Not: İçinden bazı paragrafları aşağıya yerleştirmiş olduğum göreceli uzun metin, 12 punto ile 36 A4 sayfası tutmaktadır. Aslında, broşür olarak ta adlandırılabilecek bu metne ara başlıklar yerleştiremedim. Uzunluğuna ve ayrıca bazı farklı başlıklarla anlatılması gerektiği düşüncesi verebilecek paragraflar barındırıyor olmasına karşın, metnin her satırının birbiri ile bağlantılı olduğunu, anlatımın tam bir bütün oluşturduğunu, ve yazılanların tümüyle okunmasında yarar olabileceğini düşünüyorum. Ayrıca şüphesiz, buradaki bilgilerin mümkün olduğu kadar çok kişiye yayılmasında büyük fayda olacağına inanıyorum. Dilerim metni sonuna dek okur, arkadaşlarınıza, tanıdıklarınıza salık verirsiniz. Saygılarımla.- Yusuf Küpeli

 

Yusuf Küpeli, Evren’de bir nokta olan küçük mavi gezegenimizin yokedilişi üzerine

(...) Yeni yaşanabilir gezegenler bulup oralarda koloniler kurma fikri genel olarak doğru olmakla birlikte, bilgilerine ve anlayabildiğim kadarıyla evrenin yaradılışı ile ilgili düşüncesine derin saygı duyduğum Hawking’in sözkonusu -dünyayı en geç ikiyüz yıl içinde terketme- düşüncesindeki eksiklik ve çarpıklık, yukarıdaki paragrafta açıklanan gerçekte gizlidir... Gelecek yüz veya en çok ikiyüz yıl içinde bu dünyadan kaçarak başka gezegenlerde koloniler kurabilecek olanlar, aslında, ısınma ve sera etkileriyle gezegenimizde yaşanmakta olan doğal felaketlerin birinci derecede sorumlusu olan varlıklı yönetici elitten, ve yine nükleer bir yokoluş korkusunu insan soyuna yaşatmakta olan aynı emperylist yönetici elitten, azami kâr motivasyonu ile doğayı acımasızca yoketmekte olan yönetici elitten başkası değildir...

(...) Yukarıda özetlenmiş olan gerçek durumun perspektifinden Stephen Hawking’in görüşlerine, gelecek yüz, veya ikiyüz yıl içinde bir başka gezegene taşınma düşüncesine bakınca, bunda, emperyalist Batı’nın, uluslarüstü tekellerin üst yöneticilerinin, günümüz dünyasındaki politik gelişmelere yön verebilen emperyalist yönetici elitin endişelerini, ve kendi yaratmış oldukları felaketten kaçıp kurtulma düşlerini hemen görebiliriz. Çünkü, Malthusianizm’in ve Sosyal Darvinizm’in derin izlerini taşıyan bu elitist düşünce tarzında, farkedilmiş olacağı gibi, ne sera etkisi yaratarak doğayı mahfetmekte olan fosil enerjilere dayalı egemen endüstrilerden, ne bu endüstriler sayesinde azami kârlar sağlamakta olan tekellerin yeni temiz enerji kaynaklarına geçişi engelleme çabalarından, ne nükleer silahları denetimleri altında tutan yönetici elitten, ve ne de bunların suçları sonucu felaketlere ve ölüme sürüklenmekte olan milyarlardan sözedilmektedir...

(...) Yukarıda da ifade etmiş olduğumuz gibi, ulusal ve uluslararası düzeyde adaletli bir sosyal düzen kurulacak olurlarsa, nükleer savaşın çıkması için nedenler zaten ortadan kalkacaktır. Doğal süreçlerin insan eliyle bozulması engellenecek olursa, kuyruklu yıldız veya devasa meteorların çarpması gibi uzaydan bir felaket gelmeyecek olursa, bazı bilim adamlarının hesapları ile içinde olduğumuz Milky Way Galaxy’sinin (Samanyolu Galaksisi) üzerine saatte 400 bin kilometre hızla yaklaşmakta olan en yakındaki Andromeda Galexy’nin -sistemi bütünüyle yokedici- çarpışı üç milyar yıl sonra gerçekleşmeyecek olursa, üzerinde olduğumuz planetin daha 4.5 milyar yıl ömrü vardır...

(...) Asıl konumuz ne biyolojik evrim ve ne de hominid olmasına karşın, bunlardan kısaca ve en kalın çizgileriyle sözetmemizin nedeni, insan soyunun doğa üzerindeki tahribatının korkunçluğunu daha iyi kavrayabilmek içindir. Bir parçası olarak içinde varolduğu doğanın ve sonuçta insanın nasıl yüzmilyonlarca yılı alan bir süreç içinde şekillendiğini kavrayamadan, ve birçok alanı, türü, -bilim adamlarının ifadeleri ile- uzay kadar dahi keşfedilememiş olan mükemmel ve alabildiğine zengin oluşumun gökten zembille inmediğini bilmeden, doğal zenginliklerin öyle heryere ve herşeye “egemen” bir güç tarafından hemen yaratılmadığını kavramadan, insan eliyle sözkonusu zenginliğe yönelik tahribatın önemini, büyüklüğünü, korkunçluğunu, ve geriye döndürülemezliğini anlayabilmeye olanak yoktur. Özellikle son 30- 40 yıl içinde hızı ve büyüklüğü olağanüstü artmış olan yıkım, malesef tüm hızıyla sürdürülmektedir. Ve bu gerçeği gören, ve doğal yıkımdan birinci derecede sorumlu olan birileri, mali-sermaye güçlerinin elit yöneticileri ve onlarla bağlantılı birtakım bilim insanları, panik halinde bir an önce bu tecavüz etmiş oldukları gezegenden başka bakir gezegenlere kaçabilmeyi, en geç ikiyüz yıl içinde kaçabilmeyi düşlemektedirler...

Görüldüğü gibi sözkonusu ekolojik denge değişiklikleri, ve insan oluşumu, milyarlarca, yüzmilyonlarca, milyonlarca, yüzbinlerce yıl içinde gerçekleşmişlerdir. Bu gerçeğe karşın, 1700’lü yılların başında birinci endüstri devriminin başlaması ile, doğal dengelere dışarıdan, insan eliyle giderek artan bir müdahale başlamıştır. İnsan, doğal dengeleri, kendi yaşam alanını, iğmesi giderek artan bir hızla bozmaya başlamıştır...

(...) Birinci endüstri devriminin asıl gıdasının Karbon zengini kömür olması, hem buharlı makinelerin, ve hem de daha fazla makine için demir üretiminin kömüre gereksinim duyması sonucu, insan soyu tarafından atmosfere giderek artan ölçülerde Karbondioksit gazı salınmaya başlanmasına neden olmuştur. Örneğin, ABD’de ilk kez 1748 yılında...

(...) Petrolün 1800’lü yılların ikinci yarısından itibaren iğmesi artan bir hızla değişik endüstri dallarında ve enerji sektöründe yeralması, petrol ürünleri ile işleyen araçların ve savaş aygıtlarının insan yaşamında egemen olması, atmosfere Karbondioksit ve diğer sera gazlarının salınımını daha da hızlandırıp yoğunlaştırmıştır... İşlenmemiş, ham petrolde, yüzde 83- 87 oranlarında Karbon...

(...) Yukarıda da özetlenmiş olduğu gibi, insan olmasa da doğal dengeler değişeceklerdi şüphesiz ama, sözkonusu süreç yüzmilyonlarca yıl içinde ve yeni dengeler yaratarak gelişecekti... Özellikle son otuz yıl içinde -insan ve diğer canlılar için elverişli- tüm mevcut doğal dengelerin insan eylemleriyle güçlü biçimde bozulmasının, ve bozulmanın iğmesi artan bir hızla sürmekte olmasının sonuçlarının nereye varabileceği...

(...) Örneğin, dünyanın kaynaklarını vahşice sömüren ve tüm pazarları denetleyen bir avuç tekelin asıl politik merkezi olan ABD’nin, günümüzün en büyük emperyalist gücü ABD’nin, nüfusu yeni 300 milyonu biraz aşmış ABD’nin  petrol tüketimi, ve dolayısıyla atmosfere Karbon salınımı, Japonya’nın, milyarlık Çin’in, yine milyarlık Hindistan’ın, Rusya’nın, Almanya’nın, Brezilya’nın toplam tüketimine ve salınımına eşittir yaklaşık olarak. Yani ABD, tek başına bu ülkeler kadar dünyamızı, atmosferi kirletmektedir, ve buna ek olarak ABD’nin nükleer silah kapasitesi, dünyamızı defalarca yokedebilecek güçtedir. Yine ABD, uzayı nükleer başlıklarla doldurduğu gibi, şimdi bir de, kısaca HAARP adını alan bir proje ile doğayı yokedici, yıkıcı bir silaha dönüştürmeye çalışmakta ve bu işin gelecek on yıl içinde tam kapasite ile kullanılabileceğini hesaplamaktadır...

(...) German Watch’ın Aralık 2009’da basıp yayınlamış olduğu Global Climate Risk Index (Küresel İklim Riski Cetveli) başlıklı araştırmaya göre, 1990- 2008 yıllarında iklim değişikliği sonucu yaşanmış olan doğal felaketlerden sırası ile en çok zararı Bangladesh, Myanmar (Burma), Honduras, Vietnam, Nicaragua, Haiti, Hindistan, Dominik Cumhuriyeti, Filipinler, ve Çin görmüşlerdir. Siz bunlara, 2008 Ağustos sonuna doğru...

(...) Kısacası zengin Batı, yardım konusunda ağır davranmanın ötesinde, başka akıl almaz işlere de imza atmaktadır. Yaşanan en dramatik, en üzüntü verici olay, Pakistan’ın güneydoğusundaki Sindh eyaletine konumlanmış olan ABD kontrolundaki Shahbaz Hava Üssü’ne yardım uçaklarının inişine izin verilmemiş olmasıdır. Evet, yanlış anlamadınız, veya yanlış yazmıyoruz, Amerikalılar yardım uçaklarının üslerine inmesine izin vermemişlerdir... (...) Bunun ötesinde, aynı üsteki Amerikalı yetkililer, “The Asian Human Rights Commission”un ve Pakistanlı subayların bildirdiklerine göre, denetimlerindeki hava üssünü nehir taşkınından koruyabilmek için, suları insanlarla meskun alanlara yönlendirmişlerdir...

(...) Atmosfere karbon salınımından, dolayısıyla küresel ısınmadan, ve bununla bağlantılı doğal felaketlerden birinci derecede sorumlu olan ABD yönetimi, eloktromanyetik savaş yöntemi ile havayı değiştirerek kitlesel yokedici bir silah haline getirme amacıyla HAARP (High Frequency Active Auroral Research Program) adıyla çalışmalar başlatmıştır ve 2020 yılında, yani on yıl içinde bu yeni silahını tam kapasite ile kullanmayı hesaplamaktadır...

(...) “Climate Change Affects Biodiversity” başlıklı metinde yeralan Kuzey Kutbu (Arctic) buzulları ile igili grafiğe göre, “1980 yılında yaklaşık 8 milyon kilometre kare alanı kaplayan buzullar, sonraki yıllarda azalma göstermişler, 1996 yılında tekrar aynı düzeye gelmişler, ve ardından hızla eriyerek 2006-2008 yılları arasında yarı yarıya azalarak 4 milyon kilometre kare düzeyine yaklaşmışlardır.

(...) “Kaza” adı verilen tüm bu cinayetlerin en korkuncu, içinde olduğumuz 2010 yılının 20 Nisan günü, yaklaşık 09:45 sularında, Meksika Körfezinde, Mississippi Deltası’na yakın bir yerde, denizin 600 metre derinliğinde başlamıştır, ve halen, bu satırların yazılmakta olduğu 2 Eylül günü felaket sürmektedir... (...) Hemen hemen dört ay, ya da yaklaşık 120 gün boyunca, -canlı zengini- Meksika Körfezine hergün 5.000 varil ham petrol karışmıştır, ve bunun yüzde 80’i halen...

(...) Zimmer’in anlatımı ile, yaşanmakta olan petrol felaketi nedeniyle Meksika Körfezi’nde varolup ta gözden kaçan diğer ciddi felaket, bu yaz başgösteren Oksijen eksikliğidir. Körfez’in bazı bölümlerinde, balıkların ve diğer deniz canlılarının yaşamlarını sürdüremelerine yetmeyecek düzeyde az Oksijen bulunmaktadır. Körfez suyundaki Oksijen eriyiği -sözkonusu petrol felaketinin dışındaki nedenlerle- kaybolmaktadır. Bu olay, 1970’li yıllarda başlamış, ve her yaz büyüyerek, giderek daha fazla alanı kaplayarak tekrarlanmıştır, ve sürmektedir...

(...) Bilim adamlarına göre, dünya boyunca okyanuslardaki Oksijen eriyiğinin azalmasının iki temel nedeni vardır. Birincisi, suların giderek ısınıyor olmalarıdır. Kolayca farkedilemeyen ikinci neden ise, denizlerin içlerindeki canlılar için gerekli Oksijeni yüzeylerinden alıyor olmaları ile ilgilidir. Denizler, gerekli Oksijeni...

(...) Eğer Karbon salınımı hemen durdurulamazsa, okyanuslardaki düşük Oksijen düzeyi, dünyamızın geleceği açısından kaçınılamaz kötü sonuçlara yolaçacaktır. Danimarkalı bir grup araştırmacının yayınına göre, Karbondioksit salınımı 2100 yılında sıfır düzeyine indirilecek olsa bile, gelecekteki bir-kaç bin yıl boyunca okyanuslardaki Oksijen seviyesindeki düşüş, yüzde otuzu düzeyine ininceye dek sürecektir. Okyanuslardaki Oksijen oranının tekrar eski seviyesine dönebilmesi için, en az 100 bin yıl geçmesi gerekecektir ama, ozaman bile tam bir geriye dönüş gerçekleşmiş olmayacaktır...

(...) Fakat yine de, insan soyunun, özellikle azami kârdan başka motivasyonu olmayan tekellerin ve bunların boyunduruklarına koşulmuş yöneticilerin gezegenimizin doğasına vermekte oldukları zararlar, yukarıda özetlenmiş olan gerçeklerle sınırlı değillerdir. Örneğin, temelleri Paleozoic Çağ içinde (bundan 542- 251 milyon yıl öncesi) atılıp, asıl olarak Paleozoic Çağ’ın sonu olan Permian Dönemi içinde (bundan 258- 245 milyon yıl öncesi) gelişen, yani en az yaklaşık 250 milyon yıllık bir geçmişi olan, bu süreç içinde -bilim insanları tarafından- halen birçoğu bilinemeyen binlerce, milyonlarca türü geliştirip bunlara barınak sağlayan, ve gezegenimizin akciğerleri olarak adlandırılan Amazon Ormanları’nın... 

(...) Uzmanların ifadelerine göre bizler, yağmur ormanlarının yokedilmelerine bağlı olarak, günde 137 bitki, hayvan ve böcek (insect) türünü yitirmekteyiz. Bu, yılda 50 bin türe eşittir. Yağmur ormanlarındaki türlerin kaybolmaları, yaşam için tehlike oluşturan birçok hastalığın ilacının kaybolması anlamına gelmektedir. Şimdiye dek reçete ile satılan 121 ilac, sözkonusu ormanlardaki ağaçlardan üretilmişlerdir. Batı eczacılığının ürettiği ilaçların yüzde 25’inin kaynağı yağmur ormanlarıdır. Ve yağmur ormanlardaki ağaçların ancak yüzde 1 kadarı test edilebilmiştir.

(...) Dünya değerlerinin yarısından fazlası, tahminen en az 10 milyon bitki, hayvan, ve böcek (insect) türünün yarısından fazlası, tropik yağmur ormanlarında yaşamaktadır. Dünyamızdaki temiz suların beşte biri Amazon Çanağı’nda bulunmaktadır. Bir hektar (10.000 metre kare) içinde 750 ağaç tipi ve 1.500 daha yüksek bitki türü bulunmaktadır. Gelişmiş dünyanın gıdalarının yüzde 80’i yağmur ormanları ile bağlantılıdır ve bunların arasında -adları uzun bir liste oluşturacak- onlarca ve onlarca leziz meyva türleri vardır. Yağmur ormanlarında 3.000 çeşit meyva bulunmaktadır, ve Batı dünyası bunların ancak 200 tanesini kullanabilmektedir. Buna karşın, yağmur ormanlarında yaşamakta olan yerliler, sözkonusu meyvaların 2.000’i aşkınını kullanmaktadırlar...

(...) Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi 1950 yılında dünyamızın karalarının yüzde 15 kadarını kaplayan yağmur ormanları, günümüzde ancak karaların yüzde 6 kadarında bulunmaktadır. Tahrip halen sürmektedir, ve yıkım bu hızla giderse, 2020 yılında, günümüzde varolanların yüzde 80- 90 kadarı yokolacaktır...

(...) Halbuki, mevcut bilgilere göre, normal koşullarda, gezegenimizin daha 4.5 milyar yıl ömrü vardır. Ve gezegenimiz, ancak, yığınların bilinçli mücadeleleri ile kurtarılabilecektir. Hiçbir dönemde toplumsal hak arayışları ile, sınıf mücadeleleri ile doğa için mücadele bukadar iç içe geçmemişti, bir bütün haline gelmemişti. Bu artık bir varoluş-yokoluş mücadelesidir; yıkıcı güçler yıkılmadan insan soyu ne sosyal baskılardan kurtulabilecektir, ve ne de içinde varolduğumuz doğa yaşamını sürdürebilecektir... Uzayda küçük mavi bir nokta olan gezegenimiz, yaşatılmalıdır.

 

Evren’de bir nokta olan küçük mavi gezegenimizin yokedilişi üzerine

 

İnsan soyunun ve diğer tüm canlı organizmaların içinde varolabildiği doğa, ahmakça bir azami kâr hırsıyla, derin bir dargörüşlülükle tekeller tarafından yokedilirken, kendi gerçek varlıklarına, yararlarına, ve geleceklerine yabancılaşmış, yaşama kör ve sağır edilmiş milyonlar da, malesef, tepkisizlikleri, ve içine sürüklenmiş oldukları tüketim çılgınlığı sonucu, suça ortak olmaktadırlar. Kısacası, insan soyu toplu bir intehar girişimi ile karşı karşıyadır...

 

Teorik uzay araştırmacısı olan ünlü İngiliz bilim adamı astrofizikçi (astrophysicist) Profösör Stephen Hawking (Oxford, 1942-), Guardian gazetesinin 9 Ağustos 2010 tarihli haberine göre, “Big Think” adlı websitesinde yapmış olduğu röpörtajda, ”mankind must colonise space or die out, http://www.guardian.co.uk/science/2010/aug/09/stephen-hawking-human-race-colonise-space” (insan soyu uzayda koloniler kurmalı veya yokolacaktır), demiş. Stephen Hawking’in sözlerini özetleyerek aktaracak olursak, O, insan soyu büyük bir tehlikenin içinde; ya gelecek iki yüzyıl içinde uzayda koloniler kuracak, ya da insanlığın varlığı şimdiden tehdit altında, demiştir. Eğer insan soyu varlığını sürdürecekse, uzayda koloniler kurmalıdır, diyen Hawking, 1962 yılında yaşanmış olan “Küba füze krizi” gibi tehlikelerin (daha açık ifadeyle, tüm insan soyunu yokedebilecek nükleer savaş tehdidinin) gelecekte artan sayılarla yaşanabileceğine dikkatleri çekmiştir. (bak: (...) dünyayı nükleer savaşın eşiğine taşıyan 1962 Füze krizi; pazarlık masasında Türkiye Cumhuriyeti  + Radyasyon yüklü mantar bulutunun altında ani, yavaş, tarifsiz acılarla ölümün adı: Hıroşima ve Nagazaki! Ve sürmekte olan tehlike! ) Ayrıca yine Hawking, “kaynakların sınırlı olduğu” bu dünyada, hızla artmakta olan nüfusa da dikkatleri çekmiştir... Hawking, bundan kısa birsüre önce, uzaylı diğer yaşam biçimleri ile kurulacak ilişkilerin dostca olmayabileceği konusunda insanları uyarmıştı...

 

Aslında, popüler bilim yayınlarını izleyen herkesin bildiği gibi, ve yine uzayda ve yeryüzünde mevcut herşeyin bir sonunun olduğu gibi, üzerinde yaşadığımız küçük mavi gezegenin de bir sonu olacaktır. Mevcut bilimsel verilerle bu son (dünyamızın sonu), -kesintisiz termonukleer/termonuclear reaksiyonları ile (fusion- hidrojen bombasında olduğu gibi atomların birleşmesi ile açığa çıkan enerji ile)- gezegenimize gerekli yaşam enerjisini sağlamakta olan Güneş’in sonu ile birlikte gelecektir.  Mevcut hesaplara göre, yaklaşık 4.5 milyar yıl sonra Güneş, genişlemeye başlayacak ve dünyamız güneşle birlikte kavrulup yokolacaktır...

