Halkın ekmeğine ve özgürlüklerine saldıran 12 Eylül darbesi 24 yaşında; hazırlık tatbikatı 12 Mart darbesi 33 yaşını çoktan doldurdu ve dünyanın en ünlü ajanprovokatörlerinden biri üzerine kısa notlar

 

- 12 Eylül 1980 darbesi üzerine notlar

a. “Ahtapot operasyonu” ve devletin  teröristi

b. Darbeye döşenen yoldaki faşist terörden bazı kısa örnekler

c. Askeri müdahaleyi gerekli kılan, NATO açısından gelişmenin darbesiz atlatılmasını engelleyen nedenler

- 12 Eylül’ün basamağı ve hazırlık tatbikatı olarak 12 Mart 1971 askeri darbesi üzerine kısa notlar

a. 12 Mart’ı 12 Eylül darbesinden ayıran temel özellikler üzerine not

b. Batur’un altının oyulması üzerine çok kısa bazı notlar

c. sivil kesimdeki ayrışma üzerine çok kısa notlar

d. Erim hükümetinin tasviyesi üzerine çok kısa notlar

e. İz silme cinayetlerinden bazı örnekler

f. 12 Mart Darbesi’nin 12 Eylül Darbesi’ne başılaca katkıları

- Düşünmeye çalışan insanlara yardımcı olmak amacıyla Çarlık Rusyası’nın gizli polisi Okhrana ve gerçek bir ajanprovokatör olan Azev üzerine kısa notlar

DİSK: 12 Eylül darbecileri yargılansın

 

Halkın ekmeğine ve özgürlüklerine saldıran 12 Eylül darbesi 24 yaşında; hazırlık tatbikatı 12 Mart darbesi 33 yaşını çoktan doldurdu ve dünyanın en ünlü ajanprovokatörlerinden biri üzerine kısa notlar

 

Yusuf Küpeli

 

- 12 Eylül 1980 darbesi üzerine notlar

 

“Ankara Cumhuriyet Baş Savcı Yardımcısı Doğan Öz mesleğini ciddiye alan, demokratik düşüncelere sahip dürüst bir insandı. Sayıları hızla artan siyasi cinayetlerin, yükselen terör dalgasının baş sorumlusu olarak gördüğü Kontragerilla örgütü hakkında bir soruşturma dosyası hazırlamaya başlamıştı. Öldürülmeden önce zamanın Başbakan’ı Ecevit’e verdiği ve çok az bir kısmı bazı basın organlarına yansıyan raporunda, “sol” terör örgütlerini Genelkurmay’a bağlı Kontragerilla adlı yasadışı kuruluşun yönettiğini yazıyordu. Aynı kuruluşun sivil MİT görevlilerini ve siyasi polisi de kullandığını anlatıyordu. Kontragerilla’nın CIA ve MOSSAD ile işbirliği içinde Türkiye’yi bir askeri darbe ortamına sürüklediğini ifade ediyordu. Böyle bir darbe ile Türkiye’nin bölgede tehlikeli serüvenlere sürüklenebileceğini, demokrasinin alternatif olmaktan çıkacağını ve ülkede faşizmin kökleşeceğini anlatıyordu.

 

“Yukarıda özetlenen gerçekleri yazılı olarak Başbakan’ı Ecevit’e veren Cumhuriyet Baş Savcı Yardımcısı Doğan Öz, 12 eylül askeri darbesinin hemen öncesinde, 24 mart 1980 günü sabah saat 08.00 sularında işine gitmek üzere arabasına bindiği sırada silahlı saldırıya uğradı. Arabasının yanına yaklaşan biri Doğan Öz’ün kafasına üç kez ateş edip kaçtı.

 

“İbrahim Çiftci adlı MHP üyesi saldırganı 18 kişi görmüştür ve bunlardan biri daha sonra katili beş kişi arasından kesinlikle teşhis edecekti. Çiftci sorgusu sırasında çinayetini itiraf etti ve anlattıkları cinayet yerindeki bulgulara da yüzde yüz uyumludu. Cinayet tüm kanıtları ile belli olduğu halde, Çiftçi'nin askeri mahkemedeki yargılaması altı yıl kadar sürdü. Çünkü, hiyerarşinin tepesindeki birileri O'nu (İbrahim Çiftci'yi) koruyorlardı. Avukatları, Çiftci'nin Milli Savunma Bakanlığı'nda dosyası olduğunu belirten bir yazıyı Askeri Darbe Hükümeti’nin Başbakanı Bülent Ulusu'ya yollamışlardı. Bir çeşit şantaj yapıyorlar, müvekkillerinin askerler hesabına çalıştığını ima ediyorlardı.

 

Askeri mahkemenin yargıçları oybirliği ile Çiftçi'ye üst üste dört kez idam cezası vereceklerdi. Her defasında Askeri Yargıtay cezayı bozup dosyaları geri yollayacaktı. Sonunda yargıçlar çaresiz kalacaklar ve ‘Askeri Yargıtay'ın kararına uymak zorunda kaldıkları’, notunu düşerek İbrahim Çiftci'yi 9 ocak 1985 günü beraat ettireceklerdi. Çiftci, Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı ve MHP'li diğer bazı arkadaşları ile birlikte 7 TİP üyesi öğrenciyi hunharca öldürme olayına da katılmıştı... Bu yargılamadan da ceza almadan kurtulacaktı. Çiftci Artık Dolar milyoneri zengin bir işadamıdır. Son kongresinde MHP'ye başkan adayı olmuştur ama, kazanamamıştır. (Devlet Bahçeli’in başkanlığa seçildiği konre kastedilmektedir.)

 

“Çiftçi'yi yakalatan İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'in talihi ise terse dönecektir. Çünkü, yasaları uygulamaya, dürüst olmaya çalışmıştır. Konya'nın Kulu kazasından olan MHP'li katil, basında yazılanların tersine, İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'in kurduğu özel polis ekibi tarafından Konya MİT bölge Başkanı'nın evinde yakalanmıştır. Bu ve benzer olayların ardından, yasadışı işleyişe ayak uydurmak istemeyen Hasan Fehmi Güneş küçük bir komplo ile görevinden istifaya zorlanmıştır. Aslında Güneş’in istifa etmesini gerektirecek hiçbir suçu yoktu... Bekar bir dansöz Bakan'ın kendisi ile aşk ilişkisi olduğunu söylemişti veya bu sözü O’na söyletmişlerdi. Güneş, partisinin başkanı ve Başbakan Bülent Ecevit tarafından korunmayacak ve daha sonra da hiçbirzaman kariyer yapamayacaktır. Tanınmış gazeteci Cünet Arcayürek'in yazdığına göre, MİT ajanı Mahir Kaynak, Hasan Fehmi Güneş'i CIA'nın istemediğini ve bu nedenle rahatca harcandığını söylemiştir.” (www.sinbad.nu/; İnsan Hakları; Y. Küpeli, “Gündelik Alışılmış İşler”, 19 Şubat 2001.)

 

a. “Ahtapot operasyonu” ve devletin  teröristi

 

Kısacası “Ahtapot operasyonu”, kökleri 1947 doğumlu CIA öncesine, OSS örgütlenmesine dek uzanan ve ABD yönetiminin ve ABD merkezli uluslarüstü tekellerin değişik ülkelerdeki yararlarını korumaya yönelik olan gizli ve kanlı değişik operasyonlara verilen ortak addır. Aynı adla farklı müdahaleler yapılmıştır...

 

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde Avrupa’da ABD askeri istihbarat görevlisi olan ve -yahudi asıllı olmasına karşın- eski Nazi savaş suçlularının yeniden örgütlenmeleri yönünde raporlar verdiği bilinen ve aynızamanda SS ve Gestapo görevlilerinin yeniden örgütlenmeleri işinde çalışmış olan Henry Kissinger, Richard M. Nixon ve Gerald R. Ford yönetimleri sırasında ABD dışpolitikalarının belirlenmesinde başrolü oynamıştır. Aynı kişi, Türkiye’deki MGK’ya örneklik eden ABD’nin Ulusal Güvenlik Meclisi’ne 1969- 76 yıllarında başkanlık yapmıştır. Çin ile ABD’nin yakınlaştırılmaları ve Sovyetler Birliği’ne karşı ilanedilmemiş bir cephe oluşturmaları, “Mao”cu örgütlenmelerin dünyanın  heryerinde desteklenmeleri politikasının da mimarlarından olan Kissinger, 1973- 77 yıllarında ABD’nin dışişleri bakanı olarak birçok kanlı karanlık operasyona imza atmıştır. Bunların arasında Vietnam’da savaşı yeniden tırmandırtarak 3- 5 milyon arasında insanın ölümüne neden olmakta vardır. Ve dışişleri bakanlığı yıllarında Kissinger’in, aralarında Türkiye’nin de olduğu bazı ülkelerdeki faşist odaklara büyük paralar ödemiş olduğu yakın zamanda ortaya çıkmıştır.

 

Zafer Arapkirli’nin Londra’dan yolladığı ve Milliyet’in 13 Şubat 2000 tarihli nüshasında yayınlanan “Ahtapot operasyonu” başlıklı habere göre,  Kissinger'in planına uygun olarak başlatılan politik provokasyonlar zinciri için Türkiye’deki bazı odaklara gizlice büyük paralar ödenmiştir. Arapkirli’nin İngiliz gazetesi The Independent’den aktardığı aynı habere göre, sözkonusu “Ahtapot Operasyonu”na  Federal Almanya Başbakanı ve Hıristiyan Demokrat Partisi lideri Helmut Kohl'da katılmıştır. ''Ahtapot'' kod adlı bu operasyon için ödenen USA ve Federal Almanya kaynaklı paraların çoğu Türkiye'ye, bir kısmı da İspanya ve Portekiz'e gitmiştir. Yine aynı habere göre, CIA'nın Nicaragua'da ''Kontra'' gücüne ayırdığı paranın bir kısmı da bu fona ayrılmıştır. Türkiyedeki bireysel terör eylemleri yapan “sol” ve faşist terör örgütlerinin CIA ve Federal Alman dış istihbarat örgütü BND için bir maliyetleri olmuştur ama, bu paraların nasıl harcandıkları, harcanan paraların miktarı açıklanmamaktadır şüphesiz.

 

Halkın örgütlenmesine ve ekmeğine yönelik provokasyonlar için dışarıdan akıtılan paraların miktarları belli değildir ama, Sayıştay’ın verilerine göre, 1971 yılından 2000 yılına dek devlet kasasından örtülü ödeneğe 116 milyar US- Dolar’ı akmıştır.  Bu paraların hayırlı işlere gitmediği belli olduğu gibi, tüm hesapların Sayıştay’a yansıtılmadıkları da ayrıca bilinmektedir. Örneğin, basındaki haberlere göre, devletin hesaplarını denetlemekle yetkili bu yüksek yargı kurumuna 2000 yılına ait hiçbir hesap verilmemiştir. Kurum neyi nasıl denetleyeceğini bilememektedir. Sayıştay’ın yine aynı yıla ait raporuna göre, devlet kasasından denetimsiz olarak harcanan ve çalınan paralar 116 milyar Dolar karşılığındadır ve bunlarında hayırlı işlere harcanmadıkları bellidir. Kısacası, yüksek yargı organı Sayıştay’ın arşivinde 25 Ağustos 2000 günü başlayan ve üç gün süren yangın boşyere çıkartılmamıştır... Yokolan yolsuzluk dosyaları ile birlikte aynı yolsuzluklar sırasında çalınan paraların nerelere harcandıklarını izleme olanağıda kaybolmuştur. Bu sonderece örgütlü soygunun sağladığı kazançların hepsinin özel kasalara gitmediği, önemlibirkısmının tetikçiler, ispiyonlar ve -“sol” dahil- değişik politik maskelerin gerisine gizlenmiş provokatörler için harcanmış oldukları rahatca düşünülebilir. Çünkü faşist örgütlenmeler, bu soygun yöntemlerini dünyanın heryerinde kullanmaktadırlar. Faşist örgütlenmelerin harcamaları için yapılan böylesi hırsızlıklar silahla banka soymaktan daha karlı ve kolay olanıdır. Şüphesiz belirli bir politik iktidara sahibolmadan da sözkonusu işleri başabilmeniz olanaksızdır.   

 

Yine 30 Temmuz 2001 tarihli Milliyet’te yayımlanan “CIA belgeleri tartışılıyor” başlıklı habere göre, Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu çok sayıda ülkeyle ilgili gizli belgelerin yayınına CIA izin vermemektedir. Ancak, George Washington Üniversitesi’nin elegeçirdiği belgede, 60’lı yıllarda komünistlerin öldürülmelerinde ABD’nin önemli görevler aldığı ortaya çıkmıştır vs.. Örneğin, CIA ve MI- 6 tarafından tezgahlamış olan kanlı 1965 Endenozya darbesi sırasında ABD elçiliği, içinde dört bin kişinin adı olan bir “öldürülmeleri gerekenler” listesini darbeci generallere vermiştir. Haber, İsveç’in en büyük günlük gazetesi Dagens Nyheter’de yayınlanmıştır- gazetenin tarihini arşivden bulup çıkartacak vaktim yok ama, olay 1990’lı yıllarda haber oldu. Yaklaşık bir milyon insanın katliamı ile sonuçlanan darbe günlerinde ABD’nin Endenozya elçiliğinde görev yapmış olan Morton Abromovitz ise, 12 Eylül 1980 darbesi ile birlikte deneyimli bir büyükelçi olarak Ankara’ya atanacaktır...

 

Şüphesiz darbe sırasında Türkiye’de Endenozya’daki kadar güçlü ve örgütlü bir muhalefet yoktu ama, belirli bir olgunluğa erişemeden işçi hareketinin ve bununla bağ kurma yönündeki aydınların dağıtılmaları ve gelmekte olan politik krizle birlikte gelişebilecek tüm toplumsal muhalefetin önceden acil olarak önünün alınması gerekmekteydi... Politik süreçlerin ve örgütlerin üzerindeki denetimin sürekliliği usataca korunmalıydı ve arttırılmalıydı. Her planlı saldırının, tutuklamanın ardından, tehlikeli bulunanlar birşekilde pasifize edilirlerken, içeriye sokulabilmiş görevliler bir üst düzeye, hatta yönetim kademelerine rahatca yükseltilebiliyorlardı ve sözkonusu operasyon tekniği sadece Türkiye’ye özgü de değildir... Değişen, yeniden gerilen uluslararası koşullarda Pentagon- NATO yararlarının bölgede garanti altına alınması zorunluluğu ve tüm ağırlığı ile kapıya dayanmış olan ekonomik krizin yükünün geniş halk yığınlarının sırtına yüklenmesi hesabı, Türkiye’de darbeyi gerekli kılmaktaydı.

 

Türkiye’de -Endenozya’da olduğu gibi- ülkenin dışpolitikadaki ve ekonomik ilişkilerindeki rotasını değiştirmeye muktedir güçlü bir politik örgütlenme yoktu; katledilmeleri gereken onbinler zaten yoktu... Politika sahnesinde “muhalif” rolünde sansasyonel biçimde ön plana çıkartılanlar, geniş yığınları korkutan terör eylemlerinin kahramanları idi daha çok ve bu işin yatırımı işçi hareketinin yükselmeye başladığı 1960’lı yılların sonunda ve 1970’li yılların başında ustaca yapılmıştı. Kısacası, terörün süslü kahramanları denetim altında idiler ve darbeye “meşru” mazeret yaratmanın ötesinde darbenin nedeni olacak bir durumları hiç yoktu- darbenin ardından terörün kısa sürede kesilmiş olması bile bu gerçeğin en somut kanıtıdır...

