaratmış oldukları sansasyondan yararlanarak terörün ününden kazanç sağlama hırsları vardı karşımda. Sınıflı toplumun beslediği hertürlü kariyer ve iktidar hırsı, yayılan yalanı sürekli beslemekte ve egemen kılmaktaydı... “Komünist partisi kuruyoruz” zannederek bulaştırılmış olduğum bu işin asıl içeriğini, devlet içindeki faşist bir ekiple iç içe olduğunu o sırada çözememiş olmam, yalanın konumunu güçlendirmekteydi... Asıl oyunu çözmüş ve bunu söylemiş olsam da, devletin ajanlarının kışkırtmaları ile herkez üzerime saldırırdı. Yetmezdi, “deli” damgası vurmaya, hertürlü kiri üzerime yıkmaya çalışırlardı... Sonuçta, çabalarımı, niyetimi, sadece bir avuç komünist ve bana düşman olan faşist bir ekip anlayacaktı... Bu nedenle, o faşist ekibin baskılarının, saldırılarının, iftiralarının baş hedefi olacaktım...

 

İdam cezası alabilmek için uğraşır ve harakiri yaparken, “ajanprovokatör durumuna düştüm” derken, kendime sapladığım bu bıçağın, pisliğin asıl sahiplerine de saplanmakta olduğunu düşünmüştüm. Onları bu şekilde yokedebileceğimi düşünmekte idim... Zaten, bu bıçak onlara da, pisliğin asıl sahiplerine de bir ölçüde saplanmış olduğu için olmalı, çok daha büyük bir nefretle üzerime saldıracaklardı...

 

Belki de ilk kez duymuş olduğu için “narodnik” sözcüğünü yanlış anlayan Milliyet gazetesinin hanım muhabiri, “Bu bir nerotik harekettir!”, biçiminde haberi geçecekti... Aslında, sözkonusu hanım gazeteci, farkında olmadan gerçeği daha doğru ifade etmişti. Şüphesiz sadece hastalıklı biri ile değil, devlet içine yuvalanmış faşist bir çete tarafından kullanılan biri ile de karşı karşıya idik, bu hastalıklı karekter tarafından oyuna getirilmiştik, ama muhabir hanım işin bu yanını bilemezdi. Ben bile işin bu yanını henüz çözebilmiş değildim... O nedenle muhabir hanım, farkında olmadan, işin bir yanını doğru ifade etmiş, olayı “nerotik” olarak tanımlamıştı. Elrom’u öldürmüş olan ve cinayetini başkasına yükleyen kişinin, devletin içindeki faşist bir çete tafafından kullanılan bu kişinin, ruhsal olarak sağlıklı olduğu söylenemezdi. Kısacası olayı nerotik bir yanı da vardı... Olayları, sözkonusu kabus gibi işleri yaşamamış olsam, bu ölçüde büyük ve karmaşık kötülüklerin gerçek yaşamda olabileceklerini asla düşünemezdim... Hastalıklı bir ruh hali ile birleşen iktidar hırsı, kariyer hırsı...

 

“Kurtuluş” adlı gazetenin bir-iki sayısını Münir ile birlikte çıkartacaktık... Ayrıca ben, sıkıyönetimin ardından, artık malesef yaşamayan Memet Sözmez’in yardımı ile illegal bir sayı da basacaktım... “Asker Memet” olarak tanınan Memet Sönmez, çok iyi kalpli cesur bir arkadaş idi ve daha birkaç kişi ile birlikte bu işe bulaştırmış olduğum insanlardan biriydi... Yakın çevrem dışında diğerlerini, hatta Ulaş Bardakçı’yı bile önceden tanımıyordum- yakın çevremdekileri de gerçekte tanıyamamış olduğumu sonradan anlayacaktım... Bunların, önceden tanımadığım bu kişilerin birkısmının, özellikle en önde işleri çeviren bazılarının, aslında görevli olduklarını, yapılan işin bir “kontragerilla” eylemi olduğun sonradan anlayacaktım. İşkencelerden ve on ay boyunca karanlık sırılsıklam hücrede yaşamış olduklarımdan sonra, kafam daha iyi çalışmaya başlayacaktı... Ölseydim, bilgilerimin, deneyimlerimin hepsi boşa gidecekti. Aslında öldürmeye gelmişlerdi ama, onları aldatarak sağ yakalanmayı başarabilmiştim. Başka bir metinde bu olaya özel olarak geleceğim...

 

Diğer genç insanları ve benim gibi “komünist partisi kurduğunu” sananları yanlarında tutup enerjimizden yararlanabilmek ve asıl tezgahı kamufle edebilmek için bu parti işini uydurmuşlardı. Kısacası basbayağı işletilmiştik ve zaten Orhan Savaşcı, bunu açıkça söyleyecekti...

 

Maltepe’de konumlanmış İkinci Zırhlı Tugay’dan kaçırılmalarının ardından, yapılabilecek terör eylemlerini engelleme düşüncesi ile, adını vermek istemediğim bir kişinin apartman dairesinde Savaşçı ile görüşecektim... Çok süre önce, o gün sıkıyönetim ilanedileceğini bilmeden tam sıkıyönetim ilanedildiği gün, Elrom kaçırılmadan 21 gün önce, aralarında Savaşçı’nın da olduğu bazı askerleri ve sivilleri bir apartman dairesinde toplamıştım... Bizlerin bir rolü olmamasına karşın, yapılanların sorumluluklarını da üzerime alarak, “olanlanların yanlış olduğunu, Marksist-Leninist teoriye uymadığını, terörün hemen durdurulması gerektiğini, askerlerin tüm ilişkilerini dondurmaları gerektiğini” vs. onlara anlatmıştım. İtiraz eden olmamıştı... Elrom’u öldürecek olan kişinin asıl ilişkilerinin farklı olduğunu o ilk aşamada henüz anlayamamış olduğum için, böyle bir konuşma yapmıştım...

 

İşte, Zırhlı Tugay’dan kaçırılmalarının ardından, olabilecekı terörü engelleme düşüncesi ile, Savaşçı’ya sözkonusu konuşmamı hatırlatacaktım. O gün kendisininde bu konuşmayı onaylamış olduğunu, ona hatırlatacaktım... Yanıtı, “Biz seni işlettik, seninle dalga geçtik; biz bildiğimiz yolda gideriz!”, biçiminde olacaktı... “İnsan hatalarından dönmeli” vs. söylemlerim bir işe yaramayacaktı... Fotoğrafım afiş yapılmış aranırken, “benimle dalga geçmişler, beni işletmişler” imiş... Ne ölçüde gayri insani, ne ölçüde anti-hümanist hainane bir düşünce tarzı idi bu... Tam bir pislik... “Dost”, “yoldaş” değil, düşmandım sanki. Onları uyarmaya çalışmış olan ve hala uyarmaya çalışan, karşı olduğu halde bırakıp kaçmayan, resmi afiş yapılmış olarak idam istemi ile aranan birisine, “Biz seninle dalga geçmiştik!”, diyebiliyor. Ve “küçük dağları ben yarattım” havasında, arkasını dalgalandırarak çıkıp gidiyor... Şüphesiz sadece o konuşmam sırasında değil, daha baştan benimle ve başka bazı kişilerle dalga geçmişlerdi; çünkü, farklı, ayrı bir ilişkiler ağı vardı, farklı ilişkileri vardı... Orhan Savaşçı’nın, yakın arkadaşı İsyas’ın başına örülen çorap karşısındaki duyarsızlığı da, ayrıca, özel olarak dikkat çekicidir...

 

“Parti” işini icat etmiş olan kişi tarafından bir de “cephe” işi ortaya atılmıştı. Ortada daha oluşmuş bir “parti” yokken, “cephe” nasıl olacaktı? Bunların hepsinin, “parti” ve “cephe” söylemlerinin, Elrom’un katili olan kişinin gerçek ilişkilerini kamufle etme düşüncesi ile kurgulanmış uydurma, gerçekte varolmayan sanal varlıklar olduğunu ileride anlayabilecektim... Fakat, olayların yaşanıp bitmiş olamasının ardından, her türden salak, geveze ve bilinçli ajanprovokatörler, “parti- cephe” vs. diye masallar anlatacaklar, ahkamlar keseceklerdi... Birileri de, devletin istihbarat servislerinin fideliğinde yetiştirilmiş bu zehirli saksı bitkisinin militanı vs. rollerinde havalar atacaklar, geçmişin önemli “devrimcileri” rolleri oynayacaklardı... En ahlaksızca ve yalan anlatımlardan biri de, bu pisliği, devletin servislerinin kucağında filizlenmiş kitlelerden kopuk terör eylemlerini, demokratik gençlik hareketinin uzantısı imiş gibi gösterme, gençlik hareketi imiş gibi gösterme sahtekarlığı idi. Böylece hem gerçek, gizli servislerle bağlantılı provokasyon gizleniyor, ve hem de demokratik gençlik hareketinin başarıları karalanmış oluyordu... Bu pisliğin, bu ahlaksızca terörün ve benzerlerinin, demokratik gençlik başkaldırısı ile uzaktan yakından benzerliği ve bağı yoktu, yoktur...

 

Aslında bizler, tezgahtan habersiz olanlar, “koyunların geçecekleri yerlere diken dikmeyi, dikenlere koyun yünlerinin takılmasını beklemeyi ve bunları toplayıp satarak zengin olmayı planlayan” Nasrettin Hoca’nın düşlerine, daha doğrusu O’nun kara mizahına benzer düşlerle oyuna getirilmiştik... Ortada henüz şekillenmiş bir “parti” yokken, nasıl olacağı belli olmayan bir “cephe” masalı anlatılmaktaydı vs. Aslında bunlar bizleri motive ederek oyalamak ve olayı manupule eden devlet içindeki birtakım darbeci karanlık odakları kamufle edebilmek için üretilmiş sanal olgulardı. Gerçekte olmayan bir Parti-Cephe kamuflajı altında yürütülen terör ile iktidar hesapları planlanmıştı anlaşılan...

 

Elrom’un kaçırılmasından tam yirmibir gün önceden, ne olacağını bilmeden, asker ve sivil bazı kişileri toplayıp olanların yanlışlığını anlatmamın ve yirmi gün önceden, “Dur, birşey yapma, oturup konuşalım!”, haberini İstanbul’a yollamış olmamızın ardından, olanlar olacaktı... Biz, Münir ve Ben, ne olacağını, ne yapılacağını bilmiyorduk, ama gidişin yanlışlığını görerek, “Dur, birşey yapma, oturup konuşalım!”, haberini İstanbul’a yollamıştık. Sözkonusu haberimize karşın, polisin gözyumması ile Elrom kaçırılacaktı. Yollamış olduğumuz haber karşısında, Elrom’u öldürecek olan kişinin tepkisi, “S..tirsin o..spu çocukları!”, biçiminde olmuştu...

 

Daha önce ifade etmiş olduğum gibi o kişi, ileride Elrom’u öldürecek olan kişi, İstanbul’a gittiğimde, bana, İran, İsrail veya ABD konsoloslarından birisini kaçırmayı düşündüğünü söylemişti. Biz bu konsolosların adlarını ve kimin nezaman kaçırılacağını bilmiyorduk şüphesiz. Olaydan tam yirmi gün önce, “Dur, birşey yapma, oturup konuşalım!”, haberini yollarken de, yine, bir konsolos kaçırılıp-kaçırılmayacağından haberdar değildik. Sadece işlerin ters gittiğini, olanların Marksist-Leninist teoriye uymadığını, önceden konuşmuş olduklarımıza uymadığını farketmiş ve bu gidişi durdurmaya karar vermiştik... Yani bazılarının, bizlerin ilişkilerinden haberdar olmayan bazılarının veya bizleri karalama çabası içindekilerin uydurdukları gibi, olanlara, yapılan eylemlere, Elrom kaçırıldıktan sonra, ya da onlar hapiste iken karşı çıkmamıştık. Çok önceden olayı durdurmaya çalışmıştık...

 

Elrom’un kaçırılmış olduğunu, Halit Çelenk’in Tandoğan’da bulunan apartman dairesinde akşam yemeği yerken radyodan duyacak ve şaşıracaktım. Şekibe hanım, “İste şimdi mahvolduk!”, diye bir çığlık atacaktı. “Şimdi ortalığı darmaduman edecekler”, diyerek sözlerini sürdürecekti. O, tamamen haklı idi ve bu kaçırma olayının ardından, ilerici demokrat aydınlar tutuklanmaya, baskılar katlanarak artmaya başlayacaktı... Kenardan işe bulaşmış bir kişi dışında olayla ilgili olarak fotoğrafları afiş yapılanların bu işle, Elrom’un kaçırılması işi ile uzaktan yakından bağları yoktu. O afişte, Elrom’u “kaçırdıkları” gerekçesi ile arananlar afişinde, benim de bir fotoğrafım vardı...

 

Aslında, polis şefi Ilgız Aykutlu ve sıkıyönetim komutanlığı, Elrom’un kimler tarafından kaçırılacağını önceden bildikleri gibi, Elrom’un saklandığı apartman dairesini de dinlemekte idiler. Bu gerçekler ileride ortaya çıkacaktı... Elrom’un kaçırılmasının ardından olayla ilgili olarak basılan afiş, çoğunluğu oluşturan diğer emniyet mensuplarını yanıltmak, eylemcilerin yakalanmalarını engelleyerek terörün sürmesine yardımcı olmak amacını taşımaktaydı. Çünkü, terör sürdükçe, demokratik kurumları, sendikaları, partileri ezmeleri kolaylaşıyordu. İstihbaratı denetleme güçü olan faşist kliğin özlediği iktidar biçimine adım adım yaklaşılıyordu... “Sorgu” denen şey sırasında, kendisini albay olarak tanıtan “sorgucu”, bir ara, bizler, CIA, İngiliz servisi (MI-6), Federal Alman Servisi (BND), MOSSAD ve SAVAK (CIA ve MOSSAD yardımları ile kurulmuş olan o dönemin İran gizli servisi) ile ortak çalışıyoruz, siz nasıl olur da bizlerle baş edebilirsiniz?, biçiminde bir söz edecekti. Aslında o kişinin bu sözü, Türkiye’de tezgahlanmış olan provokasyonun gerisinde kimlerin durmakta olduğunu da göstermekte idi...

 

Cevdet Sunay- Demirel- Tağmaç- Türün cuntası için en önemlisi olan, sözkonusu terörün sürmesinden yararlanarak Erim kabinesini -tüm ekonomi politikası ile birlikte- tarihe gömebilmekti. Yukarıda adları sıralanan kişilerden oluşan ekibin kendi içinde belki tam bir görüş birliği yoktu ama, Erim ve onu desteklemekte olan güç karşısında ortak davranmakta idiler, ve özellikle Tağmaç ve Türün tam bir kader birliği içinde idi... Bunların önlerindeki engellerden biri olarak gördükleri Batur cuntası, anlaşılan, Elrom cinayeti ile zayıflatılacaktı. “Elrom’un katili” gibi yansıttıkları ilyas Aydın’ın adını kullanarak Batur ekibini gerileteceklerdi... Bir başka kolay kariyer peşindeki sahtekarın, Mihri Belli denen kişinin yere göğe sığdıramadığı, “Gaddafi gibi adam” diyerek göklere çıkarttığı diğer NATO’cu general Faruk Gürler’de, daha sonra, cumhurbaşkanlığı yemine tav olacak, basit bir kariyerist olduğunu kanıtlayarak faka basacaktı, çok kolay faka bastırılacaktı... 

