12 punto ile 18 A-4 sayfası tutan aşağıdaki metin, Latin Amerika ve ABBD emperyalizmi hakkındaki tamamlanış ve yayınevine verilmiş bir kitabın bölümüdür- Y. Küeli

Yusuf Küpeli jeopolitik “teori”leri ve ABD’nin dünya düzeyinde kurmuş olduğu askeri kontrol ağı üzerine kısa bilgiler

(...) Emperyalist merkezlere ideolojik (düşünsel) taban oluşturan sözkonusu ırkcı düşüncelerle aldatılıp motive edilen emekçi insanlar, farklı ülkelerin işçileri, emperyalist merkezlerin kazançları içn yeniden paylaşım savaşlarında birbirlerini boğazlıyorlar. Değişik kalıplar içinde sunulan ırkçı teoriler, emperyalist saldırganlıkların sözde “haklı” gerekçeleri haline getiriliyorlar. Aynı emperyalist güçler, “ırkın üstünlügü” mavalını ülkelerin coğrafi konumları ile yamama biçimde birleştirerek emperyalist mali-sermayenin emrine veriyorlar. Yeni pazarlar ve hammadde kaynakları ele geçirme hırsı arasında bağlantı kuran bu spekülatif eklektik teoriler, kanlı savaşlar için “gerekçeler” oluşturuyorlar ve halen değişik biçimlerde oluşturmaktadırlar...

(...) Jeopolitik terimini ilk bulan ve “Canlı Organizma Olarak Devlet” (1916) adlı kitabında kullanan kişi, isveçli Profösör Rudolf Kjellén (1864-1922) olmuştur. Sağcı görüşlere sahip olan Kjellén’i derinden etkileyen karakter ise, Alman cografyacı ve etnografyacı Friederich Ratzel’den (1844-1904) başkası degildir. ..

 

jeopolitik “teori”leri ve ABD’nin dünya düzeyinde kurmuş olduğu askeri kontrol ağı üzerine kısa bilgiler

 

Yusuf Küpeli

 

Doğa bilimlerindeki bazı gelişmelerin 1800’lü yılların ikinci yarısında toplumsal yaşama şematik olarak uygulanması sonucu, ırkcı düşencelerin sistematikleşip gelişme gösterdiklerine tanık oluyoruz.. Yine aynı dönemde doğmaya başlayan tekelci kapitalizm, ticaret- banka-endüstri sermayelerinin bütünleşmeleri ile oluşan mali sermayenin egemenliği, ya da kapitalizmin emperyalizm denen aşaması, egemenlik hesapları sonucu ırkçı ve aşırı milliyetçi düşüncelerle rezonansa geliyor ve bunları birer enstruman olarak kullanıyor... Emperyalist merkezlere ideolojik (düşünsel) taban oluşturan sözkonusu ırkcı düşüncelerle aldatılıp motive edilen emekçi insanlar, farklı ülkelerin işçileri, emperyalist merkezlerin kazançları içn yeniden paylaşım savaşlarında birbirlerini boğazlıyorlar. Değişik kalıplar içinde sunulan ırkçı teoriler, emperyalist saldırganlıkların sözde “haklı” gerekçeleri haline getiriliyorlar. Aynı emperyalist güçler, “ırkın üstünlügü” mavalını ülkelerin coğrafi konumları ile yamama biçimde birleştirerek emperyalist mali-sermayenin emrine veriyorlar. Yeni pazarlar ve hammadde kaynakları ele geçirme hırsı arasında bağlantı kuran bu spekülatif eklektik teoriler, kanlı savaşlar için “gerekçeler” oluşturuyorlar ve halen değişik biçimlerde oluşturmaktadırlar...

 

Uluslararası politikada devletlerin cografi konumlarını ön plana çıkartan, sözkonusu “cografi konumun uluslararası güç ilişkilerini belirledigini” iddia eden bilim dışı disiplinin adı, jeopolitik olarak konmuştur. Doğal olarak içinde bazı serpistirilmiş bilimsel ögeler bulunsa da, jeopolitik, asıl olarak Sosyal Darvinizm’den ve yine savaşları ve soykırımları haklı gösterem Malthüscü teoriden etkilenmiştir. Sosyal Darvinizm’in kurucusu, ingiliz sosyolog Herbert Spencer (1820- 1903) olmuştur. Kısaca Herbert Spencer, büyük bilim adamı Charles Darwin’in (1809- 1882) biyolojik süreçler üzerine geliştirmiş olduğu evrim teorisini, tamamen farklı süreçlere sahip sosyal yaşama hatalı ve şematik biçimde uygulayarak ırkçılığa düşünsel bir temel hazırlamıştır (Büyük yazar Jack London [1876- 1912] bile Herbert Spencer’in etkisi altında kalmıştır ve Martin Eden [1909] adlı otobiyografik romanında bundan sözeder.).