 

Günümüzde, Emniyet Genel Müdürü’nün TV kameraları karşısında -soyadını söylemeden- “yeğeni” havasında adını “Aleattin” olarak telaffuz ettiği kişide simgelenen “devlet mafyası” gibi bir devlet teröristi “sol” ve devlet “ülkücüsü” cinayet şebekesi yaratılmıştı. Sözkonusu örgütlenmelere katılanların birçoğunun gerçeği bilip bilmemeleri hiç önemli değildir... Haraç mezat pazara çıkmış olan İktisadi Devlet Kuruluşları’nın milli oldukları bellidir ama, kitleleri korkutmakla ve general Evren gibilere sahte gerekçeler hazırlamakla yükümlü sağlı- “sollu” devlet teröristlerini yönlendirenlerin ne ölçüde “milli” oldukları CIA- MOSSAD- MI 6 ve Vatikan’a dek uzanan bağlantılarından anlaşılmaktadır... Şüphesiz politik cinayetlerde asıl olarak baş rolü oynayanlar devletin bazı gizli kurumlarının denetimindeki faşist çeteler olmuştur ama, sonuçta darbe ne “sol” ve ne de sağ terör ile bağı olmayan ilerici aydınlara, işçi hareketine, sendikalara vurmuştur...

 

Peki bu sonunculara dahil aydınların ve sosyalist, “komünist” vs. sıfatlarını taşıyan örgüt yöneticilerinin hiç günahları yokmudur? Bunlar teröre bulaşmıyor olsalar da, halen yapmakta oldukları gibi oportünistce ikili oynamışlardır. Terörün bazı sahte kahramanlarına küçük oy hesaplarıyla, geçici popülariteler uğruna veya toplumda egemen pederşahi kültürün baskılarıyla “kahramanlık” taslama uğruna sahip çıkarlarken, diğer yandan soyut bir “goşizm” edebiyatı ile işi geçiştirmeye çalışmışlardır. Emek sarfetmeden, siyasi gerçekleri araştırıp açıklamadan ve gerçek riskler altına girmeden geleneksel kurnazlıkla işleri götüreceklerini sanmışlardır. Sonuçta yine de okka altına gitmekten kurtulamamışlardır ve şüphesiz gelişmeler üzerinde bunlarında derin sorumlulukları vardır. Buna karşın halen sözkonusu sorumluluklarının bilincinde oldukları şüphelidir; çünkü, nekadarının gerçek bir toplumsal sorumluluk taşımakta oldukları da belli değildir.

 

Safların ayrıştığı bir ortamda, politikada, ahmakça “ne şiş yansın ne kebab” kurnazlığı ile işleri götürebilmek olanaksızdır. Böyle bir belkemiksizlik belki kısa vadede -saman alevi benzeri- geçici başarılar sağlar ama, uzun vadede insanlara güven vermediği için sonuçta herşeyi kaybettirir... En küçük derneklerin politikalarından devlet politkalarına dek bu iş böyledir ve güven verici bir çizginiz, safınız olduğunu insanların görmeleri gerekir... Bir yandan terörün sahte kahramanlarına sahip çıkarken diğer yandan insanlara demokrasi, adalet ve eşitlik vadedemezsiniz. Bireysel terörün kahramanlarına sahip çıkarken, terör bahanesi ile ezilmiş olan yığınsal kitle eylemlerini savunur, 15- 16 Haziran’ı savunur tiyatrosu oynayamazsınız. Hem insan hakları savunucusu, hem demokrasi havarisi kesilip, diğer yandan kendi arkadaşlarını katleden çizgisiz ve proğramsız garip örgütlerin dolaylı- dolaysız avukatlığını üstlenemezsiniz. Davranışlarınızda bir bütünsellik, tutarlılık olmalıdır ve zaten bu tutarlılık olmadığı sürece gerçek anlamda halkın yararları yönünde mücadeleye yarayacak araştırmaları, politik gerçeklerin teşhirini ve bununla uyumlu biçimde kitlelerin kendi yararları yönünde örgütlenmleri işini başaramazsınız... Yani siz yakına yakına yokolursunuz ve yoksunuz zaten...

 

Diğer yandan “şehit” ve “kahramanlık” edebiyatı sadece “solcu” guruplara özgü değildir. Pederşahi kültürün ayrılmaz parçası olan bu geleneksel kışkırtma ve kullanma yöntemi aynızamanda tüm milliyetci örgütlerden, faşist örgütlenmelere dek heryerde vardır. Ayrıca yaşamı risk altına sokmakta tek başına herhangi bir fazilet değildir ve özellikle artık yaşamaya cesareti kalmamış olanların inteharları ise kanla imzalanan koskoca bir aldatmacadır. Daha önemli olan, yaşamın hangi amaçla risk altına sokulduğudur ve bu eylemin çalışanlar açısından doğuracağı sonuçlardır... Şüphesiz bazı durumlarda, orduların, kitlelerin yararları kaçınılmaz olarak gerekli kıldığı durumlarda, birtakım insanlar çoğunluğu kurtarmak için kendilerini feda edebilirler ve şüphesiz böylesi herkesin önünde eğileceği, saygı duyacağı bir durumdur. Ama diğer yandan, oynadığı kişisel kumarın ödenemez karmaşık hesapları içinde diğer bazı insanlarıda yanında ölüme sürükleyerek sonuçta çalışanların zararlarına politik sonuçlara neden olanlar, ölümleri ile bile insanlara zarar veren, onları aldatan karanlık karakterler olmaktan öteye geçemezler...

 

Ölümle oynamak, ölüme gitmek, aslında asıl olarak faşist ideolojilere (düşünce sistemlerine) özgü tavırlardır. Şimdiye dek milyonlarca faşist, Nazi, maceracı, vurgun ve kar peşinde koşanlar, kolayca kariyer yapabileceklerini sanan psikopatlar, kriminaller, politik maskeler gerisine gizlenen kriminaller, sayısız anti- sosyal tip rahatca yaşamını risk altına sokabilmiştir ve bunların birçoğu da kolayca veya “kahramanca” ölmüşlerdir... Liberal aydınların dünyanın heryerinde bireysel terör eylemleri karşısında heyecanlandıkları eskiden beri bilinen bir gerçektir. Aynı aydınlar, boğaz tokluğuna topluma en büyük yararları sağlayan maden işçilerinin basit birer gaz maskesi olmaması sonucu ölümleri, binlercesinin üst üste gelen grizu patlamalarında yaşamlarını yitirmeleri, yangına dayanıklı elbiseleri olmadan gemi yangınlarına sürülen itfaiyecilerin diğer insanlara yardım etmeye çalışırken görev başında canlarını yitirmeleri ve düşük yoğunluklu çatışma yıllarında ölenlerden beş kat daha fazla işçinin elverişsiz koşullarda üretim yaparken iş kazalarında ölmeleri karşısında ise tamamen duyarsızdırlar. Çünkü gerçek bir toplumsal sorumluluk duygusundan yoksundurlar; ruhsal biçimlenmeleri, kolay kazanç peşindeki her türden maceracının yapısıyla, başkalarının sırtından kazanç sağlama işinin sosyal yaşamdaki türevlerinden biri olan kariyerizmle uyarlanmıştır. Bu tiplerin zaman zaman kendilerini “sosyalist”, “komünist”, devrimci”, “proleterya devrimcisi”, “ulusalcı” vs. olarak tanıtmalarının da bir anlamı yoktur. Çünkü bunların hepsi de uzaydan değil, bu sağlıksız sosyal yaşamın içinden gelmektedirler ve insanların karakterlerinin özü adlarının başına takmış oldukları sözkonusu sıfatlarla değil, en çok altı yaşına dek aldıkları eğitimle şekillenmektedir.

 

b. Darbeye döşenen yoldaki faşist terörden bazı kısa örnekler

 

Askeri darbe öncesinde yaşanmış binlerce olaydan sadece bazı küçük örnekler alarak işlerin iç ve dış servisler tarafından nasıl tezgahlanmış olduğuna, darbeye nasıl gelindiğine bir bakalım...

 

Çok tanınmış etkili bir gazeteci olan Abdi İpekci, 12 eylül 1980 askeri darbesinden kısa süre önce öldürülerek susturulmuştur. İpekci, Türkiye'de görev yapan ünlü CIA ajanı Paul Henze'ye görüşlerini açıklamasının hemen ardından, 1 şubat 1979 tarihinde öldürülmüştür. Görüşme istemi Paul Henze'den gelmiştir ve İpekçi ile Henze 13 ocak 1979 günü İstanbul'da görüşmüşlerdir. Genel kanıya göre İpekci, antifaşist bir düşünce yapısına sahipti ve askeri darbelere karşıydı. Aynı kişi, faşist MHP'yi şiddetle eleştiriyordu.

 

İpekci, 19- 26 aralık 1978'de Türkiye'nin doğusundaki Kahraman Maraş kentinde Kürt ve Alevi inancına sahip halka yönelik katliamın, “Kontragerilla” adlı CIA bağlantılı NATO kuruluşu tarafından örgütlendiği kanısındaydı. Sözkonusu provokasyona bir CIA ajanının karıştığı, İpekçi tarafından tesbit edilmişti. Yine İpekçi, ''Özel Harb Dairesi'' veya ''Kontragerilla'' olarak adlandırılan NATO kuruluşunun faşist parti MHP ile içiçe çalıştığını -kanıtları ile- biliyordu.

 

Kontragerilla’nın yasalarla belirlenmiş resmi bir varlığı olmadığı için, toplum bu silahlı örgütün varlığından henüz habersizdi. Buna karşın yasadışı Kontragerilla, 37 kişinin ölümü ile sonuçlanan kanlı 1 mayıs saldırısını 1977 yılında gerçekleştirmişti. Maraş’ta olduğu gibi, bazı MHP üyeleri Kontragerilla kimliğiyle bu saldırıya katılmışlardır. Kontragerilla ve MHP, 1978 yılında daha başka birçok kanlı eyleme birlikte imza atmışlardı. Aynı yıllarda silahlı saldırılarda ölenler artık binli sayılarla hesaplanmaya başlanmışlardı. İpekci, ülkenin gizli bir CIA planı çerçevesinde adım adım askeri darbeye sürüklendiğini görüyordu ve hata edip tüm bilgilerini ve düşüncelerini Paul Henze'ye açıkca anlatacaktı... Uygulanmakta olan ABD politikalarının yanlışlığı konusunda Paul Henze’yi etkileyebileceğini düşünmüştü herhalde. Ateşle oynadığının farkında değildi.

 

Çetin Altan, İpekci'nin ölümünden hemen sonra emekli amiral Sezai Orkunt ile karşılaştığını ve emekli Amiral'in İpekci cinayeti ile ilgili olarak şunları söylediğini anlatmaktadır: ''Abdi, askerlerin arazide bazı sivillere Kontragerilla eğitimi verdiğini öğrenmiş. CIA şefi ile bunu konuşmuş. Ardından vuruldu. Halbuki Genelkurmay'ın haberi olmadan böyle talimler yaptırılmayacağını bilmesi lazımdı.'' Amiral'in sözleri yoruma gerek bırakmayacak kadar açıktır... Ve şüphesiz sadece bu cinayetle ilgili bilgiler bile, 12 Eylül’ün nasıl CIA ile ortak tezgahlandığının en somut kanıtı olmaktadır.

 

Yine gelmekte olan darbe ile ilgili rapor hazırlayan Cumhuriyet Baş Savcı yardımcısı Doğan Öz’ün katili MHP’li İbrahim Çiftci’yi yakalatmasının ardından İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’in 1980 yılı içinde istifaya zorlandığını daha önce yazmıştım... Güneş, Abdi İpekci cinayetinin işlendiği 1 şubat 1979 günü de CHP azınlık hükümetinin İçişleri Bakanı olarak görev yapmaktaydı. Askeri darbe öncesi yıllarının İçişleri Bakanı Güneş, 9 mart 1997 günü gazeteci Leyla Tavşanoğlu’na önemli açıklamalar yapmıştır...

 

Hasan Fehmi Güneş, cinayetin ardından İstanbul polisi tarafından yakalanan Ağca’yı kendisinin de sorguya çektiğini ve Ağca’nın İpekci cinayetini itiraf ettiğini anlatmıştır. Güneş, cinayet emrini MHP’li Mehmet Şener’in verdiğini tesbit ettiklerini ve soruşturmayı derinleştirmek için zamanın İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Necdet Üruğ’dan ek süre istediklerini sözlerine eklemiştir. Hasan Fehmi Güneş’in ifadesi ile, Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Necdet Üruğ soruşturmanın derinleştirilmesini engellemiş ve İpekci’nin katili Mehmet Ali Ağca’yı polisin elinden almıştır.

 

Diğer yandan, Ağca'nın yakalanması ile birlikte, bağlantı halkaları arasında olan Mehmet Şener ve Abdullah Çatlı yutdışına kaçacaklar ve Federal Almanya'da yakalanacaklardır. Türkiye'de halen iktidarda olan seçilmiş yönetim bu kişilerin iadesini resmen talep edecektir. Buna karşın, 12 Eylül darbesine giden kanlı yolun parke taşlarını döşeyenlerin önde gelenlerinden, siyasi cinayetlerin baş aktörlerinden Mehmet Şener ve Abdullah Çatlı Alman yönetimi tarafından korunacaklar, iade edilmeyeceklerdir...

 

Sadece bu olay bile 12 Eylül Darbesi ile Papa'ya yönelik süikast girişiminin nasıl CIA bağlantılı aynı servislerin ürünleri olduğunu anlayabilmek için yeterlidir... Alman dış istihbarat örgütü BND’yi eski Gestapo ve SS savaş suçluları ile 1956 yılında kuran ve 1968 yılına dek yöneten Reinhard Gehlen, Nazi askeri istihbaratının Doğu Cephesi komutanlığını, “Gurbette Doğu Ordusu” adlı örgütlenmenin şefiliğini yapmış ünlü bir Nazi generalidir. Aynı kişi, CIA öncesi ABD servisi OSS'in savaş yıllarında İsviçre Bern'de istasyon şefi olan Allen Dulles ile daha 1943 yılında temasa geçmiştir ve 1947'de CIA'nın kuruluşunda da bu ikili başrolü oynamışlardır... Kısacası CIA ve Alman dış istihbarat örgütü BND birlikte çalışmaktadırlar ve olay bununla da sınırlı değildir. Almanya’da 9 Eylül 1952 günü patlayan kontra- gerilla skandalını örtbas eden başsavcı Hurbert Schrobber, Almanya’nın iç istihbarat örgütü olan Anayasa’yı Koruma Federal Dairesi’nin (Bundesamt für Verfassungsshutz, BfV) başına Ağustos 1955’de oturtularak ödüllendirilecek ve bu görevini 18 yıl sürdürecektir...

 

Kısacası, Mehmet Şener ve Abdullah Çatlı gibi kişileri ve benzerlerini koruyup Avrupa'da bunlara geniş hareket özgürlüğü tanıyan güçlerin CIA, Alman servisleri ve bunların Avrupa'nın diğer ülkelerindeki bağlantıları olduklarını anlayabilmak için keramet sahibi olmaya gerek yoktur. Ve yine şüphesiz "milliyetçilik" kalkanı gerisine sığınmaya çalışan sözkonusu tetikçilerin ve kademe kademe bunları kullananların milliyetçilikle, ulusallıkla ve hepsinde önce insanlara karşı sevgi ve sorumlulukla uzaktan yakından bağlarının olmadığını anlamakta okadar zor değildir. 

