Bir seneyi aşkın süre önce, Hariri süikasti ile ilgili notumu bitirirken, “Ve sanırım ilerideki yıllarda, MOSSAD ile ilgili gerçekler daha fazla açığa çıktıkça olay tam bir netlik kazanacaktır.”, diye yazmışım. Ve şimdi olay gerçekten de bu yönde aydınlanmaya başladı... Aşağıdaki metin, Hariri süikastinin hemen ardından kaleme alındı. "ABD yönetiminin ve yerli Coca Cola takımının acıklı- komik yalanları, “Irak’ta ilk kez demokratik seçim” mavalı ve Hitler’in izinde yürüyen W Bush Amerikası" başlıklı göreceli uzun yazının bir numaralı notu olarak ve Yusuf Küpeli imzasıyla bundan bir yılı aşkın süre önce, 26 Şubat 2005 günü Sinbad’da yayınlandı. Sözkonusu göreceli uzun metnin “Hariri süikasti ve amacı” başlıklı bir numaralı notunu, açığa çıkmaya başlayan yeni bilgilerin ışığında tekrar yayınlamak sanırım bir gereklilik haline geldi. Bu eski metni, tanınmış gazeteci yazar Hüsnü Mahalli’nin 20 Haziran 2006 tarihli Akşam gazetesinde yayınlanmış olan “Yalancılar nerede?” başlıklı aydınlatıcı metni ile ve ayrıca tanınmış gazeteci yazar İbrahim Karagül’ün “Neden susuyorsunuz, şimdide konuşsanıza!” başlığıyla 22 Haziran 2006 günü Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan yine aydınlatıcı yazısıyla birlikte yayınlamanın daha yararlı olacağını düşündüm.

Hariri süikasti üzerine estirilen yalan fırtınası ile ilgili olarak bir seneyi aşkın süre önce www.sinbad.nu/ adresinde yayınlanmış olan “Hariri süikasti ve amacı” başlıklı metinle birlikte, aynı konuyla ilgili diğer iki yeni yazıyı aşağıda birlikte görüp okuyabilirsiniz. İyi okumalar dileğiyle.

Yusuf Küpeli,

22 Haziran 2006

yusuf@comhem.se

 

Hariri süikasti ve amacı

 

Lübnan’da bulunan Suriye askerleri ABD ordusunun Irak’ta yapmakta olduğu gibi ülkeyi yıkmamakta, insanları öldürmemekte veya tutuklayıp işkence yapmamaktadır... Suriye’nin coğrafi bir uzantısı konumunda olan ve Suriye ile derin tarihi- kültürel bağları bulunan Lübnan’a barış ve stabilite ülkedeki Suriye askerleri sayesinde gelmiştir. Sayıları 100 bini aşan Suriye vatandaşı Lübnan’da çalışmakta, ekmek yemektedir. Lübnan Suriye’nin çok büyük bir ticari ortağıdır ve Suriye yönetiminin Lübnan’dan sağlayacağı veya sömüreceği petrol gelirleri yoktur. Suriye’nin bu ülkeyi karıştırması, Irak’ta ABD yönetiminin yaptığı gibi ülkeyi karanlık iç çatışmalara sürüklemesi kesinlikle yararına değildir ve zaten böyle bir amacı da yoktur. Tam tersine, Lübnan’ın Hıristiyanları dahi Suriye birlikleri sayesinde güvenliklerine kavuşabilmişlerdir...

 

Diğer yandan ırkçı İsrail yönetimi, 6 Haziran 1982’de başlattığı Lübnan işgali sırasında, kısa sürede, ezici çoğunluğu sivil halktan oluşan 18 bin kadar Lübnanlı ve Filistinli öldürmüştür. Aynı yıl Eylül ayında Beyrut’un batısındaki yoksul Filistinli göçmenlerin kaldığı Sabra ve Shatila kamplarına -şimdiki başbakan ve ozamanki savunma bakanı- Ariel Sharon’un izni ile faşist Hıristiyan Falanjist (Phalangist) örgütlenmesinin silahlı milisleri girmişler ve kadın- çocuk 3 bine yakın sivili kesici aletlerle vahşice katletmişlerdir. Lübnanlı faşist Falanjist örgütlenmesinin işbirliği ile süren güney Lübnan’daki kanlı İsrail işgali tam üç yıl sürmüş ve İsrail askeri birlikleri Haziran 1985’de güney Lübnan’dan çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu çekilme de, Suriye ve İran tarafından desteklenen Hizbullah gerilla örgütlenmesinin şiddetli direnişi başrolü oynamıştır.