 

İngiliz sömürgeciliğinin en güçlü şirketlerinin başında gelen ve sömürgeciliğin sembolü olan East India Company’nin (Doğu Hint ŞirketiI. Elizabeth eliyle 31 Aralık 1600’de kurulmuştur. Bu şirketin denizaşırı faliyetleri için memur ve yönetici eleman hazırlamak amacıyla 1806 yılında East India Collage şekillendirilmiştir. East India Collage’de ders veren iktisatçı Thomas Malthus’un (1766- 1834) düşünce tarzı ve öğretisi, İngiliz sömürgeciliğinin gereksinimleri ile tam bir uyum içinde olmuştur.  Sömürgeciliği ve emperyalist talanı ve bu uğurda yapılan kanlı savaşları haklı çıkartmaya yarayan Malthuscu “nüfus teorisi”, özet olarak, “insan nüfusunun kullanılabilecek kaynak ve gıdalardan çok daha hızlı artmakta olduğu ve insanlığın zaten açlığa, yıkımlarla, ölümlerle mahkum olduğu”, yönündedir... Malthuscu teori, Herbert Spencer’in Sosyal Darvinizm teorisini etkilemiş olduğu kadar, jeopolitik denen çarpık teoriyi de etkilemiştir...

 

Jeopolitik terimini ilk bulan ve “Canlı Organizma Olarak Devlet” (1916) adlı kitabında kullanan kişi, isveçli Profösör Rudolf Kjellén (1864-1922) olmuştur. Sağcı görüşlere sahip olan Kjellén’i derinden etkileyen karakter ise, Alman cografyacı ve etnografyacı Friederich Ratzel’den (1844-1904) başkası degildir. Ratzel, “insan gurupları ile içinde yaşadıkları cografi alan arasında çok derin bir bağ oldugunu” iddia etmiştir. Bu teoriye göre, “ 'yaşam alanı' (Lebensraumadını alan cografi alan içindeki insan gurupları, aynen diğer canlı varlıklar gibi güçleri oranında yaşayıp gelişmekte, aynı biçimde etki alanlarını genişletmektedirler.” Görüldüğü gibi burada, bilinç dışı ve sadece değişen doğa koşullarına uyum sağlamaya çalışarak ve ancak belirli doğa koşullarının varolduğu alanlarda varolabilen bitkiler ve hayvanlar ile, yaşam alanları doğa koşullarıyla sınırlı olmayan, bilinçli olarak iradesi ile hareket eden, hertürlü doğa koşuluna ve ürettiği aletlerle doğa dışı uzay koşullarına dahi uyum sağlayabilen insan bir tutulmaktadır. Hatalı jeopolitik “teori”lerinde, yaşam alanı sınır tanımayan insan soyunun irade ürünü bilinçli toplumsal süreçleri ile, diğer canlı türlerinin belirli birtakım doğal koşullara bağımlı olarak kendiliğinden gelişen tamaman farklı yaşam süreçleri birbirine kariştırılmaktadır. Burada, bilim dışı olarak ve ahmakça, insani toplumsal süreçler, bilinçten yoksun ve varlıkları tamamen doğa koşullarına bağımlı biyolojik varlıkların yaşam sürçleri aynı gösterilmektedir. ..

 

Kısacası, doğadaki türlerin davranışları, insanların davranışları gibi bilinçli ve en geniş anlamda planlı degildir. Yine sözkonusu türlerin davtanışları, Varoldukları çevreleri ile uyumlu biyolojik biçimlenişleri ile diğer doğa koşulları arasında verilen -tesadüflerle dolu- kör bir yaşam kavgasıdır sadece. Bu türlerin hareket alanları, azami genişleme alanları veya revirleri belirlidir. Doğanın, evrenin süreç içerisinde artan ölçülerde ve artan boyutlarda kendi bilincine varması demek olan insan, içinde varolduğu çevresi ile birlikte kendisini bir üst düzeyde yeniden ve yeniden sürekli üretebilme yeteneğine ve gücüne sahiptir. İnsan soyunun toplumsal süreçleri ve yaşamla ilgili motivasyonları, doğal varlıklarınkinden tamamen farklıdır; bu süreçlerin içinde bilinç, plan ve sıçramalarla bir ilerleme, sürekli iğmesi artan bir gelişme vardır. İnsan, içinde varolduğu çoğrafyadan etkilense de, davranışları ve egemenlik alanları, yaşadığı çoğrafya ile değil, gerçek ekonomik gereksinimleri ile, kendisini, çevresini, içinde varolduğu doğayı ve evreni anlama, keşfetme tutkusu ile belirlenir. Ekonomik  güç ve teknolojik ilerilik egemenlik mücadelesinde önemli rol oynar ama, coğrafya değil... Gerçek kalıcı egemenlik, belli birtakım coğrafyalara egemen olarak değil, insanların kalplerini kazanarak ve egemenliği doğru biçimde paylaşarak varolabilir...