 

İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, Ağca’yı, soruşturmanın uzatılarak gerçeklerin ortaya çıkmasını engellemeye çalışan İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Necdet Üruğ'a teslim etmek zorunda kalacağını anladığı zaman, bir basın toplantısı örgütleyecektir. Bu basın toplatısında Ağca, İpekci cinayetini kendisinin işlediğini özgür iradesi ile gazetecilerin karşısında anlatacaktır. Aynı ifadesini askeri mahkemedeki ilk duruşmalarında da tekrarlayacaktır. Buna karşın, İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Necdet Üruğ’un emrinde çalışan askeri savcı soruşturmayı derinleştirmeyecektir. Tam aksine Ağca, kalmakta olduğu İkinci Zırhlı Tugay’ın ortasındaki Askeri Cezaevi’nden kaçırılarak kurtarılacaktır.  

 

Papa II. John Paul’e yönelik süikast girişiminin ardından paniğe kapılan MHP başkanı faşist Türkeş, Ağca ile bağlarının olmadığını, Ağca’nın Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin’in adamı olduğunu ve bu kişi tarafından cezaevinden kaçırtılıp yurtdışına çıkartıldığını anlatmıştır. Aynızamanda daha önce Ağca’yı polisin elinden kurtarmış  ve soruşturmanın derinleşmesini engellemiş olan İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Necdet Üruğ ise, Nurettin Ersin’in emrinde çalışan birisidir. Bu generallerin her ikisi de 12 eylül 1980 CIA darbesinde kilit rol oynamışlardır. Necdet Üruğ daha sonra Genelkurmay Başkanlığı’na dek yükselmiştir. Ve tüm bu gerçekler, gazeteci Çetin Altan’ın bir önceki paragrafta anlattıklarıyla ve aynı zamanda Papa II. John Paul’e yönelik süikast girişimiyle ilgili olarak ortaya çıkan diğer gerçeklerle tam bir uyum halindedirler.

 

Kahraman Maraş katliamı, darbeye döşenen yola yerleştirilen son parke taşı olmuştur... Sözkonusu katliamdan hemen önce Hollanda’dan ülkeye kaçak yollarla sokulan modern otomatik silahların ve askeri depolardan aşırılan bazı eski model silahların -CIA’nın denetimindeki Kontragerilla örgütü tarafından- faşist MHP üyelerine dağıtıldıkları ilerideki yıllarda açığa çıkmıştır. Alevi ve Sünni inançlara bağlı insanların yanyana yaşadıkları Kahraman Maraş ilindeki kanlı provokasyon, 19 aralık 1978 günü dolu bir sinema salonuna ses bombası atılmasıyla başlatılmıştır. Olaylar, 22- 23 aralık günleri zirvesine ulaşmıştır.

 

Örgütlü ve planlı olarak 22 aralık gecesi saldırıya geçen silahlı faşist MHP üyeleri, aralarında kadınların ve çocuklarında olduğu 111 Alevi vatandaşı öldürmüşler, 552 evi ve 289 işyerini tahrip edip kullanılamaz hale getirmişlerdir. Savaştan çıkmış bir kent görünümü taşıyan Kahraman Maraş’ın sokaklarındaki cesetler, 25- 26 aralık günlerinden itibaren güvenlik güçlerince toplanmaya başlanmıştır. Faşist MHP’nin önderi (= führer) Türkeş, olaylar başlar başlamaz basına verdiği demeçte, “hükümetin devrilmesi belki yarın, belki yarından da yakındır” diyerek, provokasyonun asıl amacının Ecevit Hükümeti’nin devrilmesi ve faşist bir iktidara davetiye çıkartılması olduğunu açık etmiştir. Kahraman Maraş’taki kanlı olaylarların hemen ardından 13 ilde sıkıyönetim ilanedilmiştir. Böylece, daha 12 eylül 1980 askeri darbesinden çok önce iktidar önemli illerde generallerin ellerine geçmiştir. İşçi nüfusu yoğun büyük kentlerde ve özellikle Kürt halkının yaşadığı bölgelerde ilanedilen sıkıyönetim, kesintisiz 26 yıl sürmüştür ve halen izleri güçlü biçimde sürdüğü gibi yarın ne olacağı da belli değildir.

 

Araştırmacı yazar Suat Parlar, Ağca’nın Türkiye’den kaçırılması işini CIA ajanı Binbaşı Frank Terpil'in planladığını anlatmaktadır. Yazara göre Terpil, bir ABD televizyonuna yaptığı açıklamada, Ağca'nın Bulgaristan üzerinden diğer Avrupa ülkelerine geçmesine yardımcı olduğunu anlatmıştır... Ağca’yı İkinci Zırhlı Tugay’ın ortasındaki Maltepe Askeri Cezaevi’nden çıkartan General Nurettin Ersin ise, 12 mart 1971 askeri darbesi yıllarında da MİT Müsteşarlığı yapan ve aynızamanda 12 eylül 1980 askeri darbesinin güçlü adamlarından olan kişidir. Sadece biraz deşifre olmuş Ağca olayında bile darbeci güçlerin dış bağları açıkça yansımaktadır...  Sonuçta, aralarında önemli farklar olmakla birlikte 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin içinde CIA’nın olduğu artık herkes tarafından bilinmektedir.

 

Askeri darbeye giden yoldaki alabildiğine karanlık kirli işlerin şühesiz bir de Abdullah Çatlı cephesi vardır. Darbenin, Çatlı, Türkeş, Demirel gibi kişiliklerle, diğer tanınmış birçok faşistle ve en önemlisi Federal Almanya dış istihbarat servisi BND ile bağlantılı bir karakter olan Murat Bayrak'a dönük yanı vardır... İkinci Dünya Savaşı yıllarında Gestapo'nun komutası altında Balkanlar’da kurulan faşist çetelerden “Hançer Birliği”ne komuta etmiş olan Makedonyalı Murat Bayrak, kaynağı belirsiz bir sermaye ile tül fabrikası kurmuş ve bu malın ithalatı da yasaklanarak alabildiğine palazlandırılmıştır... İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan halk mahkemesi tarafından idama mahkum edilmiş olan Murat Bayrak, eski SS üyelerinin örgütü olan ODESSA (Organisation Der Ehemaligen SS- Angehörigen) tarafından Türkiye'ye kaçırılmıştır...

 

Darbenin ardından politika gereği MHP’ye vurulurken, 1977 seçimlerinde Süleyman Demirel'in partisi AP'den Meclise girmiş ve daha sonra Türkeş'in MHP'sine geçmiş ve aynı partinin merkez yönetim kuruluna girmiş olan bu kişiye hiçbirşekilde dokunulmamıştır... Bunun yanıda, denetimden çıktığı anlaşılan Çatlı yokedilerek olayın o yanı kapatılmıştır... Darbenin hazırlanmasında işlevi olan tüm bu karakterlerin eylemlerine, askeri depolardan çalınan patlayıcılarla ilgili gelişmelere ayrıntılarıyla girmek metni çok uzatmak olur...

 

Kısacası, sözkonusu karanlık darbe, Pentagon, CIA ve içerideki ortakları tarafından örgütlenmiştir ve “demokratik” Batı’nın aslı patronları da bu karanlık ortaklığın dışında değillerdir... Şüphesiz terör, özellikle “sol” adına geliştirilen kitlelerden kopuk terör, sadece darbe hazırlamak için değil, darbe olmayacak olsa bile yığınları sosyalist hareketten soğutmak, uluslararası bağları da olan kitlesel bir işçi hareketinin, sosyalist hareketin ülkede saygınlık kazanarak kökleşmesini engellemek için tezgahlanmıştır ve başarılı da olmuştur. Aynı "sol" terör oyunu, milliyetçilikle karışmış bir sosyalist eğilimin ve ABD karşıtlığının silahlı kuvvetlerden temizlenmesi operasyonunda da ustaca kullanılmıştır. Bu denetim altındaki ahmakça terör ihaneti, azımsanamayacak sayıdaki ilerici subay ve astsubayın pasifize edilmesi işine alet edilmiştir. Bunlar, terör bahanesi ile rahatca izole edilerek ordudan uzaklaştırılabilmişler veya aynı bahane ile korkutularak NATO’cu gücün tam denetimine sokulmuşlardır. Kısacası “sol” terör, ordunun halkçı unsurlardan temizlenmesi entrikasına da hizmet etmiştir.

 

c. Askeri müdahaleyi gerekli kılan, NATO açısından gelişmenin darbesiz atlatılmasını engelleyen nedenler

 

c- 1. asıl iç neden, ekonomi

 

Süleyman Demirel’in azınlık hükümeti (12 Kasım 1979- 12 Eylül 1980), darbenin temel içsel nedeni olan ekonomik krize -IMF’nin istemleri doğrultusunda- herkesin bildiği 24 Ocak 1980 kararları ile müdahale etmiştir. Ekonomik krizin tüm yükünü çalışanların sırtlarına yükleyen bu kararların yığınsal protestolara yolaçacağı ve aynı süreç içinde -tüm geriliğine ve oportünizmine karşın- teröre bulaşmayan yığınsal bir sosyalist hareketin, işçi hareketinin güçleneceği bellidir... İç pazarın artık sermaye çevreleri için yetmez olması, tıkanması, dış pazara ucuz mal satarak gelişme taleplerini öne çıkartmıştır. Sermaye çevreleri, dış pazardaki rekabet güçlerini ve kâr oranlarını arttırabilmek için işçi ücretlerinin düşürülmesini istemiştir. Darbenin içsel ekonomik nedeni sermayenin bu talebi olmuştur. Aynı sermaye çevreleri, tüm sendikal ve politik mücadelenin durdurulmasını talep etmiştir... Ücretlerin geriye çekilmeleri toplumsal protestoların artarak büyümeleri anlamına geleceği için, zaten gerilmiş olan uluslararası ilişkiler içinde NATO’nun bölgedeki konumunu daha da kritikleşebilecekti...

 

Yunanistan’da yapılacak seçimleri sosyalist ve merkez partilerin kazanacağının anlaşılması üzerine, Kontragerilla’nın Yunanistan’daki karşılığı olan “Kızıl Teke Postu” örgütünden ve 1952’de CIA tarafından reorganize edilmiş olan gizli servis KYP’den gelen Papadapulos’a önceden hazırlanmış bir NATO planına göre 20 Nisan 1967 günü darbe yaptırılmıştı... Türkiye’de Yunanistan’daki kadar güçlü ve gelenek sahibi sol partiler yoktu ama, aynı NATO'cu çevreler için dünyanın koşulları 1967’de olandan çok daha krıtikti. Gelişen ekonomik ve politik kriz ortamında güçlü ve belli bir olgunluğa erişmiş sosyalist parti doğabilir ve mevcut durum NATO açısından daha da içinden çıkılmaz hale gelebilirdi. O nedenle, çocuğu daha büyümeden kesmek, sendikal mücadeleyi tamamen yoketmek ve çalışanların tüm yasal politik örgütlenme haklarını ellerinden almak gerekiyordu...

 

Osman Ulagay, “24 Ocak Deneyimi Üzerine” adlı kitabında, sözkonusu ekonomik kararı almış olan Demirel hükümeti için, “...24 Ocak kararlarının kendisine oy ya da destek kazandıracak 'popüler' kararlar olmadığını, bu kararları alan siyasi kadronun yöneticileri de biliyordu.”, diye yazmaktadır. Aynı iktisatçı, sermaye çevrelerinin yararları ve uluslararası mali sistemin patronu IMF'nin hesapları açısından başka seçeneklerinin kalmaması sonucu hükümetin bu yola saptığını açıklamaktadır... Yine aynı kitapta aktarıldığına göre Demirel, “...Bu tedbirleri alırsak altımızdaki sandalye gider diye bir kaygımız yoktur. Hükümet olmak umurumuzda değildir. Türkiye hükümetten ve siyasi partilerden önde gelir...,” diyerek bir biçimde baskı yöntemlerine gidildiğini itiraf etmiştir. Kısacası, alınmış olan ekonomik kararlar tüm demokratik süreçlerin yokedilmelerini gerekli kılmaktadır. Bu kararların ardından, yığınsal protestoları, sendikal ve poltik mücadeleyi olanaksız kılacak bir siyasi yapılanmaya gitmek gerekiyordu...

 

Sonuçta, terörü denetleyen ve yönlendiren bürokrasi, aile mafyasının kirli işleri nedenleriyle yakayı çoktan gizli servislere kaptırmış olan Demirel’e politik cinayette kullanılacak bıçağı uzatıp, “Buyrun sayın başbakan, ekonomiyi hallettiniz, gerek kurbanları da siz kesin!”, demiştir... Demirel sözkonusu ekonomik kararları almak zorunda kalmıştı ve “Türkiye önde gelir vs.” diyede bilinen hamasi palavraları sıralıyordu ama, hiçte çılgın biri değildi. Demirel, tüm karanlık işlerine karşın, kaderinin sonuçta oy mekanizmalarına bağlı olduğunu biliyordu ve bıçağı zorunlu kılan ekonomik kararlarların gerekli olduğu cinayetleri ustaca başkalarına ihale ederek geleceğini garanti altına almayı hesaplıyor. İşleri ağırdan alıyordu... Bıçağı kullanmasının kendi kesin politik ölümüne de yolaçacağını anlayacak kadar kafası çalışıyordu. Sorumluluk almadan bıçağı askerlere kullandırtmayı hesaplıyordu ama, artık generaller eskisi gibi değillerdi. Zokayı yutmayacak kadar deneyim sahibi idiler ve şüphesiz onlarla ortak davranan Pentagon’un deneyinleri de çok daha fazlaydı.. Sonuçta Demirel’e şapkasını alıp uygun zamanda yeniden sahneye çıkmak üzere kenara çekilmekten başka bir seçenek kalmıyordu...  

 

Emin Çölaşan’ın “12 Eylül Özal Ekonomisinin Perde Arkası” adlı kitabında aktardığına göre, 11 Eylül sabahı yine bombalar patlamıştı... Yine Çölaşan’ın anlatımı ile, Demirel’e “ağabey” diyen ve O’nun eliyle sahneye çıkmış olan ekonominin teknotratı Turgut Özal, 12 Eylül darbe hükümetinde başbakan yardımcılığı görevini almaktan çekinmeyecekti. Bu kişi, darbenin beyinlerinden olan Orgeneral Haydar Saltık’a, “Paşam acaba bu ‘ihtilali’ yapmasanız olmazmıydı? Bu iş ‘ihtilal’ yapmadan halledilemezmiydi?” vs., biçiminde sorular yöneltecekti... Saltık, “Demirel erken seçimden sonra 400 milletvekili ile gelirse ne olurdu?”, biçiminde net bir yanıt verecekti. Kısacası generaller, işlerini, geleceklerini sağlam kazığa bağlamak, hem sorumluluk alıp hem de okka altına gitmek istemiyorlardı. Artık demirel ve benzerlerinin eskisi gibi öyle kolay menevra yapmaları olanaksızdı ama, durumun biraz geç bilincine varacaklardı.  