 

Lübnan’dan çekilmek zorunda kalmasına karşın İsrail’in Lübnan’ın içişlerine müdahalesi, bu ülkeye yönelik askeri operasyonları ve faşist Falanjist örgütlenmesi ile işbirliği hiçbirzaman sonbulmamıştır. Ve şüphesiz ABD yönetimi ve dışişleri bakanı C Rice, “Lübnan’ın içişlerine müdahale” sözcüğünü telaffuz ederlerken, aynen Irak’ta olduğu gibi Lübnan’da da İsrail’i ve ABD’yi hiç hesaba katmamaktadır. Yine aynışekilde İran’ı nükleer bomba yapmaya hazırlanmakla suçlarlar ve bunu büyük bir tehdit olarak yansıtmaya çalışırlarken, 1980’li yıllardan beri İsrail’in elinde bulunduğu bilinen çok gelişmiş 200’ü aşkın nükleer bombayı tehlike saymamaktadırlar.

 

Şüphesiz İsrail yönetiminin eli sadece Lübnan’da değildir; aynı el tüm Ortadoğu’da vardır. İsrail yönetiminin Eski Ahit’ten kaynaklanan ırkçı ideolojisi ile doğal sınırlarını Fırat kıyılarında, Mezepotamya’nın kuzeyinde gördüğü herkes tarafından bilinmektedir. İsrail’in ABD’yi Irak’a, İran’a ve Suriye’ye karşı kışkırttığı bilinmektedir. İsrail gizli servisi MOSSAD’ın 1960’lı yılların başından beri özellikle Irak’ın kuzeyinde yürüttüğü eylemler, buradaki yerleşik İsrail gücü ve İsrail’in sadece enerji değil su kaynaklarına da yönelik operasyonları yine bilinmektedir. Ve İsrail ile ABD yönetimleri özellikle Suriye’yi yıkabilirler, bu ülkede yönetim değişikliğine neden olabilirler veya mevcut yönetimi teslim alabilirlerse, Irak’ta oluşan güçlü direnişi de büyükölçüde pasifize edebileceklerine, enerji kaynakları ve yolları üzerinde kesin bir denetim sağlayabileceklerine inanmaktadırlar.

 

Suriye’ye yönelik ABD- İsrail ortak müdahalesinin en “mantıklı” gelebilecek gerekçelerinin ise -karmaşık bir etnik yapıya sahibolan ve kolay ateşlenebilen- Lübnan’da yaratılabileceğibne inanmaktadırlar. Çünkü, Lübnan’da halen 13 bin kadar suriye askeri ve bunlara karşı kışkırtılabilecek guruplar ve İsrail ile bağlantılı Falanjist faşistler vardır. Ayrıca, Yedi İmam Şiası’dan, İsmailiye’den koparak Eski Ahit, Yeni Ahit ve Zoroastrianism’den de birşeyler alıp geliştirilmiş olan, Lübnan’da sayıları 300 bine yaklaşan Durziler’in (Duruz) küçük bir bölümü de (tüm İsrail nüfusunun yüzde 2’den azı) İsrailde yaşamaktadır ve İsrail’in bu topluluk içinde de elleri vardır... Kısacası, Suriye’ye yönelik askeri müdahalenin ateşini Lübnan’da yakmak, ilk provokasyonları burada başlatmak en şeytani yol olarak gözükmektedir ve müdahale planının ilk adımının da Hariri cinayeti ile atıldığı anlaşılmaktadır...