 

Sözkonusu tip, Elrom’un katili, “Elrom’u öldürmüş gözüken kişi olarak” Hava Kuvvetleri’nden yüzbaşı İlyas’ın adını verdiğinde, ben, Ankara’da idim ve diğerleri gibi şaşkına dönmüştüm. Çünkü, Elrom’u o kişinin öldürmüş olduğu haberi bizlere ulaşmıştı. Zaten o kişi, ilk ifadelerinde de bu gerçeği itiraf etmişti... Anlatılana göre, Ulaş Bardakçı evdeki piyanonun başına oturup gürültü çıkartırken, sözkonusu kişi, uyumakta olan Elrom’un kulak arkalarından birisine üç el ateş etmişti. Kanımca, ruhsal dengesi sağlıklı birisi böyle birşeyi yapamaz, uyuyan bir adamı bu rahatlıkla öldüremezdi... Zaten, aylar önce İstanbul’a gittiğimde, “ciddiyetini göstermek uğruna, -kaçıracağı- başkonsolos için yapılamıyacak şeyler isteyeceğini ve onu öldüreceğini”, peşin peşin söylemişti...

 

Kendisini kanıtlama ve alabildiğine ünlü olma peşindeki bu hastalıklı kişi, sözkonusu cinayeti kendinden başka kimseye işletmezdi zaten... Olayla ilgili bir arkadaşın sonradan anlattığına göre, Elrom’u öldürmüş olan hastalıklı kişi, cinayetin işlendiği evi terkederlerken, açık hüviyetini yerde bırakmıştı. Adı manşetlere taşınsın istiyordu anlaşılan. Olayı nakleden arkadaş, hüviyeti yerden alıp o kişiye verecekti...

 

Marcel Aymé’nin ironi yüklü uzun “Duvar Geçen” öyküsündeki sembolik karakterinin çok daha hastalıklı ve tedirgin edici bir benzeri ile karşı karşıya idik. Marcel Aymé’nin kompleksli karakterinde sevimli bir yan da vardır ve onun herhangi bir cinayete bulaşmışlığı yoktur. Buna karşın, derin ezikliklerden kaynaklanan kompleksler ve alabildiğine ünlü olma düşleri açısından Aymé’nin karakteri ile bazı paralellikler gösteren Elrom’un katilinde, sadece korkutuculuk ve tiksinti verici yanlar mevcuttur... Elrom’un hastalıklı katilinde, William Shakespeare’nin “Macbeth” karakterinin hastalıklı ruh hali ile de bazı paralellikler olduğu rahatca gözlemlenmektedir. Ve bu kişi, daha çok bir “Macbeth” karikatürüdür... Sözkonusu karmaşık kirli karakter üzerine benzetmeler, örnekler uzayabilir...

 

Darbe tezgahının içinde olduğumuzdan halen haberim olamadığı, pisliğin bu yanını henüz farketmememiş olduğum ve sözkonusu yalanı söyleyen kişinin Türün ekibi ile anlaşarak Elrom cinayetini İlyas Aydın’ın üzerine yıkmış olduğunu farkedemediğim için, ilk aklıma gelen, o kişinin korktuğu için böyle bir ifade vermiş olduğu idi. Verilen bu yalan ifadenin sonucu olarak Hava Kuvvetleri’nde bulunan tüm ilerici subayların kolayca tasviye edilebileceklerini düşünecektim o sırada... Bu tasviyeleri engelleme kaygusu ile, ilgili sıkıyönetim mahkemesine bir mektup yazacaktım. Sözde arkadaşım olan o kişinin bizleri satmakta olduğunun, Türün ekibi ile anlaşmış olduğunun farkında olmadan, mektubumda, “O kişi beni korumak için İlyas’ın adını veriyor, aslında Elrom’u öldüren benim!”, diye yazmaktaydım. Şüphesiz bu sonderce ahmakça ve işe yaramaz bir mektuptu, ama bu şekilde ilerici subayları kurtarabileceğimi düşünmüştüm...

 

O sırada, sözkonusu yalan ifadeler verilir ve sözettiğim metup yazılırken, yanımda olan ve ileride Elrom’un katilinin peşine takılacak olan biri, “Elrom’u İlyas öldürdü(!)” diyen için, “Örgütten ihraç ettiğimizi açıklayan bir bildiri yayınlayalım!”, diye çığlık atacaktı. Böylesi, ihraç vs. bildirileri işleri iyice karıştırırdı ve benim yollanmayan mektubumdan da yanlış olurdu. Zaten oluşmuş bir örgüt falan olmadığı gibi, böyle bir bildiri, sanki “örgüt varmış” gibisinden yanlış bir anlamaya da yolaçabilirdi... Sonuçta bu öneriye karşı çıkacaktım...

 

İleride, varolmayan örgütten atıldığımızı bildiren notun altında, aynı kişinin, Elrom cinayetini İlyas’ın üzerine yıkmış olanı “ihraç ettiğimizi açıklayan bir bildiri yayınlayalım” diye bağırmış olan kişinin imzasını görecektim... Yine aynı kişi, duruşmalar sırasında, imzasının haberi olmadan konduğunu söylecek ve -ileride yeniden birleşeceği- Savaşcı’yı “tefeci-bezirgan” olmakla suçlayacaktı... Bu ölçüde hastalıklı bir durum karşısında ne denebilirdi ki? Olay sadece hastalıklı mı idi?, bunun ötesinde başka şeyler de varmıydı?, ayrı uzun hikaye... Hikayenin o günler için sonunu, en iyi, MİT’in kontra-terör dairesinden Mehmet Eymür, Kızıldere operasyonu sırasında orada bulunan Mehmet Eymür bilir herhalde... Belki birgün canı Kızıldere gerçeğini anlatmak isteyebilir...

 

Yaşanan pislikleri, verilen yalan ifadeleri kenarından görüp te dehşete kapılan birtakım kişiler, olayın Marksizm-Leninizm ile bir bağı olmadığını kavrayamadıkları için, tepki olarak, geçmişte savunmuş oldukları herşeye karşı hale geleceklerdi... İlk duruşmalar sırasında verilmiş olan yalan ifadelere inananlarda olacaktı şüphesiz. Zaten demokrasi düşmanı servisler, darbeciler, egemen Tağmaç-Türün cuntasına bağlı olan güçler, bu yalanları yayıp güçlendirmek için ellerinden geleni yapmakta idiler... Dahası var şüphesiz...

 

Hava Kuvvetlerindeki ilerici subayları koruma kaygusu ile yazmış olduğum ve “Elrom’u İlyas Aydın’ın değil benim öldürdüğümü” belirten -aslında ahmakça- mektubu gören Orhan Savaşcı, bunu yollamamı engelleyecekti... İlyas’ın arkadaşı olan oydu ve duyduğum kadarı ile İlyas, onu kırmamak için, arkadaşlık uğruna bu işe bulaşmıştı. Yine anlatılana göre, İlyas’ın ev, daire kiralamaktan başka bir rolü de olmamıştı... İlyas ile ilgili sözkonusu ahlaksızca yalanı söyletenin, İlyas’a yönelik bu haince iftirayı asıl katile söyletenin, ellerine düşmüş olduğu Türün-Tağmaç cuntasından başkası olmadığını ileride farkedecektim...

 

Aslında yalan, kötülük, Elrom’un katilinin amcasına yazmış olduğu ve sözde yakalanmış olan melodramatik mektubun basına sızdırılması ile başlatılmıştı. Toplumu aldatma ve İlyas’ın başına çorap örerken Batur’a vurma operasyonunun ilk adımı bu mektuptu... Elrom’un katili olan kişi, sözde yakalanmış ve basına sızdırılmış olan mektubunda, “Elrom’u öldürmediğini” yeminle yazıyor, melodramatik bir üslupla “mazlum” tiyatrosu oynuyordu... Sözkonusu mektubu basına, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın, Faik Türün ekibinin sızdırmış olduğu belliydi ve onlar işlerine gelmeyen bir mektubu, işlerine gelmeyen bir haberi basına sızdırmazlardı... Kısacası, mektupla birlikte kurulan tezgahın asıl mimarı onlardı. Sözkonusu mektup, birlikte, katil ve Türün ekibi tarafından birlikte hazırlanmıştı ve “yakalandı” masalı ile yalana sözde inandırıcılık kazadırılmakta idi. Ortak olmasalar, “yakalandı” denilen mektubun Türün ekibi tarafından basına ulaştırılmasının nasıl bir amacı olabilirdi ki?..

 

Mektubun muhatabı konumunda olan ve Elrom’un katilinin “elinde yetiştim” dediği amcası, para aldığı amcası, paranoid şizofreni teşhisi ile en az otuz kez Bakırköy Akıl ve Ruh hastalıkları hastahanesine kapatılmıştı. Psikopatlık gerekçesi ile bando astsubaylığından atılmış olduğunu sonradan öğrendiğim bu kişinin bir paronoya kirizine tesadüfen tanık olduğum için, gerçeği öğrenebilmiştim... O kiriz sırasında daha başka iğrenç gerçekleri de öğrenmiş ve o günlerde, -ileride Elrom’u öldürecek olan- sözkonusu kişiden uzaklaşmıştım. Fakat o, aylar sonra, “ben de artık iyi bir insan oldum, aranıza katılabilirmiyim”, diye geldiğinde, “insanlar değişebilir” diye ahmakca düşünerek, arkadaşlığımı tazeleyecektim...

 

Görünüşte amcaya, ama gerçekte aldatmaya yönelik olarak kamuoyuna yazılmış mektup, sözde “yakalanmış” olan mektup, söylenecek yalanın ön hazırlığından başka birşey değildi. Sözkonusu kişi, o melodramatik mektupla “katilin kendisi olmadığı” yalanını söylerken, kafalara “katil kim?” sorusunu yerleştirmekte idi. Katilin “kim” olduğu yalanı ise, kısa süre sonra başlayacak duruşmada söylenecekti... Türün ekibi aracılığıyla basına ulaştırılan mektup, söylenecek yalana bir temel hazırlama oyunundan başka birşey değildi... Sözkonusu melodramatik mektubu Türün işbirliği ile sözde amcasına yazmış olan kişi, aslında, bu olayların, sözde “parti” işinin başlangıcında, amcasının “uyuşturucu işlerine, kokain işlerine bulaşmış olduğunu” söyleyerek ondan uzak durmamızı istemişti... O kişi, amcasını, onun karışık kimliğini  aslında çok iyi biliyordu ama, “ondan uzak durun” dediği sırada herhalde bir nedenle amcasına küsmüştü...

 

Açıkça gözüktüğü gibi tezgah, Türün-Tağmaç ekibi tarafından hazırlanmıştı ve başkonsolosun, yani Elrom’un katili olan kişi, bir alet olarak sözkonusu tezgahın parçası durumundaydı... İstanbul sıkıyönetim ve birinci ordu komutanı Faik Türün ve emrindekiler, sözde yakalanmış olan bu mektubu basına ulaştırarak, söylenecek yalanın ön hazırlığı yapmakta, Elrom cinayetini Yüzbaşı İlyas’ın üzerine yıkma ahlaksızlığının ortamını yaratmakta idiler. Sahtekarlık örneği mektubunda “katil olmadığını” söyleyen kişi, birsüre sonra, duruşmalarda, uyuyan adamın kafasına sıkılan üç mermi ile işlenmiş kirli cinayetini, Yüzbaşı İlyas’ın üzerine yıkılacaktı...

 

Birde, kulaktan kulağa, “mektubu Malatyalı ‘devrimci’ bir er götürmüş ve yakalanınca da öldürülmüş” yalanı yayılarak, cinayet ile ilgili yalanın inandırıcılığı arttırılmaya çalışılıyordu. Böyle birşey, ölen-kalan, Malatyalı er vs. yoktu şüphesiz...O yıllarda, tamamen yanlış bir kanı olarak Malatya ve Antep, devrimci iller olarak tanınıyorlardı. Bu nedenle, hazırlanmış olan yalana, “Malatyalı er” figürü monte edilmişti... Şüphesiz Malatya’da ilerici insanlar vardı; vaktiyle TİP bu ilden 20 bin kadar oy almıştı ama, Hamido (Hamid Fendoğlu) denen saldırgan sağcı karakterin ve Mehmet Ali Ağca’nın dahi Malatyalı olduklarını anımsamakta yarar vardır sanırım... Aslında, orada, Selimiye’de görevli erlerin hepsi seçmeydi. Doktrine edilmiş bu erler, “kaş” lakaplı iç emniyet amiri binbaşıya sıkı sıkıya bağlı idiler. “Kaş”, tam bir profesyonel idi ve duyduğuma göre, ileride, Kıbrıs harekatı sırasında, Yunanlı esirlerin başına koncaktı...

 

İşlemiş olduğu Elrom cinayetini, Türün-Tağmaç cuntası ile işbirliği içinde yüzbaşı İlyas’ın üzerine yıkmış olan kişi, aynı duruşmada, ilginç bir ifade daha vermişti... İfadesinde o, “Bizler sadece militanız, alınan kararları uyguluyoruz, liderlerimiz, merkezimiz, Ankara’da!”, demişti... Belki birebir buradaki sözcükleri kullanmamıştı ama, o, aynen bunu söylemekte idi... Bu ifade de bizi şaşırtmıştı... “Liderlerimiz Ankara’da” derken, bizleri mi kastediyor du yoksa?

 

Sözkonusu kişi ne diyordu? Bizler, Münir ve ben, daha Elrom kaçırılmadan yirmi gün önce, ne yapılacak olduğunu bilemeden, o kişiye, “Dur, birşey yapma, oturup konuşalım!”, diye haber yollamıştık... Şimdi o, hedef olarak bizleri mi göstermekte idi? Ne biçim bir pislikti bu? Çok sonraları, bu ifade ile aslında, bilemediğimiz birilerine, Ankara’da devlet bürokrasisinin tepelerindeki birilerine, muhtemelen askeri bürokrasinin tepelerindeki birilerine mesaj yollandığını, şantaj yapıldığını düşünecektim...