 

c- 2. dış neden, ABD’nin değişen dünya politikası, yeniden gerilen uluslararası ilişkiler

 

Giderek dış politik süreçlerin iç politikadaki gelişmeleri çok daha derinden etkilemeye başladıkları herkes tarafından bilinmektedir. Bu nedenle, darbenin öndegelen yerli aktörleri olmakla birlikte, olayın gerisinde asıl olarak Beyaz Saray, Pentagon, CIA ve MOSSAD gibi güçler vardır ve zaten darbe, sözkonusu güçlerin Ortadoğu’daki yararlarını güvenlik altına almıştır. Darbede asıl önem kazanan nedenler aslında uluslararası ilişkilerdeki gelişmelerdir... “Soğuk Savaş” yılları boyunca ABD, Sovyetler Birliği’ni askeri ve ekonomik bir çember içine alarak boğmayı, özellikle güneyin sıcak denizlerine inmesini engellemeyi amaçlamıştır- aslında aynı politikanın bir türevi halen tüm hızıyla sürmektedir. ABD, Sovyetler Birliği’ni kuzey batısından güney batısına doğru NATO ile, doğudan ise SEATO ile çembere almıştır. Bu iki farklı çemberi güneyden Bağdat Paktı/ CENTO ile bağlamıştır. Bölgede hem NATO’nun ve hem de CENTO’nun en önemli ülkesi rolünü ise çok ucuza Türkiye üstlenmiştir- SEATO ile bağlantı halkası ise Pakistan olmuştur. Kurulan çemberde tek çatlak Afganistan’dır...

 

Kökleri daha eskiye uzanmakla birlikte, Sovyetler Birliği’ne, sosyalist hareketlere ve ulusal kurtuluş hareketlerine karşı denetim altına alınmış bir “İslam”ı kullanma manevrası olan “Yeşil Kuşak” politikası ilk kez 1977 yılında Başkan Jimmy Carter’ın ulusal güvenlik danışmanı olan Zbigniev Brzezinski tarafından ilanedilmiştir ve aynı kişi Afganistan’daki kökten dinci feodal unsurlara yapılacak gizli yardımla ilgili ilk emir, 3 temmuz 1979 günü Başkan Carter’a imzalatmıştır. Brzezinski, “Tam o gün Başkan’a bir not yazıp, bu yardımın Sovyet askeri müdahalesine yolaçmak amacıyla yapıldığını izah ettim.”, demektedir. Kısacası, -özünde savaşçı bir kişi olmayan ve bu tezgahlardan da pek anlamadığı hissedilen- Cartır’ın son günlerinden itibaren ABD dışpolitikalarında yumuşama sürecinden bir sapma, saldırganlaşma başlamıştır. Zaten aynı değişimle birlikte Carter’ın da sonu gelmiştir...

 

Askeri- endüstri komplekslerin kuklası olarak 1980 yılında başkanlığa seçilen Reagan, 29 ocak 1981 tarihli basın konferansında, “Detand’ın veya silahsızlanmanın, yumuşamanın, sorunların konuşularak demokratik yöntemlerle çözülmesinin Sovyetler birliği’nin işine yaradığını, onların moralsiz olduklarını” vs., söyleyerek ABD politikalarındaki saldırganlaşmayı en veciz biçimde dillendirmiştir... Reagan yönetimi, 1983 yılında bütçeden 112 milyar Dolar ayırarak dünya düzeyinde silahlanmayı kışkırtan ve Sovyetler Birliği’ni de daha fazla silahlanma harcaması yapmaya zorlayan “Yıldız Savaşları” veya SDI projesini başlatmıştır...

 

Afganistan’da başlayan kışkırtmanın ardından Cumhurbaşkanı Taraki, 1979 martında Sovyet askeri birliklerini ülkeye davet etmiştir. Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Kosigin bu daveti kesinlikle reddetmiştir... Fakat askeri- endüstri komplekslerin baskıları ile değişmekte olan ABD politkasına koşut olarak çok kapsamlı bir silah indirimi öngören Salt II anlaşması -Jimmy Carter’e rağmen- ABD Senatosu’nda reddedilmiştir... İslam devrimini gerçekleştirmiş olanlar, Tahran’daki ABD elçiliğini 4 kasım 1979 günü basmışlardır... Tahran’da gerçekleşen elçilik baskınının hemen ardından, orta menzilli nükleer başlıklı ABD füzeleri Avrupa’ya koşullandırılmışlardır... Böylece, birlikte varolma ve sorunları görüşmelerle çözme anlamına gelen Detand sonbulmuştur. Nükleer başlıklı Persing II  sistemlerinin Avrupa’ya yerleştirilmelerinden 15 gün sonra Sovyet birlikleri Afganistan’a girmişlerdir... ABD yönetimini çok sevindiren bu gelişme, silahlanma rekabetin masraflarına dayanamayan Sovyetler Birliği’nin yıkılışının kapısını aralamıştır... Üst üste gelen sıraladığım tüm bu olaylar, Jimmy Carter’ın son günlerinden itibaren ortaya çıkan ve Reagan yönetimi ile nitel bir değişime uğrayan ABD dışpolitikası, Türkiye’deki 12 Eylül askeri darbesinin de temel nedeni olmuştur.

 

NATO’nun, ve İran devrimi ile tarihe karışmış olan CENTO’nun en önemli ülkesi Türkiye üzerinde -yokolan yumuşama süreci ile birlikte- tam bir Pentagon denetimi kurulmuştur. Darbecilerin bahaneleri, “terör” olmuştur- günüzmüzde de ABD aynı bahane ile koskoca ülkelere saldırmakta, bu ülkelerin zengin enerji kaynakları üzerinde askeri denetim kurmaktadır... Terör bahanesini halka haklı gösterebilme çabasının bir ürünü olarak, herzaman olduğu gibi sıkıyönetim mahkemeleri kurulmuştur. Anayasa’yı gerçek anlamı ile ihlal etmiş olanlar, bu işi başaracak güçte olmayan başka bazı kişileri “Anayasa’yı ihlale teşebbüs” gerekçesi ile yargılamışlardır. Hatta aynı nedenle idam cezaları dahi vermişlerdir. Günümüzde de ABD, “terörle mücadele” yalanına haklılık kazandırmak amacıyla; bilgi toplamak, adam devşirmek, insanlar üzerinde psikolojik ve biyolojik deneyler yapmak hesaplarıyla, Guantanamo toplama kampını ve benzerlerini kurmuştur. Bunun yanında işgaledilip yıkılan ülkelerin bazı yöneticileri, ABD’nin eski ortakları göstermelik olarak yargılanmaktadırlar.

 

c- 3. Demirel’in ve diğerlerinin hesaplarını kuyuya atan manevra

 

Demirel sırasını beklemek için geri çekilmiştir ama, artık darbeciler eskisi gibi ipleri tekrar aynı politikacılara kolayca devretmeyecek kadar deneyim sahibidirler ve bu ağır vuruşun ardından tüm geleceklerini garanti altına almayı, göstermelik bile olsa birilerinin hesap sorma eğilimlerini baştan yoketmeyi planlamışlardır... Hem Demirel ve benzerlerinin ince hesaplarını kuyuya atmak, hem de asıl olarak değişik eğilimlerdeki subayları tatmin ederek emir komuta zinciri altında birleştirebilmek, ordunun birliğini sağlayabilmek, geniş yığınların gözünde politikayı ve demokratik süreçleri toptan karalayabilmek amaçlarıyla eksiksiz tüm partileri kapatmışlardır...

 

Diğer partilere vururlarken, darbenin hazırlanışında başlıca rolü oynayan MHP’ye vurmamaları ordu içinde rahatsızlığa neden olacağı için, MHP’ye ve hatta Atatürk’ün kurmuş olduğu CHP’ye dahi vurmuşlardır. Böylece darbede başrolü oynayan elit, orduyu bütünüyle denetleyebilmiştir ve ipleri sağlam elegeçirdiklerine inanmalarının ardından, silahlı kuvvetler içinde de çok kapsamlı bir tasviyeye girişmişlerdir.

 

İşin renginin değiştiğini anlayan Demirel ve benzerleri “demokrasi” kahramanı rolünde seslerini yükseltmeye hazırlanırlarkende, hepsini gözaltına almışlar, eylemsiz bırakmışlar, uzun süre için politikadan uzaklaştırmışlar ve yerlerine yeni fırsatçıları sahneye sürmüşlerdir. Eskilerle yeniler birbirleri ile post kavgası yaparlarken, ustaca aradan sıyrılmışlardır. Toplumsal çürümenin sağlam tohumları böylece atılmıştır...

 

Zafiyetine karşın gelişme potansiyeli olan sol hareket kurutulurken, MHP’ye vurulan darbe daha çok göstermelik kalmıştır. “Bizler içerideyiz ama, düşüncelerimiz iktidarda!”, diyen Türkeş, bu gerçeği en uygun biçimde ifade etmiştir. Ve zaten darbenin ardından yaratılan ortam içinde MHP daha da güçlenmiştir... Diğer yandan, daha önce özetlenmiş olan ABD’nin “Yeşil Kuşak” politikası darbeciler eliyle Türkiye’de de tüm hızıyla yaşama geçirilmeye başlanmıştır. Böylece sola gidebilecek kitlelere yeni aldatıcı bir kapı aralanırken, ağır feodal kamburu ile de olsa gelişmekte olan Kürt ulusal hareketinin önü alınmak istenmiştir... "Yeşil Kuşak" politikası ile birlikte Fethullah Gülen adlı bir vaize gün doğmuştur. Nurcu hareketi böldürttükleri Gülen'e, “Allah” dememiş olsa bile generaller ve CIA, “yürü ya kulum” demişlerdir. Gülen’de “Allah”a borcunu ödemiş, hukuken “aranmasına” karşın fiili olarak özgürce çalışıp korporatif yapıdaki 1982 Anayası’na evet oyu verilmesi için eylem yürütmüştür. Bu kişi, Amerikan karşıtlığı ile tanınan Erbakan’ın önünü kesmekle görevlendirilmiş ve sonuçta milyarlarca doları kontrol eden bir tarikatın başı konumuna yükselmiştir... Eroin kaçakçısı, savaş lordu ve CIA beslemesi Hikmetyar’ın dizinin dibinde çekinmeden fotoğraf çektirebilen kişilerde, aynı politikanın ürünleri olarak günümüzde iktidar koltuğunda oturmuşlardır. Çünkü, Türkiye’de Gülen’i ve Afganistan’da Hikmetyar gibileri yaratanlar hep aynı güç odaklarıdırlar ve bu odağın adı CIA olarak bilinmektedir. Zaten başka relatif demokratik bir ülkede olsa, kişinin tüm politik yaşamına sonverebilecek Hikmetyar’lı fotoğraflar, aynı gücün etkisi ile Türkiye’de soruşturma konusu bile olmadan geçistirilebilmiştir. Kıscası, Tayyip Erdoğan gibiler "Allah'ın ipine" tutunamasalar bile, CIA'nın can simidi ile rahatca suyun üzerinde kalabilmektedirler.

 

Aslında 12 Eylül serüveninin öyküsü çok daha uzundur ve halen kıral gibi yaşayan Evren -darbenin asıl planlayıcısı olmasa bile- yargının karşısına çıkartılmadan, toplumun gerçek anlamı ile silkelenip ileriye doğru hamle yapabilme şansı yoktur. Yoktur ama, malesef Evren'i yargının karşısına çıkmaya zorlayabilecek güçlü bir demokratik harekette yoktur. Ve bireysel terörün sahte kahramanları ile oyalananların, Evren gibilere demagojik "gerekçe" yaratanları bayrak yapanların ise demokratik bir muhalefet yaratamayacakları bellidir... Türkiye’de “demokratikleşmeyi” savunur tiyatrosu oynayan AB kodamanları bile bu konuda, general Evren'in yargılanması konusunda tek söz etmemektedirler. Çünkü, Türk askerlerinin kafalarına çuval geçirilmesi olayının ardından rahatca "Büyük devletler özür dilemez!", diyebilmiş olan Evren, öncelikle zengin Batı'nın yararlarını korumuştur ve günümüzde Türkiye'de insan haklarını "savunur" gözükenler 12 Eylül Darbesi'nin suçortağı olmuşlardır. Sonradan daha çok Batılı sivil kuruluşlarca öne çıkartılacak olan ve aynı Batı'nın hükümetleri tarafından politik şantaj hesapları ile zaman zaman gündemde tutulacak olan insan hakları protestolarına karşın, IMF ve tüm büyük Batılı yönetimler darbeyi hararetle desteklenmiştir. Darbe hükümetinin ilk resmi dış ilişkileri IMF ile olmuştur.

 

c- 4. Darbenin işçi ve sosyalist hareket üzerindeki etkileri hakkında kısa not

 

Darbenin Türkiye’deki işçi ve sosyalist hareketi nasıl etkilediğine gelince... Birincisi, 1961 anayasasının özündeki kuvvetler ayrılığı prensibi (yasama, yürütme ve yargı erklerinin bağımsız güçler olması ve özellikle yargının bağımsızlığı) 1982 anayasası ile yokedilmiş ve baskıcı faşist sistemlere özgü korporatif bir hukuki çerçeve oluşturulmuştur. Özellikle yürütmenin denetlenmesini ve dengelenmesini olanaksız kılan böyle hukuki çerçeveler, sonuçta çalışanlar üzerinde hertürlü baskının rahatça uygulanabilmesinin kapılarını aralarlar. Yürütmedeki keyfilikleri ve Türkiye’de tüm çıplaklığı ile yansımakta olan rüşvet, kayırma, mafya düzenini ön plana çıkartırlar. Şüphesiz tüm bunlar çalışan ve üreterek yaşamlarını sürdüren insanların haklarına tecavüzü kolaylaştırır. Türkiye’de de aynen böyle olmuştur ve bunun yanında işçilerin, tüm çalışanların gerçek ücretleri geriletilmiştir... Ayrıca, 12 eylül 1980 askeri darbesinin ardından, sendika yasaları da yeniden şekillendirilmiştir. Yeni sendika yasaları, işçilerin örgütlenmelerini önlemeye yönelik barajlarla doldurulmuştur. Şüphesiz alınan bu gerici tedbir, işçi ücretlerinin geriletilmesi politikası ile tam bir uyum içindedir.

 

Dev. Maden- Sen’in dökümanlarına göre, işçilerin sedikal örgütlenmeleri önündeki karmaşık engellerin en önemlilerinden biri, işkolu barajıdır… Sendikacıların görüşleri alınmadan İçişleri Bakanlığı tarafından tesbit edilmiş 28 ayrı işkolu şekillendirilmiştir. Örneğin, karayolları, demiryolları, havayolları ve deniz yolları taşımacılıklarının herbiri farklı işkolları olarak tesbit edilmiştir. Bu sektörlerde çalışan işçilerin tümü de özünde ulaştırma sektöründe oldukları halde, ayrı sendikalarda örgütlemek zorunda kalmışlardır… İşçilerin sendikalaşmalarını engelleyen barajların listesi uzayıp gitmektedir. Sendikacıların ifadeleri ile, devlet yetkilisi kişilerle sendikacılar arasında yapıcı doğal bir iletişim kurulamamaktadır.

 

Yasal barajlar ve maddi baskılar sonucu sendikalı işçi sayısında büyük bir azalma olmuştur. Sözkonusu darbeden önce Türkiye’de 3 milyona yakın sendikalı işçi varken, günümüzde bu sayı 800 bin civarına inmiştir. (Bazı Dev. Maden- Sen yöneticilerinin bir yıl önce vermiş oldukları bu sayı biraz abartılmış olabilir ama, sendikalı işçi sayısında büyük bir düşüş olduğu gerçektir.)