 

Şüphesiz bu durum, evrende, değişik galeksilerde, ve galeksilerin birbirleri ile olan ilişkilerinde, hareketin, değişimin, yeniden oluşumların, yeni yaşam biçimlerinin sonbulması anlamına gelmeyecektir ama, sonuçta güneşin genişleyerek işlevini sonlandırması, gezegenimizdeki yaşamın sonu olacaktır. Sadece bu nedenle bile insan soyunun yeni güneş sistemleri, yeni yaşanabilir planetler bulması, keşfetmesi, ve oralara taşınması, kaçınılmaz bir zorunluluktur... Bilim dünyası, yeni gelişmiş teleskopların da yardımları ile, -insanlar için muhtemelen yaşanabilir- yeni güneş sistemlerinin, yeni planetlerin varlıklarını keşfetmiştir, ve etmektedir...

 

Şüphesiz, Hawking’in işaret ettiği gibi, insan soyu için bir başka tehlike daha vardır... Nedenselliklerini belirtmemekle birlikte Hawking, halen sürmekte olan bir nükleer savaş tehlikesinin gerçeğe dönüşmesi sonucu, ve yine hızla artmakta olan nüfusun getireceği yeni problemler nedenleriyle, gezegenimizin insanlar için yaşanamaz hale gelebileceği korkusunu taşımakta, ve yaymaktadır. Bir anlama haklı temelleri olan bu korkuları nedeniyle O, Hawking, insan soyunun yokolmaması için, önümüzdeki yüz veya en çok ikiyüz yıl içinde yeni yaşanabilir gezegenler keşfedip, hızla geliştirilecek olan uzay teknolojisi ile bu gezegenlere taşınmayı önermektedir.  Yani O, daha 4.5 milyar yıl ömür biçilen bu gezegeni bırakıp kaçmayı önermektedir ama, kimler bu olanağa sahiptirler?, sorusu boşlukta kalmaktadır...

 

Doğru, sadece ABD’nin ve ayrıca Rusya Federasyonu’nun, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin, ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin ellerinde, dünyayı defalarca yokedebilecek güçte nükleer ve termonükleer bombalar, füze başlıkları bulunmaktadır- bunlara, İsrail, Hindistan, Pakistan, ve aynı silahlara sahibolma yolundaki yeni ülkeleri de eklemek gerekir... Yeryüzünde egemen mevcut emperyalist-kapitalist sistemin doğası gereği varolan ulusal ve uluslararası düzeydeki toplumsal antagonizmalar (sosyal uzlaşmazlıklar) sonucu, sözkonusu nükleer silahların birgün yoğun biçimde kullanılmayacaklarının, ve gezegenimizin ölümcül bir nükleer kışa mahkum olmayacağının bir garantisi yoktur. Yine -özellikle yoksul ülkelerde- hızla artmakta olan nüfusun yeni çatışmalara ve doğa yıkımlarına neden olarak insan soyu için yaşanamaz bir kaosu bu dünyada yaratabileceği öngörüsü de bir ölçüde gerçeğe yakın olabilir... Fakat tüm bu düşüncelerde, korkularda, eksik ve çarpık olan birşey vardır. Ve herşeyden önce, gelecek yüz, veya ikiyüz yıl içinde bu dünyadan kaçabilecek olanlar kimlerdir sorusunu kendimize sormak gerekir...

 

Hawking’in -en geç ikiyüz yıl içinde- bu dünyadan tüyme düşleri karşısında, kırlardan gelip büyük kentlerin varoşlarında kendilerine yeni bir yaşam kurmaya çalışan insanların duygularını, acılarını, karamsarlıklarını, başkaldırılarını -eklektik/ yamama bir müzik tarzı ile- yansıtan “arabesk” müziğin en ünlü örneklerinden birindeki “durdurun dünyayı inecek var!”, dizelerini anımsamamak elde değildir. Doğrusu, söz yazarını ve ilk icracısını bilmemekle birlikte, Bundan yaklaşık 30- 35 yıl önce ünlenen sözkonusu “arabesk” parçadaki “durdurun dünyayı inecek var!”, dizeleri, yani bu dünyadan çekip gitme fikri, aslında, Hawking’den çok önce, Türkiye’nin yoksulları arasında gelişmiştir... Dünyamızdaki üç milyarı aşkın aşırı dercede yoksul, ve yine 1.2, veya 1.5 milyar kadar aç insan, fırsat doğsa, bu dünyayı terketmeye çoktan hazırdırlar. Bu insanlar, şimdiden, sömürünün, haksızlıkların merkezine, zenginliklerin toplanmış olduğu Batı’nın emperyalist merkezlerine doğru akmaya çalışmaktadırlar ama, karşılarında sadece yasal duvarlar, polis engelleri değil, Afrika’nın Avrupa’ya ve Güney Amerika’nın Kuzey’e geçiş yolları üzerine kurulmuş elektronik engeller de bulmaktadırlar. Kısacası, zengin Batı, onların, yoksulların ve açların zenginliklerin depolandığı yerlere giden yollarını kesmektedir. Aynı yoksulların ve açların bu dünyayı terketme, yeni gezegenlere gitme olanakları ise hiç yoktur...

 

Yeni yaşanabilir gezegenler bulup oralarda koloniler kurma fikri genel olarak doğru olmakla birlikte, bilgilerine ve anlayabildiğim kadarıyla evrenin yaradılışı ile ilgili düşüncesine derin saygı duyduğum Hawking’in sözkonusu -dünyayı en geç ikiyüz yıl içinde terketme- düşüncesindeki eksiklik ve çarpıklık, yukarıdaki paragrafta açıklanan gerçekte gizlidir... Gelecek yüz veya en çok ikiyüz yıl içinde bu dünyadan kaçarak başka gezegenlerde koloniler kurabilecek olanlar, aslında, ısınma ve sera etkileriyle gezegenimizde yaşanmakta olan doğal felaketlerin birinci derecede sorumlusu olan varlıklı yönetici elitten, ve yine nükleer bir yokoluş korkusunu insan soyuna yaşatmakta olan aynı emperylist yönetici elitten, azami kâr motivasyonu ile doğayı acımasızca yoketmekte olan yönetici elitten başkası değildir...

 

Fosil enerji tekelleri, askeri-endüstri kompleksleri, bunlarla iç içe geçmiş finans merkezleri başta olmak üzere dünyamızın kaynaklarını kontrol etmekte, gününü ve geleceğini belirlemekte olan bir avuç uluslarüstü emperyalist tekelin yöneticileri dışında kalanların, gelecek ikiyüz yıl içinde bu dünyayı terketme olanakları yoktur. Aynı mali-sermaye güçlerine bağlı politikacılar, asker ve sivil bürokratlar, şirket yöneticileri, bilim adamları, mühendisler ve diğer elit bir aydın çevresi dışındaki insanların, gelecek yüz veya ikiyüz yıl içinde bu dünyayı terkederek yeni gezegenlere yerleşme olanakları kesinlikle yoktur. Yani dünyamızın, içinde varolduğumuz doğanın, ve sonuçta insan soyunun başına gelmekte olan felaketlerin ve gelecek olanların birinci derecede sorumlusu olmayanların, gezegenimizin ezici çoğunluğunun, başka gezegenlere kaçarak kurtulma şansları hiç yoktur. Örgütlü biçimde başkaldırarak felaketleri önleyecek yeni bir dünya düzen kurma becerisini gösterememek gibi bir suçları olan çoğunluk; yeni adil ve doğa ile uyumlu bir dünya düzeni kurma anlamında insani görevlerini yerine getirme sorumluluğunu gerçekleştirmenin ötesinde sorumlulukları olmayan çoğunluk, üzerinde yaşamakta olduğumuz gezegenden kaçarak kurtulmak, nesillerini başka gezegenlerde sürdürebilmek gibi bir şansa sahip değillerdir. En azından önümüzdeki yüz, veya ikiyüz yıl içinde böyle bir şansları yoktur...

 

Sözkonusu varlıklı yönetici elit daha şimdiden, dünyamıza getirmiş olduğu felaketlerden ve getirebileceği bir nükleer yokoluştan kendisini ve en yakın çevresini koruyup kurtarabilmek için, kendisine ait lüks yaşam alanlarının etrafını yüksek duvarlarla çevirmekte, hertürlü gereksinimlerini karşılayabilecek sığınaklar inşa etmektedir. Ve şüphesiz aynı elitin en son ve en ileri düşü de, gelişmiş teknoloji ürünü uzay araçları ile yaşanabilir yeni gezegenlere kaçmaktır. Dünyamızı, ve insan soyunun çoğunluğunu, kendi ürünleri felaketlerle başbaşa bırakarak kaçmak, sözkonusu varlıklı yönetici elitin en son düşüdür. Derin bir subjektive idealizm içeren; varlığını yaratıcı güç düzeyine yükselten kişinin kendi kendisine tapınmasına yolaçan; sonuçta kişinin toplumsal ahlaka ve vicdana aykırı olabilecek her işi yapmasına, her “suçu” rahatça işlemesine izin veren; toplumsal yarara zararlı olabilecek tüm eylemleri kendisi için meşru gören; sadece güçlünün yaşama hakkı olduğuna inanan, mülk sahibi elit çevrelere, emperyalist sistemin önde gelenlerine özgü düşünce tarzı... Hawking, bir başka söyleşisinde, dünya dışı organizmaların dünyamızdakiler için, insan soyu için büyük tehlike oluşturabileceği olasılığının altını çizmektedir ama, sadece azami kâr hırsı ile dünyamızı içinde bulunduğu doğal felaketlere ve bir nükleer savaş tehdidi altına sürüklemiş, ve ardından dünyayı bırakarak kaçmayı düşlemeye başlamış olanların, insan soyu için, uzaydan gelebilecek tehlikelerden daha büyük ve acil bir tehlike oluşturduğu gerçeğini görememektedir O...

 

Yukarıda özetlenmiş olan gerçek durumun perspektifinden Stephen Hawking’in görüşlerine, gelecek yüz, veya ikiyüz yıl içinde bir başka gezegene taşınma düşüncesine bakınca, bunda, emperyalist Batı’nın, uluslarüstü tekellerin üst yöneticilerinin, günümüz dünyasındaki politik gelişmelere yön verebilen emperyalist yönetici elitin endişelerini, ve kendi yaratmış oldukları felaketten kaçıp kurtulma düşlerini hemen görebiliriz. Çünkü, Malthusianizm’in ve Sosyal Darvinizm’in derin izlerini taşıyan bu elitist düşünce tarzında, farkedilmiş olacağı gibi, ne sera etkisi yaratarak doğayı mahfetmekte olan fosil enerjilere dayalı egemen endüstrilerden, ne bu endüstriler sayesinde azami kârlar sağlamakta olan tekellerin yeni temiz enerji kaynaklarına geçişi engelleme çabalarından, ne nükleer silahları denetimleri altında tutan yönetici elitten, ve ne de bunların suçları sonucu felaketlere ve ölüme sürüklenmekte olan milyarlardan sözedilmektedir...

 

Olağanüstü bir durum olmadığı sürece, şimdiden bilinemeyen uzay kaynaklı bir felaketle karşılaşılmadığı sürece, kuyruklu yıldızla veya devasa meteorlarla çarpışılmadığı sürece, ya da insan soyu ahmakça bir nükleer savaşla toplu intehara kalkışmadığı sürece, kısacası normal şartlarda, üzerinde daha yaklaşık 4.5 milyar yıl yaşanabilecek olan bu gezegeni kurtarma, doğal felaketleri engelleyebilecek temiz teknolojilere geçme, ve daha eşitlikçi bir dünya kurarak nüfus artışını kontrol altına alma gibi planlar, Stephen Hawking’in düşünce tarzında yoktur. Eğer düşüncelerini eksiksiz yansıtmışsa O, mevcut durumu ile dünyanın önlenemez bir felaketler zincirine doğru sürüklenmekte olduğunu görmekte, ve egemen yönetici elit gibi, -dünyayı ve insan soyunun çoğunluğunu- içine sürüklenmiş olduğu felaketlerle başbaşa bırakarak bir an önce yeni gezegenlere kaçmayı düşlemekte, insan soyunun varlığını sürdürebilmesi için bunu salık vermektedir. Batan gemiden ilk olarak farelerin tüyüyor olmaları gibi...

 

Eğer ikiyüz yıl içinde dünyayı terketme düşüncesini eksiksiz yansıtılmışsa, Hawking’in yaklaşımı, Malthusianizm’in ve Sosyal Darvinizm’in derin izlerini taşıyan elitist bir düşünce tarzından başka birşey değildir... Deniz aşırı İngiliz İmparatorluğu’nun, İngiliz sömürgeciliğinin en güçlü şirketlerinin başında gelen ve sömürgeciliğin sembolü olan East India Company’nin (Batı Hint Şirketi; kuruluşu, I. Elizabeth eliyle 31 Aralık 1600) denizaşırı faliyetleri için memur ve yönetici eleman hazırlamak amacıyla 1806 yılında kurulmuş olan East India Collage’de ders veren iktisatçı Thomas Malthus’un (1766- 1834) düşünce tarzı ve öğretisi, İngiliz sömürgeciliğinin gereksinimleri ile tam bir uyum içinde idi...

 

Henüz denizlerde egemen olan İspanya’nın Orta ve Latin Amerika’da sürdürmekte olduğu talana zarar veren, İspanyol gemilerini vuran İngiltere’yi fethetmek ve cezalandırmak amacıyla İspanya Kralı II. Filip (Philip) tarafından yollanmış olan dönemin devasa donanmasını İngiliz Kanalı’nda (İngiltere-Fransa arasındaki deniz), Gravelines yakınlarında 27- 29 Temmuz 1588 tarihlerinde ağır bir yenilgiye uğratan (savaş 8 Ağustos’a dek sarkmıştır) I. Elizabeth İngilteresi, artık, deniz aşırı İmparatorluğu’nun temellerini atabilmek için tüm engellerden kurtulmuştu. I. Elizabeth’in bu amaçla oluşturduğu en önemli kurumların başında East India Company (Batı Hint Şirketi, 1600) gelecekti. Batı Hindistan ile ticaret için şekillendirilmiş olan şirket, emsallerinin en erkeni ve en büyükleri arasında idi. Süreç içinde, aynı yüzyılın sonunda tekelleşecek olan Batı Hint Şirketi, tüm Hindistan’ı avucunun içine almanın ötesinde, -I. Afyon Savaşı’nın (1839- 42) ve özellikle II. Afyon Savaşı’nın (1856- 60) ardından- Çin pazarında da egemen olacaktı. Çin’de afyon (opium) yasağını kaldırılan ve Batılı şirketlere Çin pazarını sonuna dek açan sözkonusu iki savaşın ardından, Çin pazarında egemen olan ve Hindistan’da elde edilen afyonu (opium) Çin’de pazarlayarak kolay bol kazançlar için halkı zehirleyen, kirli işlerin içinde yeralan Batı Hint Şirketi, Hint pazarının açılmasında da silaha başvurmaktan geri durmamıştı...

 

Yukarıda özetlendiği gibi olan bir şirkete hizmet veren, eleman yetiştiren Thomas Malthus’un, Batı Hint Şirketi’nin sömürgeci yayılma hesapları, kazanç hesapları ile çelişebilecek düşünceler, iktisat “teori”leri üretmesi beklenemezdi. Kazanç peşinde koşanlar, önce bir halt ederler, “minareyi çalarlar”, ardından çalınana uygun “kılıf” hazırlamak, yedikleri haltı kitabına uydurabilmek için “teori” üretirler... İşte Malthus’un yaptığı da bundan başka birşey değildi.

 

Malthus, 1798 yılında basılan ve en çok tanınan “An Essay the Principle of Population” (“Nüfusun Kuralları Üzeine Bir Deneme”) adlı çalışmasında, nüfusun geometrik diziye göre (yani, 1, 2, 4, 16, 32, 64, 128 gibi), temel gıda maddelerinin ise aritmetik dizi kuralı ile (yani, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8 vs. gibi) arttığını iddia edecekti. Günümüzde yanlışlığı çoktan açığa çıkmış olan Malthus’un bu sözde “teori”sine göre, anlaşılmış olacağı gibi, yeryüzündeki sınırlı gıda maddeleri hızla artan nüfusa hiçbirzaman yetmeyecekti. Bunun sonucu olarak, yoksulluk, açlık, ve savaşlar gibi olaylar sonderece normal, olağan işlerdendi. Ancak güçlü olan yaşayabilirdi, en güçlüler yaşamlarını sürdürebilirlerdi... Bu düşünceler, dünyanın kaynaklarını talan etmekte olan İngiliz sömürgeciliği, 1800’lü yılların ikinci yarısından itibaren İngiliz mali-sermayesi, İngiliz emperyalizmi, ve şüphesiz diğer emperyalist güçler için “kaymaklı ekmek kadayıfı” gibi birşeydi...

 

Yoksulluğu, açlığı, ve sonuçta savaşları kaçınılmaz sayarak Malthus, tüm bunların temellerinde duran uzlaşmaz sosyal sınıf çelişkilerinin, sömürgeciliğin, ekonomik talanın üzerini örtmekte, sömürgeci emperyalist güçlere ve bu güçlerin öndegelen aygıtlarından olan Batı Hint Şirketi’ne zihinsel meşruiyet, işlenen toplumsal suçlar için mazeret hazırlamakta idi... Aynı teorinin Charles Darwin’in (1809- 1882) -doğada en güçlülerin yaşamlarını idame ettirebileceklerini açıklayan- “natural selection” (“doğal seçme”, “doğal ayıklanma”) teorisi ile bağlantılı olduğu anlaşılacaktı. Sözkonusu teorisini kurarken, Darwin’in, Malthus’tan etkilenmiş olduğu, yukarıda özetlenmiş olan Malthus’un nüfus teorisinden etkilenmiş olduğu yazılıp çizilecekti. Bu da yanlış değildi; çünkü, Darwin’de doğada en güçlülerin ayakta kalabileceklerini iddia etmekteydi... İngiliz sosyoloğu Herbert Spencer (1820- 1903), Darwin’in doğa ile ilgili görüşlerini, -tamamen farklı bir diyalektiği olan ve içinde planlı insan iradesini barındıran- toplumsal yaşama mekanik biçimde uygulayarak, adapte ederek, “Sosyal Darwinizm”in temellerini atacak, emperyalist-kapitalist dünya için mükemmel ırkçı bir teorik silah üretecekti. Hertürlü sömürü, talan, emperyalist saldırganlıklar, savaşlar, soykırımlar bu şekilde, “sadece en güçlünün yaşam hakkı olduğu” varsayılarak meşrulaştırılmış oluyordu...

 

Doğa da, daha doğrusu belirli ekolojik (ecology) denge koşullarında, ya da yaşam ilişkilerinin verili dengesi içinde (güneşe, ısıya, soğuğa, sıcağa, yüksekliğe, suya, su altına, kuraklığa, oksijen, ve diğer gazların oranlarına, ve daha karşılıklı birçok karmaşık ilişki bileşimine bağlı olarak), değişik bitki türleri; hayvan ve böcek (insect) türleri; farklı tuz oranlarına, ısılarai ve yine değişik oranda oksijen eriyiklerine sahip sularda ve tuzsuz sular da yaşıyan canlı türleri; anfibi (hem karada, hem su da) yaşayan organizmalar; mikro organizmalar, varlıklarını, kendileri için elverişli alanlarda ve bir kaos ortamı içinde sürdürürler. Tüm bunlar bir kaos ortamı içinde varolurlar; çünkü, sözkonusu varlıklar bağımsız iradeleri ile içinde bulundukları ortamı planlayıp yeniden şekillendiremezler, kendilerini ve doğal çevrelerini yeniden planlı biçimde üretemezler. Onlar sadece bu ortama uyarlar ve iradeleri dışında ortamı etkilerler. Örneğin, bitkiler, fotosentez olayı ile oksijen üretip diğer canlı türlerinin varolmalarına yardımcı olmuşlardır, ve olmaktadırlar ama, bu işi planlı yapmamışlardır, yapmamaktadırlar. Fakat insan, ve özellikle kazanç amacı ile kurulmuş şirketler, planlı olarak Karbon (Carbon) tüketimi yaparlarken, doğaya sera gazları, bunların en tehlikelisi olan Karbondioksit gazı salarak atmosferdeki Oksijen oranının azaltmakta, karalardaki ve denizlerdeki yaşamı ve sonuçta kendi varlıklarını (insan olarak varlıklarını) olumsuz biçimde etkileyecek doğal denge bozukluklarına yolaçmaktadırlar...