 

Beşar Esad’ın da kişisel dostu olan Sünni Müslüman ve milyarder işadamı ve politikacı Hariri’nin kimliği hakkında iç ve dış basında oldukca fazla bilgi verilmiştir ve bunları tekrarlamaya gerek yoktur. ( http://news.bbc.co.uk/1/hi/world/middle_east/4264359.stm ; http://www.sabah.com.tr/dun102.html ; http://www.guardian.co.uk/syria/story/0,13031,1414965,00.html ) Ve yine Hariri’nin Suriye yanlısı seçimle gelmiş Lübnan yönetiminden yakın zamanda istifa ettiği ve Suriye askerlerinin Lübnan’dan çekilmesini istediği ayrıca bilinmektedir ama, Hariri kendi işlerini de bozacak bir şiddet kampanyasının yandaşı olmamıştır ve ABD ve İsrail tarafından bu yönde kullanılamıyacağını belli etmiştir. Ozaman O’nun bu tavrı karşısında, dirisi kullanılamazsa ölüsünü kullanmak mümkündür tabii. Anlaşılan, Hariri’nin en büyük hatası, savaşa karşı düşüncelerini İsrail ile bağlantılı dostlarına açmış olmasıdır... Ve sonuçta Harriri’nin nezaman nerede olacağını kesinlikle bilen bir servis, “terör örgütü” olarak tanımlanan kuruluşlardan, örgütlenmelerden hiçbirinin bulamayacağı özel şiddette çok güçlü patlayıcılarla Hariri’yi ve yanındakileri uçurmuştur...

 

Bu çapta bir şidetli patlamanın ancak güçlü devlet servislerinin işi olabileceği hemen anlaşılmıştır. Hizbullah, İslami Cihad, Hamas gibi örgütler de bildiriler yayınlayarak olayla bağları olmadığını açıklamışlardır. Avrupalı devletlerin hiçbiri Suriye’yi suçlamazken, sadece ABD ve İsrail olayın gerisinde Suriye’nin olduğunu ısrarla işaret etmeye başlamışlardır. Patlama ile birlikte Suriye’ye yönelik olarak başlatılan bu ABD- İsrail kampanyası bile Hariri süikastının gerisinde Suriye’ye müdahale planının olduğunu ve patlamayı hangi gücün gerçekleştirdiğini hemen açık etmiştir.

 

Eşi enderi az bulunur şiddetteki patlama ile birlikte bu satırları yazanın aklına, provokasyonun İsrail kaynaklı olduğu gelmiştir ilk olarak. Olayın politik sonuçlarından öncelikle İsrail’in yararlanmak isteyeceği ve Suriye’ye yönelik kışkırtmalarını yoğunlaştıracağı bellidir. İsveçli Ortadoğu ve “terör örgütleri” uzmanları da resmi olmayan biçimde patlamanın gerisinde MOSSAD’ın olabileceği yönünde analizler yapmışlardır. Son olarak Ürdün Kıralı Abdullah’da olayın gerisinde güçlü bir devlet servisi olduğunu söylemiştir ama, ad vermekten kaçınmıştır. ABD’nin yakın müttefiki Ürdün kıralının neden çekindiğini anlamak okadar güç değildir ve sonuçta Hariri süikasti ile ilgili tüm dikkatler İsrail’in üzerinde yoğunlaşmaktadır.

 

Suriye’nin Lübnan’da istikrarsızlık çıkartmaktan yararı yoktur ve ABD’yi üzerine saldırtmak istemediği de zaten bellidir. Olayın ardından Lübnan’dan askerlerini çekeceğini açıklamış olması ve “Suriye yanlısı” hükümetin bir alternatif çıktığı an istifaya hazır olduğunu ilanetmesi, hazırlanan tuzağı engellemek amacıyla Beşar Esad’ın ABD yönetimiyle diyalog araması bile, Şam’ın (Demaskus) Hariri cinayeti ile bağının olmadığını göstermektedir. Ve sanırım ilerideki yıllarda, MOSSAD ile ilgili gerçekler daha fazla açığa çıktıkça olay tam bir netlik kazanacaktır.

 

Yusuf Küpeli

yusuf@comhem.se

26 Şubat 2005

eski, 26 şubat 2005 tarihli metnin tümüne ulaşmak için tıkla: Yusuf Küpeli, ABD yönetiminin ve yerli Coca Cola takımının acıklı- komik yalanları, “Irak’ta ilk kez demokratik seçim” mavalı ve Hitler’in izinde yürüyen W Bush Amerikası

 

Kral Abdullah: 'Hariri suikastı teröristlerin yapamayacağı kadar komplike'.
Bugün, 15:04 20 Şubat 2005 Pazar http://www.haberx.com/

Kral Abdullah, İspanya'nın El Pais gazetesine yaptığı açıklamada, "Hayli komplike olması nedeniyle saldırıyı bir terörist grubun yapmadığını düşündüğünü" kaydetti. Madrid - Ürdün Kralı Abdullah, Lübnan'ın eski başbakanı Refik Hariri'ye düzenlenen saldırının, teröristlerin yapamayacağı kadar karmaşık olduğunu söyledi.