 

DİE’nin (www.die.gov.tr/) 2002 yılının ilk 3 ayına ait verilerine göre, Türkiye’de 18.5 milyon kadar kayıtlı çalışan veya herhangi bir işi olan kişi vardır. Ülkede şubat 2001’de açığa çıkan ekonomik krize ve bunun sonucu üretimin düşmesine, ekonominin yüzde 9.5 kadar küçülmesine koşut olarak 800 bin civarında insan işini yitirmiştir ama, yine de çalışanların sayıları 22 yıl öncesine (günümüzde 24 yıl öncesine) göre çok fazladır. Aynı devlet kurumuna göre, nüfusu 67 milyona ulaşan Türkiye’nin toplam işgücü 21 milyon kadardır. Ülke nüfusunun 25 milyon kadarı işgücüne dahil değildir. Yaklaşık 2.5 milyon kadar işsiz vardır. Endüstri işçilerinin toplamı 4 milyonu biraz aşmaktadır. İnşaat işçileri 1 milyon ve hizmet sektöründe çalışanlar 9.5 milyon kadardırlar.

 

Askerler ve öğrenim görenler çıkartıldıktan sonra geriye kalan Türkiye nüfusunun yüzde 62.5 kadarı kentlerde yaşamaktadır. Tarım sektöründe çalışanların sayıları 6.5 milyona ulaşmaktadır ve bunların önemli bırkısmı kendi topraklarını işlemektedirler… Aslında, sözkonusu kurumun verdiği bu son bilgi bazı sual işaretleri içermektedir. Aynı istatistikteki tarım işçisi sayısını anlamak mümkün olmamaktadır. Yalnız eski daha sağlıklı sayılara bakarak, tarım sektöründe çalışan sözkonusu 6.5 milyon kadar insanın 2- 2.5 milyonunun mevsimlik tarım işçileri olduklarını söyleyebiliriz.

 

Ekonomisinin yaklaşık yarısı kayıtdışı olan Türkiye’de DİE’nin verdiği diğer sayılarda tartışmaya açıktırlar kanımca... Kayıtdışı küçük imalathanelerin, değişik işyerlerinin ve buralarda çalışan işçilerin çokluğu dikkate alınırsa, yukarıda yansıtılan çalışan ve işsiz sayılarının gözükenden çok daha fazla olmaları gerekir. Türkiye’de, eski Sovyet Cumhuriyetleri’nden ve değişik Asya ülkelerinden gelen, istatistiklere girmeyan 1 milyon civarında kaçak yabancı işçi vardır. Tüm bu gibi olgular mevcut sendika yasalarıyla birleşince, işçilerin örgütlenmelerini alabildiğine zorlaştırmakta, sendikal mücadeleye darbe vurulmasını kolaylaştırmaktadırlar. Sonuçta, en az 20 milyon civarında çalışanın olduğu bir ülkede sadece 800 bin kadar kişinin sendikalı olması sonderece düşündürücü dramatik bir gerçektir- bilemediniz 2 milyon sendikalı olmuş olsa bile durum içler acısıdır. Bu olgu, ülkedeki rejimin antidemokratik karakterini sergileyen göstergelerden birisidir aynızamanda. Ve tüm sözkonusu gelişmenin asıl sorumlusu 12 Eylül 1980 askeri darbesidir, bu darbenin getirmiş olduğu yasal çerçeve ve fiili durumdur.

 

Globalleşme denen uluslarüstü tekellerin dünya düzeyindeki hakimiyetlerinin ve sosyalist sistemin yıkılmış olmasının da işçi haklarının, çalışanların haklarının geriletilmesinde çok önemli katkıları olduğunu unutmamak gerekir- eskiden Batı, Sovyetler Birliği’nin bir ideal haline gelmesini engellemek amacıyla, sendikal mücadeleyi dahi aşan ölçüde bazı hakları işçilere daha rahatlıkla verebilmekteydi… Sonuçta, sermaye kolayca birleşebilmektedir ama, sınırlar, dil ve değişik kültürel farklarla bölünmüş işçi sınıfının, tüm çalışanların uluslararası planda birliklerini ve etkili olabilecek ortak mücadelelerini yaşama geçirebilmek okadar kolay değildir. Batı’daki güçlü işçi aristokrasisi ve bu gücün kendi rahatı uğruna emperyalist politkalara yeşil ışık yakıyor olması, birleşmeyi engelleyen diğer önemli nedenlerdendir.

 

Sosyalist hareketin içine düşmüş olduğu durumu ise herkes görebilmektedir. Şüphesiz eskidende çok güçlü ve gelenek sahibi olabilmiş böyle bir hareket yoktu ama, darbenin varolanıda darmadağın ettiği ve iyice yozlaştırdığı farkedilebilmektedir. Şüphesiz asıl önemli olan sözkonusu gelişmenin gerçek nedenselliklerini dürüstce ortaya çıkartabilmektir… Bu ise apayrı uzun bir konudur... Herşeyden önce bir düşüncenin ticaretini yapanlara değil, haksızlıklara gerçek anlamıyla başkaldıran dürüst ve angaje olmuş, çalışkan insanlara, böyle aydınlara gereksinim vardır…

 

Diğer yandan sosyalist hareketin krizi sadece Türkiye’ye özgü değildir ama, geleneksizliği nedeniyle bu krizin en ağır biçimde yaşandığı ülkelerin başında sanırım Türkiye gelmektedir. Ülkedeki tarihi sürece bakıldığı zaman sözkonusu geleneksizliğin nedenleri daha iyi anlaşılabilir. Şüphesiz birileri ”geleneği” hep kendilerinden başlatırlar veya soyunu Hz. Muhammade bağlayan bazı aşiretler gibi düşsel geçmişler yaratırlar ama, ortada olan kaostur. Ve tekrarlamak gerekirse bunun nedenleri upuzun ayrı bir konudur ama, yine de bir belkemiksizlik etkili neden olarak hemen görülebilmektedir. Tekrarlamak gerkirse, sosyalist mücadele, halkın ekmeği ve iktidarı için kavga, ikiyüzlülerin, fırsatçıların, tüccarları değil, herşeyden önce dürüst, angeje olmuş ve ikili oynamayan, belkemiği olan çalışkan insanların işleridir…

 

- 12 Eylül’ün basamağı ve hazırlık tatbikatı olarak 12 Mart 1971 askeri darbesi üzerine kısa notlar

 

Bilindiği gibi Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşunun hemen ardından, 1925 yılından itibaren tüm sendikal faliyetler ve özellikle proleteryanın politik örgütlenme hakkı yasalarla engellenmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ve çok partili dönemde ise, proletaryanın politik örgütlenmesi üzerindeki yasaklar sürmüştür. Faşist İtalya’dan alınıp Ceza Yasası’na konulan 141nci ve 142nci maddelerle proleterya partileri yasaklanmışlardır. Buna karşın aynı dönemde göstermelik, devletin denetiminde ve grevsiz bir sendikal örgütlenme hakkına izin verilmiştir... Proleterya verdiği mücadele ile 1961 anayasasına grevli- toplu sözleşmeli sendikal örgütlenme haklarını sokabilmiş ve süreç içinde aydınları ve üniversite gençliğini de etkileyen güçlü bir sendikal mücadele geliştirmiştir...

 

Komünist olmamakla ve Sovyetler Birliği’nin Çekoslavakya müdahalesinin hemen ardından parçalanmış olmakla birlikte relatif güçlü bir Türkiye İşçi Partisi (TİP) doğmuştur... Sözkonusu gelişme CHP’yi de etkilemiştir... Gençliğinde Alman Nazizmi’nin etkisi altında kalmış olan ve politik yaşamının başlangıcında faşizme özgü bir korporatismi savunan Ecevit, başlarında Turan Güneş’in olduğu SBF cuntası tarafından “ortanın solu”nu temsilediyor görünümünde öne sürülmüştür. Aralarında büyük toprak sahiplerininde olduğu üst sınıfların bu devlet partisine, Ecevit ile birlikte yeni bir imaj kazandırılmaya, halkçı bir hava verilmeye çalışılmıştır... Sonuçta Türkiye çok hızlı ve pozitif bir değişim süreci içine girmiştir. Aynı süreç içinde NATO’nun, ikili anlaşmaların, halktan gizli kotarılmış olan herşeyin hesabı yavaş yavaş sorulmaya başlanmıştır...

 

Silahlı kuvvetler’de aynı gelişmeden etkilenmiştir... Bu olumlu toplumsal politik gelişme iç ve dış karşıdevrimci güçlerin yüreklerine korku salmıştır. Eski Nazi yardakçısı Türkeş’in önderliğinde MHP ve bu partiye bağlı paramiliter (yarı askeri) gençlik örgütlenmesi yaratılmıştır. Devlete bağlı gizli servisler içindeki bazı odaklar tarafından şekillendirilen bu faşist örgütlenme, 1968 yılının Aralık sonunda ilk saldırılarını başlatmıştır... MHP, Alman Nazizmi’nin tersine, Türkiye’ye özgü biçimde devlet içindeki bir güç tarafından yaratılmıştır. Şüphesiz MHP’yi yaratan aynı iç güç CIA ve NATO ile de bağlantılıdır ve MHP tüm sözde milliyetçi söylemine karşın aynızamanda Pentagon’un ve NATO’nun yararlarının savunulması için şekillendirilmiştir. Kuruluş biçimi ve yapısı gereği MHP, faşizme özgü milliyetçilik, din ve sosyalismden çalınma karışık yamama bir söylemin yanında “devleti koruma” söylemini de ön plana çıkartmıştır... Aslında bu son söylem bazı darbeci milliyetçi “sol” guruplaşmalara da özgü olmuştur ve aynı çevreler şimdi açıkça MHP’ye yaklaşmaktadırlar... MHP, doğrudan iktidara yürümek yerine, asıl olarak faşist eğilimli veya faşist NATO’cu darbeler için katalizatör rolü oynamıştır, darbeyi hazırlayacak ortamı olgunlaştırma işinde kullanılmıştır.

 

Dikkatle altını çizmek gerekir... Gençliğin sosyalist ve ulusal içerikli yığınsal haklı kalkışmasından kopan kişilerin ilk terör eylemleri, işçi sınıfının 15- 16 Haziran 1970 şahlanışının hemen ardından başlamıştır. Olayların merkezindekilerin birkısmı tezgahın farkında olmasalar bile, sözkonusu kişilerin eylemleri sonuçta belli darbeci çevrelerin hesabına yazmıştır. Bu terörist guruplaşmaları ve bunları alkışlayan “devleti koruma” görevini üstlenmiş milliyetçi “sol” çevreleri darbecilerin karanlık hesaplarından soyutlamaya olanak yoktur. Zaten tüm bu guruplaşmalar sonuçta da işleriyle darbeci karanlık odakların değirmenlerine su taşımışlardır...

 

Gelmekte olan ekonomik krizle birlikte işçi sınıfının ekonomik mücadelesini engelleyici yönde sendikalar yasasında yapılmak istenilen değişik, 15- 16 Haziran 1970 günü İstanbul ve İzmit’te sokaklara dökülen yüzbinlerce işçi tarafından protesto edilmiştir. Tankların üzerinden geçen işçilere birçok subay sempati ile bakmıştır, direnişi engellemeye kalkışmamışlardır. Bu olay üst sınıfların yüreğine ve NATO’cu çevrelere derin bir korku salmıştır. Hemen ardından sıkıyönetim ilanedilmiş ve bazı sendika önderleri tutuklanmışlardır...

 

Anlatılan ölçüde yığınsal bir proleterya eyleminin hemen ardından sağa sola bomba atmaya başlamak, saçma önemsiz soygunlar yapmak, adam kaçırmak, konsolos öldürmek, bir kız çocuğunu rehin almak vs., hiçbir mazeret kabuletmeyecek ölçüde işçi hareketine, halkın ekmek kavgasına ve politik mücadelesine düşmanca işlerdir. Bunlar, halkın yığınsal demokratik mücadelesini bastırma peşindeki NATO’cu faşist çevrelerin ekmeklerine yağ süren eylemler olarak ortaya çıkmışlardır. Ve zaten aynı bireysel terör eylemleri, gelişmekte olan işçi hareketinin, bu hareketin iyi- kötü politik örgütlenmesinin, demokratik örgütlerin ve bunlara hukuki dayanak sağlayan 27 Mayıs Anayasası’nın ağır darbeler yemesine yolaçmışlardır. Sözkonusu kitlelerden kopuk ahmakca ve haince terör eylemleri bahane edilerek halkın örgütlenme çabalarına saldırılmıştır.

 

İşçi sınıfının 15- 16 Haziran yığınsal kalkışmasından tam dokuz ay sonra Demirel Hükümeti’ne 12 Mart 1971 Muhturası verilmiş ve Demirel şapkasını alıp iktidar koltuğunu terketmiştir ama, bu 12 Eylülde olduğu gibi tam bir uzaklaşma olmamıştır. Demirel, geriden işleri karıştırmayı, süreci derinden etkilemeyi başarmıştır... Süleyman Demirel, bölünmüş olan ve bu bölünmüşlüğü dışa açıkça yansıyan ordu içindeki Tağmaç- Türün kanadına yaslanarak müdahalenin daha sağa, faşist sayılabilecek bir çerçeveye çekilebilmesi için elinden geleni ardına koymamıştır. Birinci Erim Kabinesi'nin spekülatif işleri ve mafyalaşmayı durdurmaya yönelik bazı reformlarını engellemeyi başarmıştır.

 

a. 12 Mart’ı 12 Eylül darbesinden ayıran temel özellikler üzerine not

 

Türkiye’deki bu ikinci büyük askeri darbeyi, 12 Eylül darbesinden ayıran önemli farklar vardır. (İkinci büyük diyorum, çünkü 27 Mayıs 1960’ın ardından arada 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 başarısız darbe girişimleri olmuştur.) Farklardan birincisi, 12 Mart 1971 darbesi gerçekleşirken, kitlelerden kopuk terör daha doğuş aşamasındadır ve rolünü asıl olarak 12 Mart Muhturası’nın hemen ardından oynamaya başlamıştır. Darbenin ardından hızlanan kitlelerden kopuk ve emniyette etkili bazı çevrelerce izin verilmiş terör, birinci ve ikinci Erim Kabineleri’nin yıkılması işlerinde, sürecin faşizme doğru çekilmesinde kullanılmıştır... İkincisi, aynı darbe gerçekleşirken silahlı kuvvetlerde gerçek bir bütünlük yoktur. Altan gelen daha sol ve milliyetçi baskılar -aralarında derin bir iktidar kavgası olmakla birlikte- üst kademenin mevcut rekabetini soğutup anlaşmasına yolaçmıştır. Üst kademe tam güvenli olmayan sahte bir uzlaşmaya gitmiştir. Bu uzlaşma sonucu 8- 9 Mart müdahalesi engellenmiş, NATO’nun yararları korunurken, sonu belirsiz bir iç çatışmanında önü alınmıştır. Aynı göstermelik uzlaşmanın sonucu olarak 12 Mart muhturası verilmiştir ama, sivil ve asıl olarak askeri kesimdeki kavga sessizce ve şiddetlenerek sürmüştür...  