 

Kısacası doğanın diyalektiğinde egemen olan, nedensellikleri hemen açıklanamayan olaylardır, yani tesadüf olarak adlandırılabilecek olaylardır, ve doğa da tüm süreçler, doğaya özgü bir determinizmin (gerekirliliğin) ürünleridirler- sosyal yaşamda olan bilinçli ve planlı müdahale, insan arzusu anlamına voluntarizm doğal süreçlerde yoktur. Buna karşın, sözkonusu ortamda, yine de “sadece en güçlünün varolabileceğini” iddia etmek zordur. Ot oburlarla en vahşi et oburlar, ve fiziki olarak çok daha zayıf küçük boy canlılar birlikte varolabilmektedirler. Burada, ot oburların en zayıflarının et oburlara yem olacağını söyleyebiliriz, böyle bir “doğal ayıklanma”dan sözedebiliriz ama, tesadüfen güçlü bir ot obur da yem olabilir... Diğer yandan, otoburların varlıklarına karşın, değişik bitki türleri, -aynızamanda kendi aralarında da bir alan kapma yarışı içinde- varlıklarını sürdürebilirler. Tüm bu canlılardan birilerinin, veya birkaçının yokolmaları, aralarındaki ilişkiler, en güçlünün en zayıfı yoketmesi sonucu değil, ekolojik dengedeki bozulmalar, değişimler, ve bu değişimlerle uyum sağlayamamaları sonucudur. Bu ekolojik denge bozuklukları sürecinde en güçlü gözükenler de yokolobilirler, ve örneğin en güçlü gözüken dinazorlar böyle bir değişim sürecinde yokolmuşlardır... Mikro organizmalar, karıncalar, farklı böcekler, ya da değişik parazitler vs. çok daha güçlü gözüken diğer canlıları yaşamlarından edebilirler. Tekrarlamak gerekirse, yokoluşlar, doğal yaşam ilişkilerinin, ya da ekolojik dengelerin değiştiği koşullarla bağlantılıdırlar; bu değişikliklere şimdi bir de insanın olumsuz etkisi, hem de değişimi alabildiğine hızlandırıcı etkisi eklenmiştir. Mevcut ekolojik dengelerin insan eylemleri sonucu özellikle son 50 yıl içinde hızla bozulmaya başlamış olması, doğa da birtakım türlerin yokolmalarına yolaçmaktadır...

 

Yukarıda özetlenmiş olan nedenlerle, Malthus’un nüfus teorisinden etkilenip “natural selection” (“doğal seçme”) teorisini geliştiren, ve doğa da sadece en güçlülerin ayakta kalabileceklerini iddia eden Darwin’in, kanımca, bu görüşünün bir kez daha sorgulanması gerekir. Çünkü, “güçlü” ifadesi de çok değişik etkenlere bağlı olarak alabildiğine görecelidir (izafidir). Hangi koşullarda, neye göre, nasıl, nekadar güçlü gibisinden sualleri, ve çok daha fazlasını sürekli sormak gerekmektedir... Yalnız bu anlatımımdan, Darwin’e bütünüyle karşı olduğum, O’nun evrim teorisine karşı çıktığım, O’nun bu çalışmasına hayranlık duymadığım gibi bir anlam kesinlikle çıkartılmamalıdır...

 

Diğer yandan, Darwin’in “doğal seçme”, veya “doğal ayıklanma” teorisininin, -sadece doğaya özgü bir determinizme (gerekirlilliğe) bağlı olarak gelişen- doğadaki süreçler için bir ölçüde doğru olduğunu kabuletsek bile, aynızamanda soyutlama yapma yeteneğine (çevresindeki nesneleri ve kendisini her defasında yeniden bir üst düzeyde üretme yeteneğine) sahip insana ait toplumsal süreçlerde, sosyal determinizmin yanında, güçlü biçimde planlı-programlı bir insani müdahale, yani bilinçli bir voluntarizm (voluntarism, istek, arzu) olgusunun da varolduğunu dikkate almak zorundayız. Bu nedenle, Darwin’in “doğal ayıklanma” teorisini otomat biçimde toplumsal yaşama uyarlamaya çalışarak -toplumsal süreçlerde de en güçlülerin yaşam olanakları olduğu gibisinden- ahmakça ırkçı görüşlere dayanak hazırlayan Herbert Spencer’in baştan sona yanlış olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Kaldıki, doğal bir determinizme bağlı olarak gelişmekte olan doğanın süreçlerine, zaman içinde giderek artan bir insan etkisinin varlığı da bir başka gerçektir. Sosyal süreçlerle ilgili arzulara bağlı planlı insani etkilerin, örneğin fosil enerjilere dayalı olarak geliştirilen endüstrilerin, ve ayrıca yağmur ormanlarının yokedilmelerinin, denizlerin ve okyanusların yine insan eliyle kirletilmelerinin, sözkonusu doğal süreçleri de etkilediği, bu süreçlere doğal determinizmin ötesinde yeni unsurlar katmakta olduğu, bir başka karmaşık gerçektir...

 

Sömürgeciliğin sembolü haline gelmiş East India Company (Batı Hint Şirketi) adlı tekele eleman yetiştiren iktisatçı Thomas Malthus’un nüfusun geometrik diziye göre (yani, 1, 2, 4, 16, 32, 64, 128 gibi), temel gıda maddelerinin ise aritmetik dizi kuralı ile (yani, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8 vs. gibi) arttığını iddia ederek hertürlü yoksulluğu, açlığı, soygunu, talanı, sömürge savaşlarını, olmaları kaçınılmaz doğal olgular olarak gösterme, meşrulaştırma çabası ise, tamamen bilim dışı bir uydurmadan başka birşey değildi... Nüfusun hiç te geometrik diziye göre artmadığı, nesli sürdürme içgüdüsü ile ve eğitimsizlikle bağlantılı olarak, yoksulluğun, açlığın, ve cehaletin en yoğun olduğu coğrafyalarda, ülkelerde, nüfusun hızlı artmakta olduğu artık herkes tarafından bilinen bir gerçektir- aynı coğrafyalarda çocuk ölümleri de en yoğun biçimde gözüktüğü gibi, ortalama yaşam süreleri de çok düşüktür. Diğer yandan, zenginleşen, bu zenginliği önemli ölçüde toplumun tüm bireylerine yansıtabilen, genel olarak toplumun eğitim düzeyini yükselten ülkelerde, coğrafyalarda, nüfus artışı durmakta, hatta gerileme eğilimi göstermektedir. Birçok zengin Batı ülkesinde durum böyle olduğu gibi, örneğin, devrim olduğu sırada (1959) 6 milyon kadar nüfusu olan Küba’da günümüzde (2009- 2010) nüfus 11.4 milyon kadardır, ve nüfus artışı bu seviyede durmuştur, ve gerileme eğilimi göstermeye başlamıştır. Çünkü, ülkede eğitim düzeyi çok yükselmiş olduğu gibi, insanların ekonomik durumları geçmişe göre düzelmiş, yaşam standartları yükselmiştir...

 

Kısacası, dünyamızda üretilmekte olan tüm değerlerin yüzde 86 kadarını yutan yüzde 20 civarındaki azınlığın sofralarındakilerin birkısmı dengeli biçimde tüm yoksullara ve açlara paylaştırılabilirse, silahlanmaya giden alabildiğine büyük kaynaklar, ve yine onlarca ve onlarca gereksiz tüketime giden kaynaklar tüm insanlara dengeli biçimde dağıtılabilirse, çok daha dengeli bir dünya ekonomik düzeni kurulabilir ve sonuçta nüfus artışı da durdurulabilir. Toplumsal-ekonomik anlamda dengeli bir dünyanın doğal sonucu olarak tüm insanların eğitim düzeyleri yükseltilebilirse, günümüzde artık tehlikeli gözükmeye başlamış olan nüfus artışını durdurabilmek, hatta geriletebilmek kesinlikle mümkündür...

 

Diğer yandan, halen -özellikle yoksul ve eğitimsiz toplumlar arasında- sürmekte olan nüfus artışına karşın, Malthus’un iddia ettiği gibi açlık hiç te kader değildir... Örneğin, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) 1999 yılı raporuna göre, hızlı nüfus artışına karşın, dünya çapında kişi başına gelir üçe katlanmıştır. Şüphesiz bu bir ortalamadır, ve aynızamanda artan gelir uçurumlarının bir sonucu olarak aynı yılda günde bir doların altında bir gelirle yaşamaya mahkum olanların, yani açların sayıları ise yaklaşık 1.5 milyar olmuştur. Kısacası asıl sorun, nüfus artışında değil, alabildiğine dengesiz bir paylaşımdadır. Üretimin sonderece kollektifleşmiş olmasına karşın üretim araçları mülkiyetinin -sayıları giderek azalan- tekellerin ellerinde toplanmasındadır asıl sorun. Zaten eğer üretim araçlarının mülkiyetleri kollektif denetim altına alınacak, tüm insan soyu için paylaşım daha dengeli bir hale gelecek, savaşlar ve savaş harcamaları duracak, ve bunların bir sonucu olarak insan soyunun eğitim düzeyi ve üretim yetenekleri yükseltilecek olursa, nüfus artışının da duracağı bellidir...

 

Yukarıdaki açık gerçeğe karşın, yine Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) Temmuz 1999 raporuna göre, zengin ülkelerle yoksul ülkeler arasındaki fark 1960 yılında 30 misli iken 1990’da 60 misline ve 1997’de de 74 misline yükselmiştir. (İçinde olduğumuz 2010 yılında sözkonusu farkın daha da derinleşmiş olduğu, sürecin bu yönde ilerlediği bilinmektedir ama, son sayıları araştırmaya zamanım olmadı. Bu paragraftaki tüm sayıları, Dünya Bankası’nın öngörüleri hakkında bilgi veren  & Artan zenginlikler ve derinleşen gelir uçurumları üzerine Dünya Bankası’nın öngörüsü  başlıkları altındaki metinden, 31 Aralık 2006 günü Sinbad’a yerleştirilmiş olan metinden aldım.) Yukarıda da belirtmiş olduğum gibi, dünyanın en zengin yüzde 20’si üretilen değerlerin yüzde 86’sını yutmaktadır. Dünya üretiminin neredeyse tümünü on tane uluslarüstü tekel yönlendirmektedir ve dünyanın en zengin iki kişisinin geliri, nüfusu 600 milyonu bulan 48 ülkenin toplam ulusal gelirlerinden daha fazladır. Bu ölçüde eşitsiz olan ve eşitsizliğin giderek daha da arttığı bir dünyada, insan müdahalesi ile dengeleri bozulan, hastalanan doğanın yaratmakta olduğu yeni korkunç felaketler de insan soyunu, ve özellikle en yoksulları vurmaktadır. Aynı yıl Yugoslavya’yı yıkmak için 78 gün süren bombardımanda (başlayış, 24 Mart 1999) sadece yıkmak için en az 60 milyar Dolar harcayanlar; 2003 Mart sonundan 2010 yaz ortasına dek Irak’ı yıkmak için yaklaşık 743 milyar dolarlık harcama yapanlar; 2001 yılından yine 2010 yaz ortasına dek Afganistan’ı yıkmak için 326 milyar dolar harcayanlar; ve tüm bu gerçekleştirdikleri yıkım masraflarından kat kat fazla ekonomik zararlara yolaçanlar, nüfus artışından, kendi ürünleri olan doğal felaketlerden, ve bir nükleer savaş tehdidinden korkarak, bir an önce başka gezegenlere tüyebilmenin düşlerini görmekte, planlarını yapmaktadırlar...

 

Aslında kişi olarak benim, bilgili insanlara, gerçek bilim adamlarına, dürüst ve çalışkan araştırmacılara, bilime ve bilgiye sonderece derin bir saygım vardır, ve zaten inandığım başka birşey de yoktur. Darwin’in türler üzerine yapmış olduğu araştırma, ve evrim teorisi, derin hayranlık duyduğum çalışmalar arasındadır şüphesiz ama, “doğal seçme”, insanı yanlışa sürükleyebilecek sonderece eksik bir teoridir bence. Yine şüphesiz Sosyal Darwinizm bütünüyle yanlıştır ve insanlık için tehlikelidir... Diğer yandan, bu metinde baştan beri adı geçmekte olan astrofizikçi Stephen Hawking’in -çalışma alanı ile ilgili- bilimsel değerini, buluşlarını yargılayabilecek düzeye sahip olmadığım, basından tanıdığım bu insanın uzayla ilgili bilgilerine ve son olarak basına yansımış olan evrenin yaradılışı ile ilgili düşüncesine saygı ve hayranlıkla baktığım bir başka gerçektir...

 

Anlaşılmış olacağı gibi bu metnin asıl amacı, Stephen Hawking’i eleştirmeye kalkışmak, -haddim olmadan- onun asıl çalışma alanı üzerine sözler söylemeye kalkışmak değildir. Hawking ile ilgili konu, O’nun “yüz, veya en çok ikiyüz yıl içinde başka gezegenlere gidilemezse eğer, insan soyunun yokolacağı”, üzerine ifadesinden kalkarak, dünyamızdaki gerçek durumu açıklamaya çalışmaktır. Tartışmanın odağına oturan da, zaten, fizik, astrofizik, ve uzay ile alakası olmamasına karşın, sonderece derin bir toplumsal-politik içerik taşıyan bu cümledir. Sözkonusu cümle, “en çok ikiyüz yıl içinde bir başka gezegene kaçabilme” üzerine telaşlı bir düş, sadece Hawking’i düşüncelerini değil, emperyalist sistem pramidinin en tepesindeki elitin düşlerini de yansıtmaktadır...

 

Hawking’in sözkonusu cümlesi, benim yanına yaklaşamıyacağım fizik bilgileriyle, uzay bilgileriyle ilintisiz olduğu gibi, derin bir toplumsal-politik içerik taşımaktadır aynızamanda. Eğer bu cümle toplumsal anlamda O’nun tüm gerçek düşüncelerini yansıtıyorsa, derin bir karamsarlık içeren sözkonusu cümleyi eden Hawking, “dünyamızda herşeyin olması gerektiği gibi olduğunu” düşünmektedir. O, yaşanmakta olan felaketlerin gerisindeki derin toplumsal antagonizmaları (sınıfsal uzlaşmazlıkları), emperyalizm gerçeğini, ve felaketleri üreten insanın bunları düzeltme gücüne de sahibolduğu gerçeğini görmemektedir, ya da daha doğrusu yaşanan felaketleri ve gelmekte olan tehditleri doğal ve meşru kabuletmektedir. Bu anlamda O’nun toplumsal olaylara bakış açısı, -İngiliz üst sınıflarının, hatta tüm Batılı üst sınıflarının düşünce sistemlerini derinden etkilemiş olan- Malthus’un ve Sosyal Darwinizm’in izlerini taşımaktadır. O’na göre, dünyamızın sonu yaklaşmaktadır, ve bir an önce yaşanabilir bir başka gezegene birileri kapağı atamazlarsa, insan soyu tükenecektir. Ve bu durum karşısında O, dünyamızın sonunu yaklaştıran nükleer bir savaş tehdidinin, ve nüfus artışının asıl nedenleri nelerdir?; ve normal koşullarda daha 4.5 milyar yıl ömrü olan dünyamızı kurtarma olanakları varmıdır?, sorularına yanıt arama zahmetine katlanmadan, hemen kaçmayı önermektedir. Peki ama, kaçma olanakları olanlar kimlerdir?..

 

Değişik veriler, Hawking’e ait bu düşüncenin, en geç ikiyüz yıl içinde bir başka bir gezegene kaçma düşüncesinin, aynızamanda emperyalist merkezlerin en güçlü patronlarına ait olduğunu göstermektedir. Ekonomik-toplumsal pramidin en tepesindeki sözkonusu kişiler, gezegenimizin içinde bulunduğu felaketlere sürüklenmesinde asıl sorumluluğu taşımakta olan bu kişiler, dünyamızı felaketleri ile başbaşa bırakıp mümkün en yakın zaman içinde kaçma şansına bir ölçüde sahiptirler... İşte yanlış olan, insan soyuna ve tüm doğaya ihanet anlamına gelen davranış budur. Ve zaten onların günümüze dek yapmış oldukları da insan soyuna ihanetten başka birşey değildir...

 

Yukarıda da ifade etmiş olduğumuz gibi, ulusal ve uluslararası düzeyde adaletli bir sosyal düzen kurulacak olursa, nükleer savaşın çıkması için nedenler zaten ortadan kalkacaktır. Doğal süreçlerin insan eliyle bozulması engellenecek olursa, kuyruklu yıldız veya devasa meteorların çarpması gibi uzaydan bir felaket gelmeyecek olursa, bazı bilim adamlarının hesapları ile içinde olduğumuz Milky Way Galaxy’sinin (Samanyolu Galaksisi) üzerine saatte 400 bin kilometre hızla yaklaşmakta olan en yakındaki Andromeda Galexy’nin -sistemi bütünüyle yokedici- çarpışı üç milyar yıl sonra gerçekleşmeyecek olursa, üzerinde olduğumuz planetin daha 4.5 milyar yıl ömrü vardır... Evren’in genişlemekte olduğunu keşfeden bilim insanı Edwin Hubble’den (1889- 1953) adını alan Hubble Uzay Teleskopu’nun 25 Nisan 1990’da uzaya yerleştirilmesi sonucu, bu teleskopun çektiği net fotoğraflar sayesinde, aynı teleskopun günümüze dek yirmi yıl boyunca verdiği olağanüstü değerli bilgilerin yardımıyla, bilim dünyasının uzayla ilgili anlayışı hızla zenginleşebilmiştir...

 

Bir yandan savaşları ve nükleer yokoluşu engelleyecek daha adaletli ve yaşanabilir bir dünya düzeni kurarken, diğer yandan dünyanın kalan doğal ömrü içinde (en erken 3 milyar, veya en geç 4.5 milyar yıl içinde) insan soyunun yeni yaşanabilir planetler keşfederek oralara taşınabilmesi şüphesiz olması gereken doğru, ideal bir düşüncedir. Eğer tesbit doğru ise, insan soyu, Milky Way ve üç milyar yıl sonra Milky Way’e çarpmaya aday Andromeda dışında, sayıları milyonları bulan farklı Galexy sistemleri içinde yepyeni yaşanabilir planetler keşfederek oralara taşınmak zorundadır. İnsanın, uzayın derinliklerinde yeni Sinbad veya Odysseia keşif gezilerine çıkması, bilinmezlikleri bilinir kılması, ve egemenliğini barışçı biçimde yayarken kendisini sürekli bir üst düzeyde yeniden ve yeniden üretmesi, sonderece insancıl ve doğru bir düşünce tarzıdır. Fakat, dünyayı mahvedip, sonra da milyarlarca insanı felaketlerle dolu bir sürece terkederek tüymek, ya da tüymeyi düşlemek, köklerinde Malthusianizm’in ve Sosyal Darvinizm’in durduğu ahmakça ve açgözlü ırkçı hainane bir düşünce tarzıdır. Sübjektiv idealizmin derinliklerinde kulaç atan mali-sermaye güçlerinin patronlarına, ve onlara kilitlenmiş elitist bir aydın çevresine özgü düşünce tarzıdır bu...

 

Yüzmilyonlarca Galaxy’nin yeraldığı dipsiz  evrende (günümüzdeki hesaba göre 156 milyar ışık yılı genişlikte olan evrende), ait olduğumuz Milky Way (Saman Yolu) Galaxy’nin merkezden uzak kenar bir yerinde, küçücük mavi bir nokta olan gezegenimizin doğası, bu doğanın bir parçası olan, ve ancak bu doğa içinde varolabilecek olan insan soyu tarafından yokedilmektedir (Bilim adamlarının son gözlemlerine göre,  sadece Milky Way’de kabaca 100 milyar yıldız/ güneş bulunmaktadir)...

 

Kendi üretmiş olduğu değerlerin tutsağı haline gelmiş olmasının bir sonucu olarak gerçek yararlarına yabancılaşan insan soyu, hem içinde varolduğu doğayı tahribetmekte, ve hem de birbirini acımasızca boğazlamaktadır. Sosyal sınıflara bölünmüşlüğün en ileri aşamalarına ulaşmış olmasının bir sonucu olarak yabancılaşmanın da en ileri düzeylerindeki insan soyu; özellikle azami kâr motivasyonuna göre hareket eden yabancılaşmanın en tepesindeki mülk sahibi yönetici sınıfların yönlendirici etkileriyle, doğanın yıkımına neden olduğu kadar, birbirini de boğazlamaktadır. Üretimin alabildiğine kollektifleşmiş olmasına karşı üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan, tüm mali sistemi, ve ticareti denetleyen bir avuç mülk sahibi, parazitleri ile birlikte, doğanın yıkımının ve insan soyunun ahmakça boğazlaşmasının asıl sorumluları olmaktadırlar...