 

İlginçtir, 12 Eylül darbesinin arifesinde Abdi İpekçi’yi öldürmüş olan Malatyalı Mehmet Ali Ağca’da, duruşmaları sırasında benzer bir ifade ile birilerine şantaj yaptıktan sonra, yine aynı Maltepe İkinci Zırhlı Tugay Askeri Hapishanesi’nden kaçırılmıştı. Kaçırıldıktan sonra Ağca, Papa’ya yönelik cinayet teşebbüsünde kullanılacaktı... İki olay arasında büyük paralellikler olduğunu sonradan farkedecektim... Papa ölse idi, muhtemelen Polonya karışacaktı ve bu da NATO çevrelerinin işlerine yarardı asıl olarak... Elrom’un kaçırılarak öldürülmesi ve kaçırılmanın ardından Kızıldere olayı, yine birilerinin, Tağmaç-Türün ekibinin işlerine yarıyacaktı. Erim politik yaşamdan silinirken, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamları kolaylaşacak ve 12 Eylül müdahalesine giden yolda -kitleden kopuk- terör kurumsallaştırılacaktı... Mehmet Ali Ağca’nın dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı tarafından kullanıldığı söylenecekti...

 

Aslında, Ağca olayı ile Elrom’un katilinin işleri arasında daha birçok paralellikler vardı... Dönemin içişleri bakanı Hasan Fehmi Güneş’in anlattığına göre, -aynen Elrom’un katili gibi- Ağca’da ilk ifadesinde Abdi İpekçi’yi öldürdüğünü itiraf etmişti. Soruşturmanın derinleştirilmesini, 12 Eylül öncesi dönemde İstanbul Sıkıyönetim Komutanı olan Gnr. Necdet Uruğ engellemişti.  Uruğ, Ağca’yı Hasan Fehmi Güneş’in elinden almıştı. Uruğ’un emrindeki askeri savcı da, aynen Faik Türün’ün emrindeki Naci Gür gibi soruşturmanın derinleştirilmesini engellemişti. Önceden Elrom’un katiline yapılmış olduğu gibi Mehmet Ali Ağca’da kaçırılmış, İkinci Zırhlı Tugay’ın ortasındaki Askeri Cezaevi’nden kaçırılmıştı...

 

Ağca’nın kendisini “ülkücü” olarak tanıtmış olması nedeniyle, olayın kendilerine bulaştırılabileceğini düşünen MHP başkanı Türkeş, Ağca ile ilişkileri olmadığını, Ağca’nın dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Gnr. Nurettin Ersin’in adamı olduğunu açıklamak zorunda kalmıştı... Ağca’yı polisin elinden alan, soruşturmayı engelleyen kişi de, Nurettin Ersin’in emrinde olan İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Gnr. Necdet Uruğ’dan başkası değildi... Aynen Tağmaç-Türün ilişkisi gibi... Burada herşey yerli yerine oturuyordu ama, Elrom’un katilini kullanan “asıl oğlan” kimdi?

 

Gerçekte, hazırlanan yalan, İlyas ile ilgili yalan dökülmekte idi. Buna karşın, özgür bir basın, emir komuta zincirinin dışına çıkacak gazeteciler pek bulunamadığı, bunun tersine MİT’in veya devlet içinde güçlü bir kliğin emrine girmek kişisel yararlar açısından daha güvenlikli gözüktüğü için olmalı, gerçeğin üzerine giden bulunmuyordu...

 

Duruşmalar sırasında bir kadın, İsrail Baş Konsolosu Efraim Elrom’u öldüren silahı Katil’den alıp Beşiktaş-Üsküdar arasında gemiden denize attığını söylemişti. Peki bu kadın neyin nesi idi?, bu işle ne alakası vardı? Aslında, sözkonusu kadının ne politika ile, ne “solculuk” denen şeyle ve ne de terör ile bir alakası yoktu, ama Elrom’u öldüren kişi ile kişisel alakası vardı... İlginçtir, kadının kocası, askerliğini, Genelkurmay’da Faik Türün’ün emrinde, NATO mensuplarının telefonlarını dinleyerek ve bunları deşifre ederek yapmıştı... Kadının başka ilginç akrabalıkları da vardı ve ben bunları sonradan öğrenecektim... Katilin ilk ifadesine ve sözkonusu kadının ifadesine karşın, cinayet halen İlyas’ın üzerine yüklenebiliyor, soruşturma derinleştirilmiyordu. Çünkü derinleştirilse, tüm provokasyon boşa gidecek; ipin ucu kendilerine, provokasyonu örgütlemiş olanlara, iyi saatte olsunlara dek uzanacaktı. Ayrıca, Hava Kuvvetleri Komutanı Batur’a yönelik komplo da bozulacaktı...

 

“Cinayet silahını Üsküdar-Beşiktaş arasında denize attım”, diyen kadının kocası olan kişiyi aramıza, ileride Elrom’un katili olacak kişi sokmuştu. Başlangıçta ben, Elrom’un katili olacak kişi tarafından tanıştırılmış olduğum yedek teğmeni gerçekten devrimci sanmıştım ve epeyce süre de öyle sanacaktım. İnsanları ciddi olarak araştırmıyor, verdikleri havaya aldanıyordum. Aslında o kişi, yapmakta olduğu gizli görevin dışında, yumuşak, sorunsuz insani ilişkiler kurabilen birisiydi ve benimle arasında kişisel herhangi bir sorun olmamıştı... Yine o kişi, kendisi tarafından deşifre edilmiş olduklarını söylediği bazı NATO konuşmalarını, sözde “gizli” olarak Elrom’un katili olacak kişiye getirmişti. Doğrulukları şüpheli bu dökümanları getirmiş olan kişi, o sırada emrinde olduğu Türün’ün bilgisi olmadan böyle birşeye cesaret edemezdi? Dezinformasyon olup olmadıkları belli olmayan sözkonusu konuşma çözümleri, basına ulaştırılmaları amacıyla getirilmişlerdi. Bunlar yayınlanacak olurlarsa eğer, kim tarafından Genelkurmay’dan çıkartılmış oldukları hemen anlaşılabilirdi. Bu nedenle, metinleri getirmiş olan yedek teğmen, Türün’ün istemi olmadan böyle bir iş yapamazdı...

 

İleride Elrom’un katili olacak olan kişi, kendisine verilmiş olan bu telefon konuşma çözümlerini, İlhan Selçuk’a götürecekti. Demirel için “patates” sözcüğünün kullanıldığı Amerikalı askerlere ait konuşmalar yayınlanacak olurlarsa eğer, milliyetçi çevrelerde Demirel’in lehine bir hava yaratabilirlerdi... İlhan Selçuk oyuna gelmeyecek, bunları yayınlamayacaktı... Bilindiği gibi Gnr. Faik Türün, emekliliği sırasında, Demirel’in partisinden meclise girecekti...

 

Bir başkonsolosu öldüren, bukadar ciddi bir cinayet işleyen kişi, cinayet silahını ilişkide olduğu bir kadına, politika ile alakası olmayan birisine teslim eder mi idi? Mantıken etmezdi ama, ne oluyordu? Belki de silah biryere yollanmıştı. Cinayeti işleyenin bizlerden ayrı, bizlerin bilemediği ilişkileri olduğu açıktı... Peki ya sıkıyönetim mahkemesi neden işin üzerine gitmiyordu. O kadın, ifadesine göre, cinayet silahını, Beşiktaş-Üsküdar arasında denize atmışmış. Mahkeme bu ifadenin üzerine gitmediği gibi, bukadar bilgiden sonra, İlyas Aydın’a yönelik iftira karşısında da susmakta idi. Cinayeti kimin işlemiş olduğu ve cinayet silahının kim tarafından o kadına verilmiş olduğu açıkça belli iken, İlyas Aydın’ın üzerine atılan cinayet iftirası karşısında savcı ve yargıçlar susmakta idiler. Mahkeme, İlyas ile ilgili yalanın üzerine de gitmiyor, soruşturmayı derinleştirmiyordu. Çünkü, savcı ve yargıçlar Gnr. Faik Türün’ün emrinde idiler...

 

“Anahtara ne oldu?, suya düştü. Suya ne oldu?, inek içti. İneğe ne oldu?, dağa kaçtı. Dağa ne oldu?, yandı kül oldu.”, masal tekerlemesi, olanlara cuk oturmakta idi. Evet, tekrarlamak gerekirse, gerçekler açık olduğu halde, ne -sonradan sırları ile öldürülecek olan- savcı Naci Gür ve ne de mahkeme heyeti, “Burada ilk defa açıklıyorum, Elrom’u İlyas Aydın öldürdü(!)”, yalanının üzerine gitmiyordu. Katil ilk ifadesinde doğruyu söylemiş olmasına, Elrom’un öldürüldüğü evin dinleniyor olmasına, yani gerçeğin biliniyor olasına karşın, savcı veya mahkeme heyeti, söylenen yalan karşısında, “dur bakalım orada” demiyor, araştırmayı derinleştirmiyor, gerçek katilin bu yalan ifadesini olduğu gibi kabulediyordu. Çünkü sözkonusu askeri mahkeme, İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Gnr. Faik Türün’ün emrinde idi ve yalan, tezgah ortak hazırlanmıştı... Hedef’in 12 noktasında Türkiye’nin cılız demokrasisi ve karşı cunta, Muhsin Batur cuntası vardı. Ayrıca, halk aldatılırken, zaten büyük ölçüde devletin denetiminde olan “sol” hareket te yeni tuzaklara doğru çekiliyor, kitleden kopuk terör kurumsallaştırılmaya çalışılıyordu...

 

İleride, Elrom’un kaçırılacağının en az 15 gün önceden -Demirel’e ve Türün’e yakın- polis şefi Ilgız Aykutlu’ya birileri tarafından ihbar edilmiş olduğu kanıtları ile ortaya çıkacaktı. Ilgız Aykutlu’nun bildiğini Türün ekibinin bilmemesi olanaksızdı. Elrom’un tutulduğu ve öldürüldüğü apartman dairesinin polis tarafından dinlendiğini, eski Milli Birlik Komitesi üyesi ve tanınmış MİT’ci İrfan Solmazer söyleyecekti... İstanbul’da görev yapan, Demirel ile General Türün ekibine yakın duran polis şeflerinden Ilgız Aykutlu’nun herşeyi önceden bildiği, aslında gerçek katilin ve olayla ilgili herşeyin bilindiği ortadaydı...

 

Türün-Tağmaç cuntası, bir havacı yüzbaşıyı, İlyas Aydın’ı Elrom’u “öldüren” kişi olarak yansıtırken, aslında, İlyas Aydın üzerinden karşı cuntaya, Batur cuntasına vurmanın hesabını yapmaktaydı. Onlar, aynızamanda demokratik süreçleri de baltalamaya yönelik sözkonusu operasyonlarında, başarılı olacaklardı... Bu kirli entrika da kullandıkları kişiye ileride -Zırhlı Tugay’ın ortasındaki askeri cezaevinin- kapıları açacaklar, kaçmasına yardımcı olacaklardı. Aynı kişiyi, kontrollarında, son durağına dek götürüp yokederek delilleri temizleyeceklerdi. Bu arada, aslında masum olan birçok genç insan daha boşu boşuna yaşamından olacaktı... Tabii provokasyon burada bitmiyordu, olayın önemli politik sonuçları da olacaktı...

 

İleride, başka bir metinde ayrıntılı olarak anlatacağım gibi, beni öldürmeye gelmiş olanları aldatarak sağ kurtulmamın ardından; Harbiye’de daracık ufak bir hücrede yirmi gün prangalı ve kelepçeli olarak kalacaktım- ileride Vietnam’da, “kaplan kafesi” denen hücreleri gördüğümde, bu yirmi gün kapatılmış olduğum yer aklıma gelecekti hemen... Ayaklarıma kelepçelenmiş olan en az elli kiloluk prangamı (ayağıma bağlı demir gülleyi) langur lungur sürükleyerek tuvalete götürülüp kapısı açık bırakılan tuvalette altımı temizleyemeden çıkartılarak geri götürülmelerimin ardından, kendilerini “kontragerilla” olarak tanıtanların merkezinde oniki gün kadar işkence görecektim...

 

Korkunç elektrik işkencesini tanımamın ardından, Selimiye’de, kimseye yapılmayan biçimde, mazgal deliği bile olmayan, gecenin-gündüzün kaybedildiği rutubetten sırılsıklaklar bir hücrede banyo yaptırılmadan 10 ay kadar tutulup ağır biçimde hastalanacaktım. Buna karşın, Ecevit iktidarına dek hastahaneye götürülmeyecektim. Göğüs hastalıkları uzmanı hekim albay, daha sonra, öleceğimi sandıklarını söyleyecekti...

 

Orada da, Haydarpaşa Askeri Hastahanesi’nde de, doktor raporuna karşın, yer seviyesinin altından, güneş almayan bir yerde, “tehlikeli” kabuledilen akıl hastalarının kapatıldığı rutubetli bir bodrumda dokuz- on ay kadar aralıklarla tutulacaktım... Çok iyi bir insan olan ve adını hiç unutmadığım kalp hastalıkları uzmanı binbaşı Dr. Doğan Toraman, “Bu hastalıkla hapiste kalamaz, serbest bırakılmalıdır!”, diye rapor vermek isteyecekti. Diğerleri içeride iken bırakılmayı kabul etmeyecek ve doktorun sözünü ettiği bu raporu reddecektim. Doktor, Tavrım karşısında şaşıracaktı ve ben bundan kimseye sözetmeyecektim... Bu kez aynı doktor, Doğan Toraman, “tutulmakta olduğum rutubetli bodrumda iyileşemeyeceğim, oradan hastahanenin daha sağlıklı bir bölümüne alınmam”, gerektiği üzerine rapor yazacaktı... Ben aynı yerde tutulurken, Doğan Toraman kaybolacak, birdaha hekim olarak karşıma çıkmayacaktı... Bir de, yine aynı hastahane de tezgahlanan bir provokasyonu, Türkiye tarihinde ilk kez aktörleri ile birlikte açığa çıkartacaktım. Bu olayın ardından, hem ülkede ve hem de yurt dışında benim için bir kampanya başlatılacaktı... Daha uzun hikayedir...

 

Kimseye yapılmayan biçimde on ay kadar tutulduğum ve sadece bir tek benzeri daha olan sözkonusu sırılsıklam hücremde, sadece kırk mumluk bir ampulle aydınlanan ve gecenin- gündüzün kaybedildiği hücremde, günde üç kez tuvalete götürülmekte idim. Birkaç dakika içinde yapmak zorunda olduğum işi yaparken, tuvalet kapım açık tutulmakta idi... Aynı sırılsıklam pis hücrede, birçok kez, eski gazete kağıtlarının üzerine tuvaletimi yapmak zorunda kalacaktım... Daha sonra, idrarım için plastik bir kap vereceklerdi...