 

Silahlı kuvvetlerin üst kademelerindeki ayrışma şu şekilde özetlenebilir... Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve İstanbul'u denetiminde tutan Birinci Ordu Komutanı Faik Türün, daha NATO’cu ve faşist eğilimi temsileden bir ekip olarak ortaya çıkmışlardır- diğerlerine “demokrat” ve gerçek anlamda ulusalcı demekte olanaksızdır şüphesiz ve sonuçta hepsi belli nüans farkları ile NATO’cudurlar... Anlaşıldığı kadarıyla “Kontragerilla” denen yasa ve kuraldışı NATO örgütlenmesi asıl olarak bu ilk guruptaki generallerin denetiminde olmuştur ve işkenceli gizli sorgu merkezlerini de yine aynı kişiler denetlemişlerdir... Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan eski genelkurmay başkanı, 22 Şubat ve 21 Mayıs “gazisi” Cevdet Sunay’da ağırlığını bu faşist ekipten yana koymuştur. Demirel’de bunlarla birlikte davranmıştır. Zaten darbenin bitişiyle birlikte Demirel, Faik Türün’ü partisinden saylav seçtirerek ödüllendirmiştir...

 

İkinci gurupta, -belli çevrelerce şişirilerek sosyalist hareketin başına bela edilmiş yaşlı bir psikopat tarafından “Gaddafi gibi adam” olarak reklamı yapılan- Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ve ayrıca Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur vardır. Yine bunların safında adı ön plana çıkmış olan General Celil Gürkan ve başka generaller ve subaylar vardır. Bu birliğin tam homojen olduğunu ve disipli olarak örgütlenebildiğini söylemek olanaksızdır. Aralarında Cemal Madanoğlu gibi emekliye ayrılmış olduğu halde silahlı kuvvetler içinde saygınlığı ve etkisi süren daha ulusalcı emekli generaller de vardır... Yaşamıma girmiş olan sözkonusu başarısız darbe girişimlerinde de tanık olduğum gibi, ikili oynayan, “rüzgara göre yelken açan” birsürü fırıldakçı tipi ve ajanlarıda hesaba katmak gerekir şüphesiz. Özellikle Madanoğlu’nu tasviye etmek hesabıyla sadece bir ajan deşifre edilmiştir ve bir generalde tesadüfen deşifre olmuştur ama, benzerlerinin sayılarının çok kabarık olduğunu anlamak için özel yeteneğe gerek yoktur...

 

Sonuçta, andığım ilk ekip, Tağmaç- Türük cuntası, süreç içinde bu ikincilerin altlarını ustaca oymayı başarmıştır. Bunları pasifize etmiş, aralarına kama sokmuş ve kariyer hırsı ile yandığı anlaşılan Faruk Gürler’e Cumhurbaşkanlığı muzunu uzatmıştır. Uzatılan muzu yutmaya çalışırken tabanından kopan Gürler, Demirel ve Ecevit tarafından Meclis’te kolay bir lokma olarak yutulabilmiştir... Bu son anılan gelişmenin zararlı olduğu söylenemez; çünkü, iktidar koltuğuna oturacak olsa, işçiler ve tüm çalışanlar ve aydınlar açısından Gürler’in yapacakları ilk anılanların yapmış olduklarından ve yapacaklarından hiçte farklı olmayacaktı... 

 

b. Batur’un altının oyulması üzerine çok kısa bazı notlar

 

Batur’un ve daha başka kişilerin anılarında birçok gerçeği gizledikleri ve bazı bilgileride özellikle kendilerini koruyacak biçimde manupule ederek yansıttıkları kanısındayım... Özellikle Batur’un altının oyulmasında, Elrom’u öldürmüş olan ve bu işini eline düşmüş olduğu Tağmaç- Türün denetimindeki servislere tüm ayrıntıları ile anlatan kişi önemli rol oynamıştır. Olaya arkadaşlık bağlarıyla zorla sürüklenmiş ve ev tutmuş olmanın dışında birşey yapmamış olan Yüzbaşı İlyas Aydın’ın adının ifade değiştirtilerek duruşmalar sırasında “katil” olarak yansıtılması, Batur’a yönelik darbede kullanılmıştır. Baştan ayrıntıları ile anlatılmış olan cinayetin sonradan ifade değiştirtilerek İlyas Aydın'a yüklenmeye çalışılmasının tek nedeni de zaten, Hava kuvvetleri Komutanı Batur'u etkisizleştirebilmektir... Çinayetle kesinlikle uzaktan yakından bağı olmayan İlyas Aydın’ın duruşmalar başlarken “Elrom’un katili” gibi yansıtılması ve Faik Türün’ün emrindeki savcı albay Naci Gür’ün ilk ifadelerle çelişen bu söylemin üzerine gitmemesi, tamamen Batur’un cuntasına yönelik saldırı ile bağlantılıdır. Savcı soruşturmayı derinleştirmeyerek bağlı olduğu Tağmaç- Türün cuntası tarafından tezgahlanmış yalanı kolayca onaylamıştır. Ve yalan Batur’un pasifize edilmesi ve altının oyulması işinde kullanılmıştır...

 

Hava kuvvetlerinden bir subayın “Elrom’un katili” biçiminde yansıtılması, Batur’un elini kolunu bağlamış, çevresindekileri korkutmuş ve Tağmaç- Türün takımının önünde eğilmesine yolaçmıştır... Şüphesiz öykü çok daha uzundur ve herhangi gizli bir merkezle işbirliği içinde olmayan bir katil, çinayette kullandığı silahı gizli ilişki içinde olduğu politika dışı bir kadına teslim ederek biryerlere yollamaz. Ve o kadın, 6.35 mm ve Lama marka olduğu bile bilinen silahı “Üsküdar- Beşiktaş arasında denize attım” diyerek işin içinden kolayca sıyrılamaz.

 

Sözkonusu tabanca gerçeği bilinir ve geriye alınmazken, mahkeme tarafından da kabuledilirlerken, “katilin” Yüzbaşı İlyas Aydın olduğu senaryosunu Yeşilçam bile onaylamaz. Bu trajedi aynızamanda Türkiye’deki aydınların, basının ve “sol” hareketin düzeyini, pespayeliğini sergilemesi açısından da ilginçtir ve aynı olayla bağlantılı olarak daha birsürü yalan üretilmiştir...

 

Elrom’u öldürmüş olan kişiye, “Neden İlyas’ın adını verdin?, gerçekten O’mu öldürdü?, yoksa ajanmı demek istedin?”, diye doğrudan sordum. Yanıtı, “Hayır o öldürmedi, ajanda demek istemedim, sadece yurtdışında olduğunu sandım!”, oldu. “Peki yakalansa idi ne olacaktı?”, diye soruyu sürdürdüğümde, yanıtı, “İfade değiştirecektim!”, oldu... Şüphesiz o günlerde İlyas gibi birini politika gereği, işlerin, tezgahın bozulmaması için yakalamayacaklarını ve birbiçimde yokedeceklerini düşünebilecek düzeye gelmemiştim... Gerçekten gizli servisin adamı olan birinin de İlyas Aydın gibi başı boş bırakılmayacağı bellidir. Adı Elrom'un katiline çıkartılmış olan adamlarına güvenmiyorlarsa eğer, bu kişiyi daha dışarıya çıkmadan kendileri yokederler- aralarında Naci Gür'ün de olduğu bazı adamlarını yoketmiş oldukları gibi kendileri yokederler. Ya da bu kişi gerçekten güvenilir adamları ise, değişik örneklerde gözükmüş olduğu gibi, yakaladıktan sonra biraz yatırıp “temize çıkartarak” kurtarırlar... Adı “Elrom’un katiline” çıkartılmış bir “ajanlarını” başı boş bırakmazlardı ve böyle biri gerçekten ajan olsa ahmakca sıradan Filistin örgütlerine değil, doğrudan doğruda Suriye istihbaratına veya bir benzerine sığınırdı. Ve herşeyden önce eğer İlyas Aydın gerçekten adamları olsaydı, ifadesini değiştirterek İlyas Aydın'ın adını verdirttikleri kişiye hava kuvvetlerinde işe bulaşmış bir başka subayın adını rahatca verdirtebilirlerdi. Kendi adamlarını "katil" olarak yansıtmaz, birçok tetikçiyi ve katili korudukları gibi Aydın'ı da korurlardı.

 

c. sivil kesimdeki ayrışma üzerine çok kısa notlar

 

Aynı darbede süreci içinde Sivil politik arenada ise şöyle bir ayrışma gözlemlenmektedir... Sol olarak adlandırılanlar, aralarında birçok farklar olmakla birlikte temel olarak darbeci olan ve olmayan biçiminde ikiye bölünmüşlerdi... TİP kararlı bir şekilde darbeye karşı çıkmıştır ama, bölünmüş olması, içindeki oportünizm ve görebildiğim başka hataları nedenleriyle bu yönde yeterli bir mücadele verememiştir- bunları yukarıdan yargıç havasında ve herşeyi daha iyi bildiğim iddiasıyla söylemiyorum ve konunun açılması gerekir şüphesiz.

 

Özünde bilimsel anlamda sosyalist veya Avrupa’da şekillenmiş olan sosyal demokrat partiler gibi olmamakla birlikte artık “sol” olarak anılmaya başlanmış olan Bülent Ecevit’in başkanlığındaki CHP, gelmekte olan darbenin karşısında yeralmıştır- herşeye karşın CHP içinde de bazı darbeci unsurlar vardı. Fakat malesef bu iki parti ve kararsızlık içinde olan pusuladan yoksun yığınsal ilerici gençlik hareketi darbe karşısında demokratik süreçler için birleşememişlerdir- aslında birleşmek akıllarına bile gelmemiştir. Ve zaten bu gençlik hareketi kendi dışından gelen etkilerle de bölünmüş, içinden kopan bazı guruplar -daha öncede belirtmiş olduğum gibi- faşist darbeci güçlerin ekmeklerine yağ sürecek bireysel terör eylemlerine sürüklenmişlerdir... Çok daha genişletebileceğim hakkındaki eleştirilere karşın Ecevit’in darbelere yönelik tavrı sonderece olumludur ve zaten -yaşamdan kopuk aşırı milliyetçi düşleri ile- öne sürülüp kullanılmak istenen bu devlete sadık çelişkilerle dolu kişinin süreç içinde politika ve mevcut devlet yapısı hakkında daha fazla bilgilere sahibolduğu ve belli ölçülerde değiştiği kanısındayım.  

 

Diğer yanda, şimdi birkısmı MHP ile bütünleşme süreci içinde olan veya MHP’yi aratmayacak bir söylemi ön plana çıkartan darbeci bir “sol” ortaya çıkmıştır. Bunlar asıl olarak, -önceki araştırmalarının yanında ileride de değerli araştırmaları ile Türkiye’nin kültür yaşamını zenginleştirecek olan- Doğan Avcıoğlu’nun motoru olduğu YÖN dergisi çevresi ve kendi içinde parçalı MDD hareketi içinde şekillenmişlerdir... Doğan Avcıoğlu’nun asıl olarak Muhsin Batur örgütlenmesi ile bağı olmuştur. Bu subaylar Avcıoğlu’nun “Türkiye’nin Düzeni” adlı kitabından etkilenmişlerdir. Fakat kanımca tüm bu örgütlenmelerin İtithat ve Terakki Partisi içinde gözüktüğü gibi disiplinli bir yapıları olmamıştır. Aralarında kurulan kuralsız ve müeyyidesiz ilişkiler hertürlü ihanete açıktırlar...

 

Doğan Avcıoğlu çevresinin yardımıyla adı duyurulup TİP’in başına bela edilen palavracı ise, “tam bağımsızlık” söylemi ile Sovyetler Birliği’nden de bağımsız olacağı ve “gerçekten demokratik” söylemi ile de halk cumhuriyetlerinde olan gibi “demokratik” olmayacağı garantisini NATO’cu çevrelere verip buduna bakmadan icazet istemiştir... Şüphesiz olay komiktir ama, böyledir. Şimdi anlatmakta olduğu masallara karşın sözkonusu malum kişi, üretimsizliği, yeteneksizliği ve sorumsuzluğu nedeniyle kaydadeğer bir iş başaramadan izole olmuştur. Aynı kişi sahte anılarında, sorumlu yazıişleri müdürlüğüne getirerek onlarca yıl ceza yükümlülüğü altına soktuğu genç insanlar hakkında, “onu hiçbirzaman ciddiye almadım” biçiminde ifadeler kullanacak kadar derin bir moralsizliği sergileyebilmektedir. Bu tip, TİP’e de dişe dokunur bir zarar verememiştir ve politika sahnesinin palyaçosu olarak işlevini sürdürmüştür. TİP asıl darbeyi kendi içinden, merkezinden yiyerek bölünmüştür...

 

Kısacası, bu cuntacı legal ve sözde illegal guruplar TİP’i ve Ecevit’i yıpratmak için çaba harcarlarken, politik destabilizasyona neden olarak darbe ortamını hazırlayacağı umudu ile bireysel terör eylemlerini kışkırtmışlardır. İş umduklarının tersine dönünceye dek olanları açıkça alkışlamışlardır. Herşey bittikten, sular bulanıp durulduktan sonrada, “tertemiz demokratlar” veya “proleter devrimcileri” olarak yeniden sahneye çıkıp ahkam kesmekten geri durmamışlardır... Aynı kişiler ileride, Türkiye’deki demokratik süreçleri toptan yoketmek isteyen NATO’cu Kontragerilla çevreleri ile birlikte bireysel terörün önde gelen adlarını bir dokunulmazlık halesi ile çevreleyip politik arenada prim toplamaya çalışmışlardır. Şüphesiz bu tavırları oynamaya çalıştıkları “demokrat” veya “proleter devrimci” rolleri ile yüzde yüz çelişkilidir ama, zaten herşeyleri yalan ve ticaret olduğu için buna şaşmamak gerekir. Daha öncede dokunduğum gibi, sosyalist hareketin içine düştüğü kısır döngünün başlıca nedeni de aynı belkemiksiz tiplerdir. Bunlar, Türkiye’nin çalışan insanları açısından içine sürüklenmiş olduğu içler acısı durumun ve sosyalist hareketin sürüklenmiş olduğu kaosun yaratılmasında başlıca rolü üstlenmişlerdir...

 

Bazı servisler kendi açılarından akıllıca davranarak bu tip belkemiksiz kişilerin yollarının açılmasına özen göstermektedirler... Örneğin şöyle bir dokunup geçecek olursak... O yıllarda bana ciddi ciddi Anıtkabir’i bombalamayı, gerekli bombaları getirmeyi teklif edenlere bile rastladım- şüphesiz başkalarının böyle birşey yapmaları dahi engellendi. Ayrıca, para teklifleri ile birlikte Ankara ve İstanbul’u toptan ateşe vermeyi önerenler çıktı. İlk teklifi yapan daha sonra “tertemiz bir demokrat” rolünde CHP’den, Atatürk’ün partisinden Meclis’e girdi ve çok önemli görevler üstlendi. Diğer alanında ünlü zengin psikopatın ise namaza başladığını duydum vs... Şüphesiz bunlar biraz ekstrem örnekler ve açığa çıkmamış üst düzeyde provokatörler olmakla birlikte, Gürler'e "Gaddafi gibi adam" derken birden "proleter devrimcisi" olabilen tip ve birsürü benzeri diğer küçük işportacılar sözkonusu işin asıl malzemeleri olarak sıralanabilirler. Şüphesiz diğer politik akımlarda aynı konuda alabildiğine bir zendinliğe sahiptirler; "şehit" ve din ticareti eski bir meslektir. Parazit balıklar hiçbirzaman denizlerin kıralı olamazlar ama, bir başka büyük vahşinin artıkları ile geçinerek durumu idare edip yaşamlarını sürdürürler. Sosyalist hareket içindeki parazitlerden kurtulamadığı sürece edilgen kalmaktan kurtulamayacaktır ve bu durum tüm politik hareketler için genel geçerli bir gerçektir.