 

Örneğin, dünyanın kaynaklarını vahşice sömüren ve tüm pazarları denetleyen bir avuç tekelin asıl politik merkezi olan ABD’nin, günümüzün en büyük emperyalist gücü ABD’nin, nüfusu yeni 300 milyonu biraz aşmış ABD’nin  petrol tüketimi, ve dolayısıyla atmosfere Karbon salınımı, Japonya’nın, milyarlık Çin’in, yine milyarlık Hindistan’ın, Rusya’nın, Almanya’nın, Brezilya’nın toplam tüketimine ve salınımına eşittir yaklaşık olarak. Yani ABD, tek başına bu ülkeler kadar dünyamızı, atmosferi kirletmektedir, ve buna ek olarak ABD’nin nükleer silah kapasitesi, dünyamızı defalarca yokedebilecek güçtedir. Yine ABD, uzayı nükleer başlıklarla doldurduğu gibi, şimdi bir de, kısaca HAARP adını alan bir proje ile doğayı yokedici, yıkıcı bir silaha dönüştürmeye çalışmakta ve bu işin gelecek on yıl içinde tam kapasite ile kullanılabileceğini hesaplamaktadır... Irak’ta, Afganistan’da ve daha birçok coğrafya da savaşların, ve muhtemel bir nükleer savaşın, ve aynızamanda doğanın yıkımının asıl sorumluları olan bu yabancılaşmanın zirvesindeki ABD ve Batı Avrupa merkezli üst sınıflar, tüm canlıların ve insan soyunun yokoluşuna doğru giderek artan bir hızla koşmaktadırlar... Sonra da, tüm yıkımlarını, pisliklerini, gerilerinde, kirlettikleri mavi gezegenimizde bırakarak en geç ikiyüz yıl içinde tüymeyi, bu dünyadan kaçmayı düşlemektedirler...

 

Aslında insan tarafından üretilmiş tüm malların, ve yine insan tarafından yaratılmış olan paranın tutsağı haline gelen, ve artık bu nesneler tarafından yönlendirilir hale gelerek kendi gerçek yararlarına yabancılaşan kişi, insan soyu, kazanç, daha fazla kazanç tutkusu ile, gezegenimizin akciğerleri olan ormanları yoketmekte, fosil enerjilere dayalı sonderece kazançlı endüstrilerden vazgeçmeyerek -başta en tehlikeli Karbondioksit olmak üzere- sera etkisi yaratan gazların atmosfere yayılmasını sağlamakta, ve böylece doğal felaketleri, ve doğanın toptan ölümünü hazırlamaktadır. Azami kâr hırsı ile aynı üst sosyal sınıf, hem bir ziyan olan ve hem de sadece yıkım getiren ileri silah teknolojilerini sürekli geliştirmektedir. Savaşları kışkırtmakta, gezegenimizi, sürekli bir nükleer savaş tehdidi altında tutmaktadır...

 

Eroin, kokain, veya bir başka güçlü uyuşturucu insan beynini, merkezi sinir sistemini tutsak alarak nasıl vazgeçilemez hale gelir ve tüm bünyeyi göz göre göre hastalıklı erken bir ölüme sürüklerse, yaratmış olduğu ürünlerin, ve bunların en güçlüsü paranın tutsağı haline gelmiş olan insan soyu da, özellikle üretim araçlarını ve parayı denetleyen üst sınıfların eliyle, sözkonusu üst sınıflara azami kâr sağlayan ama, diğer yandan da doğayı hızlı bir ölüme sürükleyen endüstri türlerinden, fosil enerjileri kullanmaktan vazgeçememektedir. Sonuçta, erken bir yokoluşa doğru bile bile sürüklenme anlamına gelen bu yabancılaşmayı durdurmanın tek yolu, bilinçli, örgütlü, yığınsal bir güç kullanmaktan, üç-beş tekelin azami kâr motivasyonuna göre değil, yığınların gerçek gereksinimlerine göre işleyen bir dünya ekonomik düzeni kurmaktan geçmektedir... Aslında üst sınıflar, ve onların aydınları, bu felakete sürüklenişi gördükleri halde, felaketi durdurabilmek, yeni insancıl süreçler başlatabilmek için değil, sadece ikiyüz yıl içinde başka bir gezegene kaçabilmek için düş kurmaktadırlar...

 

Doğal felaketlerin sonunun gelmeyeceği, sayılarının ve etkilerinin giderek artacağı gerçeği, yaşanmakta olanlarla, kanıtları ile ortadadır... İnsan eylemleri sonucu özellikle son otuz yılda artan bir hızla bozulmaya başlamış olan doğal dengeler, aslında, milyarlarca, yüzmilyonlarca yıl içinde oluşmuşlardır. Bozmak göreceli kolay olmaktadır ama, yokedilenlerin birkısmının kesinlikle geri gelmeyeceğini, diğerlerinin, bozulan birkısım dengelerin yeniden oluşabilmeleri için ise yine yüzmilyonlarca yıl gerekeceğini bilerek davranmak, gezegenimizi, içinde varolabildiğimiz doğayı ciddiye almak gerekmektedir...

 

Gezegenimiz bundan yaklaşık 4.5 milyar yıl önce henüz şekillenmeye başladığı zaman, halen sonderece sıcaktı, ayrıca güneş tarafından aşırı ısıtılmaktaydı, güneşin yakıcı-yokedici tüm etkilerine açıktı. Oluşum halindeki dünyanın atmosferinde kesinlikle oksijen (oxygen) yoktu. Atmosfer, bütünüyle -çok hafif olmaları nedeniyle kolayca yükselen- hidrojen (hydrogen) ve helyum (helium) atomlarından oluşmaktaydı. Sonuçta bu atomlar uzayda sürüklenip kaybolacaklardı... Bu süreç sonlanıp dünyamız soğumağa başlarken, çok sayıdaki volkan patlaması, atmosfere, Karbondioksit (Carbon dioxide, CO2) ve Amonyak (Amonia, NH3, keskin kokulu gaz ve sıvı biçiminde) gazı fışkırtacaktı... Sonuçta bu yeni atmosfer, bir miktar Nitrojen (Nitrogen, N) ile birlikte çoğunlukla Karbondioksit ve sudan oluşacaktı (Nitrojen = Azot, N2, volkanlardan püskürtülen Amonyakta bulunmaktaydı ve sözkonusu gaz günümüz atmosferinin yüzde 78 kadarını oluşturmaktadır...)

 

Bundan yaklaşık üç milyar yıl önce, sınırları bir zarla belirlenmiş çekirdekten yoksun olan prokaryotic (prokaryotes, grekçe, “çekirdek öncesi” anlamına) hücreler, mikroorganizmalar yeryüzünü kaplayacaklardı. Bunlar, oksijene gerek duymayan, güneş enerjisi, Karbondioksit gazı, ve su ile beslenen ilk canlılar idi. Prokaryotic hücreler, gereksinim duymadıkları artıklarını, özellikle oksijeni, dışlarına atacaklardı. Böylece Oksijen atomları, diğer atomlarla bağlantılı moleküller biçiminde, örneğin kızıla döndürdükleri demirle karışık bicimde dünyamızda yerlerini almaya başlayacaklardı... Yaklaşık bir milyar yıl süren bu süreç boyunca miyonlarca ve milyonlarca hücrenin sürekli oksijen üretmeleri sonucu, havadaki, atmosferdeki Oksijen miktarı oldukça yükselecekti. Yaklaşık 2.2 milyar yıl önce, atmosferdeki Oksijen oranı, yüzde 20 kadar olmuştu. Bu oran, günümüzdeki yüzde 21’e yakın oranla hemen hemen eşittir... Bilim adamları, bu gerçeği, Oksijen gazının havadaki yaklaşık başlangıç tarihini, üç milyar yıl önceye ait kayaların, bu kayaların içindeki kızıla dönmüş (oksitlenmiş) demir cevherlerinin incelenmeleri ile anlamaktadırlar...

 

Sonuçta sözkonusu oksijen, kendisini üretmiş olan bu erken mikroorganizmaların çoğunu zehirleyip ölmelerine, yokolmalarına neden olacaktı. Fakat yokolmayanlar, evrimden geçerek enerjilerini oksijenden almaya başlayacaklardı. Bu hücreler aynızamanda, oluşan ozon tabakasının koruyuculuğundan da yararlanacaklardı. Bilindiği gibi ozon tabakası, yüksekteki oksijen tarafından oluşturulan ve güneşin yakıcı ultraviole ışınlarını önemli ölçüde engelleyerek, filitre ederek, bunların yeryüzündeki yakıcı-öldürücü etkilerini engelleyen tabakadır. Bilindiği gibi, sözkonusu koruyucu ozon tabakasının belirli bölümleri de, günümüzde, kirli endüstrilerin artığı gazlar nedeniyle tehdit altındadır... (Ultraviole ışınları, ya da mor ötesi ışınlar, mor ışından çok daha kısa dalga boylu -ışık tayfında görülemez- eloktromanjetik ışınlardır.)

 

Sözkonusu olan yüzmilyonlarca yıl boyunca, değişik jeolojik ve biyolojik zaman dilimleri içinde, atmosferdeki oranlar sık sık değişecekledi... Yaklaşık 500 milyon yıl önce atmosferde ortalama yüzde yedi kadar Karbondioksit gazı bulunmaktaydı. Bu miktar, -Karbondioksit kullanan ve fotosentez yoluyla oksijen yayan- bitkilerin gelişmeleri için sonderece elverişli bir ortam yaratmıştı. Yaklaşık 300 milyon yıl önce, atmosferdeki Karbondioksit oranı, hemen hemen günümüzdekine eşit bir düzeye, yüzde 1’den daha düşük düzeye inecekti. Ve yine aynı zamanda atmosferdeki Oksijen oranı, günümüzdeki yüzde 21’e yaklaşan düzeyinden çok daha yüksek bir düzeye, yüzde 35 düzeyine ulaşacaktı. Bundan yüz milyon yıl önce Karbondioksit oranı tekrar yükselecek, yüzde 3 düzeyine ulaşacaktı. Karbondioksite gereksinim duyan devasa ormanlar yeryüzünü kaplayacaklardı. Ve fotosentez yolu ile oksijen üretimi yeniden artmaya başlayacaktı... O dönemde yeryüzü, güney kutbunda dinazorların yaşamalarına olanak sağlayacak ölçüde sıcaktı...

Bundan 542- 251 milyon yıl önce rastlayan Paleozoic Çağ adlı sürecin bölümlerinden biri olan Silurian Dönemi’nde, yani bundan 438- 408 miyon yıl önceye rastlayan ve görüldüğü gibi 30 milyon yıl süren dönemde, günümüzden yaklaşık 420 milyon yıl önce, eski otlar olan ilk bitki türleri yeryüzünü kaplayacaklardı. Yine aynı dönemde, ilk böcekler (insect), örümcek, yengeç benzeri iskeletleri gövdelerinin dışında olan ve gövdeleri birleşen bacaklar üzerinde duran varlıklar gözükmeye başlayacaklardı. Sözkonusu canlıların yayılıp yeni evlerine, yeni yerleşim alanlarına uyum sağlamaları, bir milyon yılı alacaktı... İlk ormanlar, devasa at kuyrukları, garip çomak görünümlü yosunlar, ve boyları 12 metreyi bulan eğrelti otları tarafından oluşturulacaklardı... (bak: University of California Museum of Paleontology, The forest biome, http://www.ucmp.berkeley.edu/exhibits/biomes/forests.php)

Anlaşılan, prokaryotic mikroorganizmalar tarafından salınan oksijen, bu yeni canlıların evrimleşmelerine yardımcı olmuştu. Dünyamızın yeni topluluklarından bitkiler Karbondioksit alıp Oksijen salarlarken, diğerleri oksijene bağımlı idiler. Böylece, günümüzdekine benzer yeni bir doğal denge oluşmaya başlamıştı... Milyonlarca yıl alan bir süreç boyunca bu varlıklar, kolonilerini oluşturacaklar, yeni evlerine uyum sağlayacaklardı...

 

Evrimleşme sürecek, ve Paleozoic Çağ’ın (542- 251 milyon yıl önce) sonuna doğru, yaklaşık 258- 245 milyon yıl önce (Permian Dönemi), gymnosperms adı verilen, kanallar aracılığıyla gövdelerinden vücutlarının heryerine su taşınabilen, ve bir meyva ile kaplanmamış tohumları olan bitki-ağaç türleri gelişmeye başlayacaktı. Yaklaşık 245- 65 milyon yıl önce, gymnosperms ağırlıklı ormanlar dünyamıza egemen olacaklardı... Bundan 144- 65 milyon yıl önce, Cretaceous Dönemi olarak adlandırılan zaman diliminde, ilk çiçekli bitkiler (angiosperms) ortaya çıkacaklardı. Bu sonuncular, böcekler (insectler), kuşlar, ve memeliler ile birlikte evrimleşip hızla yayılacaklardı. Ve tüm bunlar, dönemin sonunda dünyadaki kara parçalarında egemen hale geleceklerdi. (bak: University of California Museum of Paleontology, The forest biome, http://www.ucmp.berkeley.edu/exhibits/biomes/forests.php) Artık, insan soyuna doğru evrimleşmenin yolu açılmıştı...

Üzerinde yaşadığımız planetin akciğerleri sayılan ve hızla yokedilmekte olan Amazon ormanları, aynı dönemde, Paleozoic Çağ’ın sonuna doğru (Permian Dönemi) oluşmaya başlamışlardır ve ikinci olarak anılmış dönemde (Cretaceous Dönemi) evrimleşip zenginleşmişlerdir. O nedenle bu alabildiğine tür zengini ormanlar, halen bilinmeyen onbinlerce türe, binlerce sağlığa yararlı bitkiye, ve tam anlaşılamamış dengelere sahiptirler. Milyonlarca yılda oluşmuş bu değeri hesabedilemez zenginlikler, bazı şirketlerin kesimle elde ettikleri kazançlardan defalarca daha büyük ekonomik değere sahiptirler. Bu değerleri ölçülemez ormanlar, üç-beş kuruş için, son beş-altı yıl içinde ahmakça yarı yarıya yokedilmişlerdir, ve katliam sürmektedir... Geleceğiz...

 

Diğer yandan, Paleozoic Çağ’ın ardından gelen Mesozoic Çağ  boyunca, yani bundan 251- 65.5 milyon yıl önce, genel adı grekçe “korkunç kertenkele” anlamına gelen sözcükten üretilmiş olan Dinazor (Dinosaur) adlı devasa otobur ve etobur yaratıkların dünyaya egemen olacaklardı. Dünyanın ikliminin sonderece sıcak ve tropik ormanların yaygın olduğu bir dönemdi bu. Güney Amerika ve Afrika kıtaları henüz birleşik tek bir kara parçası durumundaydılar. Günümüzdeki Atlantik Okyanusu daha oluşmamıştı...  

Bundan 65.5 milyon yıl önce Dinazor’ların sonunu getiren, dünyaya çarpan devasa bir göktaşının yarattığı etki ve iklim değişikliği olacaktı. Sözkonusu yokoluşun tüm nedenleri bütünüyle yüzde yüz bir kesinlikle bilinmemekle birlikte, bilim insanlarının düşüncelerine göre, Dinazor’ların yokoluşlarındaki en güçlü nedenler, bunlar olmalıydı... Artık memelilerin, ve insanın önünü açacak gelişmeler başlamaktaydı... Bundan 65.5 milyon yıl önce başlayan ve halen içinde olduğumuz varsayılan Cenozoic Çağ’ın başlangıcındaki Paleocene Dönemi’nde, yani bundan 65.5- 54.8 milyon yıl önce, “placental mammals” olarak adlandırılan ve doğumdan sonra -memeye yakın- koruyucu bir kese içinde bebeğin evrimini tamamlaması olayı ile karakterize edilen kangru benzeri ilk ilkel memeli türleri yeryüzünde gözükmeye başlayacaklardı...

Dünyamız, Pleistocene olarak adlandırılan buzul döneminde, yani bundan yaklaşık 1 milyon 600 bin yıl önce, yeniden köklü değişikliklere uğrayacaktı. Bu dönemde yeryüzündeki karaların yüzde 30 kadarı buzlarla kaplanacaktı.  Milyonlarca yıl boyunca dünyamıza egemen olmuş tropikal ormanlar değişikliğe uğrarlarken, kuzey yarım küresinin kuzeyinde, “temperate forests” olarak anılar ormanlar gelişecekti. Bunlar, Kuzey Amerika’nın doğusunda, Asya’nın kuzeydoğusunda, Batı ve Orta Avrupa’da bulunan, ve ısının -30 ile +30 Celsius arasında oynayabildiği iklim kuşağında yetişen ormanlardır...

 

Sözkonusu buzul dönemi, 10 bin yıl önce sonbulacaktı... Artık, Afrika’da evrimini tamamlayarak dünyaya yayıldığı düşünülen insan, buzul çağının son dönemlerinde, henüz buzlarla kaplı olan Bering Boğazı üzerinden Amerika Kıtası’na dahi çoktan geçmiş, dünyaya egemen olmuştu. Hatta O varlık, insan, ilk tarım medeniyetlerini geliştirmek üzereydi... Şüphesiz, insana ait bu serüvenin başlangıcı, halen bilinmezliklerle doludur...

 

İlk “hominid” kimdi?, ve nezaman yaşadı? Fransız Paleontologist Michel Brunet ve ekibi, 2001 yılında, Orta Afrika ülkesi Chad’da, 7 ile 6 milyon yıl önce yaşamış olan ve Sahelanthropus Tchadensis olarak adlandırdıkları hominid fosilini bulmuşlardır. Şimdiye dek bulunabilmiş en yaşlı hominid fosili, veya günümüz insanının bilinebilen en yaşlı atası, budur. Araştırmalar halen sürmektedir... Bilenler bilirler şüphesiz ama, kısaca sözetmek gerekirse, genel adları maymun olan memeliler, hominid değillerdir. Yalnız bunlardan goril, ve özellikle şempaze, bir hominid olan insana sonderece yakındırlar. Evrim ağacında insana en ve çok yakın duran varlık, şempaze türüdür...

Diğer memelilerin (primates) bir üyesi olmakla birlikte onlardan farklılaşan ve günümüzde mevcut tek örneği modern insan (Homo Sapines) olan hominid, dik durabilir; daha iri ve gelişmiş bir beyne sahiptir; soyutlama yapabilir; beyninde tasarladığını elleriyle üretip alet haline getirerek kullanabilir. Kısacası hominid, analiz yaparak düşünüp nesneleri yeniden farklı biçimlerde üretebilir, düşüncelerini belirli sembollerle ifade edebilir. O, tüm varlıkları, nesneleri ve evreni, zihninde yorumlayarak yeniden farklı biçimlerde üretebilir. Yine hominid, düz bir yüze, küçülmüş çene kemiğine ve ağza, ve diğer memelilere göre daha az ve küçülmüş dişlere sahiptir. O’nun en belirgin ayırd edici özellikleri kısaca bunlardır...

 

Şüphesiz O, hominid, bu yeteneklerinin hepsine aynı anda ve aynı düzeyede, yani “yaradılış” palavralarında söylenegeldiği gibi tüm mevcut yetenekleri ile “yaradılarak” sahip olamamıştır... İçinde olduğu koşulların yardımı ile ayağa kalkmayı başardıktan sonra, bu dik duruşun kafatası üzerindeki baskıyı azalması sonucu O, kafatasının büyümesi ve beyninin giderek daha irileşmesi olanağını elde etmiştir. Hominid, elleri ile alet yapabilme şansına sahibolmasının yardımıyla, beynini daha da geliştirebilme olanağına kavuşmuştur... Sonuçta hominid, milyonlarca yıl içinde, beynini, ve yukarıda ifade edilmiş olan tüm farklı özel yeteneklerini geliştirebilmiştir, ve halen geliştirmeyi, değişmeyi ve değiştirmeyi sürdürmektedir...