Kral Abdullah, İspanya'nın El Pais gazetesine yaptığı açıklamada, "Hayli komplike olması nedeniyle saldırıyı bir terörist grubun yapmadığını düşündüğünü" kaydetti.

Ancak Kral Abdullah, Hariri suikastının arkasında kimlerin olduğunu söylemenin erken olduğunu belirtti.

 

 

Hüsnü Mahalli
Yalancılar nerede?

20.06.2006 tarihli yazısı http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=43949,10,110

14 Şubat 2005'te Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri, bindiği çok özel korumalı aracı havaya uçurularak öldürüldü.

Başını ABD'nin çektiği Batılı ve yerli işbirlikçi güçler hemen Suriye'yi suçladı. Acilen toplantıya çağırılan BM Güvenlik Konseyi, Suriye birliklerinin hemen Lübnan'dan çekilmesini istedi.

15 yıl süren iç savaşı durdurmak için dönemin Lübnan hükümetinin daveti ve Arap ülkeleri ile ABD ve Fransa'nın onayı ile Lübnan'a giren Suriye birlikleri, BM kararı gereğince Nisan 2005'te Lübnan'dan çekildi.

BM'nin görevlendirdiği Alman Savcı Detlev Mehlis bir yıl süren çalışmanın ardından hazırladığı raporla Hariri suikastından Suriye'yi sorumlu tuttu.

Bildik çevreler raporu bahane ederek yine Suriye'ye yüklendi. Hatta 'ne idüğü belirli' bu çevreler 'Türkiye, Suriye'den uzak durmalı' diyecek kadar ileri gitti ve bu yönde hükümeti etkiledi bile.

Ben ise suikast olayının çok gelişmiş karmaşık teknolojiler gerektirdiğini, bu teknolojilerin Suriye'de bulunmadığını ve bu nedenle Şam'ın bu suikastla hiçbir ilişkisinin bulunmadığını ısrarla söylüyor ve eğer tersi olursa Esad'a karşı duracak ilk kişinin ben olacağını vurguluyordum.

Daha sonra CIA ve MOSSAD ile ilişkileri ortaya çıkan ve suçlamalarını somut hiçbir delil ile kanıtlayamayan Mehlis, görevini bu kez Belçikalı Serge Brammertz'e devretti.

Brammertz ise daha profesyonel yöntemlerle sürdürdüğü çalışmalarının sonucunu geçen hafta BM Güvenlik Konseyi'ne sundu ve kendisiyle yaptığı işbirliğinden dolayı Suriye'ye teşekkür etti.

Çünkü Başkan Beşşar Esad ve yardımcısı eski Dışişleri Bakanı Faruk Şara, Brammertz ile bir araya gelmiş ve tüm sorularına yanıt vermişlerdi.

Ama işin garip tarafı ne Brammertz'in Esad ve Şara'yı sorgulaması ne de Brammertz'in geçen hafta BM Güvenlik Konseyi'ne sunduğu rapor her nedense dünya ve Türk medyasında haber bile olmadı.

Oysa bu medya Hariri öldürüldüğünde Suriye'yi suçlamak için kendi aralarında yarışıyorlardı.

Türkiye'de ise Ortadoğu uzmanı kesilenler televizyon radyo ve gazeteleri dolaşarak 'ben biliyorum, Hariri'yi %100 Esad öldürttü' diyordu.

Anlaşılan haber kaynakları çok sağlamdı!

Oysa bu haber kaynakları bu kişileri her zaman olduğu gibi yanıltmış ve aldatmıştı.

Şimdi sıkı durun...

'Hariri'yi %100 Esad öldürttü' diyenler her nedense son bir haftadır Lübnan'da gelişen olaylarla ilgili olarak okuyucularına ya da dinleyicilerine hiçbir haber vermiyor.

Veremezler.

Çünkü bu haberler bildik uzmanları rezil duruma düşürecek ve çok güvendikleri haber kaynakları karşısında perişan edecektir.

Tıpkı 1 Mart sonrasında dostları Wolfowitz'le olduğu gibi!

Dönelim Lübnan'a...