 

d. Erim hükümetinin tasviyesi üzerine çok kısa notlar

 

Muhtura’nın hemen ardından kurulan teknokratlardan oluşma Birinci Erim Kabinesi aslıda Türkiye ekonomisininin endüstride bir sıçrama yapmasını sağlayacak reformlar planlamıştır... Bilindiği gibi, halen egemenliğini sürdüren tefeci tüccar sermaye, mafya tipi işlerle birlikte üretici olmayan spekülatif alanlara yönelen sermaye, endüstride kapitalismin gelişmesine set çeker. Bu kolay ve çok az riskle kazanılan gelirler hiçbirzaman üretici alanlara yönelmezler... Kısacası -demokratik olmayan yöntemlerle iktidara gelmiş olsada- ilk Erim Kabinesi’nin programı spekülatif işlere akan fonları endüstriye aktaracak köklü tedbirleri içermekteydi ve şüphesiz böyle bir gelişme Demirel gibi politikacıların geleceklerini de tehlikeye sokmaktaydı...

 

Erim ilk büyük darbesini, Elrom’um kaçırılıp -bilinçli ve önceden kararlaştırılmış biçimde karşılığında verilebilecek hiçbirşey istenmeden- öldürülmesi ile yedi. İkinci darbeyi, vaktiyle M. A. Ağca’nın da kaçırılmış olduğu İkinci Zırhlı Tugay’ın ortasındaki Askeri Cezaevi’nden kaçışla yedi ve reformlarında geri adım atmak, kabinesini Demirelciler ile ortak kurmak zorunda kaldı. (İkinci Zırhlı Tugay’ın ortasındaki cezaevinden Ağca’yı kaçırtmış olan Nurettin Ersin ile aynı cezaevni 1970’li yılların başında denetiminde tutan Birinci Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün arasında kayda değer bir fark olmadığını burada hemen belirtmeliyim...) Erim, Kızıldere olayı ile de politikaya veda etti ve anılarını yazarken öldürüldü... Hakkında daha açığa çıkmamış birsürü gerçek olan Kızıldere olayı, içeriye girseler en çok 4- 5 yıl yatarak kurtulabilecek birsürü değerli genç insanın ölümüne neden olduğu kadar, İsmet İnönü’nün elini kolunu bağlayarak Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan gibi hiçkimseyi öldürmemiş üç genç insanın -yasa dışı- idamlarını da kolaylaştırdı... Yıkılan Erim’in yerine önce çok daha sağcı Ferit Melen ve ardından da Naim Talu hükümetleri geldi... Erim gerilerken, aslında Demirel- Tağmaç- Türün kanadının hakimiyeti adım adım pekişti... Eğer Sovyetler Birliği’nin uzayda sağlamış olduğu egemenlikle birlikte dünyamız bir yumuşama, birlikte varolma, detant sürecine girmemiş olsa idi, 12 Eylül ile başlamış olan süreç daha 12 Mart darbesinin ardından yürürlüğe girecekti.

 

e. İz silme cinayetlerinden bazı örnekler

 

Sonra ne oldu? “Anahtar suya düştü, suyu inek içti, inek ormana kaçtı, orman yandı kül oldu, vay benim köse sakalım.” Karanlık ilişkiler ağında bildikleri ile birlikte sadece Erim mezara gömülmedi... Elrom cinayeti üzerine sonradan politik nedenlerle mahkemede uydurulan veya Türün cuntası tarafından söylettirilen yalanları kabullenip işi ustaca kapatmış olan savcı albay Naci Gür “faili mechul” bir cinayete kurban gitti. Basındaki bilgilere ve araştırmacı yazar Uğur Mumcu’nun aktarmasına göre, özel arabası içinde ölü bulunan Gür’ün üzerinden 9 ayrı kimlik çıkmıştı. Basın organları tarafından MİT ajanı olduğu iddia edilen Albay Gür, muhtemelen yakından tanıdığı kişiler tarafından tuzağa düşürülerek kolayca öldürülmüştü ve artık bilgileri ile kimseye santaj yapamayacaktı.

 

Elrom'un kaçırılması olayındaki sırrı bilen, duruşmalar sırasında kaçırılma planlarından önceden haberi olduğu kesinlikle ortaya çıkan İstanbul Emniyet Müdür Muavini Ilgız Aykutlu, vurulup öldürülecek ve bildikleri ile birlikte mezara gidecekti. Ilgız Aykutlu Demirel’e ve Türün’e yakınlığı ile tanınıyordu ve onun bildiği şeyleri diğerlerinin bilmiyor olmaları olanaksızdı... Araştırmacı yazar Suat Parlar'ın yazdığına göre, 27 mayıs 1960 askeri darbesini gerçekleştiren subaylardan biri olan eski Milli Birlik Komitesi üyesi İrfan Solmazer, İsrail Başkonsolosu Elrom'un kaçırılacağının sekiz gün önceden bilindiğini söylemiştir. Aynı zamanda eski MİT'ci olduğu söylenen İrfan Solmazer'in bu konuda verdiği bilgiye inanılabilir... Elrom'un kaçırılacağını bilenler şüphesiz bu eylemi kimlerin yapacağını ve kaçırılan Elrom'un hangi adreste tutulduğunu da biliyorlardı ve ev dinleniyordu. Eichman’ı Arjantinden getiren ekip içinde olan emekliye ayrılmış Elrom politik hesaplar uğruna feda edilecekti...

 

Faik Türün'ün sağ kolu konumundaki ve aynı zamanda Elrom’u öldürmüş olan kişinin sorgusuna da katılmış olan General Memduh Ünlütürk, kapısını çalan subay ünüformalı üç kişi tarafından vurularak öldürülecekti. İstihbaratcı General Ünlütürk’ü öldüren kişilerin kurbanları ile belirli bağları olduğu ve bu nedenle Ünlütürk’e rahatca yaklaşabildikleri hissedilmektedir. Ünlütürk’ün katilleri de hiçbirzaman yakalanmamışlardır ve cinayet kolayca unutturulmuştur... Şüphesiz iz silme cinayetleri burada kısaca kaydedilenlerle sınırlı değildir.

 

f. 12 Mart Darbesi’nin 12 Eylül Darbesi’ne başılaca katkıları

 

Bazı çarpıcı karelerle ve özü özetlenmeye çalışılarak yansıtılan 12 Mart darbesinin 12 Eylül’e başlıca katkısı, kitlelerden kopu terörü, terör örgütlerini kurumlaştırmak olmuştur. Sosyalist hareket, işçi hareketi kesintiye uğratılır, yeniden toprlanması zorlaştırılır ve arasına çelişkiler sokulurken, çok daha mükemmel biçimde denetim altına alınmış olan terör örgütleri kurumsallaştırılmış ve hatta hertürlü eleştirinin dışına çıkartılmışlardır. Bu gelişme şüphesiz kendilerinin başarabileceği bir iş değildir. Kurumsallaştırılan ''sol'' terörün ve faşist MHP'nin yardımları ile 12 eylül 1980 askeri darbesinin psikolojik ortamı hazırlanmıştır. Bugün demokrasi yanlıları tarafından değiştirilmesi istenen ve faşist maddeler içerdiği açık olan, faşizme özgü ve hertürlü yolsuzluğun temel kaynağı mevcut korporatif yapının hukuki temelini oluşturan 12 Eylül Anayasası (1982 Anayasası), sözkonusu terör örgütlerinin yarattığı dehşet ortamı içinde halkın yüzde yüze yakınının evet oyları ile kabuledilmiştir... Şüphesiz daha söylenecek çok söz vardır ve bazı istihbarat servislerinin büyük emperyalist güçlerin politik hesapları doğrultusunda manupule edilmiş gerçekdışı raporları -olayların göbeğinde olmayan- generallerin önlerine atarak onları kışkırttıklarını, kullandıklarını kesinlikle biliyorum ama, bu konuya şimdi girecek yerimiz ve vaktimiz yok.

 

- Düşünmeye çalışan insanlara yardımcı olmak amacıyla Çarlık Rusyası’nın gizli polisi Okhrana ve gerçek bir ajanprovokatör olan Azev üzerine kısa notlar

 

Rusya’da ilk sendikaları Çarlık gizli polisi Okhrana örgütlemiş veya bunları denetim altına alıp beslemiştir. Okhrana’nın gözlüklü entellektüel görünümlü ünlü şefi Sergey Vasilyevich Zubatov (1814- 1917) polis sendikacılığının “babası” olarak tanınmaktadır. Bu nedenle sözkonusu devlet sendikaları “Zubatov sendikaları” olarakta adlandırılmaktadırlar. Özünde konspiratif/ karanlık amaçlı olayın kökeni daha eskilere gitmekle birlikte Rusya’da bu hileyi sistematikleştirerek en mükemmel biçimde kullanmış olan karakter Çarlık aristokrasisinin adamı Zubatov’dur. Konspirasyonun ozamanki amacı, henüz deneyimsiz ve politik önderlikten yoksun olan genç Rus proletaryasını Çarlık aristokrasisinin politik rakibi liberal burjuvaziye karşı bir baskı aracı olarak kullanabilmektir. Zubatov sendikacılığının tipik örneklerinden biri, Aziz/ St. Petersburg’da Papaz Gapon’un yöneticisi olduğu “Rus Endüstri İşçileri Meclisi” adlı örgütlenmedir.

 

Rusya’nın Pasifik’te Japonya karşısında uğramış olduğu ağır askeri yenilginin etkileriyle derinleşen ekonomik ve politik kriz günlerinde, büyük Putilov demir- çelik fabrikaları işçileri, ozamanki Rus takvimi ile 9 Ocak 1905 (kullanmakta olduğumuz takvimle 22 Ocak 1905) günü “çar babaları”ndan yardım istemek amacıyla -günümüzde dünyanın en büyük ve zengin müzelerinden biri olan- Kışlık Saray’a doğru başlarında Papaz Gapon ve ilahilerle yürüyüşe geçmişlerdir. Halktan kişilerinde katılımları ile Kışlık Saray’ın önünde birikmiş olan 100 bin kadar barışçı göstericiye makineli tüfeklerle asabi korkakça bir yanıt verilmiş ve binlece masum insan ölmüştür. Şüphesiz bu korkakça saldırı öncelikle “çar baba” imajını da öldürmüş ve Rusya’da 1905 devriminin başlangıcı olmuştur... Aslında Rusya’da polis sendikacılığı 1903 grevlerinde sarsılmıştır. Devletin insiyatifinde başlatılmış olan bu grevler komünistlerin sendikalar içinde güç kazanmaları ile sonbulurken, polis şefi Zubatov’un kariyeri de ağır bir darbe yemiştir.

 

Olacaklardan habersiz ve yaptığı işe inanarak işçilerin başında Kışlık Saray’a yürümüş olan Papaz Gapon daha sonra devrimci saflara geçecektir ama, bilinçsizliği nedeniyle dengesiz davranışlardan kurtulamayacak ve ileride “Sosyalist Devrimci Parti” içine sızmış bir ajanprovokatör tarafından öldürüldüğü anlaşılacaktır... Okhrana’nın, ve örgütün ünlü şefi Zubatov’un kullanmış olduğu ajanprovakatörlerin en ünlüsü -herhalde- Ukrayna asıllı bir Yahudi olan Yevno Azev’dir.

 

O yıllarda Bolşevik Partisi’nden nicel olarak güçlü olan, “sosyalizmin köy komünlerinde gerçekleşeceği” ütopyasına inanan ve proletaryanın devrimci gücünü inkarettiği için kitlelerden kopuk terörü temel politik mücadele yöntemi olarak benimseyen Sosyalist Devrimci Parti’nin askeri kanadının şefliğine dek yükselen ve aynızamanda partinin kasası olan Yevno Azev, diğer yandan gizli polisin şefi Sergey Vasilyevich Zubatov ile doğrudan/ aracısız bağ içinde çalışan ve binlerce ruble aylık alan birisidir. Zubatov açısından bu ilişkinin amacı, -bilgi almanın, örgütleri derinlemesine izlemenin ve yönlendirmenin ötesinde- ihtilalci aydınlarla proletaryanın arasına kama sokmaktır... Zubatov, tüm muhalefeti kendi denetimine sokmayı ve aydınların çalışan sınıflarla bağlarını kopartmayı düşlemiştir.

 

Diğer yandan Azev, zaman zaman gizli polise, Zubatov’a dahi kazık atmıştır... Yaptığı işlerin en önemlilerinden biri, 1902’de İçişleri Bakanı Sipyagin’i öldürmek olmuştur. Parasını ödeyen ve kendisini kullanan Zubatov’un da hukuken bağlı olduğu kişiyi, Sipyagin’i öldürme işinde Azev tarafından kullanılan Balmashev adındaki -zavallı şaşkın- genç öğrenci olay yerinde yakalandıktan bir ay sonra idamedilmiştir... Yine Azev, aynı yıl yeni İçişleri Bakanı Plehve’nin iki suvari subayı tarafından öldürüleceğini haber vererek ilk işini biraz dengelemiş, kendisini hizmet ettiği gizli polisin gözünde temize çıkartmıştır. Daha sonra ise, 18 Haziran 1904’de, -bombanın atılması işinde Igor Sazanov’u kullanarak- ünlü İçişleri Bakanı Plehve’yi kendisi öldürmüştür. Ardından gizli polise yeni eylemlerle ilgili zengin bir dosya vererek Plehve infazını da dengelemiştir. Plehve’nin öldürülmesinin ardından bu makama, adı modern Rus tarihindeki en gerici/ reaksiyoner ve baskıcı dönemle özdeşleşmiş olan Pjotr Stolypin (1862- 1911) gelmiştir...

 

Yukarıda yaptığım özetin özetinin özeti niteliğindeki bazı anlatımların çok ötesinde karmaşık serüvenler yaşamış olan Azev, Çar II. Nikola’yı (1894- 1917) son anda ölümden de kurtarmıştır... Gizli polisin şefi tarafından kullanılıp korunduğu için yakalanmamış ve açığa çıkmamış olan Yevno Azev, sonuçta yine eski polis şefi Lopukhin ile Redaktör Burtsev’in işbirlikleri sonucu 1908 yılında günışığına çıkartılmıştır... Azev tarafından öldürülmüş olan İçişleri bakanı Plehve’nin yakın çalışma arkadaşı ve dostu olan Lopukhin, Azev’i usta bir dedektif gibi izlemiş olan redaktör Burtsev’in, kendisine, “Plehve’yi öldürenin polisteki takma adının Raskin olduğunu” söylemesi üzerine, birden yerinden fırlamıştır. Yakın arkadaşını öldürenin kimliğini o anda tesbit etmiştir. Çünkü Lopukhin sözkonusu takma adı kullananın gerçek kimliğini bilmektedir...