 

Örneğin, fosili 1924 yılında Güney Afrika’da bulunan ve bundan 3 ile 2 milyon yıl öncesine ait olan erken hominid türlerinden Australopithecus Africanus’un sahibolduğu beyin, 430- 450 cc (cubic cm, veya cantimetre küb) iken, günümüz insanının (Homo Sapines) beyni, bunun üç katı büyüklükte, yani 1350 cc (cubic cm) büyüklüğündedir... Genel olarak hominid diye adlandırılan ve artık insan olma sürecinde ilerlemekte olan varlığın yüz yapıları da ilerleyen zaman içinde değişikliğe uğramıştır... Örneğin, çene geriye çekilip küçülürken, alın dikleşip genişlemiştir vs...

 

Şimdiye dek iskeleti, kafatası veya bunlardan parçalar bulunmuş hominid türleri içinde en ünlüsü, şüphesiz, Donald C. Johanson ve uluslararası ekibi tarafından 29 Kasım 1974 günü Ethopia (habeşistan) Hadar’da yüzde 40’ı tamam olarak keşfedilen ve kaşifleri tarafından -ünlü Beatles grubunun “Lucy in the Sky with Diamonds” adlı parçasından esinlenilerek- Lucy diye adlandırılan yaklaşık 3.6 milyon yaşındaki dişidir. Yaşarken hiç te bukadar ünlü olmadığı anlaşılan Paleontologların “sevgilisi” Lucy, bilimsel tanımıyla Australobithecus afarinsis olarak adlandırılan katagori içindedir, ve daha önce sözedilmiş olan Australopithecus Africanus’tan bazı özellikleri ile ayrılmaktadır... İnsanın en erken ve en heyecan verici atalarından olan Lucy, 100- 150 cm kadar uzunluğa sahiptir, ve diğerine göre çok daha dik durabilmektedir. Beyin kapasitesi de biraz daha geniş olup, 400- 500 cubic cm kadardır...

 

Lucy’den başka -adlarını ve zamanlarını burada sıralamaya gerek görmediğimiz- daha düzinelerle hominid fosili bulunmuştur. Lucy’den çok daha eskileri de bulunmuştur. Farklı katagoriler içinde değerlendirilen bu varlıklara değişik bilimsel adlar verilmiştir...

İnsanın bu en eski atalarından daha fazla sözetmiyecek olduğumu söylemekle birlikte, dikkat çekici iki tanesi hakkında kısaca bilgi verip konuyu kapatacağım... İnsanın ilk en belirgin atalarından sayılan ve Buzul Çağı’nın (Pleistocene Çağı) ortasında, bundan 1.6 milyon yıl ile yaklaşık 250 bin yıl önce yaşamış olduğu hesaplanan Homo Erectus’un fosili, Ekim 1891’de (bazılarına göre 1890’da), Endonezya’da, Java adasında, Eugene DuBois önderliğindeki ekip tarafından bulunmuştur. Bundan 2.5 ile 1.6 milyon yıl önce yaşamış olduğu hesaplanan Homo Habilis’ten (bulunduğu yerler, Ethiopia, Tanzania, Kenya, ve Güney Afrika) evrimleşmiş olduğu genel kabul gören Homo Erectus (dik duran insan), modern insanın, yani Homo Sapines’in atası olarak kabuledilmektedir- yeni bulgularla bu gerçeğin değişikliklere uğramayacağı diye birşey yoktur şüphesiz. Bu hominid türünün, Homo Erectus’un, Afrika’dan Asya’ya ve Avrupa’ya göçettiği düşünülmektedir...

Diğer yandan, ilk kez 1856 yılında, Almanya’nın Neander Vadisi’nde, William King tarafından, Buzul Çağı’nın (Pleistocene Çağı) son döneminde, 200 bin ile yaklaşık 30 bin yıl önce yaşamış olduğu hesaplanan ve taştan üretilme aletler kullandığı anlaşılan Homo Neanderthalensis, veya kısaca Neandertal İnsan fosili bulunmuştur. Ardından aynı insan tipine ait fosiller, neredeyse tüm Avrupa’da, Akdeniz ülkelerinde, Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da, ve Orta Asya’nın batısında bulunmuştur. Bu insan türü ile ilgili fosil kayıtları yaklaşık 30 bin yıl önce sonbulduğu için, Neandertal İnsan’ın, modern insan, Homo Sapines tarafından yokedilmiş olduğu düşünülmektedir... Fakat son zamanlarda, genetik araştırma kayıtlarına dayanılarak, Neandertal İnsan’ın toptan yokolmadığı, bunların birkısmının Homo Sapines ile karıştığı gibi iddialar da vardır...

 

İnsanın en eski ataları ile ilgili fosillerin, hominid fosillerinin Doğu ve Güneydoğu Afrika’da bulunmuş olmaları nedeniyle, insana evrimleşmenin ilk olarak Afrika’da, özellikle Ethiopia yörelerinde ve bunun güneyinde başlamış olduğu, ve insanın buradan çıkarak tüm dünyaya yayıldığı düşünülmektedir. Fosiller ile ilgili bulgular, bu düşünceye ağırlık vermektedir... Diğer yandan, herhangi bir kanıtı olmamakla birlikte, bu satırları yazan kişi, insana evrimleşmenin farklı yerlerde ve yaklaşık zamanlarda, Afrika dışında da başlamış olabileceğini düşlemektedir. Şüphesiz bu, sadece duygulara dayalı bir spekülasyondur...

 

Asıl konumuz ne biyolojik evrim ve ne de hominid olmasına karşın, bunlardan kısaca ve en kalın çizgileriyle sözetmemizin nedeni, insan soyunun doğa üzerindeki tahribatının korkunçluğunu daha iyi kavrayabilmek içindir. Bir parçası olarak içinde varolduğu doğanın ve sonuçta insanın nasıl yüzmilyonlarca yılı alan bir süreç içinde şekillendiğini kavrayamadan, ve birçok alanı, türü, -bilim adamlarının ifadeleri ile- uzay kadar dahi keşfedilememiş olan mükemmel ve alabildiğine zengin oluşumun gökten zembille inmediğini bilmeden, doğal zenginliklerin öyle heryere ve herşeye “egemen” bir güç tarafından hemen yaratılmadığını kavramadan, insan eliyle sözkonusu zenginliğe yönelik tahribatın önemini, büyüklüğünü, korkunçluğunu, ve geriye döndürülemezliğini anlayabilmeye olanak yoktur. Özellikle son 30- 40 yıl içinde hızı ve büyüklüğü olağanüstü artmış olan yıkım, malesef tüm hızıyla sürdürülmektedir. Ve bu gerçeği gören, ve doğal yıkımdan birinci derecede sorumlu olan birileri, mali-sermaye güçlerinin elit yöneticileri ve onlarla bağlantılı birtakım bilim insanları, panik halinde bir an önce bu tecavüz etmiş oldukları gezegenden başka bakir gezegenlere kaçabilmeyi, en geç ikiyüz yıl içinde kaçabilmeyi düşlemektedirler...

Görüldüğü gibi sözkonusu ekolojik denge değişiklikleri, ve insan oluşumu, milyarlarca, yüzmilyonlarca, milyonlarca, yüzbinlerce yıl içinde gerçekleşmişlerdir. Bu gerçeğe karşın, 1700’lü yılların başında birinci endüstri devriminin başlaması ile, doğal dengelere dışarıdan, insan eliyle giderek artan bir müdahale başlamıştır. İnsan, doğal dengeleri, kendi yaşam alanını, iğmesi giderek artan bir hızla bozmaya başlamıştır...

 

Birinci endüstri devriminin asıl gıdasının Karbon zengini kömür olması, hem buharlı makinelerin, ve hem de daha fazla makine için demir üretiminin kömüre gereksinim duyması sonucu, insan soyu tarafından atmosfere giderek artan ölçülerde Karbondioksit gazı salınmaya başlanmasına neden olmuştur. Örneğin, ABD’de ilk kez 1748 yılında 50 dug ton kömür üretilmiş olduğu kaydedilmiştir- bu, önceden üretim olmadığı anlamına gelmez. Bir hesaba göre, 1700 yılında dünyamızda yılda 2 milyon 600 bin ton kömür üretilirken, 1790 yılında yılda 7 milyon 600 bin ton, ve 1795 yılında ise yılda 10 milyon tonun üzerinde kömür üretilmeye başlanmıştır. Günümüzde ise, sadece ABD’de, her yıl 1 milyar tondan fazla kömür üretilmektedir. Günümüz dünyasında kömür tüketimi yılda yaklaşık 7 milyar “short ton” (1 short ton=1,016.05 kilogram, yani, bin kilodan biraz fazla) kadardır, ve 2030 yılında bu tüketimin yılda yaklaşık 10 milyar “short ton”a ulaşması beklenmektedir...

 

Paleozoic Çağ’ın sonu olan Permian Dönemi’nin, yani bundan 350 milyon yıl ile 250 milyon yıl kadar öncesinin organik maddelerinin yeraltında yüksek basınc altında kalarak oluşmasının ürünü olan kömür, Permian Dönemi kömürü, daha çok Kuzey Amerika’nın doğusunda, Avrupa’da, özellikle Sibirya’da ve Doğu Asya’da bulunmaktadır. Diğer daha yeni dönemlerin kömür türleri, “kahverengi kömür” türleri, 135 milyon, 65 milyon, ve 2.5 milyon yıl öncesine aittirler...

 

Dünya kömür rezervlerinin yüzde 45 kadarını oluşturan bu daha yeni zamanlara ait kömürün içindeki Karbon oranı, yüzde 60- 75 civarındadır. Kısacası bu türün verebileceği enerji oranı diğerlerine göre düşük olduğu gibi, Karbondioksit salınımı da daha düşük orandadır. Daha eski zamana, Permian Dönemi’ne ait kömürünün Karbon oranı ise, yüzde 88 ile yüzde 94 arasında değişmektedir. Evlerde kullanılan ziftli kömürün Karbon oranı yüzde 88 iken, taş kömürü olarak adlandırılan ve daha çok endüstride kullanılan en yüksek enerjili kömürün Karbon oranı yüzde 94 kadardır. Endüstri devriminden bu yana, son 300 yıl boyunca, her yıl artan miktarlarla, milyonlarca ton, hatta milyar tonlar olarak yakılan bu kömürlerin atmosfere saldıkları Karbondioksit miktarını düşünebilmek bile korkutucudur ama, petrolün tehlikleli artıkları bundan da korkutucudur...

 

Endüstri devriminin başlaması ile birlikte doğal süreçlere giderek artan ölçülerde insanın müdahalesi anlamına gelen bu yeni durum, kömürün giderek artan yoğunluklarla kullanılmaya başlanması, doğal dengelerin hızla ve köklü biçimde değişikliğe uğramasının, bozulmasının başlangıcı, miladı olmuştur... Daha önceki -etkileri sınırlı- orman kesimlerini saymazsak, fosil yakıtların gelişen yeni endüstrilerin gıdaları haline gelmesi, insan eliyle doğal dengelere dışarından olumsuz yönde etkili bir müdahalenin, planlı programlı bir müdahalenin başlangıcı olmuştur...

 

Petrolün 1800’lü yılların ikinci yarısından itibaren iğmesi artan bir hızla değişik endüstri dallarında ve enerji sektöründe yeralması, petrol ürünleri ile işleyen araçların ve savaş aygıtlarının insan yaşamında egemen olması, atmosfere Karbondioksit ve diğer sera gazlarının salınımını daha da hızlandırıp yoğunlaştırmıştır... İşlenmemiş, ham petrolde, yüzde 83- 87 oranlarında Karbon bulunmaktadır. Petrol ürünleri atmosfere, yoğunluk sırası ile, Karbondioksit (CO2), Karbonmonoksit (CO), Sulfurdioksit (SO2), Nitrogen oksitleri  (NOX), birtakım sağlığa zararlı parçacıklar ve daha başka birçok şey salmaktadırlar... Tüm bilimsel araştırmalara göre, içinde olduğumuz son otuz yılda bu salınım, diğer dönemlerdeki salınımların kat kat üstüne çıkarak doğal dengeleri kökten etkileyebilecek rekor düzeylere ulaşmıştır...

 

Tüm canlı varlıkların temel taşları arasında yeralan Karbon, bir anlama, güneş enerjisinin canlı organizmalarda kristalize olmuş biçimidir. Bu nedenle Karbon içeren odun, Karbon oranı daha yüksek odun kömürü gibi maddeler, ve özellikle Karbon oranları çok daha yüksek olan, ve organik maddelerin yüzmilyonlarca yıl içinde yüksek basınç altında değişime uğramaları sonucu oluşan kömür cinsleri, ve yine organik artıkların benzer uzun süreçlerde dönüşüme uğramaları ile şekillenmiş Karbon zengini petrol gibi fosil yakıtlar, güneşten almış oldukları enerjiyi (içlerindeki karbonu) insan eliyle yakarak, farklı enerji biçimlerine dönüştürerek iade ederlerken, atmosfere de Karbondioksit gazını, Karbonmonoksit gazını ve diğer sera etkisi yapan gazları salıp, tüm doğal dengeleri hızla değiştirmeye başlamışlardır...

 

Aslında petrol, İsa’dan Önce iki binli yıllarda ve belki daha da önce bilinip kullanılıyordu ama, çok sınırlı bir alan içinde. Birtakım savaş aygıtlarının üretilmesinde, ilaç olarak, tedavi amaçlı olarak, veya hatta cezalandırma aracı olarak... Örneğin, sonderece ataerkil ve militarist bir toplum olan Asuri İmparatorluğu’nda, Ishtar Tapınağı’nda çalışan fahişelerin evli kadınlar gibi örtünerek, türbanlı olarak dolaştıkları anlaşılırsa, kafaları astvaltlanıyordu vs. (bak:Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı ) Günümüzde ise petrol, uluslarüstü birtakım enerji tekellerine olağanüstü kârlar sağlarken, kanlı büyük yıkımların, savaşların nedenleri olmaktadır. Örneğin, Afganistan’ın ABD ve müttefikleri tarafından 2001 yılında bombalanıp yıkılmasının ve işgalinin gerisinde, asıl olarak, birtakım enerji tekelleri, Orta Asya petrollerine ve doğal gazına yatırımları olan tekeller bulunduğu gibi, 2003 başında Irak’ın yerlebir edilip işgaledilmesinin gerisinde de -Ortadoğu’ya, Kafkaslar’a ve Orta Asya’ya yönelik stratejik kontrol hesaplarının yanında- asıl olarak fosil enerji kaynaklarının ve yollarının denetimi düşüncesi yatmaktadır. (bak: Afganistan’ın işgali yedinci yılını, Irak’ın işgali beşinci yılını doldururken, emperyalist planlar, saldırganlıklar, yalanlar üzerine notlar + USA Tekelleri ve Irak Petrolü USA’nın Irak’a müdahalesi nasıl ve neden başladı?)

 

Kısacası, bir önceki ve içinde olduğumuz yüzyılların en büyük savaşlarının, toplumsal trajedilerinin, ve doğal yıkımlarının, karaların, atmosferin ve denizlerin kirletilmeleri gerçeğinin gerisinde, ABD ve Batı Avrupa ülkelerindeki gelişmiş endüstrilerin, özellikle ve öncelikle fosil enerjilere, daha çok petrole bağımlı olmaları gerçeği yatmaktadır. Bunların içinde petrole en çok bağımlı olan ABD’nin günlük petrol tüketimi, 2006 yılı verilerine göre, 20.6 milyon barrel (=varil) gibi korkunç bir miktardır. Korkunçtur, çünkü, buna en yakın günlük tüketim, 7.2 milyon varil ile 1.3 milyar nüfusa sahip Çin’e aittir. Bundan sonra günde 5.1 milyon varil ile Japonya, ve herbiri 2 milyon varili aşkın tüketimleri ile Rusya, Almanya, çok nüfuslu Hindistan, Brezilya vs. gibi ülkeler gelmektedir. ABD’nin tek başına tüketimi, tüm bunların toplam tüketimleri kadardır...

 

Petrol endüstrisinde barrel, veya türkçesi ile varil, 129 ile 159 litre arasında bir büyüklüğe tekabül etmektedir. ABD’de günde tüketilen bu 20.6 milyon varil petrolün yaklaşık yüzde 68’i ulaşıma, yine yaklaşık yüzde 25’i endüstriye, yüzde 1.4’ü elektrik üretimine, kalanı da farklı alanlara gitmektedir... ABD’nin devasa petrol tüketimine, Batı Avrupa’nın petrol tüketimini, ve en hızlı gelişen ekonomilerin başında gelen milyar nüfuslu Çin’in ve yine milyar nüfusu aşmış olan Hindistan’ın sürekli büyüyen petrol gereksinimlerini de eklersek, doğanın ve dolayısıyla insan soyunun, gelecek nesillerin, ne büyük bir tehdit altında olduğunu biraz daha kolay anlayabiliriz herhalde...

 

Yukarıda da özetlenmiş olduğu gibi, insan olmasa da doğal dengeler değişeceklerdi şüphesiz ama, sözkonusu süreç yüzmilyonlarca yıl içinde ve yeni dengeler yaratarak gelişecekti... Özellikle son otuz yıl içinde -insan ve diğer canlılar için elverişli- tüm mevcut doğal dengelerin insan eylemleriyle güçlü biçimde bozulmasının, ve bozulmanın iğmesi artan bir hızla sürmekte olmasının sonuçlarının nereye varabileceği, başlamış olan doğal felaketlerin ne ölçülere ulaşabileceği kimse tarafından tam olarak bilinmemekle beraber, yokedilenlerin bir ölçüde geriye getirilebilmeleri, dengelerin yeniden elverişli biçimde oluşabilmeleri için en az yüzmilyonlarca yıl geçmesi gerektiği ve sonuçta bu bozulma sürecinin hemen durdurulmasının zorunlu olduğu bilinmektedir...

 

Doğa ile, atmosfer ile ilgili bilimsel araştırmalar, insan soyunun doğada yaratmakta olduğu yıkımın özellikle son otuz yılda hangi boyutlara ulaşmış olduğunu açıkça göstermektedir... The Global Carbon Project’in “Carbon Budget 2007” raporuna göre, 2000’li yıllara dek olan endüstri ile bağlantılı Karbondioksit (CO2) salınımı, 1990’lı yıllara dek olana göre dört misli artmıştır. Burada en büyük büyüme, yüzde 3 ile, Çin ve Hindistan gibi hızlı gelişen ülkelerdedir. Sözkonusu salınım, 2007 yılında, yüzde 3’lük bir sıçrama yaparak daha da hızlı artmaya başlamıştır. Doğa, ormanlar ve okyanuslar, 1955- 2000 yılları arasında bu aşırı salınım fazlasının yüzde 57 kadarını absorbe ederken, veya emip kullanırken, günümüzde (2007- 2008 yılları civarı), ancak yüzde 54 kadarını absorbe edebilmektedir. Çünkü, anlaşılmış olacağı gibi, hem salınımın hacmi hızla büyümektedir, ve hem de ormanlar ve denizler tahribedilmektedir...

 

Fosil yakıtların artıklarının salınımları ile ilgili grafiğe şöyle kabaca bir gözattığımız zaman, petrolün yavaş yavaş endüstride kullanılmaya başladığı yıl olan 1850’de, düzey, sıfır noktasının az üzerindedir. Salınım, 1870 yılından itibaren yavaş yavaş yükselen bir cizgi izlerken, 1930’a doğru bir sıçrama yapmakta ve 1950’de sonra ise yukarıya doğru giderek dikleşen bir çizgi izlemektedir... Hem 12 milyonu aşkın insanın yaşamına malolan ilk emperyalist paylaşım boğazlaşmasının, veya I. Dünya Savaşı’nın (1914- 18) ve hem de 60 milyonu aşkın insanın yaşamına malolarak çok daha kanlı ve yıkımlı geçmiş olan ikinci büyük emperyalist paylaşım kavgasının, veya II. Dünya Savaşı’nın (1939- 45) temel hedefleri arasında, Ortadoğu’nun ve Kafkaslar’ın petrol yataklarını, fosil enerji kaynaklarını ele geçirme düşüncesi vardı...