 

Gnr. Faruk Gürler’in cumhurbaşkanı olamayacağı belli olunca, mazgal delikleri olan biryere taşınacaktım. Okadar olaydan sonra burada karşılaşacağım Orhan Savaşçı’nın beynime kazınan ilk sözlerinden biri, “Asıl başkaları vardı ama, herşeyi Muhsin Batur denen puştun üzerine yükledim!”, olacaktı. O, büyük bir iş yapmış gibi bunları söylemekte idi. Savaşçı’nın sözünü ettiği “o asıl başkaları” kimdi? Bizler, yani ben ve Münir, ne Batur’u ve ne de “o asıl başkaları”nı bilmiyorduk... Ben bu pisliğe çekilirken, ileride Elrom’u öldürecek olan kişi, yemin billah, “subayların sadece bizlerle ilişkileri olduğu”nu, “ordu içinde başka bir organizasyona, cuntaya vs. bağlı olmadıklarını”, söylemişti. Göya bunlar, “sadece sosyalizme inanmış askerlerdi ve sadece bizlerle idiler”... İnanmak istediğim için olmalı, söylenen yalana inanmıştım...

 

İstanbul’da Savaşçı’nın ifadesini alanlar, Faik Türün’ün emrindeki “kontragerillacılar” idi ve zaten onlar da Gnr. Muhsin Batur’u yakmanın, alt etmenin peşinde idiler. Onlar da herşeyi, Savaşçı’nın ifadesi ile “Batur puştu”nun omuzlarına yükleme peşindeydiler... Savaşçı’nın sözünü ettiği “o asıl başkaları”, Savaşçı’nın ilişkide olduğu “o asıl başkaları”, muhtemelen Türün-Tağmaç cuntasının adamları oldukları için sorgucular tarafından korunmuşlar, haklarında ifade alınmaya çalışılmamıştı... Yine Savaşçı’nın ilişki içinde olduğu “Bond” lakablı füzeci Binbaşı İbrahim Keskin’in ifadesinin biryerinde, bilerek veya kaza ile, Heperler Albay diye birisinden sözedilmekte idi...

 

Savaşçı’nın ilişki içinde olduğu “Bond”, ifadesinde, Kızıldere’ye gidenlerin başındaki kişilik ile Savaşçı’nın, bu gidişten önce, “Heperler Albay ile görüştüklerinden”, bahsetmekteydi... Bond’un ifadesine göre Heperler Albay, onlara, “henüz ayakta ve güçlü olduklarından” sözetmişti. Yani, Kızıldere’ye gidilirken, halen bir askeri müdahale beklentisi olduğu anlaşılmakta idi...

 

“Denizleri kurtarma vs.” mavalı, diğer gençleri, olayın aslından habersiz gençleri ve kamuoyunu aldatmak için uydurulmuştu. Ayrıca, o üç ingiliz teknisiyenini kaçıranların başındaki kişi, bu teknisiyenler için Deniz ve arkadaşlarının idamlarının durdurulmayacağını, aksine idamların kolaylaşacağını çok iyi bilirdi. Elrom için birşey yapmayanlar, neden sıradan üç teknisiyen için birşey yapsınlardı ki? Bunu tanıdığım Cihan düşünemezdi, ama Elrum’u öldürmüş olan kişi mükemmel biçimde düşünebilirdi... Canlı bir tanığın anlatımına göre, ayrıca o kişi, Elrom’u öldürmüş olan kişi, İngiliz teknisiyenleri kaçırmanın ardından, diğerlerini bırakıp gitmek istemişti. Fakat özellikle biri, gitmesini engellemişti...

 

Nasıl olsa İngilizler’in kaldıkları yere bildiri bırakılmış, “kurtarıcı” rolü oynanmıştı; şimdi yeni bir yaşam, yeni anlaşmalar için alternatifler bulunabilirdi. Fakat onu kullanmış olanlar, bundan sonrası için o kişiye güvenebilirler mi idi? Güvenmedikleri anlaşılacaktı... Aslında, henüz aydınlanmamış olan Kızıldere olayının pislikleri çözülürse eğer, birçok gerçek daha iyi anlaşılabileceği gibi, canı yanabilecek çok kişi de olabilir... Saf Cihan, böyle birşeyi, üç İngiliz teknisiyeni için idamların durdurulmayacağını, aksine kolaylaşacağını düşünemezdi, ama o kişi, tezgahın içindeki kişi, bunu bilirdi...

 

Kaçırma olayının ve yaşanan yeni trajedinin ardından gerçekten’de yeni bir darbe olacak, idamlara karşı olan İsmet İnönü ve diğerleri etkisizleştirileceklerdi. Ülke politikası daha da sağa kayacak, Deniz ve arkadaşlarının idamları kolaylaşacaktı... Peki Heperler Albay’a ne olacaktı? Eğer doğru ise, O’da Diyarbakır İstihbarat Şube başkanlığına tayin edilecekti... Oyun açıktı... Orhan Savaşçı, “asıl başkaları vardı” gevezeliğini farkedip, sözkonusu söylemi üzerine, “o asıl başkaları” üzerine birdaha konuşmayacaktı...

 

Diğer yandan, geçmişte olan karalamaların devamı olarak, günümüzde de, kirli karanlık ilişkiler içindeki birtakım anti-komünist tipler, “kontragerilla” denen örgütün sivil kanattaki sözcüsü konumunda olan birtakım pislikler, hakkımda yalanlar yaymaya, beni karalamaya başlayacaklardı... “Parti” adını verdikleri tekkeye istihbaratcı generalleri, “faili mechuller” olarak anilan cinayetlerin sorumlusu oldukları düşünülebilecek birtakım generalleri, kendisine “kontragerillacı” diyenlerle bağlantılı oldukları anlaşılan birtakım generalleri doldurmuş olan Mussolini müsvettesinin tetikçileri, faşist ahlaksızlar, alabildiğine yalanlarla yüklü karalama kampanyaları başlatacaklardı...

 

Peki ben Savaşçı’yı ve “Bond” lakablı füzeci binbaşı İbrahim Keskin’i nasıl tanımıştım?.. İlişki kurma, yayın akışını sağlama düşü ile Filistin örgütünden izin alıp Kilis kapısında “imam” rolünde pasaportsuz olarak içeriye girdikten sonra, kurmuş olduğum yanlış ilişkilerin vs. ardından, işlerimim bittiğini düşünüp, ülkeyi terketmeden önce, Fen Fakültesi öğrencisi Gülten Savaşçı’ya bırakmış olduğum arşivimi almaya karar vermiştim... Arşiv dediğim paketin içinde, yazılarımın olduğu dergiler, yayınlamış olduğum bildirilerden örnekler vs. vardı. Bunları almak için, 1969 yılının Kasım ayının ilk bir-iki gününde veya Ekim ayının son bir-iki gününde, bu günlerden birinde, Gülten Savaşçı’nın ailesi ile birlikte yaşamakta olduğu Bahçelievler’deki dairelerine uğramıştım. Kapıyı, ilk kez gördüğüm Orhan Savaşçı açmıştı. O’na istemimi söylemiştim, O’da paketi vermişti ama, bana birşey söylemek istiyordu...

 

Savaşcı, Filistin’den geldiğimi, tekrar oraya dönmek üzere olduğumu vs. bilmiyor, beni halen gençlik örgütünün başında sanıyordu... Bir-iki gün sonrasına bir tarih vererek, onlara tekrar gelip gelemeyeceğimi sordu. Ne olduğunu anlamamış, merak etmiştim. Nedenini sorunca, “Boş ver, sen gel, önemli!”, diyecekti. Aynı kişi, bu söyleminin ardından, yanımda birini daha, ileride Elrom’u öldürecek olan kişiyi de getirebileceğimi söyleyecekti... Durumu o kişiye, ileride Elrom’u öldürecek olan kişiye bildirecektim. O kişinin Savaşçı’nın kızkardeşi ile bir yakınlığı olduğu için, “acaba kardeşi ile ilgili olarak mı çağırıyor?”, diye merak edecektik...

 

Hava kararırken Savaşçı’nın ailesinin evine gittiğimizde, yeni yüzlerle karşılaşacaktık... Yeni hava- yer Yüzbaşısı olmuş Savaşçı dışında, orada, bir havacı teğmen, iki havacı üsteğmen, karacı üniforması ile bir yüzbaşı ve “Bond” diye çağrılan sivil giyimli füzeci binbaşı İbrahim Keskin vardı. Daha sonra, ufak-tefek çok iyi bir çocuk olan havacı teğmenin, ünlü dilci Nurullah Ataç’ın yeğeni olduğunu öğrenecektim... İbrahim Keskin, gurubun lideri konumunda idi ve o konuşmaya başlayacaktı. Gençlik hareketinin başında olduğumu düşündüğü için olmalı, bana hitabederek konuşmakta idi...

 

“Bond” lakablı İbrahim Keskin, “güçlü bir örgüt olduklarını, Doğan Avcıoğlu’nun görüşlerini benimsediklerini, Avcıoğlu’nun görüşleri yönünde Türkiye’yi yeniden yapılandırma düşüncesinde olduklarını”, belirterek söze başlayacaktı. Devamla O, aynı kişi, “Batur’dan önceki Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Reşat Mater’in Hacettepe’de okumakta olan oğlunun kendileri ile birlikte olduğunu, ama bunun yeterli olmadığını, sivil kanatta, öğrenci gençlik arasında daha fazla destekçiye gereksinim duydularını”, söyleyecekti (Reşat Mater, 30 Ağustos 1969 gününe dek yaklaşık bir yıl Hava Kuvvetleri komutanlığı yapmıştı. “Bond”, Reşat Mater’in oğlunun adını da vermekteydi ama, ben burada yazmıyacağım.)... Kısacası “Bond”, yani İbrahim Keskin, onlarla birlikte çalışmamızı istemekteydi...

 

Adamın, “Bond”un bu rahatlığı, kendisine aşırı güveni, adlar vererek konuşması, beni sonderece tedirgin etmişti. Ayrıca şüpesiz, 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 başarısız darbe girişimlerine istemeden tanık olmuş, ahmakca trajikomik olayları, ihanetleri, ikiyüzlülükleri görmüş birisi olarak, darbe işlerine kesinlikle karşı idim ve ayrıca darbecilere güvensizdim. Sistem içinde iktidar, kariyer vs. peşinde olmadığım, sisteme toptan karşı olduğum için, bu yöndeki daha başka bazı üstü kapalı yoklamaları da geri çevirmiştim... İzinle ayrılmış olduğum Filistin örgütüne bir an önce geri dönmek, Türkiye’nin entrikalarla yüklü kirli politik ikliminden kurtulmak, eğer sağ kalırsam deneyimli bir asker olarak devrim anında ülkeme dönmek, tek düşümdü. Aslında, evrensel bir barışı özlüyor ve -çok silah tanımış olmakla birlikte- silahları sevmiyor olmama karşın, nedense, kendimi halen asker olarak görmekte idim...

 

“Bond”a yanıtım kısa olacaktı... O’na, aynen, “Doğan Avcıoğlu’na ve Avcıoğlu’nun bilgilerine çok büyük bir saygı duymakla birlikte, görüşlerini benimsemediğimi, sosyalizmi benimsediğimi”, söyleyecektim. Aslında, “komünistim” demek istiyordum ama, bu ifade askerlere fazla sert gelir diye, görüşümü yumuşatarak söylemiştim... Benden laf çıkmayacağını, bu toplantıdan ve onlardan kimseye söz etmeyeceğimi belirterek izin isteyecektim... Kimseye onlar hakkında söz edip etmemem “Bond”un umrunda bile değildi. Anlaşılan, bu son cümleyi boş yere kurmuştum... Ben ayağa kalkmış gidecekken, orada konuşmayı sessizce dinlemiş olan kişi, ileride Elrom’u öldürecek olan kişi, birden lafa balıklama dalacak, “siktiredin kerizi” anlamına, “Ben sizlerle yeniden görüşebilirim!”, diyecekti. Yüzü gülen “Bond”, teklifi hemen kabullenecekti. Ve ayağa kalkıp vedalaşarak oradan ayrılacaktık... Çok canım sıkılmıştı ama, belli etmiyordum...

 

İleride ABD’den getirtilip duruşmalara dahil edilen ve çok kısa bir süre tutuklu kalan “Bond”, sözkonusu görüşme sırasında, benim, “Biz komünistiz, dağa çıkacağız(!)”, vs. gibisinden keskin bir söylemim olduğu yalanını söyleyecekti. Anlaşılan O, bu yalanları ile, kendisini kibarca reddetmiş olan benden hem intikam almaya ve hem de mahkeme heyetine yaranmaya çalışmaktaydı. Hiç sesimi çıkartmadan “Bond”un bu yalanlarını dinleyecektim... Okadar çok ihanete uğramıştım ki, “Bond”un yalanları hafif gelmekteydi...

 

Ilık bir sonbahar akşamı idi. Bahçelievler semtinin -kenarlarında ağaçlar dikili- yollarından birinde birsüre sessizce yürüyecektik. Yanımdaki kişinin sözkonusu teklife, “Bond”un teklifine balıklama atlamış olması canımı çok sıkmıştı... Sonunda sessizliğimi bozacak ve o kişiye, “Neden böyle birşey yaptın?, teklife neden balıklama atladın?”, sorusunu yöneltecektim. Yanıtını beklemeden, “Benim için bir sorun yok, bir iki gün sonra çekip gideceğim. Fakat sen buradasın. Görmedin mi?, adam hiç korkmadan konuşuyor, adlar veriyordu. Bunlar askeri istihbaratın adamları da olabilirler. Tüm işlerin kontrol altında olur...”, diyerek sözlerimi sürdürecektim. Bu kez o, ileride Elrom’u öldürecek olan kişi, dudaklarını aşağılayıcı bir ifade ile büzerek, “Daha iyi ya, herşey kontrol altında olursa, birşey olmaz!”, diyecekti. O kişi ne demek istiyordu?, böyle bir düşünce tarzı ile ilk kez karşılaşıyordum, sinirlenmiştim. “Ne demek istiyorsun sen?”, deyince, alaylı bir sırıtışla, “Boş ver, sen anlamazsın!”, yanıtını verecekti. Asabım bozulmuştu ama, “yakında gideceğim” düşüncesi ile kendimi kontrol edecek, sesimi çıkartmayacaktım...

 

İleride, bazı iğrenç olayların ardından, Elrom’un katili olan kişinin vaktiyle söylemiş olduğu cümle, “Daha iyi ya, herşey kontrol altında olursa, birşey olmaz!” cümlesi, kafamda sık sık yankılacacaktı. Sözkonusu kişi, MİT’in veya askeri istihbaratın içinden bir ekiple iş yapmayı daha güvenlikli bulmuştu. Buna karşın, kariyer hesapları ile girilen bu tip ilişkilerde, bazen adama hesap ta ödetirlerdi. Mafya örgütlenmeleri benzeri bu ilişkilerin mafyadan farkı, başlarındakilerin, daha büyük bir örgütün, devletin koruması altında rahatça suç işleyebilmeleridir... Kariyer hırsı ile karanlık ilişkilere girebilen o kişi hesabı tek başına o ödemiş olsa, diyecek pek fazla birşeyim olmazdı. Fakat aynı kişi, başka masum insanları da kanlı bir trajedinin içine çekmişti. O kişi, birtakım masum canların yokoluşuna neden olduğu gibi, demokratik süreçlerin baltalanmasına da aracılık yapmıştı. İşçi sınıfının ve diğer emekçi halkların ekonomik ve demokratik haklarının gaspedilmesinde katalizatör rolü oynamıştı... Devlet içindeki faşist örgütlerin, karanlık servislerin ve onların güdümlerindeki medyanın pompaladığı sansasyondan yararlanarak kolay kariyer ve ün sağlamaya çalışan “sol” etiketli birtakım halka karşı sorumsuz ahlaksızlar, özünde beş para etmez tipler, kitlelerden kopuk terörün sahte “kahramanları”nın övgüsünü yaparak toplumda bir yer edinmeye çalışan işe yaramazlar, bu halk düşmanı terör sürecine, kirli sürece, belirli bir süreklilik kazandıracaklardı...