 

Bundan sonra, illegalitesi kaybolan Azev ile skandalın merkezine oturan Sosyalist Devrimci Parti’nin tetikçileri arasında bir kaçıp kovalamaca başlayacaktır... Alabildiğine yükünü tutmuş olan ve mazbut bir aile babası gibi gözükmesine karşın artist sevgilisi ile debdebeli ikinci gizli bir yaşam sürdüren yoksulluktan gelme para canlısı Azev için kaçmak zor olmamıştır... Yalnız, Azev’in tüm zenginliği, elindeki Rus hisse senetlerinin savaş öncesi batması ile sonbulmuş ve aynızamanda artık öldürülmeye bile değmeyecek bir karakter haline gelerek unutulmuştur... Bu bilgilerin en büyük kısmını aldığım Lars Rosander’in anlatımıyla redaktör Burtsev daha sonra, 1912’de Frankfurt’ta Kafe Bristol’de Azev ile buluşacak ve iki gün boyunca durmadan konuşacaklardır...

 

Çok büyük bir eylem yaparak omuzları üzerine çökmüş olan ikili yaşamının ağırlığını hafifletmek, kariyerini taçlandırmak isteyen Azev, yaşamakta olduğu kaçıp kovalamacanın ortasında son Rus Çarı II. Nikola’yı, daha önce yaşamını kurtarmış olduğu kişiyi bu kez gerçekten öldürmeye karar vermiştir. (Bazı insanlar alabildiğine karmaşık paranoid karakter yapılarına sahiptirler, rahatca ikili oynayabilirler ve hatta yaşamlarını risk altına sokarak sadece kişisel ünleri için kendilerince büyük eylemler yapmaya, tüm diğer insanları ve hatta akıllarınca tarihi yanıltmaya kalkışabilirler.)... Çar, 1909 yazının ortasında/ midsommar günü Stockhom’e resmi bir ziyaret yapmaktadır (Midsommar, en uzun günün yaşandığı, yılına göre 21- 25 Haziran’a rastlayan gündür. İsveç halkı bu özel günü haç üzerine oturtulmuş çiçekten çelenklerin altında kırlarda dansederek, geleneksel yemekler yiyerek ve içerek kutlar.) Azev’in biyografisini yazmış olan eski tank subayı Lars Rosander’e göre, aynı günlerde Çar’ı öldürmek amacıyla Yevno Azev’de Stockholm’e gelmiştir. Süikast mükemmel planlanmıştır ama, ülkedeki göçmen guruplarını ustaca infilitre etmiş olan İsveç gizli polisi daha gerçekleşmeden girişimi açığa çıkartmış ve Azev’in tüm bağlantılarını tutuklamıştır. Tutuklamaları duyan Azev kaçıp kurtulmayı başarmıştır veya Azev’i tutmak polisin hesabına gelmemiştir...

 

Ajanprovokatörlük kurumunun Fransızlar tarafından icadedildiği ama, en mükemmel biçimde Ruslar tarafından yaşama geçirildiği o yılların inancı haline gelmiştir. Bu gerçeğe karşın günümüzde ajanprovokatörlük kurumunun CIA, MOSSAD, İngiliz MI-6 ve MI-5, Türk gizli servislerinden bazıları veya başka servisler tarafından mı daha iyi yaşama geçirdikleri tartışılabilir. Yalnız tartışılamayacak tek gerçek, bazı aydınların ikiyüzlülükleri ve tüccarlıklarıdır. Vaktiyle yığınsal işçi ve gençlik eylemleri olurken yan çizmiş, en çok bir- iki yürüyüyüşe katılmış, ya da bunu bile yapmayıp tüm haklı yığınsal protestolardan tamamen uzak durmuş, kısacası hiçbirşeye bulaşmamış tiplerin ve hatta bu işlere karşı olmuş veya ikili oynamış bazı kişilerin, polise yardımcı olmuş karakterlerin dahi aradan onyıllar geçtikten sonra rahat köşelerinde eski “devrimci” rolünde sahneledikleri ikiyüzlülüğün tartışılabilecek hiçbiryanı yoktur. Ve bu tip liberallerin bireysel terör karşısında ağızlarının suyunu akıtmaları, aslında savunur gözüktükleri demokrasi ilkelerine ve çalışan insanlara yapılabilecek kötülüklerin en büyüklerindendir.

 

Sözkonusu 15- 16 Haziran ve benzeri yığınsal eylemlerin hemen ardından başlatılmış olan tamamen provokatif bireysel terör eylemlerinin bazı ikili karanlık karakterleri sadece devlet mekanizmasının görünmez eli ile değil, bireysel terörün ve her türden ünün önünde dizçöken bu ikiyüzlü aydınların çabaları ile de gençler için birer saptırıcı örnek, ahmak tuzağı haline getirilmişlerdir- faşist kesiminde kullandığı kara ünlü tuzakları vardır. Haksızlıklara başkaldıran gençler, tuzu kuru veya görevli aydınların veya bu işlerden para kazanmak isteyen üç tel tıngırtıcılarının propogandasını yaptığı bireysel terörün sahte kahramanları ile kanlı tuzaklara sürülürlerken, aynı terörün gürültüsü içinde yığınların kitlesel haklı eylemleri rahatça pasifize edilebilmişlerdir. Aynı entrikalar halen sürmektedirler... Mali- sermaye güçlerinin politikacıları yığınlardan kopuk terörün yarattığı korku ortamı içinde en gerici yasaları kolayca yürürlüğe sokulabilmişler, Susurluk katillerini affedebilmişler, bilinçli olarak büyütülmüş terör gürültüsünün yardımıyla iki önemli karşıdevrimci askeri darbeyi gerçekleştirmişlerdir. Şikayet edilen faşist maddelerle dolu 1982 Anayasası, kışkırtılıp denetlenmiş bireysel terörün yaratmış olduğu korku ortamı içinde halkın yüzde yüze yakınının oyları ile kabuledilmiştir.

 

Köşelerinde verdikleri talkımlara, “ahlak” derselerine karşın özünde hiçbir toplumsal sorumluluk taşımadıkları anlaşılan aynı aydınlar halen bireysel terörün bazı karanlık sahte kahramanlarını “arkadaşlarıymış” gibi anarlarken, otobüste kucağında bomba patlayan zavallı genç kızı ise “lanetleyerek” sözlerine başlamaları düşündürücüdür. Bu kız çocuğuna örnek olmuş veya daha doğrusu örnek gösterilmiş olan bireysel terörün sahte kahramanlarını överlerken nasıl hiçbir toplumsal sorumluluk duygusu taşımıyorlarsa, patlamanın etkisiyle organları dışarıya fırlamış ve diğer masum üç insanında ölümlerine neden olmuş zavallı kızı lanetlerlerken de yine aynı küçük hesaplarla hareket etmektedirler.

 

En iyimser yorumla, belkide daha önce öldürülmüş olan aydınları düşünerek bombayı o kıza kimin verdiği ve bombanın yolda patlayacak biçimde ayarlanıp ayarlanmadığını sorusunu öne çıkartmaya cesaret edememektedirler. Belki yine aynı korkularla, ahmakça bombalama eylemlerinin sonuçta halkı sindirerek hazırlanmakta olan anti- emperyalist yığınsal gösterilere zarar verdiğini yazmaya da cesaret edememektedirler. Ve en önemlisi, herkes böyle korktukça veya oportünistce davrandıkça, saldırgan ABD’nin akıntısı içinde ülkeyi kanlı karanlık serüvenlere sürüklemeye çalışanlar egemenliklerini rahatca sürdürebilmektedirler.

 

Tüm değişik sıfatlarına karşın özünde tamamen liberal olan bu ikiyüzlü veya birkısmı belkide haklı olarak çekinen aydınlar, bireysel terörün üç on yıllık eski sahte kahramanlarına özendirilerek ikinci veya üçüncü elden kullanılan bazı şaşkınların gerisinde hangi gizli servislerin olduğunun açığa çıkartılmaması işine birşekilde yardımcı olmaktadırlar... Hakim güçler tarafından bilinçli olarak popülerleştirilen ve yığınsal muhalefeti ezmekte kullanılan bireysel terörün sahte kahramanlarına sahip çıkar gözükerek "devrimci" havası atarken, aynı terörün günümüzdeki kahramanlarını lanetlemeye kalkışmak kadar ikiyüzlü bir tavır olamaz. Ve zaten bu ikiyüzlülükler nedeniyle W Bush ve benzerlerinin ve yerli yandaşlarının politikaları onyıllardır rahatça yaşama geçebilmektedir...

 

Yevno Azev’den metnin çapına göre oldukça uzun sözetmemin nedeni, tamamen bu son gerçeklerle, ikiyüzlülüklerle bağlıdır... İnsanlara sınıf mücadelesi içinde ne ölçüde karanlık entrikaların sahnelendiğini, ne ölçüde ikili hastalıklı karakterlerin bu kirli oyunlarda rol alabildiklerini ve yaşamlarını dahi ağır riskler altına soktuklarını bilinen örneğiyle birazcık gösterebilmek istedim...

 

Yevno Azev, açığa çıkıncaya dek bir efsaneydi. Zubatov’dan maaş alırken milyonlarca insanın gözünde bir “kahraman” görünümündeydi. Avrupa basınının manşetlerindeydi ve tüm ikili karanlık karakterine karşın hiçte korkak biri değildi...

 

Pederşahi kültürlerde tapınılan ve zaman zaman tek değer ölçüsü olarak alınan yaşamı riske atma, cesaret, atılganlık nitelikleri, hertürden bireysel zenginlik ve kariyer peşinde olan maceracılarda, ırkçı ve faşist karakterlerde de rahatça bulunabilmektedir. Yaşamı riske sokma cesareti haksızlıklara gerçekten başkaldırma duygularıyla ve yığınların haklı savaşımlarının doğru çizgileri ile birleşmedikleri sürece gerçek insani değerler olarak olumlanamazlar... Türk toplumunun pisliğe üşüşen sinekler gibi kolay elde edilen zenginliklerin ve kariyerlerin üzerlerine atlayıp büyük bir açgözlülükle payını almaya çalışan “aydın” tiplerine değil, Burtsev gibi gerçeğin peşinde koşan basın mensuplarına, ve bildiklerini açıklayarak toplumu kanlı karanlık konspirasyonların sarmalından koruyacak Lopukhin gibi bürokratlara gereksinimi vardır sanıyorum.

 

Yusuf Küpeli

11 Eylül 2004

 

 

  http://www.sinbad.nu/  

DİSK: 12 Eylül darbecileri yargılansın Ankara

10 Eylül 2004 Cuma http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~1@w~7@nvid~466660,00.asp  

“12 Eylül Darbecileri Yargılansın - Demokrasi Mitingi” Tertip Komitesi Başkanı ve DİSK Ankara Bölge Temsilcisi Tayfun Görgün, “12 Eylül 1980 darbesini yapanların, öncelikle darbe yapmaktan ve o dönemde işlenen tüm suçlarda fail ve azmettirici olarak yargılanmasını” istedi.

12 Eylül askeri müdahalesinin 24. yılı nedeniyle, 12 Eylül Pazar günü yapılacak mitingi destekleyen sendikalar, sivil toplum örgütleri ve bazı siyasi partilerin temsilcileri, Mülkiyeliler Birliği'nde basın toplantısı düzenledi.
   
Miting Tertip Komitesi Başkanı Tayfun Görgün, yaptığı açıklamada, ”12 Eylül 1980'de zora dayalı bir yöntemle, mevcut Anayasa'ya aykırı biçimde darbe yapıldığını” belirtti.
   
Görgün, 1982 Anayasası'na konulan geçici 15. maddeyle bu suçun yargı önüne konulamadığını belirterek, bu geçici maddenin hukuki temelinin bulunmadığını öne sürdü.
   
"ADALET YERİNİ BULMALI"

Görgün, “1982 Anayasası'nın geçici 15. maddesi yok hükmündedir. Darbeden itibaren uygulamaya sokulan eylemlerle birçok suç, ülkenin ve halkın çıkarlarını zarara uğratılması yargılama konusu olmalıdır” dedi.
   
“Adaletin yerini bulması, adalete sarsılmaz bir güven olabilmesi ve Türkiye'de sağlam bir demokrasi kurulabilmesi için darbecilerin yargı önüne çıkarılması gerektiğini” ifade eden Görgün, “Bizler, 12 Eylül darbesini yapanların öncelikle darbe yapmaktan ve o dönemde işlenen tüm suçlarda fail ve azmettirici olarak yargılanmasını talep ediyoruz. Türkiye'de ya da uluslararası mahkemelerde darbecileri mutlaka yargı önüne çıkaracağız” diye konuştu.
   
12 Eylül Pazar günü yapılacak etkinliklerle ilgili de bilgi veren Görgün, etkinlikler kapsamında, 12 Eylül 1980 döneminde hayatını kaybeden bine yakın kişinin fotoğraflarının yakınlarından istendiğini, yaklaşık 800 fotoğrafa ulaşıldığını belirterek, bu fotoğrafların mitingde taşınacağını kaydetti. 
(aa)

12 Eylül darbecileri yargılanabilir mi?
Bugün, 14:57 10 Eylül 2004 Cuma http://www.haberx.com/

"12 Eylül Darbecileri Yargılansın - Demokrasi Mitingi" Tertip Komitesi Başkanı ve DİSK Ankara Bölge Temsilcisi Tayfun Görgün, "2 Eylül 1980 darbesini yapanların, öncelikle darbe yapmaktan ve o dönemde işlenen tüm suçlarda fail ve azmettirici olarak yargılanmasını" istedi.12 Eylül askeri müdahalesinin 24. yılı nedeniyle, 12 Eylül Pazar günü yapılacak mitingi destekleyen sendikalar, sivil toplum örgütleri ve bazı siyasi partilerin temsilcileri, Mülkiyeliler Birliği'nde basın toplantısı düzenledi.

Miting Tertip Komitesi Başkanı Tayfun Görgün, yaptığı açıklamada, ”12 Eylül 1980'de zora dayalı bir yöntemle, mevcut Anayasa'ya aykırı biçimde darbe yapıldığını” belirtti.

Görgün, 1982 Anayasası'na konulan geçici 15. maddeyle bu suçun yargı önüne konulamadığını belirterek, bu geçici maddenin hukuki temelinin bulunmadığını öne sürdü.

"ADALET YERİNİ BULMALI"

Görgün, “1982 Anayasası'nın geçici 15. maddesi yok hükmündedir. Darbeden itibaren uygulamaya sokulan eylemlerle birçok suç, ülkenin ve halkın çıkarlarını zarara uğratılması yargılama konusu olmalıdır” dedi.

“Adaletin yerini bulması, adalete sarsılmaz bir güven olabilmesi ve Türkiye'de sağlam bir demokrasi kurulabilmesi için darbecilerin yargı önüne çıkarılması gerektiğini” ifade eden Görgün, “Bizler, 12 Eylül darbesini yapanların öncelikle darbe yapmaktan ve o dönemde işlenen tüm suçlarda fail ve azmettirici olarak yargılanmasını talep ediyoruz. Türkiye'de ya da uluslararası mahkemelerde darbecileri mutlaka yargı önüne çıkaracağız” diye konuştu.

12 Eylül Pazar günü yapılacak etkinliklerle ilgili de bilgi veren Görgün, etkinlikler kapsamında, 12 Eylül 1980 döneminde hayatını kaybeden bine yakın kişinin fotoğraflarının yakınlarından istendiğini, yaklaşık 800 fotoğrafa ulaşıldığını belirterek, bu fotoğrafların mitingde taşınacağını kaydetti. AA

 

 

  http://www.sinbad.nu/