 

Petrol, kömür, doğal gaz gibi kaynakların kullanılmaları, çimento üretimi, ve gaz yakımı sonucu atmosfere Karbon salınımı ile ilgili grafik, 1900’lü yıllardan itibaren salınımın belirgin bir artış izlemeye başladığını, 1950’li yıllarda ve sonrasında bunun giderek daha dikleşen bir çizgi izlediğini göstermektedir. Yılda milyar metric ton Karbon artışı olarak gösterilen grafik çizgisine göre, 1900 ile 1950 yılları arasında kömür kullanımı nedeniyle gerçekleşen Karbon salınımı yılda bir miyar metric ton civarında seyreder, ve zaman zaman bunu aşarken, petrol tüketimi nedeniyle gerçekleşen Karbon salınımı 1950 yılından itibaren giderek dikleşen bir çizgi izleyerek 1970 yıllarda, yılda üç milyar metric tona yaklaşan bir salınım düzeyine ulaşmıştır. Hem kömür ve hem de petrol nedeni ile Karbon salınımı, 2000 yılında, ayrı ayrı yılda üç milyar metric tonu aşan bir düzeye ulaşmıştır. Toplam Karbon salınımı ise, 1950’li yılların başında bir sıçrama yaparak yılda iki milyar metric tonu aşarken, 1980’li yıllarda yılda altı milyar metric tonu aşmış, ve 2000 yılında yılda yedi milyar metric tonun üzerine çıkmıştır. Günümüzde, 2010 yılında bu toplam Karbon salınımı, yılda 9 milyar metric tonu aşmaya başlamıştır...

 

Atmosfere giderek artan ölçülerde Karbondioksit (CO2), Methane (CH4), Nitrous Oksit (N2O), Hydrofluorocarbons (HFCs), Perfluorocarbons (PFCs), Sulphurhesafluoride (SF6) gibi “sera etkisi” yaratan gazların salınımlarının, ve yine aynı etkiye yardımcı olan su buharının negatif sonuçlar nelerdir? Önce, “sera etkisi” nedir?

 

Güneşten dünyamıza gelen enerjinin birkısmı toprak ve denizler tarafından emilirken, en büyük kısmı da gerinsingeri yansıyarak uzayda kaybolmaktadır. Böylece dünyamız mevcut ısısını koruyabilmektedir, veya son birkaç on yıla dek koruyabilmekte idi... Artık dünyamız -ekolojik denge için gerekli- mevcut ısısını sürdürememektedir, çünkü, başta Karbondioksit olmak üzere yukarıdaki paragrafta adları sıralanmış olan altı gazın atmosferde oluşturduğu tabaka, karalardan ve denizlerden geriye yansıyan güneş enerjisinin uzaya dönmesini engelemektedir. Bu gazlar, seranın camları gibi enerjinin atmosferden çıkışını durdurmakta, ve dünyanın ortalama ısınının zaman içinde giderek daha fazla arttırmaktadırlar... Beton yığınları haline dönüşen büyük kentlerin olumsuz etkilerini de buna ekleyebilirsiniz. Bu devasa beton yığınları, güneşten gelen enerjinin birkısmının toprak tarafından emilmesini engellemekte, tüm enerjiyi olduğu gibi, bir ayna gibi yansıtmaktadır. Atmosferde bir perde oluşturan sözkonusu gazlar da, aynı enerjinin uzaya kaçışını engelleyince, dünyamızın ortalama ısısı yıldan yıla daha fazla yükselmektedir...

 

Artan ortalama ısı nedeniyle bozulan ve giderek daha fazla bozulmakta olan doğal dengelerin bazı etkileri, kuraklıklar, dengesiz fazla yağışlarla bağlantılı sel baskınları, etkileri artan fırtınalar, buzulların erimesi sonucu bazı okyanus adalarının ve yoğun nüfusa sahip kıyı parçalarının sular altında kalacak olmaları gibi tehditlerdir. Fakat bu fiziki tehditlerden çok daha tehlikleli olan, ve henüz sadece bazı bilim insanları tarafından tartışılan gerçek ise, fazla yağışlar ve buzulların erimesi sonucu yüzeylerindeki tatlı su oranı artan denizlerin oksijen sıkıntısına girerek ölü denizler haline gelmekte olmaları, artan deniz ısısının okyanusların hayatiyetleri için zorunlu olan büyük akıntıları engelleme ve ayrıca birçok türü yoketme riski gibi olaylardır. Oksijen eksikliğinin, denizleri asitleşme tehdidi ile karşı karşıya bırakıyor olmasıdır (geleceğiz). Isı artışının tehlikeli sonuçlarından olan ve etkisini daha açık biçimde hemen gösteren kuraklık, sel baskını, etkili fırtınalar gibi olaylarda en çok etkilenenler ise, bundan en az sorumlu olan gelişme halindeki ülkelerdir, göreceli yoksul, veya yoksul olan ülkelerdir, bu ülkelerin halklarıdır...

 

German Watch’ın Aralık 2009’da basıp yayınlamış olduğu Global Climate Risk Index (Küresel İklim Riski Cetveli) başlıklı araştırmaya göre, 1990- 2008 yıllarında iklim değişikliği sonucu yaşanmış olan doğal felaketlerden sırası ile en çok zararı Bangladesh, Myanmar (Burma), Honduras, Vietnam, Nicaragua, Haiti, Hindistan, Dominik Cumhuriyeti, Filipinler, ve Çin görmüşlerdir. Siz bunlara, 2008 Ağustos sonuna doğru -herzamankinden çok daha güçlü biçimde eserek- Kuba’ya büyük zararlar veren, ve ABD’nin Meksika Körfezi kıyılarını vuran, New Orleans kentini tümüyle sular altında bırakan Gustav Orkanı’nı (Hurricane) ekleyebilirsiniz. Yine sözkonusu doğal felaketlere, 2009 yılında Yunanistan’da ve Türkiye’de çıkan yangınları, özellikle Atina’da olan korkunç orman yangınını ve ayrıca Avrupa’da ve Türkiye’de yaşanmış olan sel felaketlerini ekleyebilirsiniz.

 

Son olarak, içinde olduğumuz 2010 yılının Ağustos ayında, -ülkede 130 yıldır görülmemiş sıcakların bir sonucu olarak- Rusya Federasyonu’nun yüzlerce yerinde birden başlayan, 500 bin hektarı aşkın orman alanının yanmasına, 50’yi aşkın insanın ölümüne, 22 milyar doları aşkın zarara neden olan korkunç orman yangınlarını, yine Portekiz’de başlayan yangınları, aynı zamanda Hindistan’da ve Çin’de olan sel felaketlerini, ve üst üste gelen daha birçok doğal felaketi, Litvanya’da olan ölümcül fırtınayı, Polonya, Almanya, ve Çek Cumhuriyeti’nde yaşanan sel felaketlerini bunlara ekleyebilirsiniz- Rusya’da yaşanan korkunç yangınlar bitti derken, 3 Eylül 2010 günü, Volgagrad çevresindeki ormanlar yeniden yanmaya başlamışlardır... Hepsinde can kaybı olan bu felaketlerin içinde -daha Ağustos ayının ilk on günü itibariyle- en cok canı 127 ölü ile çin, ve 2000 kayıp 150 ölü ile Hindistan vermişlerdir... Rusya’da yaklaşık bir ay içinde 600 yerde yangın çıkması, daha önce sözünü etmiş olduğum ABD’nin eloktromanyetik yöntemlerle doğayı savaş aracı olarak kullanma projesi HAARP’ın Rusya’da denendiği spekülasyonlarının üretilmesine neden olmuştur...

 

Şüphesiz -ortalama ısı artışına bağlı olarak- son yıllarda yaşanan felaketlerin en korkuncu, Pakistan’a yaşam veren Indus Nehri’nin aşırı yağan Muson (Monsoon) yağmurları sonucu, bu kez ölüm ve felaket getirmiş olmasıdır... İçinde olduğumuz 2010 yılının Ağustos ayı başında, ayın ilk gününde kendisini gösteren felaket, etkisini arttırarak -bu satırların yazılmakta olduğu- Eylül ayının ilk günlerine dek sürmüştür ve halen sonlanmış değildir. Yaklaşık 40 milyon kişiyi değişik ölçülerde, 20 milyon kişiyi ise tam anlamıyla etkisi altına alan ve ülke topraklarının beşte birini sular altında bırakan -bu şimdiye dek görülmemiş- büyüklükteki felaket, yaklaşık iki bin insanın canına malolmuştur ve daha çoğunun canına da malolacağa benzemektedir. Yaklaşık 20 milyon kişiyi evsiz bırakan felaket, 3.5 milyonu çocuk olmak üzere 8 milyonu aşkın insanın yaşamını tehdit etmektedir. Temiz su, ilaç ve gıda yokluğu nedenleriyle, dizanteri, ve kolera gibi hastalıklar şimdiden gözükmeye başlamışlardır... Biryerler yanarken, aynı anda başka yerler sular altında kalmaktadırlar. Bu gidişle insan soyu, benzer olaylarla -malesef- her yıl karşılaşmak zorunda kalacaktır...

 

Pakistan’da yaşanan felaketin çapının büyüklüğüne karşın, küresel ısınmanın asıl sorumlusu olan endüstrileşmiş zengin ülkeler, yardım konusunda ağır davranmışlardır. Halen,aradan geçmiş olan bir aya karşın, yeterli yardımların yapılmadığı, bölgede bir kaos ortamı olduğu, halka yeterli gıda, temiz su, ilaç, ve barınak sağlanamadığı gerçekleri basına yansımaktadır... Diğer yandan, bilinen gerçeğe göre, başta ABD olmak üzere en zengin ülkelerin sözkonusu büyük doğal yıkımlar için ayırdıkları, Birleşmiş Milletler’e garanti ettikleri yardım fonları giderek azalmaktadır. Kısacası, dünyamızı mahvedenler, pisliklerinin açmış olduğu yaraları biraz da olsa sarabilecek masrafları yapmaktan kaçınmaktadırlar...

 

Yeni girdiğimiz 2010 Eylül ayının ikinci gününde basına yansımış olan haberlere göre, Pakistan’da, sel felaketi sonucu lağam suları temiz sulara, akar sulara karışmışlardır, ve bunlardan içmek zorunda kalan çocuklar hemen hastalanmaktadırlar. Daha şimdiden, felakete uğramış bölgelerdeki kadınların ve çocukların yüzde yetmiş kadarı hastadırlar. Diare (ishal) ve kolera salgınları başlamıştır. İnsanlar, sığındıkları kamplarda, aç ve ilaçsız kaldıkları için, -belki sular çekilmiştir umuduyla- terketmek zorunda kaldıkları köylerine dönmeye çalışmaktadırlar...

 

Kısacası zengin Batı, yardım konusunda ağır davranmanın ötesinde, başka akıl almaz işlere de imza atmaktadır. Yaşanan en dramatik, en üzüntü verici olay, Pakistan’ın güneydoğusundaki Sindh eyaletine konumlanmış olan ABD kontrolundaki Shahbaz Hava Üssü’ne yardım uçaklarının inişine izin verilmemiş olmasıdır. Evet, yanlış anlamadınız, veya yanlış yazmıyoruz, Amerikalılar yardım uçaklarının üslerine inmesine izin vermemişlerdir... Afganistan’ı kolayca bombalamak, ayrıca Hint Okyanusu’nun batısını, Arap Denizini, ve Doğu Afrika’yı kontrol etmek için, ve ikmal yapmak amacıyla Pakistan topraklarını kullanan, Pakistan’da askeri amaçlı üsler, ve Shahbaz Hava Üssü gibi mükemmel bir üs elde etmiş olan Pentagon, sıra felakete uğramış Pakistan halkına yardıma gelince, kontrolundaki üssün kullanılmasına izin vermemiştir. Bunun ötesinde, aynı üsteki Amerikalı yetkililer, “The Asian Human Rights Commission”un ve Pakistanlı subayların bildirdiklerine göre, denetimlerindeki hava üssünü nehir taşkınından koruyabilmek için, suları insanlarla meskun alanlara yönlendirmişlerdir... (bak: Shahbaz air base in Sindh 'controlled' by US: Pak health secretary, http://www.dnaindia.com/india/report_shahbaz-air base-in-sindh-controlled-by-us-pak-health-secretary_1425789 ; PAKISTAN: Minister tasked with saving US airbase at the cost of the displacement of thousands, Asian Human Rights Commission, http://uruknet.net/?p=m69031&hd=&size=1&l=e ; U.S. BASE SAVED FROM PAKISTAN FLOOD BUT NOT THE PEOPLE,  PAKISTAN: Minister tasked with saving US airbase at the cost of the displacement of thousands, Asian Human Rights Commission, http://space4peace.blogspot.com/2010/08/us-base-saved-from-pakistan-flood-but.html ; Drowning Pakistanis to save JewSA air base, A Statement by the Asian Human Rights Commission, http://engforum.pravda.ru/showthread.php?293995-Drowning-Pakistanis-to-save-JewSA-air-base ;  Pakistan: The flood disaster and the way out, http://links.org.au/node/1853

 

Pakistan İşçi Partisi’nin (Labour Party Pakistan, Karachi) ve Ulusal Sendika Federasyonu’nun (National Trade Union Federation) birlikte hazırlamış oldukları “Pakistan: The flood disaster and the way out” başlıklı kısa metinde ifade edildiğine göre, ABD, Afganistan’da ve Irak’ta her ay 12.2 milyar dolar harcamaktadır. Tek başına Afganistan’da yaşananların Pakistan’a maliyeti, 33 milyar dolardır. Eğer ABD, söz vermiş olduğu gibi İndus Nehri’nin akış yoluna yardımcı olsa idi, bu iş, sözkonusu 33 milyar dolardan kabaca 220 kez daha ucuza malolacaktı. Ve yine aynı rapora göre, kesinlikle küresel ısınma ile bağlantılı olan bu nehir taşkınının, ve benzer felaketlerin asıl sorumluları, yeryüzü nüfusunun yüzde 20 kadarını oluşturan zenginlerdir. Küresel ısınmanın nedeni olan Karbon salınımını bunlar yapmaktadırlar. Salınımın çevresel sonuçlarına ise, gelişmekte olan ülkelerin halkları katlanmaktadırlar...

 

Atmosfere karbon salınımından, dolayısıyla küresel ısınmadan, ve bununla bağlantılı doğal felaketlerden birinci derecede sorumlu olan ABD yönetimi, eloktromanyetik savaş yöntemi ile havayı değiştirerek kitlesel yokedici bir silah haline getirme amacıyla HAARP (High Frequency Active Auroral Research Program) adıyla çalışmalar başlatmıştır ve 2020 yılında, yani on yıl içinde bu yeni silahını tam kapasite ile kullanmayı hesaplamaktadır... Fred Burks’un anlatımı ile, esası gizli olan proje, güçlü bir teknoloji ile yöneltilen enerjiyi ionosphere adlı tabakayı ısıtmakta kullanarak havayı bir savaş silahı haline getirme çalışmasıdır (ionosphere, Atmosfer’in en üst tabakası, yerden 50 ile 80 kilometre ötesi, yükseği olmaktadır. Elektrik yüklü parçaçıklarla dolu olan bu katman, uzun mesafe radyo iletişimi açısından önem taşıdığı gibi, bilim insanlarınca, bir fizik ve kimya labaratuarı gibi görülmektedir...). Proje gizli olmakla birlikte kısaca HAARP, bir nehri, koskoca bir kenti yoketmek için kullanmak, veya bir çöl fırtınasını bir orduyu yoketme aracı haline getirmek gibisinden işler üzerinedir... Aynı metne göre, Yeni Zellanda’nın öndegelen gazetesi New Zealand Herald, ABD’nin II. Dünya Savaşı yıllarında, dalga bombası, tsunami üretme işi üzerine çalışmış olduğunu yazmakta imiş. Dışişleri Bakanlığı’nın ve Ticaret Bakanlığı’nın 53 yıllık bir belgesine göre, eğer bu iş savaştan önce başarılacak olsa imiş, Atom bombası kadar etkili bir silah olacakmış... (bak: Fred Burks, HAARP: Secret Weapon Used For Weather Modification, Eloctromagnetic Warfare, www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=20407 )

 

Kısacası, anlaşıldığı kadarıyla, doğayı bir kitle kırım silahına döndürme çalışmalarının kökleri II. Dünya Savaşı yıllarına dek uzanmaktadır. Fakat onlar bu silahı daha tam anlamıyla üretemeden, doğa, kendisine ihanet edenlerden intikam almaya, hızla bozulmaya başlayan dengesi ile birlikte yıkıcı yüzünü insan soyuna göstermeye başlamıştır...

 

Avrupa Parlementosu’nun (European Parliament), “Climate Change and Natural Disasters: Scientific evidence of a possible relation between recent natural disasters and climate change” (www.europarl.europa.eu/comparl/envi/pdf/externalexpertise/ieep_6leg/naturaldisasters.pdf ) başlıklı ve 2006_19 tarihli göreceli uzun raporundan kısaca bir-iki alıntı yapacak olursak... Giderek sıcak dalgaları Avrupa’da daha sık görülür olmaya başlamıştır. Son 50 yıl içinde Avrupa’da yaşanan ve Orkan olarak adlandırılan şiddetli fırtınaların yoğunluklarında yüzde 70 bir artış gözlemlenmiştir. Yine, 2003 yılındaki yüksek ısının yüzde 75 oranında insan etkisi sonucu oluştuğu anlaşılmıştır... Yine aynı raporda, 1855- 2004 yılları boyunca, yaz, kış ve tüm yıl için ısıyı gösteren grafik, 1980 yılların ortasından itibaren hep sıfır derecenin üstünü, artı dereceleri göstermektedir. Aynı süreç boyunca ortalama ısıda bir derece artış sözkonusudur. Geçtiğimiz kışı saymazsak, sözkonusu zaman dilimi boyunca, 1980’li yılların ortasından sonra, İsveç’te hemen hemen hiç kış yaşanmamıştır. Bu durum, sözkonusu grafiği inandırıcı hale getirmektedir... Diğer yandan, Goddard Institute for Space Studies (GISS) ve Climate Research Unit (CRU) kaynaklı Global Temperature, 1880-2006 başlıklı grafiğe göre, toprakların ve okyanusların ısısı, 1940’lı, 1960’lı, ve 1970’li yıllarda inişli-çıkışlı bir çizgi izledikten sonra, 1980’li yıllardan itibaren sürekli artan bir yolda ilerlemiş, ve 2000’li yılların başına dek ortalama 0.6 derece artmıştır. Anup Shah tarafından kaleme alınmış olan “Climate Change Affects Biodiversity” başlıklı metinde yeralan Kuzey Kutbu (Arctic) buzulları ile igili grafiğe göre, “1980 yılında yaklaşık 8 milyon kilometre kare alanı kaplayan buzullar, sonraki yıllarda azalma göstermişler, 1996 yılında tekrar aynı düzeye gelmişler, ve ardından hızla eriyerek 2006-2008 yılları arasında yarı yarıya azalarak 4 milyon kilometre kare düzeyine yaklaşmışlardır. Buzullar, daha sonra tekrar birmiktar artmış olsalar da, genel eğilim erime, azalma yönündedir. Şüphesiz bunun ekolojik denge açısından çok tehlikeli değişik sonuçları olacaktır. Fakat yine de bazıları, Uzak Asya’nın kuzey limanları, Pasifik Okyanusu’nun en kuzey limanları ile Kuzey Avrupa limanları arasında Kuzey Kutbu çizgisine yakın mesafelerden yeni ticaret yolları açılacağı, gemiler artık bu kısa yoldan rahatça geçebilecekleri için sevinmektedirler...

 

Yine tüm buyaşananların sonuçları, ya da doğal felaketlerle ilgili  ve “The OFDA/CRED International Disasters Database”, Brüksel-Belçika kaynaklı, www.em-dat.net adresli, “Number of natural disasters registered in EMDAT, Across the years 1900-2005” başlıklı grafiğe göre, Hydrometeorological kaynaklı felaketlerde 1950 yılından itibaren sürekli bir artış gözlemlenmektedir. Artış, 1965-75’li yıllarda bir sıçrama yaparak -1900 yılında sıfır olan seviyeye göre- 100 düzeyine çıkmaktadır. Hydrometeorological kaynaklı felaketler, 1985 yılına gelinirken, 200 düzeyine fırlamaktadırlar. Aynı kaynaklı doğal felaketler 1995 yılında 250 düzeyine yaklaşmaktadırlar. Yine aynı kaynaklı felaketler 2000 yılında çok büyük bir sıçrama ile 400 düzeyine ulaşmaktadırlar. Bundan sonra ise 450 düzeyine doğru bir tırmanış vardır... Yine biyolojik ve jeolojik kaynaklı felaketlerde de 2000 yılında bir sıçrama gözlemlenmektedir. Bu yıl, biyolojik felaketlerle bağlı çizgi birden 100’ü aşarken, jeolojik felaketlerle ilgili çizgi, 2005 yılında 50 düzeyine ulaşmaktadır... Kısacası, en büyük artış, Hydrometeorological kaynaklı felaketlerdedir. Diğer tüm kaynaklardaki verilerle de doğrulanan sözkonusu gelişme, Karbon salınımının, ve küresel ısınmanın sonderece ciddi boyutlara ulaşmış olduğunu göstermektedir. Bu yıkımın birkısım sonuçlarının tamiri artık olanaksız hale gelmiştir...