 

İleride, “Daha iyi ya, herşey kontrol altında olursa, birşey olmaz!”, cümlesini kurmuş olan kişinin önceden de biryerlerle, asker olmayan biryerlerle bağlantılı olduğunu düşünecektim... Gelip benimle bizzat o kişi tanışmıştı... Bir geceyarısı, “akvaryum” denen yerde edebi bir eseri okurken, ilk kez gördüğüm şık giyinmiş ve biraz içkili biri, yanıma gelip, “Seninle arkadaş olmak istiyorum!”, diye söze başlamıştı (Benimle o tanışmıştı ve öylece ilk olarak “sol” denen çevreye girmişti. Ayrıntısı var...)... Bazı pislikleri görüp bu kişiden kopmamın ardından, ben FKF başkanı olunca, aynı kişi bu kez yeniden gelmiş, “Ben de artık iyi bir insan oldum(!)”, diyerek aramıza girmek istemişti... Daha başka bazı olaylar, askerliğini Genelkurmay’da Faik Türün’ün emrinde NATO dinlemesi yapan yedek subayla ve “nursuz” lakablı faşist biri ile yakınlığı ve özellikle “Daha iyi ya, herşey kontrol altında olursa, birşey olmaz!”, cümlesi, bana bunu düşündürtecekti. O kişi, “sol” denen çevreye girerken de kendisini “garantiye” almış olmalı idi.. Aynı kişi, girdiği her yerde olay çıkartmıştı... Amcası aracılığı ile o tipin daha baştan karanlık çevrelerle ilişki kurmuş olması zaten sonderece mümkündü... Ben, sözkonusu yıllarda bunları, kariyer hırsları ile yapılabilecek kötülüklerin korkunç boyutlarını düşünemezdim...

 

Tam yeniden yurt dışına çıkacakken, 8 veya 9 Kasım 1969 günü yakalanacaktım. Ankara’ya geldiğimden beri, yanlış ilişkilerim nedeniyle kontrol altında olduğumu sonradan anlayacaktım... Aslında, farkında olmadan yaşamımı kurtarmışlardı. Bıraksalar gitsem, yaklaşık on- onbir ay kadar sonra yaşanacak ve “Kara Eylül” olarak anılacak katliamın kurbanlarından biri olabilirdim...

 

Ben hapiste iken, sözkonusu kişi, ileride Elrom’u öldürecek olan kişi, yeniden yapışacak, “askerlerin bizden başka bir çevre ile ilişkileri olmadığı” yalanını söyleyecek, bu yalanları üzerine yeminler edecek, “sana ihtiyaç var, komünist partisi kuracağız, gitme” yalvarmaları ile aklımı çelecekti... Daha sonra anlayacaktım, içlerinden biri itiraf ta edecekti; ben olmadan Dev-Genç denen örgütü elegeçiremezlerdi... Yeniden başkan olma teklifini geri çevirecektim ve bu işten kurtulma düşüncesiyle, o an yanımızda bulunan birisini yerime önerecektim... Sonuçta, divan başkanı olarak o kişiyi seçtirtecektim... “Cehenneme giden yol” -sadece- “iyi niyet taşları ile” değil, biraz da ahmaklık taşları ile “döşenmekte” imiş... Bu son cümleyi kendim için kurdum...

 

Türün-Tağmaç ekibinin hastalıklı bir karakteri, Elrom’un gerçek katilini kullanarak yapmış oldukları operasyon başarılı olacaktı... Elrom’un öldürülmesinin, cinayeti işlemiş olanın hapisten kaçırılmasının ve üç ingiz teknisiyeninin kaçırılarak öldürülmelerinin ardından, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamları kolaylaşacaktı... İkinci Erim Kabinesi, Elrom öldürüldüğü gün, 22 mayıs 1972 günü devrilecekti. Aynı gün, Erim’e göre çok daha sağda olan Ferit Melen kabinesi kurdurtulacaktı... Zaten bu olacakları bekliyor olmaları nedeniyle olmalı, Elrom’un kaçırılacağını bildikleri ve yine Elrom’un tutulduğu daireyi dinledikleri halde, duruma müdahale etmemişlerdi. Çünkü, istihbaratı, güvenlik güçlerini Erim değil, Sunay-Demirel-Tağmaç-Türün dörtlüsü denetlemekte idi... Güvenlik güçlerinin gözyumması sonucu 22 Mayıs 1972 günü Elrom öldürüldüğünde, cinayet duyulur duyulmaz, Erim istifa etmek zorunda kalacaktı... Aslında, tezgahı anlamış olan Elrom, olayın bir tanığının anlatımına göre, gururlu davranmış ve kendisini kaçıranları uyarmıştı. O, “kendisi için birşey yapılmayacağını ve çok kötü şeyler olacağını”, kaçıranlarına ve kendisini öldürcek olan kişiye söylemişti...

 

Elrom’u kaçıran kişi, -kaçırma olayından aylarca önce söylemiş olduğu gibi- olmayacak, yapılamıyacak şeyler isteyerek kurbanını öldürmeye daha baştan karar vermişti. Göya, hastalıklı düşünce yapısı ile o kişi, “kararlılığını” tüm dünyaya gösterecekti. Zaten, daha önce de nakletmiş olduğum gibi, o karşılaşmamızda sözkonusu kişi, “bir konsolos kaçıracağını, yapılamıyacak şeyler isteyerek adamı öldüreceğini ve böylece kararlılığını göstereceğini”, söylemişti... O, kendince, “Amerikalıları serbest bırakmış olan Deniz Gezmiş ve arkadaşları gibi değildi, kararlı idi, onlardan üstündü”... Hatta o, ” herkesten üstün” idi... Sözkonusu kişiyi, vaktiyle, Münir ve ben, Deniz’in elinden kurtarmıştık. Deniz, döğme amacıyla, “Sen ahlaksız herifin birisin!”, diyerek bunun üzerine yürüdüğünde, biz araya girmiştik. Ayrıntısına şimdi girmeyeceğim bu olay nedeniyle o kişi, Deniz Gezmiş’den ölesiye nefret ediyordu... Hastalıklı kafa yapısı ile üstün olabilmek, üstünlüğünü kanıtlayabilmek için kaçıracağı kişiyi öldürmeye peşinen karar vermişti... Şüphesiz, o kişinin bu psikolojisini sonradan analiz edebilecektim... Elrom’un öldürülme kararının daha baştan verilmiş olması sadece bu hastalıklı ruh hali ile mi ilgili idi, yoksa birileri, o kişinin asıl bağlı olduğu birileri, toplumsal krizi derinleştirmek isteyen birileri, bu davranışını o kişiye telkin mi etmişlerdi?..

 

Erim kabinesi içinde milli savunma bakanlığı yaparken darbeci generaller ile, Türün-Tağmaç cuntası ile çok sıkı bağlar içinde olduğu anlaşılan tanınmış sağcı ve Güven Patisi kurucularından Ferit Melen, 22 Mayıs 1972 tarihinde başbakanlığa getirilecekti. Erim ekibinin, özellikle Birinci Erim kabinesinin, ekonomik fonları üretici olmayan ve kolay kazanç sağlayan spekülatif işlerden endüstriye aktarma çabaları, bu yöndeki ekonomik reform politikaları tamamen rafa kaldırılırken, çok daha ağır baskıların süreceği ön-faşist bir rejime geçilecekti...

 

Paranın, sermayenin, kolay ve tatlı kârlar getiren spekülatif işlere yönelmesi, kapitalizmin endüstride gelişmesinin önünde bir engeldi. Özellikle Birinci Erim kabinesinin ekonomik reformları, sermayenin spekülatif işlerden endüstriye yöneltilmesini sağlamaya yönelikti... Reformcu Birinci Erim kabinesi, aynı kitlelerden kopuk terörün yardımı ile 3 Aralık 1971’de devrilmişti... Çünkü, terörün sürmesini isteyen servisler, devlet içindeki karanlık faşist odaklar, CIA-MOSSAD bağlantılı istihbarat servisleri, Nihat Erim ve ekibinin değil, Türün-Tağmaç-Sunay-Demirel dörtlüsünün kontrolu altında idiler. Kesin bilemem şüphesiz ve belki sözkonusu dörtlü de bu servisleri tam olarak denetliyebiliyor değillerdi ama, bunları birleştiren CHP kökenli Erim’e ve politikalarına karşı olmaktı. En azından, kitleden kopuk terörü besleyen “kontragerilla” adlı örgütün, veya “Özel Harb Dairesi” denen kuruluşun ve bununla bağlantılı MİT kadrolarının Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın ve Birinci Ordu Komutanı Faik Türün’ün emrinde ve kontrolunda oldukları kesinlikle belli idi... Diğer yandan yine anlaşılan, Türkiye’nin ve benzeri ülkelerin endüstrileşmesini istemeyen, borçlandırma politikaları ile büyük kazançlar sağlamakta olan bazı uluslararası güç merkezleri de, Erim’in ekonomi politikasına, fonları endüstrileşmeye kaydırma politikasına karşıydılar... Dünyadaki politik dalga, uluslararası konjonktür bu süreci engellemese, 12 Eylül 1980 darbesinde yaşanacak olanlar, daha o zaman, Ferit Melen ile başlatılmış olan süreçte yaşanacaktı...

 

Daha o zaman faşist bir rejime geçilme ve bunu kalıcılaştırma planları yapılmakta olduğunu, yaşamımdan tek bir örnekle -ayrıntıya girmeden- anlatmaya çalışayım...

 

Kafama bir torba geçirilerek götürülmüş olduğum merkezde, kendilerini “kontragerilla” ve “asker” olarak tanıtanların işkence merkezinde, iki sivil giyimlili kişi, zincirli olduğum yatağın yanına gelerek benimle konuşmaya kalktıklarında, onların asker olmadıklarını, laf arasında hemen anlamıştım... Aslında, aralarında askerler de vardı ve bunlar, o merkezdeki herkes, MİT’e bağlı olarak çalışmakta idi... Diğer yandan, MİT’in sorgu yetkisi olmadığı için onlar, kendilerini farklı tanıtmaya çalışmaktaydılar. “MİT’in de anasını bilmem ne yaptık”, gibisinden sözler etmekteydiler... Birsüre sonra onlar da açıklarını farkedip, onların asker olmadıklarını anladığımı farkedip, sırf intikam almak için, beni, gözlerim kapalı yukarı katlarda biryere çıkartıp, ayak ve el parmaklarımdan, daha sonra da kulak mememden elektiriğe bağlayacaklardı...

 

Bu, elektrik işkencesi, daha önce hayal edemeyeceğim ölçüde korkunç birşeydi. İnsanın tüm hücreleri tek tek yırtılıyormuş gibi olurken, ağzından, kendisinin dahi tanıyamıyacağı, nomal durumda asla yapamayacağı veya taklit edemeyeceği korkunç bir çığlık kendiliğinden dökülüyordu. Ve insan kendi kendisinden utanıyordu... Elektrodlar el serçe parmağına ve kulak memesine bağlanınca, çığlık dahi atamıyordunuz, öyle ağzınız açık kasılıp kalıyordunuz... Gözlerim bandlı iken elektrik veren kişi, “Bağır orospu çocuğu, ben buna yirmi dakika dayanıyorum!”, diyerek sadistce ve nefretle haykırıyordu... Bağırırken kafam havaya kalktığında, gözümün üstündeki bandın altında kalmış hafif aralıktan bir an için işkencecinin yüzünü seçebilecektim. “Solcu” tipi bıyıkları olan ve dışarıda görseniz dış görünüşüne bakarak “solcu” sanabileceğiniz ve muhtemelen Kars taraflarından, güney Kafkasya taraflarından bir tipti bu. İşkence uzmanı kişi, manyotolu telefona benzeyen bir aletin kolunu çevirerek elektrik vermekteydi. Yaptığı işten zevk aldığı ve kurbanı ile yarıştığı belli idi...

 

Bu seansların ve başka işkencelerin ardından, kendisini “albay” olarak tanıtan hafif göbekli ve orta boylu biri, sorgucu rolünde karşıma çıkacaktı. Herhalde daha etkili, daha havalı olur diye, belinde -namlusu ile birlikte 14 mermi alan- Browning marka 9 mm’lik bir tabanca taşımaktaydı. Sanırım tabanca boştu; çünkü, -benim gibi elleri ve ayakları bağlı olsa bile- tutuklu veya hükümlü kişinin karşısına dolu silahla çıkılmazdı...

 

Sorgucu rolündeki kişi, daha ben birşey demeden, ifade tutanağına, “Marksizm-Lenininzm’e bağlıyım” vs. diye yazdırmaya başlayacaktı. Şaşırmıştım; en büyük korkularımdan biri, baskı ve işkence ile Marksizm-Leninizm’e karşı bir laf almaları idi. Sorgucu rolündeki kişi ise bunun tam tersini yapıyordu. Fakat diğer yandan aynı kişi, Marksizm-Leninizm ideolojisini, terörizm ile, kitlelerden kopuk terör eylemleri ile, bu ideolojinin karşı olduğu eylemlerle aynılaştırmaya, tüm bu pislikleri Marksizm-Leninzm olarak göstermeye çalışmaktaydı...

 

Sorgucu, teröre karşı -henüz basılamamış- kitabımız elinde olduğu, bizlerin, Münir ve benim bu işlere baştan beri karşı çıkmış olduğumuzu ve terörü durdurmuş olduğumuzu bildiği halde, beni, terörcü ekiple birlikte göstermeye çalışmaktaydı. O, sorgucu, Elrom’u öldürmüş olanla bizleri birleştirmeye çalışmaktaydı. Sözde sorgusunun biryerinde aynı kişi, “Yusuf, biliyormusun, Nazım Hikmet’in bundan otuzbeş- kırk yıl kadar önce yazmış olduğu mektuplar elimize geçti (!)”, diye söze başlayacaktı. Bu cümleyi kurmuş olan kişi, gözlerimin içine bakarak, tüm tepkilerimi dikkatle kollayarak konuşmakta idi... Ben de, ellerimden ve ayaklarımdan kelepçeli olduğum güçlü sandelyenin üzerinde dikkatle onu dinlemekte idim... Sorgucunun Nazım Hikmet adıyla söze girmesinin nedeni, Nazım Hikmet’i çok sevdiğimi bilmeleri ve bu şekilde beni daha kolay tongaya bastıracaklarını düşünmeleri ile ilgiliydi...