Bir ay önce Filistin Cihad örgütü liderlerinden Mahmud Al-Maczub, bindiği araç havaya uçurularak öldürüldü.

Tıpkı Rafik Hariri'nin öldürüldüğü gibi.

Lübnan güvenlik güçleri bundan iki hafta sonra Muhammed Rafi adında bir kişiyi yakalayarak sorgulamaya aldı.

Sorgulama sonucunda herkesi şoke edecek bilgilere ulaşıldı.

Suriye karşıtı ve ABD ile Fransa destekli bir hükümetin güvenlik güçleri ulaşılan bilgileri açıklamak zorunda kaldı.

Muhammed Rafi ve üç arkadaşı İsrail İstihbarat Örgütü MOSSAD adına çalıştıklarını ve son yıllarda araçları havaya uçurularak öldürülen 5 önemli kişinin ölümünden sorumlu olduklarını itiraf etmişti.

Öldürülenler arasında Hariri'nin adının geçip geçmediği henüz belli değil.

Ancak elde edilen bilgilere bakılırsa bu öldürme çetesi MOSSAD'ın sağladığı ola-ğanüstü teknolojilerle donatılmıştı.

Bu teknolojinin Hariri aracının havaya uçurulmasında kullanıldığını herkes biliyordu.

Nitekim çete üyeleri eski bakanlardan Mervan Hemade'nin uçaktan gönderilen sinyallerle aracının havaya uçurulmak istendiğini de itiraf ettiler.

Sorgulama ve soruşturmanın devamı ile çok önemli bilgilere ulaşılacaktır.

Er ya da geç Hariri'nin de katilinin İsrail ve ABD destekli olduğu kanıtlanacaktır.

O zaman da 'Hariri'yi % 100 Esad öldürttü' diyenler yalnızca kendilerinin değil başkalarının da tükürdüklerini yalayacaklardır.

Gerçekten çok zor ve iğrenç bir durum.

 

 

İbrahim KARAGÜL ikaragul@yenisafak.com.tr

Neden susuyorsunuz, şimdi de konuşsanıza!

22 HAZİRAN 2006 PERŞEMBE http://www.yenisafak.com.tr/ikaragul.html  

Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri'yi İsrail mi öldürttü? Hariri'nin 14 Şubat 2005'te öldürülmesinden hemen sonra sorduğum ilk soru buydu. Ve bu soruyu soran birkaç kişiden biriyim. Cevaplar bugünlerde belirginleşmeye başladı. Nasıl mı? Şöyle:

 

Bir çok suikastte olduğu gibi, Hariri suikastinde de suçlu hiçbir soruşturma yapılmadan ilan edildi. Suriye öldürmüştü. Şam yönetimine karşı korkunç bir baskı süreci başlatıldı. BM Güvenlik Konseyi harekete geçirildi. Suriye'nin derhal Lübnan'dan çekilmesi istendi. Sonuç alındı, Suriye ordusu çekildi. Şam, İsrail tehditlerine karşı en önemli mevzisini kaybetti ve savunmasız hale getirildi. Lübnan'da şiddetli bir Suriye karşıtlığı kampanyası başlatıldı. Ukrayna ve Gürcistan'daki gibi Kadife Devrim senaryoları uygulandı ama başarısız oldu. Hariri suikasti, Suriye'ye askeri müdahale gerekçesine dönüştürüldü. Ülkenin parçalanması planları konuşulmaya başlandı. Şam sokaklarında dayanışma çadırları kuruldu, saldırıya hazırlık tatbikatları başladı. ABD ve İsrail, Suriye'yi açık hedef ilan etti ve bunu dünyaya kabul ettirdi.

 

Lübnan'da ise özellikle Suriye karşıtı kişilere yönelik suikastler devam etti. Gazetecilere, siyasilere yönelik bombalı saldırılardan, kentin özellikle Hristiyan mahallelerinde patlayan bombalardan hep Suriye sorumlu tutuldu. Dünya bu ithamları tartışmasız kabul ediyordu. Hiçbir ülke, saldırılarla ilgili soru sorma gereği bile duymadı. ABD/İsrail ne derse inandı. Çoğu zaman olduğu gibi.