 

Fosil enerjilerin, petrolün doğaya verdiği zararlar, Karbon salınımındaki artış ve bunun yarattığı doğal denge bozulmaları ile sınırlı kalmamaktadır. Zaman zaman gerçekleşen petrol tankeri kazaları, en bakir, en temiz kıyıların, yüzlerce kilometre uzunlukta ve genişlikle alanların petrolle örtülmelerine ve değişik deniz canlılarından kuş türlerine dek binlerce, milyonlarca canlının dramatik ölümlerine neden olmaktadır. Ve aynı yaşam alanlarında yokolanlar, onyıllar boyunca geri gelememektedirler... “Kaza” adı verilen tüm bu cinayetlerin en korkuncu, içinde olduğumuz 2010 yılının 20 Nisan günü, yaklaşık 09:45 sularında, Meksika Körfezinde, Mississippi Deltası’na yakın bir yerde, denizin 600 metre derinliğinde başlamıştır, ve halen, bu satırların yazılmakta olduğu 2 Eylül günü felaket sürmektedir...

 

Royal Dutch Shell adlı Haag-Hollanda ve Londra-İngiltere merkezli tekel, veya kısaca Shell olarak tanınan tekel, 1907 doğumludur. Petrol ve doğal gaz üretiminden, naklinden, petrole dayalı hertürlü endüstriye, otomotiv endüstrisine, bankacılığa dek yatırımları olan tekellerin oluşturdukları “Yedi Kızkardeşler Kulübü” üyesi en güçlü tekellerinden birisidir Shell. Sözkonusu geliyorum diyen “kaza”nın gerçekleştiği Meksika Körfezi’nin 600 metre derinliğindeki kuyunun sahibi de Shell’den başkası değildir. Çalışanları tarafından platformun o bölümünün güçlendirilmesi gerektiği şirket yönetimine bildirildiği halde, sadece 2008 yılı net kârı 26.3 milyar dolar olan şirket, üç-beş dolar harcayıp gereken tedbiri almamış olduğu için, 20 Nisan 2010 sabahı methan gazı fışkırması ve ardından yangın başlamıştır. Yaklaşık 36 saat süren bir yanmanın ardından derin su sistemi çökmüş, 22 Nisan gününden itibaren büyük miktarda petrol akıntısı -kesintisiz biçimde- denize karışmaya başlamıştır...

 

Biryandan akıntının miktarını araştıran bilim adamlarına rüşvet vermeye çalışan şirket, diğer yandan günde “1.000 varil petrolün denize karıştığı” yalanını yaymıştır. Halbuki, uzaydan yapılan tesbitler, günde 5.000 varil petrolün denize karışmakta olduğunu göstermiştir... Bu olay karşısında da tekellerin hükümeti olduğunu kanıtlayan ABD yönetimi, gereken müdahaleyi yapmadığı gibi, Shell’de petrol akışını durduracak köklü adımlar atmamıştır. Ağustos ayının ortasında basına yansıyan bir habere göre, “kuyunun tamamen kapatılacağı” söylenmektedir. Yine, 19 Ağustos 2010 tarihli Metro gazetesindeki bir habere göre, Meksika Körfezi’ne karışmış olan petrolün yüzde 80’i olduğu gibi yerinde durmaktadır. Diğer yandan, 3 Eylül 2010 günü, Meksika Körfezi’nde kurulu petrol platformlarından biri daha patlayarak alev almış, ve felaketin büyüyerek sürebileceği işaretini vermiştir...

 

Hemen hemen dört ay, ya da yaklaşık 120 gün boyunca, -canlı zengini- Meksika Körfezine hergün 5.000 varil ham petrol karışmıştır, ve bunun yüzde 80’i halen oradadır ve yini bir felaketin işareti 3 Eylül günü verilmiştir. Kısacası, felaket tam olarak durmuş değildir. Buna karşın, Rusya’da, Çin’de, Hindistan’da, ve özellikle Pakistan’da yaşanan doğal felaketler, Meksika Körfezindeki felaketi gölgelemiş, Körfez’den haber gelişini frenlemiştir... Meksika Körfezi’nde petrole bulanıp ölümlerini bekleyen, veya ölmüş olan deniz kuşlarının, ve diğer canlıların fotoğrafları, bakılamıyacak kadar yürek burkucudur...

 

Diğer yandan, aynı körfezde petrol aramaları sırasında 27 bin kadar kuyunun açılmış olduğu, bunların gerçek anlamı ile kapatılmadan terkedildikleri, terkedilen sözkonusu kuyulardan petrol ve Metan gazı sızıntısı olduğu haberleri basına yansımaktadır... Adı geçen Metan gazı ise, ayrıca başlıbaşına bir tehlike kaynağıdır. Denizlerin dibinde çöküntü vaziyette ve katı halde bulunan tonlarca Metan gazının, denizlerde de gerçekleşecek 4-5 derecelik bir ortalama ısı artışı olması halinde, tekrar gaz haline dönüşerek yüzeye çıkacağı gerçeği, en büyük felaket senaryolarından birisidir. Böyle bir olayın gerçekleşmesi durumunda, denizlerin yüzeylerinin alev alev yanmaya başlayacağı, ve sonuçta tüm yaşamın son bulacağı söylenmektedir. Şüphesiz bu ölçüde yüksek bir ortalama ısı artışı, yakın ihtimaller arasında değildir ama, senaryo gerçek verilere dayanmaktadır...

 

Pakistan’da yaşanan korkunç sel baskınından gelen haberler Meksika Körfezi’ndeki doğa cinayetini gölgede bırakırken, Meksika Körfezi’nde gerçekleşmiş olan petrol sızıntısının yarattığı yıkımında -Carl Zimmer’e göre- çok daha önemli ve tehlikeli bir başka süreci gölgede bırakmakta imiş... New York Times adlı ünlü gazetenin ve bir seri derginin bilim köşelerinin yazarı olan Carl Zimmer, 2007 yılında, National Academies of Science Communication Award ödülünü kazanmış. Aralarında “Microcosm: E. Coli and the New Science of Life” adlı kitabında bulunduğu altı bilimle ilgili kitabın yazarı olan Carl Zimmer, artan ısı yoğunluğunun planetimiz boyunca okyanuslardaki Oksijen eriyiğini azaltmakta olduğunu, Meksika Körfezi’nde de yoğun biçimde yaşanan bu durumun gelecekte balık ve diğer deniz canlıları üzerinde olumsuz sonuçları olacağını anlatmaktadır. Yazara göre, Meksika Körfezi’de yaşanan petrol felaketi, bu gerçeği şimdilik gölgede bırakmıştır...

 

Carl Zimmer’in “A Looming Oxygen Crisis and Its Impact on World’s Oceans” başlıklı yazısından özetleyerek aktaralım... Zimmer’in anlatımı ile, yaşanmakta olan petrol felaketi nedeniyle Meksika Körfezi’nde varolup ta gözden kaçan diğer ciddi felaket, bu yaz başgösteren Oksijen eksikliğidir. Körfez’in bazı bölümlerinde, balıkların ve diğer deniz canlılarının yaşamlarını sürdüremelerine yetmeyecek düzeyde az Oksijen bulunmaktadır. Körfez suyundaki Oksijen eriyiği -sözkonusu petrol felaketinin dışındaki nedenlerle- kaybolmaktadır. Bu olay, 1970’li yıllarda başlamış, ve her yaz büyüyerek, giderek daha fazla alanı kaplayarak tekrarlanmıştır, ve sürmektedir...

 

Sudaki, Meksika Körfezi’ndeki Oksijen eriyiğini azaltan nedenlere gelince... Yine Zimmer’in anlatımı ile, ABD’nin Orta Batısı’ndaki çiftçiler, verimliliği arttırabilmek için, ekili arazilerinde bol gübre kullanmaktadırlar (anlaşılmış olduğu gibi bu araziler, Meksika Körfezi’ne dökülen Mississippi nehrinin çevresindeki topraklardır.). Yağan yağmurlar, sözkonusu kimyasal besleyicilerin (gübrelerin) büyük kısmını Mississippi nehrine taşımakta, Nehir’de bunları Meksika Körfezi’ne ulaştırmaktadır. Deltaya ve deniz suyuna karışan kimyasal besleyiciler, kökleri suyun içinde, veya hemen kenarında gelişen bitkilerin, ve birkısım bakterilerin hızla gelişerek ve çoğalarak büyümelerini kamçılamaktadırlar. Suya karışan gübrelerin yardımları ile hızla gelişen bakteriler, komşuları olan diğer canlıların Oksijenlerini kullanıp tüketmektedirler. Gerçekte aynı süreç, dünyamızdaki daha başka birçok kıyı şeridinde sürüp gitmektedir. Bu yaz (2010 yazı), Baltık Denizi’nde -aynı nedenle- 377 bin kilometre kare ölü alan belirmiştir. Bilim adamlarının 2008 yılında rapor ettiklerine göre, son 50 yıl içinde ölü bölgelerin ulaşmış olduğu düzey artık alarm vermektedir. Günümüz dünyasının 400 ayrı kıyı şeridinde ölü bölgeler doğmuştur. Bunlar, daha fazla da olabilirler.

 

Küresel ısınma, yüzey suyunun daha hafif olmasına ve okyanus suyunun gerekli karışımı gerçekleştirmesine engel olmaktadır... Gübre taşıyan nehirler kıyı sularındaki Oksijenin azalmasına neden olurlarken, küresel ısınma, planetimiz boyunca okyanuslardaki Oksijen düzeyinin düşmesine neden olmaktadır. Bir diğer paralel problem de, artan Karbon salınımı ile oranı düşen Oksijenin en derin biçimde deniz yaşamını etkiliyor olmasıdır... Bilim adamlarına göre, dünya boyunca okyanuslardaki Oksijen eriyiğinin azalmasının iki temel nedeni vardır. Birincisi, suların giderek ısınıyor olmalarıdır. Kolayca farkedilemeyen ikinci neden ise, denizlerin içlerindeki canlılar için gerekli Oksijeni yüzeylerinden alıyor olmaları ile ilgilidir. Denizler, gerekli Oksijeni, ya yüzeyleri aracılığıyla doğrudan doğruya Atmosfer’den almaktadırlar, ya da kökleri su da olan veya su ile birleşik kara parçalarında olan bitkilerin gerçekleştirmiş oldukları fotosentez süreci ile almaktadırlar. Daha sonra, yüzey sularında biriken oksijen, bu sularının yavaş yavaş dibe çökmeleri ile okyanusların, denizlerin heryanına, tüm derinliklerine dengeli biçimde dağılmaktadır...

 

İşte asıl problem, küresel ısınmanın, bu yüzey sularını hafifleterek dibe çöküşlerini engeller hale gelmesi ile başlamaktadır... Küresel ısınmanın sonuçlarından biri olarak, -daha önce ifade edilmiş olduğu gibi- yağışlar anormal biçimde artmaya ve buzul suları erimeye başlamışlardır. Carl Zimmer’in anlatımıyla bu durum, denizlerin, okyanusların yüzeylerindeki suların tuz oranlarını düşürmektedir. Dolayısıyla, tuz oranları düşük yüzey suları, tuz oranları yüksek dip sularına göre hafif kalmakta, ve artık diplere doğru çökememektedirler. Oksijen eriyiği yüklü bu hafif yüzey suları dibe doğru çökerek gerekli karşımı gerçekleştiremeyince, Oksijen’in çoğunluğu yüzeyde yoğunlaşınca, daha diplerdeki deniz canlılarının yaşamları için gerekli Oksijen bulunamaz hale gelmekte, deniz yaşamı çok büyük ölçüde tehdit altına girmektedir. Ve malesef bu süreç, bazı bilim adamlarına göre, şimdiden başlamıştır... Bilim adamlarına göre, Karbondioksit salınımı hemen durdurulmalıdır... Aslında volkan patlamaları, ürettikleri dumanla güneşin gelişini birsüre engelleyerek, suların soğumasına, ve böylece denizlerdeki Oksijen eriyiği oranının armasına yardımcı olurlar...

 

Kiel Üniversitesi’nden Lothar Stramma ve arkadaşları, 1960- 1974 ve yine 1990- 2008 dönemlerinde, tropik okyanuslardaki Oksijen düzeyini karşılaştırmalı olarak araştırmışlar ve sonuçları, “Deep Sea Research” başlığıyla yayınlamışlardır. Araştırmaya göre bazı derin deniz bölgelerde Oksijen düzeyinin yükseldiği tesbit edilirken, çok daha fazla alanda bu düzeyin geçmişe göre düşmüş olduğu saptanmıştır. Gerçekte, bütünsel olarak okyanuslar, hayvanların (balıkların) yaşamaları için yeterli Oksijenden yoksun hale gelmektedirler. Araştırmaya göre, deniz yaşamı için gerekli en az kilo başına 70 micromoles ölçüsünden daha az Oksijene sahip sular, 4.5 milyon kilometre kare düzeyine ulaşmışlardır. Bilim adamları, kısaca, bu konu ile ilgili daha fazla araştırmaya gereksinim olduğunu ifade etmektedirler... 

 

Küresel ısınmanın dünya balıkları üzerindeki etkilerini bilgisayar yöntemi ile araştıran -University of British’ten- balıkçılık biyoloğu Daniel Pauly ve ekibi, denizlerdeki Oksijen düzeyinin gerekli olanın altına düşmesi durumunda, sadece “jellyfish” dedikleri “pelte balık”ların, ahtapot gibi balıkların yaşayabileceklerini, “Gasping Fish and Panting Squids: Oxygen, Temperature and the Growth of Water-Breathing Animals” adlı kitaplarında anlatmakta imişler. Aynı kişilere göre, daha çok enerji harcayan, dolayısıyla daha fazla Oksijene gereksinim duyan büyük balıklar en önce yokolacaklardır... Daniel Pauly ve arkadaşlarına göre, 2050 yılında avlanacak olan balıklar, günümüzde avlananlara göre, yüzde 20- 30 oranında azalacaklardır... Diğer yandan, 2050 yılında dünya nüfusunun günümüzdekine göre çok daha kalabalık olacağı hesaba katılırsa, yaşanacak olan toplumsal problemleri düşleyebilmek bile korku vericidir. Mevcut ürkütücü gelişmeden birinci dercede sorumlu olan fosil enerji tekellerinin ve askeri-endüstri komplekslerin efendilerinin, ve bunların düşünce yapıları ile dünyaya bakanların, en az gelecek ikiyüz yıl içinde bu gezegenden neden tüymeyi düşledikleri, sözkonusu bilgilerin ışığında daha iyi anlaşılmaktadır...

 

Yine Carl Zimmer’in Yale e360 kaynaklı ve “An Ominous Warning on the Effects of Ocean Acidification” başlıklı bir başka ürkütücü bilgi notuna göre, günümüzde denizler, bundan 55 milyon yıl önceye göre on kez daha hızlı asitleşmektedirler. Bu değişimde, asitleşme sürecinde de baş sorumluluk yine fosil yakıtlara aittir...

 

Kısaca, Oksijensiz sularda, Oksijene gerek duymayan, Oksijeni zehir olarak algılayan bakteriler gelişeceklerdir. Oksijenden nefret eden bu mikropların bazıları, Nitrojen (Azot) bileşikleri üreteceklerdir ki, bu da en etkili sera gazları arasındadır. Böylece, denizlerdeki Oksijen düzeyinin düşüşü, küresel ısınmanın daha da yoğunlaşmasına yolaçacaktır... Eğer Karbon salınımı hemen durdurulamazsa, okyanuslardaki düşük Oksijen düzeyi, dünyamızın geleceği açısından kaçınılamaz kötü sonuçlara yolaçacaktır. Danimarkalı bir grup araştırmacının yayınına göre, Karbondioksit salınımı 2100 yılında sıfır düzeyine indirilecek olsa bile, gelecekteki bir-kaç bin yıl boyunca okyanuslardaki Oksijen seviyesindeki düşüş, yüzde otuzu düzeyine ininceye dek sürecektir. Okyanuslardaki Oksijen oranının tekrar eski seviyesine dönebilmesi için, en az 100 bin yıl geçmesi gerekecektir ama, ozaman bile tam bir geriye dönüş gerçekleşmiş olmayacaktır...

 

Anlıyacağınız, yukarıdaki bilgiler tam gerçeği ifade ediyorlarsa eğer, tehlike, basına yansıyan sınırlı ve bilgi düzeyi sonderece düşük haberlerden, ve çevreci örgütlerin söylediklerinden çok çok daha büyüktür. Aynızamanda, dünyayı yönetenlerin suçları, ve sorumlulukları da, kabaca gözükenden çok çok daha ağırdır... Fakat yine de, insan soyunun, özellikle azami kârdan başka motivasyonu olmayan tekellerin ve bunların boyunduruklarına koşulmuş yöneticilerin gezegenimizin doğasına vermekte oldukları zararlar, yukarıda özetlenmiş olan gerçeklerle sınırlı değillerdir. Örneğin, temelleri Paleozoic Çağ içinde (bundan 542- 251 milyon yıl öncesi) atılıp, asıl olarak Paleozoic Çağ’ın sonu olan Permian Dönemi içinde (bundan 258- 245 milyon yıl öncesi) gelişen, yani en az yaklaşık 250 milyon yıllık bir geçmişi olan, bu süreç içinde -bilim insanları tarafından- halen birçoğu bilinemeyen binlerce, milyonlarca türü geliştirip bunlara barınak sağlayan, ve gezegenimizin akciğerleri olarak adlandırılan Amazon Ormanları’nın son 5-10 yıl içinde başlarına gelenler, gezegenimize, gezegenimizdeki canlılara, ve sonuçta insan soyuna düşmanlığın en tipik örnekleridirler...

 

Konunun uzmanları tarafından ve büyük ölçüde Leslie Taylor’un “The Healing Power of Rainforest Herbs” (Square One Publishers, Inc. Garden City, NY 11040, Copyrighted 2004) adlı kitabından yararlanılarak kaleme alınan “The Disappearing Rainforests” (“Kaybolan Yağmur Ormanları”) başlıklı göreceli uzun makale, “Gerçek değerini anlayabilmenin daha başlangıcında iken, dünyanın en büyük biyolojik hazinesini kaybetmekteyiz.”, cümlesi ile başlamaktadır. Ve ardından şu cümle gelmektedir: “Birzamanlar dünyamızdaki karaların yüzde 14’ü yağmur ormanları ile kaplıydılar; şimdi onlar, karaların yüzde 6’sından fazlasında yokturlar, ve uzmanlara göre son yağmur ormanı da 40 yıldan az bir zaman içinde yokedilip bitirilecektir”...

 

Biraz daha önemli bulduğum bazı bölümleri -aynı uzun makaleden- özetleyerek buraya aktarayım... Hem gelişmekte olan ve hem de endüstrileşmiş ülkeler için trajik sonuçlara yolaçacak biçimde, geçen her saniyede, birbuçuk acre (bir acre= yaklaşık 4050 metre kare, veya 0.4 hektar) yağmur ormanı kaybedilmektedir. Bu kaybın gerisinde, ekim için arazi kazanma peşinde olan toprak sahipleri, ve asıl olarak, dar görüşlü hükümetlerle işbirliği yapan uluslarüstü tekellerin kereste satarak kazanç elde etme hırsları yatmaktadır. Yüzyılın dörte biri kadar bir zaman dilimi içinde yeryüzündeki bitki türlerinin, hayvan ve mikroorganizma türlerinin yarısı, veya bundan da fazlası, yağmur ormanlarının orman olmaktan çıkartılmalarına bağlı olarak yokedileceklerdir.

 

Uzmanların ifadelerine göre bizler, yağmur ormanlarının yokedilmelerine bağlı olarak, günde 137 bitki, hayvan ve böcek (insect) türünü yitirmekteyiz. Bu, yılda 50 bin türe eşittir. Yağmur ormanlarındaki türlerin kaybolmaları, yaşam için tehlike oluşturan birçok hastalığın ilacının kaybolması anlamına gelmektedir. Şimdiye dek reçete ile satılan 121 ilac, sözkonusu ormanlardaki ağaçlardan üretilmişlerdir. Batı eczacılığının ürettiği ilaçların yüzde 25’inin kaynağı yağmur ormanlarıdır. Ve yağmur ormanlardaki ağaçların ancak yüzde 1 kadarı test edilebilmiştir. Anlaşılmış olacağı gibi, sözkonusu ilaçlar, bu test edilebilmiş yüzde 1 kadar ağaçtan üretilmektedirler ve gerisinin yararları, etkileri Batı için henüz mechuldür. Sonuçta, bu insan soyu için hesapsız yararları olan ağaçlar, henüz ne oldukları, kimyasal yapılarındaki sırlar, faydalı içerikleri keşfedilemeden, bazı şirketlerin 3-5 dolarlık kazançları uğruna motorlu testerelerle kesilerek, ve arazi açmak amacıyla buldozerlerle yıkılarak, ateşe verilerek yokedilmektedirler. Bu yıkım işinin içinde, dünya devleri arasında yeralan, Mitsubishi Corporation, Georgia Pacific, Texaco, ve Unocal gibi tekeller de vardırlar. Özellikle Petrol ve doğal gaz alanındaki devasa yatırımları ile tanınan son iki şirket, anlaşılan, Karbon salınımı ile atmosferi, dünyayı mahvettikleri yetmiyormuş gibi, bir de dünyanın akciğerlerinin, yağmur ormanlarının yokedilmelerinde de başrolü oynayarak, kötülüklerine kötülük eklemektedirler...