 

Aynı sorgucu devamla, “Nazım Hikmet mektubunda, mektubun yazılmış olduğu tarihten 35- 40 yıl kadar sonra devrim olacağını söylüyor. Devrim için Nazım Hikmet’in vermiş olduğu tarih, günümüze, en çok bundan 3- 4 sene sonraya tekabül ediyor... Siz ‘korkunç bir örgüttünüz’, fakat şimdilik yenildiniz ama, 3- 4 sene sonra çok daha güçlü olarak çıkacak ve devrimi gerçekleştireceksiniz, değilmi?”, diyecek ve gözlerimin içine bakarak yanıtımı bekleyecekti. Sorgucu, benim, “Evet şimdi yenildik ama, 3- 4 yıl içinde çok daha güçlü olarak çıkıp hepinizi mahvedeceğiz vs.”, biçiminde konuşmamı istiyordu. O, bu “kahramanlık” gösterisini hemen zabıtlara geçirecekti...

 

Eğer sorgucunun bu istemine uysa idim, bir “ahmak” olarak alabildiğine popüler hale getirilecektim. Hatta, muhtemelen, “sorgucuların yüzlerine tükürmüş olduğum” vs. masalları kulaktan kulağa yayılmaya başlanacatı... Fakat ben, oynanmak istenen oyunu hemen anlamıştım... “Bundan 3- 4 sene sonra çok daha güçlü olarak çıkacağız, hepinizi mahvedeceğiz vs.”, gibisinden ifadelerim, acele çoğaltılarak kuvvet komutanlarının, güç sahibi tüm generallerin önlerine atılacaktı. Onlara, “Bakın, lider konumundaki kişi bunları söylüyor; durum ciddi; bu ülkede demokrasi işlemez; çelikten bir elin yönetimde olması gerekli.”, gibisinden telkinler yapılacaktı. İstihbarat servisleri, yalan bilgilerle, manupule edilmiş bilgilerle generalleri yönlendirip kullanmakta idi... Beni sözde “kahraman” yaparlarken, alacakları ifadenin bu yönde kullanılacağını, generalleri manupule etmekte kullanılacağını hemen anlamıştım. O sırada kafam çok hızlı çalışmakta idi...

 

Topu önce taca atacaktım... “Ben anlamam, Nazım Hikmet çok daha iyi bilir, O Moskova’da okumuş.”, diyecektim. Sorgucu, “Hadi canım sende, ne okumuş, 6- 7 ay bir kursa gitmiş, ama sen öylemisin, koskoca bir örgütün liderisin, hadi söyle ne zaman olacak?”, diyerek tuzağını sürdürecekti. “Koskoca örgüt dediği, denetimleri altında olan, her anını ve tüm işlerini benden daha iyi bildikleri şekilsiz bir kalabalıktı. Hatta bu, nerede ise bir “kontragerilla” örgütlenmesi idi. Bunları anlamış olduğum için, “sen koskoca bir örgütün liderisin vs.” gibisinden dolduruşlar, bana, dalga geçmek olarak geliyordu...

 

Bu kez ben oyunu sürdürecektim... Yüzüme çok ciddi bir ifade vererek, “Evet, biz ‘çok güçlü bir örgüttük’, ama malesef siz çok daha güçlü çıktınız ve bizleri darmaduman ettiniz; kanımca bu iş ancak 35- 40 yıl kadar sonra biraz toparlanabilir.”, diyecektim... Gözlerimin içine öyle bir dakika kadar sessizce bakan sorgucu, yılan tıslamasını andıran bir sesle, kendi kendisine konuşurcasına, ya da sesli düşünerek, “Sen tam anası s.kilecek bir orospu çocuğusun!”, diyecekti...

 

Ardından sorgucu, “İn, in o seneleri, Yoksa seni ‘B gurubu komando ekibi’ne teslim edeceğim!”, diyerek birden saldırganlaşacaktı. Bana, “en çok 6- 7 yıl sonra devrim olacak” dedirtebilmek için işkence tehdidi yapmaya başlayacaktı. “B gurubu komando ekibi” dediği, elektrik veren işkence ekibi idi. Oradan “kahramanlık” taslayan bir ifade ile çıkabilmek için işkence ile tehdit edilmekte idim...

 

Bu yaşanmış olan pislikle gerçek dışı biçimde bütünleştirilmiş olduğum ve ayrıca sözlerimin daha etkili olmasını sağlayacağını düşündüğüm için, duruşmalarda, kendimce fedakarlık yapacak, gerçekte birşey bilmediğim halde “herşeyden haberim olduğu”nu söyleyerek, bana ait olmayan işlerin sorumluluklarını da omuzlarıma alarak, “hayır biz teröre karşı çıkmıştık” vs. demeyerek, bulaştırılmış olduğum pisliği kendimle birlikte gömmeye ve idam cezası almaya çalışacaktım. Gerçekte hiç te öyle olmadığım, tam tersi olduğum halde, “Ajanprovokatör durumuna düştüm; işçi sınıfı bizi yargılayacaktır!”, diye haykıracaktım. Yani, bir çeşit politik harakiri yapacaktım... “Bir Don Kişot olduğumu”, söyleyecektim... “Kontragerilla” denen “Özel Harb Dairesi”nin legal politikadaki sözcüsü, tetikçisi ve ajanı konumundaki bazı ahlaksız sürüngenler, günümüzde, akılları sıra beni karaladıklarını sanarak, “Bir Don Kişot’um!” demiş olduğumu yaymaya çalışmaktadırlar...

 

Onlar bilmiyorlarmı ki, sonderece insani büyük ideallerin, iyinin, güzelin hesapsız saf şovalyesidir Don Kişot. Nazım Hikmet’in dizelerinde Don Kişot portresi şöyle çizilir: “Ölümsüz gençliğin şovalyesi/ ellisinde uyup yüreğinde çarpan aklına/ bir temmuz sabahı fethine çıktı/ güzelin, doğrunun ve haklının:/ Önünde mağrur, aptal devleriyle dünya, altında mahzun ve kahraman Rosinant’ı...” Dizeler sürer gider...  “Ben bir Don Kişot’um!”, cümlesi ile bana kara çalacaklarını, akılları sıra beni aşağılayacaklarını sanan Özel Harb Dairesi’nin yalakaları, demekki, Don Kişot’u bilmiyorlar ve bilemezler de. Çünkü onlar, güç sahibi generallerin tetikçiliğini yaparak, güçlüye yalanarak iktidar sahibi olmaya çalışan adi kemik yalayıcılarıdırlar. Onlar, yükseklere sürünerek tırmanmaya şalışan çirkin sürüngenlerdirler sadece... Sözlerimi, bir avuç komünist ve benden nefret eden “kontragerillacı” sıfatlı mali-sermaye ajanları, faşist odaklar anlayacaklardı. Beni mahvedebilmek için ellerinden geleni yapacaklar, ölümcül hastalanmama neden olacak çok ağır fiziki baskıların yanında, birkısmı “solcu” sıfatlı ajanlarına hakkımda kara dedikodular yaydırtacaklardı...

 

Bana, “3- 5 yıl sonra devrim olacak” dedirtmeye çalışanların “devrim” sözcüğü ile kastettikleri, kitlelerden kopuk terörden başka birşey değildi. Onlar, demokratik süreçlerin baltalanmasını, baskılara gerekçe yapılan ve kitlelerin bilinçlenmelerini engelleyen terörün yükselerek sürmesini, karşı-devrimci faşist güçlerin ekmeklerine yağ süren terörün sürmesini, askeri darbeler için “meşru mazeret” üreten terörün sürmesini istemekte idiler... O dönemde kimseye yapılmamış baskılar, işkenceler özel olarak bana yapılırken, o kendisine “kontragerilla” diyenlerin elleri ile kitleden kopuk terör örgütleri yeniden oluşturulacaklardı. Bir kısmı ajan, bir kısmı ahmak, başrollerde olmaya çalışan diğer bir kısmı ise kolay kariyer peşinde koşan beş para etmez “solcu” etiketli ahlaksızlardan oluşan lanetliler korosu, “sosyalizm” adına kitleden kopuk terörün propogandasını yapmaya başlayacaktı. Türkiye, adım adım 12 Eylül 1980 askeri darbesine bu yöntemlerle ulaştırılacaktı... Darbenin ertesi günü, “kurtuluş” gerçekleşmiş olmalı ki, “kurtuluşa kadar” sloganları son bulacaktı...

 

Devlet içindeki bazı faşist odakların, demokrasi düşmanı yerli ve yabancı servislerin çabaları ile, bu servislere monte edilmiş birtakım satılmış gazetecilerin ve kolay kariyer peşindeki sorumsuz ve moralsiz sözde “sol”cu tiplerin aynı yöndeki çabaları sayesinde, faşist servisler odaklı yalanlar, efsaneler üretilerek kitlelerden kopuk teröre gaz verilecekti. Ürettilen yalanlarla, kitlelerden kopuk terörün sahte kahramanlarının efsaneleştirilmesi ile, 12 Eylül 1980 müdahalesinin ortamı rahatca hazırlanacaktı...  

 

Bizzat devlet içindeki sözkonusu karanlık odaklar tarafından örgütlenmiş olduğu anlaşılan ekstrem “sol” bir gurup, Temmuz 1980’de, askeri müdahaleden birkaç ay önce, tam anılarını yazarken, Nihat Erim’i katledecekti. Bu cinayetle, 12 Mart drbesi döneminde yaşanmış olan terörün kaynakları gizlenmeye, politik gerçeklerin birkısmının üzeri örtülmeye çalışılacaktı. Cinayeti işlemiş olduğu iddia edilen “solcu” etiketli genç te, Almanya’da, “intihar” görünümü altında yokedilecek ve olay şimdilik karanlığa gömülecekti... Elrom cinayetinin ayrıntısını ve şüphesiz Elrom’un kaçırılacağı ihbarının nereden gelmiş olduğunu bilen polis şefi Ilgız Aykutlu, ve yine çok şey bildiği anlaşılan davanın savcısı Naci Gür, o dönemde “kontragerilla” denen örgütün sorgularında bulunmuş olan general Memduh Ünlütürk ve Tağmaç-Türün cuntası tarafından kurban seçilmiş olan İlyas Aydın, öldürüleceklerdi. Böylece, bu cinayetlerle, “sol” etiketli kitleden kopuk terörün gerisindeki güç, kendisini gizlemeye çalışacaktı. Elrom’un katilini kullanmış olanlar, 12 Mart müdahalesi ve sonrasında Türkiye toplumunun, demokratik süreçlerin başına çorap örenler, sözkonsu cinayetlerle kendilerini gizlenmeye çalışacaklardı...  

 

Eski bir asker olan ve birsüre “Ergenekon” davası sanıkları arasında gösterilen akademisyen Erol Mütercimler, savunması sırasında, “Ergenekon” adlı örgütlenmenin ne olduğu üzerine bir sorunun ardından, Gnr. Memduh Ünlütük ile olan bir anısını nakledecekti... Mütercimler’in anlatımına göre Ünlütürk, O’na, “Ergenekon örgütlenmesinin, A. Türkeş’in,  Turgut Sunalp’in ve daha birçok askerin katılımları ve Kıbrıs ile bağlantılı olarak 1953 veya 1954 yılında kurulmuş olduğunu”, anlatmıştı. Aynı anlatıma göre, bu oluşumun içinde iş adamları, profösörler, gazeteciler ve daha birçok meslekten kişi vardı. (bak: http://www.radikal.com.tr/turkiye/mutercimlerden_ilginc_ifade-1077340)

 

İlginçtir, Memduh Ünlütürk’ün anlatımı ile sözkonusu faşist örgütlenmenin kuruluş tarihi, yani “Ergenekon” denen şeyin kuruluş tarihi, NATO’nun 1952 yılından itibaren üye ülkelerde ve hatta üye olmayan bazı Skandinav (Scandinavia) ülkelerinde örgütlemiş olduğu ve her ülkede farklı adlarla anılan “Gladio” veya “kontragerilla” veya “Özel Harb Dairesi” veya Yunanistan’da olduğu gibi “Kızıl keçi Postu” örgütlenmesi ile eşzamanlı idi. Yani, “Ergenekon”, bir anlama, “kontragerilla” veya “Özel Harb Dairesi” denen şeyin bir uzantısı, veya başka bir adla anılan taa kendisi idi. Zaten, “Gladio” veya “kontragerilla” denen örgütlenme de, aynen “ergenekon” gibi, sadece askerlerden değil, aynızamanda “iş adamı” denen değişik sermaye gücüne sahip kişilerden, profösörlerden, akademisyenlerden, farklı sivil bürokratlardan ve mafya mensuplarından, kriminal unsurlardan oluşmakta idi...

 

“Ergenekon” veya “kontragerilla” adlı örgütlenmenin içinde birtakım mafya mensuplarının, mafya örgütlenmelerinin, ve yakın zamanda “kızıl elma ittifakı” sloganları ile ortaya çıkmış olan “solcu” etiketli faşistlerin, “solcu” etiketi ile bir dönem “Maocu” rolü oynamış olan anti-komünist ve anti-Sovyet politik örgütlenmelerin olduğu, politik yaşamın bizzat kendisinden anlaşılmakta idi... CIA (1947) öncesi ABD gizli servisi OSS’in (Office of Strategic Services) Mafya ile işbirliği yapmış olduğu, özellikle Sicilya çıkartması sırasında ünlü Mafya şeflerinden Sicilya doğumlu Lucky Luciano’yu (Salvatore Lucania) kullanmış olduğu herkes tarafından bilinmekte idi... CIA, bu tip işbirliklerini zenginleştirerek geliştirecekti... CIA patentli tüm servisler, NATO üyesi ülkelerin servisleri, benzer tarzda örgütlenecekler, benzer yöntemlerle çalışacaklardı...

 

“Kontragerilla”nın veya “Özel Harb Dairesi”nin diğer adı olan “Ergenekon” örgütlenmesinin legalitede bulunan kollarından birisine, vaktiyle “Maoculuk” taslamış faşist bir örgütlenmenin peşine bilmeyerek takılmış, aşırı milliyetçilik ile karıştırılarak sunulan sahte “sol” retoriğe kanmış, açıkçası aldatılmış bireyleri sözümüzün dışında tutarak konuşacak olursam, bu pisliğin asıl sahibinin kim olduğunu, sanırım herkes anlamıştır... “Soğuk savaş” denen şeyin en yoğun olduğu günlerde “Sovyet sosyal emperyalizmi” diye ortalığı birbirine katan; Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından “Kızıl elma koalisyonu” gürültüleri ile MHP’yi ve “ülkücü” gurupları peşinde toplamaya çalışan; günümüzde de, “Özel Harb Dairesi” denen yerden oldukları ve “faili meçhuller” olarak anılan cinayetlerle ilgili olabilecekleri sezilen birtakım generalleri, askeri istibarat örgütlenmesinin tepesinden generalleri “parti” adlı tekkesine dolduran ve açıkça Kürt düşmanlığı yapan kişinin kimliği sonderece bellidir...