 

Suikastlerin sonuçlarının tartışmasız Suriye'ye zarar verdiğinin apaçık ortada olması, ABD ve İsrail'in politikalarıyla örtüşmesi kimseyi rahatsız etmedi. Beşşar Esad'ın eşi Esma Esad'ın internet yazışmalarını bile izleyen, Şayh Yasin ve Abdülaziz Rantisi gibi liderleri dünyanın sessiz bakışları arasında öldüren ve hiçbir tepkiyle karşılaşmayan, Arafat'ı ABD ile birlikte mezara gönderen ve dünyayı Suriye'yi yok etmeye çağıran İsrail istihbaratının suikastlerde hiç mi rolü yoktu?

 

Bu köşede hem Hariri suikasti hem de ardından gelen saldırılar özellikle sorgulandı. Suikast, Hariri'nin bölgedeki para trafiğindeki rolünden ABD ve İsrail'in Suriye ile ilgili planlarına, ABD'nin Lübnan'da kurmak istediği askeri üsden yeni Ortadoğu dizaynına, Lübnan'da iç savaş senaryolarından 11 Eylül öncesi başlatılan suikast politikalarına kadar gereken bütün sorular sorularak ele alındı, İsrail ve ABD bağlantısı üzerinde duruldu. Tabi bu sorgulama da, büyük tepki topladı. Suikastleri Suriye'nin yaptığından emin olanlar ve bu hedefi belirleyenler bana ateş püskürdü.

 

BM konuyla ilgili soruşturma başlattı. Alman Savcı Detlev Mehlis, soruşturmayı Suriye yönetimine karşı açık savaşa dönüştürdü. Ülkeyi ve yöneticilerini aşağıladı. CIA ve Mossad'la ilişkileri kanıtlanan Mehlis, hiçbir kanıt bulamayınca, yalancı tanıkları kullanmaktan çekinmedi. Görevi Belçikalı Serge Bramert devraldı. Mehlis'le kriz yaşayan Devlet Başkanı Beşşar Esad ve Suriye yönetiminde hemen herkes Brammertz'le işbirliği yaptı ve hazırlanan rapor BM Güvenlik Konseyi'ne sunuldu. Mehlis'in görevi devretmesinden sonra Suriye krizinin sakinleşmesi dikkat çekiciydi.

 

Şimdi sıkı durun!

 

Lübnan, suikastlerin arkasındaki gizli gücün İsrail olduğu gerekçesiyle bu ülkeyi BM Güvenlik Konseyi'ne şikayet etmeyi tartışıyor. Lübnan askeri polisi ve gizli servisinin uzun süredir yürüttüğü gizli operasyonlar, İsrail bağlantısını açığa çıkardı. Siyasi suikastlerde kullanılan Lübnanlı Mahmud Rafa ve Filistinli Hasin Hattab'ın Mossad'a bağlı çalıştıklarını, Hariri suikastine benzer şekilde öldürülen İslami Cihad lideri Mahdum Maczib ile kardeşine yönelik suikasti aynı yöntemlerde düzenlediklerini, istihbarat ve teknolojiyi İsrail'in sağladığını, Mossad adına havaya uçurdukları 5 kişinin ölümünden sorumlu olduklarını itiraf etti. Lübnan Dışişleri Bakanı Fevzi Saluk, "Tel Aviv'i BM Güvenlik Konseyi'ne şikayet edeceğiz ancak önce uluslar arası kamuoyu önünde teşhir edeceğiz" açıklamasına Beyrut'taki ABD Büyükelçisi Jeffrey Feltman, "Eğer Lübnan bunu yaparsa Lübnan-ABD ilişkileri sekteye uğrar" tehdidiyle cevap verdi. Uçaklardan gönderilen sinyallerle patlatılan bombalar gibi, Hariri suikastinde de kullanılan teknolojinin İsrail'e ait olduğu ortada.

 

İsrail adına hareket edip Suriye'ye ateş püsküren Türk basını bu bilgilere itibar etmedi. Sustu. Hala susuyor. Neden? Çünkü Hariri suikastinde oklar İsrail'i ve ABD'yi göstermeye başladı. Şimdi de konuşsalar ya!

 

Biz yanılmadık. Doğru iz üzerindeyiz ve haklı çıkıyoruz. Suikastler üzerinden nasıl politika yürütüldüğünü merak edenlere 7 Haziran 2005 tarihli "Suikastlerin izini takipedin!.." başlıklı yazıyı öneririm.

 

http://www.sinbad.nu/