 

Yine aynı makalede yazıldığına göre, bundan 500 yıl önce, Amazon Yağmur Ormanı içinde sayıları 10 milyonu bulan yerli halk yaşamaktaydı. Günümüzde bu sayı, 200 binin altındadır. Avrupalı sömürgeciler, sadece Brezilya’da, 1900’lü yıllara dek 90 yerli kabileyi yokettiler. Bu insanlarla birlikte, yüzlerce yıl içinde birikmiş olan bilgiler, yağmur ormanlarındaki ağaçların yararları ile ilgili bilgiler de kayboldular. Yağmur ormanlarının yıkımları sürdükçe, yağmur ormanı insanları da ortadan kaybolmaktadırlar...

 

Yine aynı anlatıma göre, yağmur ormanları içinde geriye kalan yerli sağlıkçıların (medicine men) ve şamanların (shamans) çoğunluğu, 70 yaşın üzerindedirler. Bu insanlardan her birinin ölümleri, koskoca bir kitaplığın yakılıp kül edilmesi anlamına gelmektedir. Bir başka ifadeyle, dünyanın diğer kısmı tarafından henüz keşfedilememiş kütüphaneler dolusu bilginin yokedilmesi anlamına gelmektedir bunların ölümleri. Gelecek nesillere bilgilerini aktaramadan bir sağlıkçı (medicine men) öldüğü zaman, dünya, binlerce yılın birikimi olan sağlıkla ilgili bitkiler hakkındaki bilgileri yitirmektedir. (Şamanizm inancı, hem “ruhlarla ilişki kurduğu”na inanılan ve hem de sağlıkçı olan, hastalıkları iyi eden şaman karakteri ile ilgili kültür, İskandinavya’nın kuzeyi ve Kola Yarımadası dahil Batı’dan Doğu’ya tüm Sibirya, Orta Asya, Mançurya, Kore, ve birkısım Çin toplumuna özgü değildir yalnızca. Şamanizm, Afrika’nın, ve özellikle Kuzey Amerika’nın, Orta ve Güney Amerika’nın yerli halkları arasında da yaygın bir inanç biçimidir. Diğer yandan, Şamanizm’in de kendine özgü farklı türleri vardır...)

 

Amazon Yağmur Ormanları, tam bir bütünlük içinde, Brezilya, Venezuella, Kolombia, Ekvator ve Peru’nun Doğu And bölgesinde bir milyar acre (bir acre= yaklaşık 4050 metre kare, veya 0.4 hektar) alanı kaplar. Eğer Amazon Ormanları bir ülke sayılacak olsa idi, dünyamızın dokuzuncu büyük ülkesi olurdu. Dünyamızdaki Oksijen’in yüzde 20’den fazlası Amazon Ormanları tarafından üretildiği için, burası aynızamanda “Planetin Akciğerleri” olarak ta anılır. Fakat, yukarıda bazılarının adları da verilmiş olan şirketler, planetimizin akciğerlerini yoketmektedirler. Ya da insan soyunun en yabancılaşmış unsurları, kendi akciğerlerini yiyerek ölümlerini hazırlamaktadırlar. Aynen kanser hücrelerinin tüm vücudun aleyhine gelişmeleri, diğer sağlıklı hücrelerin ölümlerini hazırlayarak yayılmaları, ve gerçekleşen ölümle birlikte kendilerinin de yokolmaları gibi...

 

Dünya değerlerinin yarısından fazlası, tahminen en az 10 milyon bitki, hayvan, ve böcek (insect) türünün yarısından fazlası, tropik yağmur ormanlarında yaşamaktadır. Dünyamızdaki temiz suların beşte biri Amazon Çanağı’nda bulunmaktadır. Bir hektar (10.000 metre kare) içinde 750 ağaç tipi ve 1.500 daha yüksek bitki türü bulunmaktadır. Gelişmiş dünyanın gıdalarının yüzde 80’i yağmur ormanları ile bağlantılıdır ve bunların arasında -adları uzun bir liste oluşturacak- onlarca ve onlarca leziz meyva türleri vardır. Yağmur ormanlarında 3.000 çeşit meyva bulunmaktadır, ve Batı dünyası bunların ancak 200 tanesini kullanabilmektedir. Buna karşın, yağmur ormanlarında yaşamakta olan yerliler, sözkonusu meyvaların 2.000’i aşkınını kullanmaktadırlar... Yağmur ormanlarındaki bitkiler, ikincil metobolizmalar açısından, özellikle alkaloidler açısından zengindirler. Biokemistlerin inançlarına göre, alkaloidler, bu bitkileri hastalıklardan ve böcek (insect) saldırılarından korumaktadırlar. Daha yüksek bitkilerdeki birçok alkaloid türü, ilaç değerine sahiptirler... (En basit anlatımı ile alkaloid, zehirli özü olan, birkısmı uyuşturucu özelliği taşıyan organik maddelerdir. Örneğin, tıpta kullanılan morfin, sıtmanın ilacı kinin, ayrıca nikotin vs. alkaloid sınıfına dahildirler...)

 

Günümüz dünyasında reçete ile satılan 121 çeşit uyuşturucunun kaynağı, yağmur ormanlarındaki bitkilerdir. Ayrıca, Batı dünyasında üretilmekte olan ilaçların yüzde 25’i aynı kaynaktan gelmektedirler. Diğer yandan, yağmur ormanlarındaki bitki ve ağaç türlerinin ancak yüzde 1’i bilim insanları tarafından test edilebilmişlerdir. Parantez dışı belirtmek gerekirse eğer, türlerin diğerleri de tanınacak olsa idi eğer, kimbilir belki de tüm hastalıklar rahatca tedavi edilebilecekler, ve daha sayısız fayda sağlanabilecekti. Ve şimdi, üç-beş dolarlık kazançlar için, değerlerine paha biçilemez ormanlar yokedilmektedirler. Artık yokedilecek birşeylerin ileride kalmayacağı, ve yokedilenlerle birlikte yaşam alanının da kalmayacağı görüldükçe, en geç ikiyüz yıl içinde bu dünyadan başka gezegenlere tüyme hesapları yapılmakta, bu kaçışla ilgili düşler görülmektedir...

 

Aynı makaleye göre, ABD Ulusal Kanser Enstütüsü, kanser hücrelerine karşı koyan 3.000 bitki türü keşfetmiştir. Sözkonusu bitkilerin yüzde 70’i yağmur ormanlarında bulunmuştur. Günümüzde kansere karşı aktif olarak kullanılan ilaçların bileşimlerinin yüzde 25’i, sadece yağmur ormanlarında bulunabilen organizmalardan gelmektedir. Bunların arasında en güçlü kanser ilaçları, çocuklukta gözüken lösemi (leukemia, kan kanseri) karşıtı ilaçlar bulunmaktadır... ABD ilaç firmaları, 1983 yılında, bitkilerden elde edilen ilaçlarla yapılan tedaviler üzerine araştırmalara henüz hiç başlamamış olmalarına karşın, günümüzde, 100’ü aşkın ilaç üretim şirketi, ve ABD hükümetinin bazı bölümleri, Merck ve National Cancer Institute gibi devler, virusler, enfeksiyonlar, kanser ve hatta AIDS karşıtı ilaçları bitkilerden yararlanarak üretebilmek amacıyla araştırmalara başlamışlardır. (Özü nücleic asit, birçeşit protein sentezi olan ve kendisini sürekli yeniden üretebilen canlı yaşamın iki temel şifresinden biri olan DNA- dexyribonücleic asit ve bu temel şifrenin iletimini, tekrarını sağlayan RNA- ribonucleic asit adlı protein sentezleri birarada olamadıkları zaman, doğada kristal halinde bulunuyorlar. “Virus” olarak adlandırılan bu kristal halindeki eksik bölüm, kendisine uygun RNA’yı veya DNA’yı, nücleic asiti, bir başka canlıdan ödünç olarak alıp, onun aleyhine gelişebiliyor, değişik hastalıkların nedeni olabiliyor...)

 

Yağmur ormanlarının ilaç üretimine yararları ve bu işin kazançlılığı sorununun içine büyük kapitalist şirketlerin girmelerinin bir sonucu olarak, artık, kapitalist şirketler arasında da bir ayrışma ortaya çıkmıştır. Kârlılık açısından bu ormanlara farklı bakış açıları belirmeye başlamıştır. İlaç ve gıda sektörü ile ilgilenen şirketler, yağmur ormanlarından çok değişik fındık türü meyvalar, ağaçlardan değişik yağlar, yine ağaçlardan ilaçlar elde etmeyi hesaplamaya, ve yağmur ormanlarından bu şekilde yararlanmanın ekonomik olarak çok daha kazançlı olacağı düşüncesini geliştirmeye başlamışlardır. Bunlar, ormanların kesilip kereste olarak satılmasındansa, yukarıda ifade edildiği gibi yararlanılmasının ekonomik olarak daha kazançlı olacağı kanısındadırlar. Son istatistiklerin gösterdiğine göre, yağmur ormanlarının kereste olarak toplu değerleri acre (yaklaşık 4050 metre kare) başına 60 dolar ve toprak olarak değeri de acre başına 400 dolar etmektedir. Fakat eğer bu ormanların yenilenebilir ve süreklilik arzeden kaynakları (kısaca, meyva, yağ, ilaç vs. gibi ürünleri) harmanlanacak olursa, sahiplerine gelirleri acre başına 2.400 dolar olmaktadır... Umarız bu çelişki, ormanları kesip satmak isteyenlerle bunların ürünlerinden yararlanmak isteyenler arasındaki çelişki, yağmur ormanlarının yokedilme sürecini yavaşlatır, ve belki de -bilinçli halk muhalefetinin de yardımıyla- yıkımı tamamen durdurur. Fakat giderek zaman daralmaktadır...

 

Bu satırları yazan olarak -parantez dışı- kişisel kanımı belirtmem gerekirse, doğa ve yağmur ormanları konusunda halkların giderek daha bilinçli ve duyarlı hale gelmeye başladıklarının tipik kanıtlarından biri, “Avatar” filminin topladığı geniş ilgi ve sempatidir. Bu filmin öyküsü içinde yokedilmeye çalışılan ve bu saldırıya karşı savunulan, bir başka gezegenin doğal yaşamı, eşsiz güzellikteki ormanları değil, bizzat kendi gezegenimizin yağmur ormanlarıdır. Filmi seyredenler, o sömürülüp yokedilmeye çalışılan güzellikleri savunanlarla, eşsiz mükemmellikteki doğalarını savunan yerli halkla kendilerini özdeşleştirmekte, kendilerini onların yerine koymaktadırlar. Doğal olarak, sömürülüp yokedilmeye çalışılan o büyüleyici doğayı da dünyamızın doğası yerine koyarak, isyanetmekte, yerli halkla birlikte saf tutmaktadırlar... Bu, son derece olumlu bir başkaldırı duygusu olduğu kadar, sözkonusu film de son yıllarda yapılmış en insancıl yapıttır belki de...

 

Kafalara iyice kazıyabilmek için tekrarlamak gerekirse, yüzmilyonlarca yılın ürünü yağmur ormanları, alabildiğine zengin ve karmaşık bir doğal yapıya sahiptirler. Onlar, yeryüzünün en büyük yenilenebilir nefes alma ve yaşam kaynağıdırlar. Hem bitki ve hem de hayvan türleri açısından yeryüzünün en zengin bölgeleridirler. Basit gıda temininden, giyinme, yağ, ilaç, endüstriye ham madde gereksinimine kadar sayısız alanda kaynak durumundadırlar. Diğer yandan, 1950 yılında dünyamızın karalarının yüzde 15’i yağmur ormanları ile kaplı iken, günümüzde malesef bunların yarısından çoğu yokedilmişlerdir. Her yıl 78 milyon acre (yaklaşık 4050 metre kare) yakılıp kül edilmiştir. Ve hesaplara göre, insanların pirinç, buğday, mısır gibi gıda gereksinimleri yüzde 40, temiz su gereksinimleri ise yüzde 50 oranında artacaktır. Ve yeni bir rapora göre, 2050 yılında insanların odun gereksinimi iki misli olacaktır. Buna karşın, sadece Amazon Ormanları yılda 20 bin mil karelik bir kayba uğramaktadırlar. Kuzey Amerika’nın bakir ormanlarının yüzde 90’ı, şimdiden yokedilmişlerdir. Malaysia’da, Endonezya’da, Brezilya’da, ve diğer tropikal iklime sahip ülkelerde yağmur ormanları yüzde 60 oranında yokedilmişlerdir... Yokedilen aslında kendi küçük planetimizdir, yaşamamız için elverişli alanlardır, yaşam kaynaklarıdır. En geç ikiyüz yıl içinde bu planetten -belki- kaçabilecek olanlar ise, bu yıkımda, yokediş sürecinde en ağır sorumluluğu taşıyanlardır...

 

Örneğin Borneo’da 25 acre (25X4050= 101bin 250 metre kare) büyüklüğünde bir toprak parçası, 700’ü aşkın farklı türe sahiptir. Bu, Kuzey Amerika’da bulunan toplam ağaç türü sayısına eşittir. Peru’da bulunan tek bir yağmur ormanı rezervindeki kuş türü sayısı, tüm ABD’de bulunan kuş türü sayısına eşittir. Peru’da tek bir ağaçta 43 farklı cins karınca bulunmuştur. Bu, tüm Britanya adasında bulunan karınca türlerine eşittir. Amazon’da bulunan balık türleri, tüm Atlantik Okyanusu’balık türlerinden fazladır. Ve malesef halen, Amazon ormanlarındaki yaşam zenginliğinin ancak yüzde 1 kadarı bilim insanlarınca araştırılabilmiştir. İlginçtir, bilim dünyası, içinde olduğumuz Galaksi’de (Galaxy) kaç adet yıldız olduğunu, dünyamızda kaç adet tür olduğundan çok daha iyi bilmektedir. Ve yine bilim insanlarının hesaplarına göre, dünyamız, her gün, 137 adeti aşkın bitki ve hayvan türünü yitirmektedir. Dünyamızdaki türler üzerine tahminler, 2 milyondan 100 milyona dek değişmektedir ama, en çok üzerinde durulan, 10 milyon civarında tür olduğudur. Şimdiye dek sözkonusu türlerden sadece 1.4 milyon kadarına ad verilebilmiştir.

 

Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi 1950 yılında dünyamızın karalarının yüzde 15 kadarını kaplayan yağmur ormanları, günümüzde ancak karaların yüzde 6 kadarında bulunmaktadır. Tahrip halen sürmektedir, ve yıkım bu hızla giderse, 2020 yılında, günümüzde varolanların yüzde 80- 90 kadarı yokolacaktır...

 

Kaba tabirle oturduğu yere pisleyen, “çöp adam” olan, dünyayı bir çöplüğe çeviren, atmosferdeki kimyasal dengeleri hızla bozan, Karbondioksit ve diğer sera etkisi yaratan gazların oranlarını arttırıp doğal felaketlere neden olan, okyanusları kirleten, dünyamızın akciğerleri konumundaki yağmur ormanlarını diğer eşsiz yararları ve zengin türleri ile birlikte yokeden insan soyu, aynızamanda, maddede hareketin bilinci olma, süreç içinde kendisi dahil çevresindeki, dünyadaki, ve giderek evrendeki herşeyin bilinci olma, ve bunları yeniden üretme yeteneği ile, soyutlama yeteneği ile, yaratmış olduğu doğal felaketlerin de bilincindedir, ve daha da bilincinde olmaya çalışmaktadır. Doğadaki süreçlerden farklı olarak aynızamanda bilinci ile ve planlı olarak davranabilen insan soyu, yaratmakta olduğu doğal yıkımı durdurabilecek, gezegenimizi sürüklenmekte olduğu erken bir ölümden kurtarabilecek bilince ve güce de sahiptir. Yalnız, dengesiz gelişen bu bilincin en geniş yığınlara hızla yayılmasına, ve felaketi durdurabilecek örgütlü bir güce dönüşebilmesine gereksinim vardır.

 

Acil olarak yapılması gereken, bir avuç tekel için sonderece kazançlı olan fosil enerjilerden, doğayı, atmosferi kirletmeyecek temiz enerjilere geçişi hemen sağlamaktır.  Acil olarak yapılması gereken, gezegenimizin akciğerleri olan ormanların, özellikle yağmur ormanlarının yıkımlarını ve yine benzer işlevi gören okyanusların kirlenmelerini engelleyebilecek örgütlü yığınsal bir gücü hemen oluşturabilmektir. Bu gereksinim, aynızamanda, dünyamızdaki tüm toplumsal-ekonomik düzenin, daha doğrusu düzensizliğin toptan yıkılarak, yeni, dengeli ekonomik ve sosyal ilişkilerin şekillendiği barışcı bir dünyanın kurulması yönünde adım atma anlamına gelmektedir...

 

Felaketler oldukça yardım toplamak iyi bir iştir şüphesiz ama, sonuçta bu bir çözüm değildir. Böyle bir dünya düzeni sürdükçe, felaketlerin sonu gelmeyecektir.  Bu metindeki kısa bilgilerden de anlaşılmış olacağı gibi, mevcut gidiş, yaşanmakta olan yıkım süreci durdurulamazsa eğer, giderek doğal felaketlerin sıklıkları ve sayıları katlanarak artacaktır. Gıda maddelerine, temiz su kaynaklarına gereksinim artacaktır. Tüm bu doğal yıkımlara koşut olarak, olağanüstü büyük toplumsal çalkantılar, toplumsal yıkımlar, savaşlar artarak gelişebilecektir... Sonuçta, artan doğal felaketleri ve savaşları kanıksamak, bunlarla yaşamaya alışmak, dünyamızın kısa sürede sonunu getirebilecek en büyük tehlike olacaktır...

 

Zaten ABD üst sınıfları, doğaya yönelik olarak gerçekleştirmekte oldukları yıkım sürecini bildikleri için, bundan yaklaşık 25 yıl önce, gelecekteki savaşların “su savaşları” olacağı “kehaneti”nde bulunmuşlardı... Onlar, tüketime, israfa dayalı mevcut yaşam tarzlarını, hem doğaya ve hem de insan soyuna yönelik yıkıcı sömürü mekanizmalarını değiştirerek, doğa ile insan, ve insan ile insan arasında daha uyumlu ilişkilerin kurulabildiği bir dünya için çaba sarfetmek yerine, sürekli savaşa hazırlanmaktadırlar. Hatta bu amaçla, HAARP adını taktıkları bir proje ile, doğayı da bir savaş aracı olarak kullanabilme çabasındadırlar, ve 2020 yılında bu yeni yıkım projesini tam kapasite ile yaşama geçirmeyi hesaplamaktadırlar. Diğer yandan yine onlar, derin korkuları, paranoyaları, ve bu dünyaya karşı sevgisizlikleri ile, en geç ikiyüz yıl içinde -yaşama elverişli- bir başka gezegene kaçmayı planlamaktadırlar...

 

Halbuki, mevcut bilgilere göre, normal koşullarda, gezegenimizin daha 4.5 milyar yıl ömrü vardır. Ve gezegenimiz, ancak, yığınların bilinçli mücadeleleri ile kurtarılabilecektir. Hiçbir dönemde toplumsal hak arayışları ile, sınıf mücadeleleri ile doğa için mücadele bukadar iç içe geçmemişti, bir bütün haline gelmemişti. Bu artık bir varoluş-yokoluş mücadelesidir; yıkıcı güçler yıkılmadan insan soyu ne sosyal baskılardan kurtulabilecektir, ve ne de içinde varolduğumuz doğa yaşamını sürdürebilecektir... Uzayda küçük mavi bir nokta olan gezegenimiz, yaşatılmalıdır.

 

Yusuf Küpeli

6 Eylül 2010

 

http://www.sinbad.nu/