 

Aynen 12 Mart müdahalesi sonrası “bomba davası”nda olduğu gibi -birtakım gizli anlaşmalarla- kapatılan, kapatılmak zorunda kalınılan “Ergenekon” davasında yargılanmış olanlardan mafyacı Sedat Peker adına 1990’lı yıllarda veya 2000’li yılların başında yayında olan aşırı milliyetçi, daha doğrusu faşist içerikli webb sayfasını görmüş olanlar, bu sayfada basılı metinlere bakarak, aşırı sağcı MHP’nin, özünde “liberal bir örgüt” gibi gözüktüğünü rahatca söyleyebilirler...

 

Anlaşılan, “Ergenekon” adlı faşist gizli örgütlenme hakkında sağda-solda konuşmuş olan ve ayrıca Elrom cinayetinin faili ile ilgili bilgilere de sahip olan emekli Gnr. Memduh Ünlütürk’ün daha fazla “gevezelik” yapmasını engellemek amacı ile O’nu yoketmişlerdir... Savcı Naci Gür’ün ve polis şefi Ilgız Aykutlu’nun da benzer nedenlerle öldürüldükleri, susturulma amacı ile öldürülmüş oldukları bellidir... Kendi örgütlemiş oldukları “sol” etiketli terör guruplarını tetikçi olarak kullanmak, en mantıklısı olmuştur... Sağ kalsa, “cinayetle alakası olmadığını, işin aslının ne olduğunu” anlatacak olan İlyas Aydın’ı öldüren kişi de “sol” etiketli biri idi ve işlediği cinayeti övünerek anlatmış olduğu halde, bu cürmü nedeniyle o kişiye dokunulmayacaktı...

 

Bilmem, “solcu” etiketli veya aşırı “milliyetci” birtakım anti-komünistlerin, karşı-devrimcilerin, “kontragerilla”cıların, devlet servisleri ile bağlı bazı ahlaksız gazetecilerin, Elrom’un gerçek katili olan tipi neden savunmaya çalıştıkları artık daha iyi anlaşılıyor herhalde. Zaten, terörün işbirlikçi sahte kahramanlarını ünlendirerek, demokratik süreçlere alabildiğine zararlı karakterleri “olumlu” göstererek yapılan manipülasyonlar sayesinde 12 Eylül darbesi hazırlanacaktı. Böylece, hırsları yeteneklerinden büyük birtakım ahlaksızlar, özünde bir hiç olan adi tipler, “solcu” etiketleri ile darbenin hazırlanışına ortaklık edildikten sonra, darbenin ertesi günü, seslerini keseceklerdi...

 

Lafa gelince en keskin olan bu sahte tipler, darbe öncesi kullanmış oldukları sloganın tam tersine, darbenin ertesi günü buharlaşacaklardı. Anlaşılan, “kurtuluş” gerçekleşmiş olduğu için, artık “kurtuluşa kadar” demekten vazgeçmişlerdi. Halk düşmanı, işçi düşmanı, aydın düşmanı askeri müdahale ile birlikte, uluslararası mali-sermaye guruplarının ekonomi-politikalarını yürürlüğe sokan ve sendikaları iptal eden karşı devrimci darbe ile birlikte, bu keskinler, kitlelerden kopuk terörün şak şakçıları, seslerini keseceklerdi, ve ortalık süt-liman olacaktı... Belki de özlemiş oldukları “kurtuluş” buydu... Halen, darbenin üzerinde 35 yıl geçtikten sonra bile Türkiye’nin başına bela olan 12 Eylül anayasası, darbe sonrası, bu terör şakşakçısı “solcular”ın işleri sayesinde yüzde 90’ı epeyce aşkın bir oy oranı ile kabuledilecekti...

 

Baştan beri hakkında bazı gerçekleri açıklamaya çalıştığım pisliğe aldatılarak bulaştırıldığımın, darbecilikle ve kariyer hesapları ile alakamın olmadığı, kanıtları ile ortadadır... Darbeci olarak bu işe bulaşsa idim, komünist partisi kurma yönünde çaba sarfetmez, teröre karşı çıkmaz, o basılamıyan kitabı yazmazdık... Şüphesiz ayrıntısı var ama, “komünist partisi kurduğumuzu” sanarak bu pisliğe bulaşmış olduğumuz için, birsüre sonra, işlerin ters gittiğini, yapılmakta olanların komünizm ile, Marksizm-Leninizm ile uzaktan yakından alakası olmadığını tesbit edecektik. Yalnız henüz, ileride Elrom’u öldürecek olan kişinin bizlerden gizli ilişkilerini farkedememiştik. Bu nedenle, yaşanmakta olan gerçeklerin doğru analizlerinden uzakta idik... Elrom’un katili olacak kişinin oradan-buradan alınıp monte edilmiş ve inanılmadan yazılmış metinlerini, sahte Marksist retoriğini, gerçek kimliğini gizleme aracı olan bir kamuflaj malzemesi gibi kullandığını, bizleri ve diğer insanları bu şekilde aldattığını sonradan farkedecektik. O kişinin, aslında, devlet içinde karşı-devrimci darbeci bir klikle iş yapmakta olduğunu çok sonra farkedebilecektik. Kötülüğün bu ölçüde derin olabileceğini ve “arkadaşlık” söyleminin hastalıklı bir beyinde herhangi bir anlam taşımadığını o yıllarda düşünemezdik...

 

Sözkonusu kişinin bizim tamamen dışımızda güç sahibi birileri ile çalıştığını, hedefine ulaşırsa eğer büyük mevkiler elde etmeyi düşlediğini henüz farkedememiştik. Bu nedenle, “eylem” diye yapılmakta olanları, “Narodnik anarşizmi”, “Troçkizim” vs. gibi sıfatlarla açıklamaya çalışmakta idik... Benim Münir ile birlikte yazdığım, ama yayınlama olanağı bulamadığımız 112 daktilo sayfalık kitapta, işin özünü, gerçek politik niteliğini, Elrom’u öldüren kişinin devlet içinde bir klikle bağını açıklamaktan uzaktık. Olayın özünü anlayamamış olduğumuz için, olanları, “narodnik anarşizmi”, “Troçkizm” vs. olarak suçlamakta idik (Sözkonusu 112 daktilo sayfalık metin, satırlar sık olduğu için, basılacak olsa, sanırım, on punto ile 400 sayfalık bir kitap olabilirdi), Aslında, “eylem” diye yapılmakta olanların bunlara, bizim tanımlamalarımıza benzer yanları da vardı, ama işin aslının bambaşka olduğunu çok sonra farkedecektim... Bukadar büyük bir yalan ve ihanet ummadığım için, gerçek olayı çok sonra farkedebilecektim...

 

Gerçekte olandan haberdar olmadığımızın en büyük kanıtlarından biri, Elrom kaçırılmadan 21 gün önce, benim, bazı subaylar ve siviller ile yapmış olduğum toplantıdır. Münir, “yakalanacak olursak ikimiz birden yakalanmayalım” diyerek o toplantıya katılmamıştı. Aslında, denetim altında olduğumuzu, vurulacak son darbeye dek kontrollü serbes bırakıldığımızı henüz farkedememiş olduğumuz için, böyle düşünmüştük... Yani, Münir’de gelse, kim gelirse gelse, o gün yakalanmıyacaktık ama, biz henüz bunun farkında değildik...

 

Emek taraflarında, bir apartmanın üçüncü katında, Devlet Tiyatrolarında oynayan ilginç bir hanımın evinde toplanmıştık. İlk kez görmüş olduğum bu hanımın evini kimin bulmuş olduğunu yazmıyacağım, ama bu kişinin günümüzde ödüllendirilmiş olduğunu söyleyebilirim... İlyas Aydın ile de karşılaşmış olduğum o daire, kanımca, hatta eminim, dinleniyordu. Eminim tüm konuşmalarımız kayıt altına alınmıştı ama, o günlerde bunu anlayamazdım...

 

Dairenin sahibesi sözkonusu oyuncu kadını, toplantımızdan kısa bir süre sonra, SBF’de ilginç birisi ile görünce ve aynı artist hanımın Yunan elçiliğinin kültür ateşesi ile “aşk” yaşamakta olduğunu öğrenince, sözkonusu hanımın gerçek kimliği, yapmakta olduğu iş kafamda aydınlık kazanacaktı... Kadın, açıkça istihbarata çalışıyordu... Bu nedenle, o “kontragerilla” denen yerde, sorulmadığı halde, sözü aynı kadından açacaktım. Sorgucunun çok canı sıkılacaktı ve ifadeyi almayacaktı... Böylece, olayı, kadının gerçek kimliğini doğru anlamış olduğumun sağlamasını kafamda yapacaktım... Ayrıca, Münir ile kalmakta olduğumuz sözde “gizli” dairenin bilinmekte olduğunu yine aynı apartman dairesinde öğrenecek ve durumu hemen Münir’a anlattıktan sonra, ertesi gün o daireyi terkedecektik. Fakat ileride, yine de çenberin dışına çıkamamış olduğumuzu kesinlikle anlayacaktım... Bu metnin amacı bazı kilit olayları kısaca anlatmak olduğu için, ayrıntıya girmiyorum...

 

Ankara dahil tam onbir ilde sıkıyönetim ilanedildiği gün o apartman dairesinde yapmış olduğumuz toplantıya gelecek olursak... Güvenlik düşüncesi ile Münir’in katılmamış olduğu bu toplantıyı, yaklaşık bir hafta kadar önce, ben ve Münir istemiştik... Münir ve ben, daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, sürekli okuyor ve haftalardır aramızda tartışıyorduk. Sonunda, bu gidişin yanlış olduğuna, olanların Marksist-Leninist teoriye uymadığına ve terörü durdurmaya kesinlikle karar vermiştik. Bu iş için yakın çevremizdekileri ikna etmemiz ve İstanbul’da olanlarla biraraya gelerek durumun ciddi bir muhasebesini yapmamız gerekiyordu. Onları durdurmalı idik... Şüphesiz, ne o gün sıkıyönetim ilanedileceğini ve ne de İstanbul’da olanların nasıl bir iş yapmaya hazırlandıklarını bilmiyorduk. Onların bir konsolos kaçırma hazırlığı içinde olduklarından haberdar değildik...

 

O gün, tam bizler toplantı halinde iken sıkıyönetim ilanedilmiş olduğu için, toplantı tarihini unutmam, şaşırmam olanak dışıdır... İnternet aracılığı ile sıkıyönetim ilanedilen tarihi aradım ve bunun 26 Nisan 1971 Pazartesi günü olduğunu buldum. Nisan ayı 30 gün çekmekte idi ve Elrom 17 Mayıs 1971 Pazartesi günü kaçırıldığına göre, sözkonusu kaçırma olayından tam 21 gün önce, ne olacağından habersiz olarak toplanmıştık... Birkaç sivil kişinin dışında, sivil giysilerle toplantıya gelmiş olan askerler arasında, yüzbaşı Orhan Savaşçı ile birlikte O’nun yakın arkadaşlarından yüzbaşı İlyas Aydın’da vardı. Bu, İlyas Aydın’ı ilk ve son görüşüm olacaktı... İlyas, tipik bir Karadenizli idi... Takım elbisesi içinde çok şık, uzun boylu birisi idi İlyas. İri bir başı, çene kemikleri yanlara doğru çıkık uzun, dikdörtgen biçiminde yüzü vardı... 

 

Yapılanlar karşısında herhangi bir sorumluluğum, karar ortaklığım olmamasına karşın, sözlerimin etkisini arttırmak amacıyla, orada toplanmış olanlara, “özeleştiri” görünümünde, eylemlerin sorumluluklarını da yüklenerek, olanların, yapılanların yanlış olduklarını, bu işlerin Marksist-Leninist teorinin dışında işler olduklarını, narodnik anarşizmi denen düşünce ve eylem tarzına uygun olduklarını, anlatmaya başlayacaktım... Savaşçı’nın, ve bir süre sonra Elrom’u öldürecek olan kişinin, ve daha başka bazılarının aslında bilemediğimiz farklı ilişkiler içinde olduklarını düşünemeden konuşmaktaydım. Kendimi, “kurulmakta olan komünist partisi”nin eşit güçte liderlerinden biri sanarak, saf saf konuşmakta idim... Onlara, durumun tehlikeli olarak gelişmekte olduğunu, özellikle subayların tüm ilişkilerini dondurmaları, daha fazla genişlemeye kalkmamaları, ordu içinde kalmaya çalışmaları gerektiğini anlatmaktaydım. Sonuçta, İstanbul’da olanlarla toplanıp ciddi bir durum muhasebesi yapmamız, terörü hemen durdurmamız gerektiğini anlatacaktım... Beni sessizce, dikkatle dinleyecekler ve onaylar gözükeceklerdi. Herhangi bir itiraz sesi yükselmeyecekti...

 

Fakat ileride, o kişilerin hapisten kaçırılmalarının ardından, terörü durdurma amacıyla sözkonusu konuşmamı Orhan Savaşçı’ya anımsattığımda, O, alaylı bir havada, “Biz seni ciddiye almamıştık; seninle dalga geçmiştik; biz bildiğimiz yolda sonuna dek gideriz!”, diyecekti. Fotoğrafları duvarlara afiş yapılmış biriyle, ölüm tehdidi altında kaçmayan biriyle, benimle, “dalga gemişler”miş. Ne biçim bir sorumsuzluk, nasıl bir vicdansızlık... Benimle “dalga geçmiş” olan kişi, “küçük dağları ben yarattım” havasında, arkasını dalgalandırarak çıkıp gidecekti...

 

Subaylar arasından bir tek İlyas Aydın söz alarak beni onaylar bir konuşma yapacaktı... İlyas’ın endişeli bir havası vardı... İlyas, “Aman çocuklar, siz bunları tanımazsınız; sakın öyle hafife almayın; çok dikkatli olun!”, gibisinden sözler edecek ve benim konuşmamı açıkça onaylayacaktı... “Aman çocuklar, siz bunları tanımazsınız; sakın öyle hafife almayın!”, derken O, Genelkurmay’ı, askeri istihbaratı kastediyordu...

 

Eğer bu konuşmalar, İlyas’ın konuşması banda alınmışsa, ki alınmışlardır kanımca, daha o zaman İlyas’ın idam hükmü kesilmiş olmalıydı. Çünkü O, İlyas, onlardan biri idi. Dışarıdan biri böyle konuşmuş olsa, sanırım okadar önemsemezlerdi. Buna karşın içlerinden çıkmış ve birliğinde istihbarat subaylığı yapmakta olan biri böyle konuşursa, işin rengi değişirdi... İlyas’ın diğer şansızlığı, Genelkurmay’ın tepesindeki Tağmaç cuntası ile sorunları olan Muhsin Batur’un, Hava Kuvvetleri’nin bir subayı olması idi... Anlaşılmış olacağı gibi, İlyas Aydın’ın konuşması, bir ajanprovokatörün kışkırtıcı konuşmasına zerre kadar benzememekte idi ve zaten İlyas’da öyle birisi değildi...

 

Hemen ertesi gün, sözkonusu konuşmayı yapmış olduğumun ertesi günü Münir, Ortadoğu’dan yakın arkadaşı İrfan Uçar’ı İstanbul’a kurye olarak yollayacaktı... O yıllarda cep telefonları olmadığı gibi, İstanbul’da olanlarla, durdurmaya çalıştığımız kişilerle ilişki kurabileceğimiz bir telefon numarasına da sahip değildik. Mecburen kurye yollamak zorunda idik ve ayrıca böylesi çok daha güvenlikli idi. Münir, kurye olarak İrfan Uçar’ı yollamış olduğunu bana anlatacaktı...

 

İrfan Uçar, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde okuyan çok çalışkan, dürüst ve güvenilir bir arkadaştı... Karşılaştığı derin pislikler nedeniyle şaşkına dönecek, deprasyona girecek, ve özellikle bir kişinin, vaktiyle Türün’ün emrinde NATO dinlemesi tapmış olan kişinin dolduruşları ile, Demirel’i savunmaya başlayıp geçmiş çizgisinden tamamen farklı biryerlere sürüklenecekti... Ben, cezaevinde İrfan ile hiç biraraya gelmeyecektim, ama o NATO dinlemesi yapmış kişi ile İrfan’ı ve daha başka birilerini yanyana koymuşlardı... Tabii o kişi, dolduruşu yapmış olan kişi, sessizce olayın içinden sıyrılacak, İrfan’ın ve diğerlerinin göstermiş oldukları aşırı tepkileri göstermeyecek, onlarla birlikte davranmayacaktı...

 

Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, neler olacağını bilemeden yollamış olduğumuz kurye, “durun, toplanıp konuşalım” talebimizi iletmiş olan kurye, Elrom kaçırılmadan tam yirmi gün önce İstanbul’a ulaşmış olan kurye, “siktirsinler o...pu ç....ları” yanıtını alacaktı... Polis şefi Ilgız Aykutlu’nun olacaklardan haberdar olmasına karşın korunmayan İsrail başkonsolosu Efraim Elrom, 17 Mayıs 1971 Pazartesi günü kaçırılacaktı. Elrom’un tutulmakta olduğu ev istihbarat tarafından dinleniyor olmasına karşın, yine birşey yapılmayacak ve başkonsolos 22 mayıs günü öldürülecekti... Olayın diğer parçalarını zaten kısaca anlatmıştım...

 

Şüphesiz çok daha fazla ayrıntı var ama, bu metin anılarımın tümü olmayıp, yaşamımdan sadece bazı kareler olduğu için, şimdilik kısa kesiyorum... Eğer öldürülecek olsa idim, ki öldürmeye gelmişlerdi... Onları aldatarak sağ kurtulabilecek, aynen Tom Sawyer’in kendi cenazesine katılması gibi kendime yönelik operasyonu beş dakika kadar seyredecektim... Durum anlaşılınca, saçlarını yolarak beni aşağıya götürüp iki güvenlik görevlisinin ortasında bir arabaya zincirleyip Harbiye’de bir hücreye prangalı ve kelepçeli olarak yerleştireceklerdi. Yirmi gün sonra o hücreden alınıp kafama bir torba geçirilerek işkence merkezine götürülecektim...

 

Eğer oradan cenazem çıksa idi, günümüzde beni karalamaya çalışan her türden ahlaksız, ikircimsiz, ölümü kullanmaya çalışacaktı... “İşçi” olduğu yalanı ile yanıma yerleştirilmiş işsiz-güçsüz kişiyi, bar-pavyon dolaşan kriminal unsuru, polisten beslenmekte olan bu kirli ispiyonu, beni öldürtmeye çalışan “kontragerilla” maşasını, ileride, yapmakta olduğu kirli iş nedeniyle Kürtler öldüreceklerdi. Kürtler, “Maocu” etiketli “kontragerillacılar”a sığınmış olan bu kişinin, “kontragerilla” denen örgüte çalışmakta olduğunu, ajanlığını, benden tamamen bağımsız olarak tesbit edeceklerdi. Ben olayı, onyıllar sonra, o “Maocu” etiketli faşistlerin yayınlarından öğrenecektim... Böyle kriminal bir ispiyonu, “işçi” diye tanıtmaya çabasına girip benim üstüme çıkartmaya çalışan “kontragerilla”nın sivil temsilcileri, bir dönem “Maocu” rolü oynamış olan faşist partinin tetikçileri, eğer o operasyon sırasında ölecek olsa idim, günümüzde, ölüme sahip çıkıyor, yalanları için ölümü kullanıyor olacaklardı. Ölümüm, yalanın, terörün beslenmesi için kullanılacaktı...

 

Bunlar okadar ikiyüzlü ve ahlaksız kişilerdir ki, hem sözde Deniz gezmiş’e sahip çıkarlar, “Deniz arkadaşımızdı” diye pirim toplamaya çalışırlar ve hem de Deniz’in idamı için oy vermiş Demirel’e, Tağmaç-Türün cuntası ile ortak davranmış Demirel’e, “kontragerilla” ile birlik olmuş Demirel’e bir biçimde sahip çıkarlar, Demirel’in sağ kolu olmuş birinin soyundan gelmekle övünürler... Aslında, gerçeği ifade edecek okadar çok söz var ki...

 

Zaten, ölümle karşı karşıya kaldığımda, teslim olmamı istemeden sürekli ateş açanların, “Perdeleri aç orospu çocuğu!”, diye bağırarak beni çatışmaya kışkırtanların karşısında, tüm yaşamım bir an için gözümün önünden geçtiğinde, son olarak, birtakım alçakların ölümü kullanacakları aklıma gelecekti. Ölümü onlara, “sol” etiketli ajanprovokatörlere, alçaklara ve bunların arasına karışmış ahmaklara teslim etmeme düşüncesi ile, becerebilirsem sağ kalmaya karar verecektim... “Komünist olarak ölmek” hırsıyla, Ömer Seyfettin’in “başını vermeyen şehidi” gibi, ölümü alçaklara teslim etmeme düşüncesi ile, onları, operasyonu yapanları aldatarak sağ kalmayı deneyecektim... Yanımdaki ajanları ile beni karıştıracaklardı... Ayrıntılı olarak bir sonraki metinde geleceğim...

 

“Vikipedi” denen yerde hakkımda çıkan uydurmalara yeniden kısaca dönecek olursak... “Siyasetçi” olduğum, yani “politikacı” olduğum yalanının yanında, bir de, “İnfaz yasasının 1983 yılında çıkmış olduğu ve benim de o yıl tahliye olarak Avrupa’ya kaçmış olduğum”, yalanını yaymaktadırlar. Neden böyle bir yalan yaymakta olduklarını bilmemekle birlikte, onyıllarca özel sermaye kuruluşlarında yöneticilik yapmış olan ve bu işiyle övünen Hüseyin Ergun’un, benim için, “1980’den sonra bir gün yanıma geldi...”, diye başlayan yalanını doğrulamak istedikleri düşüncesi bende doğmaktadır... Şüphesiz ben, “1980’li yıllarda Hüseyin Ergun’a uğrama” olanağından tamamen yoksundum. Çünkü ben, 1980 yılına kaçak olarak, aranan biri olarak, gizlenerek girmiştim ve birdaha uğrama olanağı bulamayacağım Türkiye’yi 1980 baharında, askeri müdahaleden çok önce illegal bir yolla terketmiştim... Hadi diyelim benim ülkeyi nezaman terketmiş olduğumu bilmiyorlar, ama “infaz yasası” denen şeyin nezaman çıkmış olduğunu da mı bilmiyorlar...

 

Basit bir arşiv çalışması, 1979 yazında çıkmış olan günlük gazeteleri azıcık karıştırmış olmak, infaz yasasının nezaman çıkmış olduğunu öğrenmek için yeterlidir... Cezaevlerinden, hukuki birtakım işlerden Ecevit yanlılarının sorumlu oldukları 1979 yılında, o yılın yazında çıkan infaz yasası ile, ömür boyu hapis cezası almış ve sekiz yıla yakın içeride kalmış olan tüm hükümlüler için, şartli tahliye olma olanağı doğmuştu. Çünkü, daha önce çıkartılmış olan af yasası ile hapis cezaları bir miktar azaltılmış olan bu hükümlüler, yeni çıkan infaz yasası ile şartlı tahliye olanağına, eğer sekiz yıla yakın hapiste kalmış iseler şartlı tahliye olanağına kavuşmakta idiler. Hükümlünün politik veya sıradan mahkum olması farketmiyordu. Sadece avukatının tahliye için başvuru yapması gerekli idi...

 

İyi bir insan olan avukatım Cevat Ercişli’nin başvurusu ile 1979 yazında İzmit Kapalı Cezaevi’nden tahliye edilecektim. Fakat kısa süre sonra, savcının itirazı ile yeniden aranmaya başlanacak, kaçak duruma düşecektim...

 

Aslında, daha 1978 yılının sonbaharında, Niğde kapalı Cezaevi’nde iken, çok zeki bir arkadaşla birlikte, diğerlerine benzemeyen müthiş bir askeri darbenin gelmekte olduğunu tesbit etmiştik. Birlikte yapmış olduğumuz analize göre, gelecek olan askeri darbe, bu kez, hem sağa ve hem de “sol”a, herkese acımasızca vuracaktı. Ordu içindeki birliği sağlamak ve geniş kamuoyu desteği alabilmek için böyle yapmak zorunda idiler. Kendimizi darbeci generallerin yerine koyarak düşünmüştük ve doğru düşünmüştük... Bu düşüncelerimi, acele ile, biraz karışık olarak, ziyaretimize gelmiş olan Uğur Mumcu’ya da yazılı halde verecektim... Zaten, İzmit Cezaevi’ne Mumcu’nun torpili ile gitmiştim, ama orada toplumsal anlamda bir cangıl ormana, mafyacıların arasına düşecek, anlatılması uzun serüvenler yaşıyacaktım... Mumcu, böyle olacağını bilemezdi...

 

Şartlı tahliye edildiğimde, insanları uyarabilmek ve hemen dışarı çıkabilmek için, darbenin gelmekte olduğunu ve nasıl gelmekte olduğunu, birilerine anlatacaktım. Kerametleri kendinden menkul bu garip kompleksli tipler, anlattıklarımı anlayamıyacaklar, veya anlamak istemeyeceklerdi... Uzun hikaye... Bu nedenle çıkışım biraz gecikecekti... Kaçak duruma düşecek, 1979 yılından 1980 yılına girilen geceyi, herkesin eğlenmekte olduğu geceyi, Aksaray’da, bir apartman dairesinde, karanlıkta, sessizlik içinde geçirecektim. Işikları yakamaz veya radyo dinleyemezdim. Çünkü, ev sahipleri eğlenmek için biryerlere gitmişlerdi, ben evde yalnızdım... 

 

Aynı yılın, 1980 yılının baharında ülkeyi terkedinceye dek, iki kez büyük yakalanma tehlikesi atlatacak ve şans eseri kurtulacaktım... Ben yurt dışında iken, 1980 yılında, “aranmakta olduğum” anonsları yapılacaktı. Ardında, radyodan, “teslim olduğum” haberini dinleyip, yerimden hoplayacaktım. Herzaman yaptıkları gibi beni aşağılamakta, küçük düşürmeye çalışmakta ve kışkırtmakta idiler. Onlara uyum sağlamayan birisinden nefret etmekte haklı idiler...

 

İnandırıcı olması için, “teslim olduğum” yalanını, gerçekten teslim olmuş biri ile birlikte duyurmakta idiler. İngiltere’den gelip sözde “teslim” olan bu kişi, aslında, daha baştan beri kendi adamları, ispiyonları idi... Vaktiyle yakınımda duran bu kişinin polise çalışmakta olduğunu 1970 yılında kesinlikle tesbit etmiş ve birkaç kişinin yanında ona durumu açıklayıp, bizden uzaklaşmasını söylemiştim. O’da, “Tamam, tamam, sus, sus!”, diyerek çekip gitmişti...

 

Mustafa Kuseyri’nin katilinin uzun süre gizli kalmasına yardımcı olan, “Kuseyri’yi faşistler ödürdü(!)”, diye ortalığı velveleye vermiş olan bu ajan, hemen yerini bulmuş, yine birçoğu “kontragerilla”cı ajanlardan oluşan o malum “Maocu” ekibin, anti-komünist ekibin arasına katılmıştı... Beni yaralamak, intikam almak için, günümüzde artık varlıklı bir tüccar olan bu pislikle birlikte “teslim olduğum” anons edilmekte idi...

 

Sonunda, 7 Eylül 1983 günlü resmi gazetede yayınlanan bir haberle, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından atılmış olduğum duyurulacaktı. Kararın altında, Cumhurbaşkanı Gnr. Kenan Evren’in, yine bir emekli general olan Başbakan Bülent Ulusu’nun ve Ulusu kabinesinden bakanların imzaları vardı... Vatandaşlıktan atma yasasına göre, atılanın tüm mal varlığına el konulması gerekmekteydi. Fakat benim el konabilecek herhangi birşeyim herhangi bir zaman olmamıştı. Sadece burs borçlarım vardı... Bir de, manevi olarak halka, emekci halka ödenecek borçlarım olduğunu düşünmekte idim... Bu nedenle, haksızlıklara karşı çıkmayı, dışarıda da ezilen halkın sesi olmaya çalışmayı, gücüm yettiğince sürdürecektim... Dört yıla yakın vatansız yaşadıktan sonra, çevremin etkisi ile İsveç vatandaşlığına başvuracaktım. Başvurumun ardından, yaklaşık bir ay kadar bir süre geçtikten sonra, İsveç vatandaşı olacaktım

 

Aktif politika ile uzaktan-yakından bir bağım olmamasına karşın, iktidar peşinde olmamama ve yine kimse ile politik kariyer yarışında olmamama karşın, bana yönelik saldırıların artarak geleceklerini biliyorum ve bekliyorum...

 

Şimdilik bukadar...

 

Yusuf Küpeli

 

Yusufk@telia.com

 

2015/ 06/ 16

 

 

bağlantılı metinler

Yusuf Küpeli, Öldürmeye gelmiş olanlar, “Perdeleri aç orospu çocuğu!”, diye bağırıyorlar ve darbe atışları yapıyorlardı...

Yusuf Küpeli, Çorbaya kaçan sirke sineği, ya da bir komik yalancı, ve Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe üzerine gerçek notlar

 

“I love you Nelson Mandela!”

 

Yusuf Küpeli, “Terörist olduğum” yalanı ve hakımdaki wikipedia yalanları üzerine

 

 

Yusuf Küpeli, Halkın ekmeğine ve özgürlüklerine sald

 

http://www.sinbad.nu/