 

İnsan soyunun davranışları, doğadaki diğer varlıklarınki gibi, verili koşullara pasif olarak uyum sağlayan, bu koşullar kaybolunca yeni koşullara uyum sağlayabilmek için evrimleşen veya yokolan varlıklarınki gibi, doğadan kaybolabilen türlerinki gibi sürüp gelişmez. İnsani süreçler, iç bağlantıları kolay açıklanamayan doğal süreçlerde olduğu gibi sayısız tesadüflerle gelişmezlerler. İnsanlar, doğruları, yanlışları veya eksikleri ile de olasa, kişisel, sınıfsal veya daha geniş toplumsal yararlarına uygun olarak tamamen planlı biçimde davranırlar, planlar yaparlar ve kendileri ile birlikte yaşamı sürekli yeniden biçimlendirirler. Bu nedenle, insani süreçleri doğadaki süreçlerle aynılaştırmaya çalışan Jeoplitik teorilerinin tüm dayanakları tamamen bilim dışıdır. Buna karşın, emperyalist yayılma politikalarını temsileden politik elitin, üst sınıfların böyle yalanlara gereksinimleri vardır. Yukarıda ifade edilmiş olduğu gibi, jeopolitik “teori”lerinin temeli, emperyalist yeniden paylaşım savaşı olan I. Dünya Savaşı’ndan kısa süre önce Ratzel tarafından atılmıştır. “Jeopolitik” adı ise, savaş sürerken, 1916 yılında ilk kez Kjellén tarafından kullanılmştır. Bu bilim dışı teorilerin, bilinçli veya bilinçsiz olarak emperyalist yayılma politikalarına gerekçe hazırlamak amaçlarıyla şekillendiği ve zaman içinde yeni katkılarla zenginleşerek günümüze dek varlıklarını sürdürmüş oldukları ortadadır. Türkçe de varolan “Minareyi çalacak olan kılıfını önceden hazırlar!”, özlü süzüne uygum biçimde doğan jeopolitik “teori”leri, “çalınacak minare”nin önceden hazırlanan “kılıfı” olmuşlardır ve II. Dünya Savaşı öncesinde de Hitler’in saldırganlığını besleyen yalanların en önemlisi haline gelmişlerdir...

 

Sözkonusu jeopolitik “teori”lerine göre... “Coğrafi konumlarından güç alan devletler, bu güçleri ile orantılı olarak diğer canlı organizmalar gibi savaşıp varlıklarını sürdürürler ve etki alanlarını yayarlar. Devletlerin varoldukları bazı coğrafi alanlar diğerlerine göre daha büyük önem taşımaktadırlar ve daha etkili güç kaynağı olmaktadırlar. Bazı coğrafi bölgelere hakim olmak, dünya hakimiyeti için gereklidir vs. Yeterli enerjiye, güce sahip olmayan devletler, doğadaki zayıf organizmalar gibi ayıklanıp yokolurlar.” Görüldügü gibi, Sosyal Darvinizm ve Malthüscü görüşlerden etkilenen jeopolitik, güçlü devletlerin zayıfları yoketmesini ve savaşları haklı göstermeye çalışmaktadır. Ayrıca devletlerin biyolojik varlıkların enerjileri gibi bir enerjileri olmaz. Devletler, güçlerini ne coğtadyalarından ve ne de olmayan biyolojik enerjilerinden alırlar. Devletler, güçlerini,örgüt yapılarından ve halkları ile olan bağlarından, teknolojik alt yapılarından ve ekonomik güçlerinden alırlar. Ekonomileri değişik nedenlerle çökerse, devletler de içten ve dıştan gelen etkilerle çökerler...

 

Bir İngiliz protestan papazı, iktisatcısı ve demograf olan Malthüs (1776-1834), “gıda üretiminin sürekli olarak nüfus artışının çok gerilerinde kalacagını”, iddia ederek, “açlıklar, salgın hastalıklar, savaşlar ve soykırımlar yoluyla nüfusun azaltılmaşı” olayına haklılık kazandırmaya çalışmıştır. Nüfusun en yüksek düzeyine ulaştığı günümüzde, bilim ve teknikteki ilerlemeler nedeniyle, üretimin artan nüfusun gereksinimlerinin çok üzerinde olduğu, buna karşın açlıgın ve yayılan salgın hastalıkların egemen emperyalist sistemden kaynaklanan toplumsal adaletsizlik, adaletsiz bölüşüm ve dünya yüzeyinde demokrasi eksikligi ile bağlı oldugu kesin verilerle bellidir. Malthüs’ün yaşadığı dönemde de gerçek bundan farklı degildi ama, üst sınıflardan gelen ve Doğu Hint Şirketi Koleji'nde Profösör olan Malthüs, sosyal çevresinin yapısına ve Hindistan’ın kanını emen İngiliz sömürgeciliğinin doğasına uygun olarak düşünüyordu. Malthüscülüğün açık etkileri de dikkate alınarak, Jeopolitik “teori”lerinin saf ırkcı görüşlere sahip olduklarını söylemek yanlış olmaz. Bu bilgilerin ışıgında, Ruanda’da yüz günde bir milyon insan katladilirken ABD'nin ve Birleşmiş Milletler’in neden müdahale etmediklerini, üç zengin Batılı ülkenin askerlerini neden geri çektiklerini daha iyi anlayabiliriz. Aynı güçlerin Körfez Savaşı’nda ve 78 gün sürmüş olan Yugoslavya bombardımanı sırasında neden TüketilmişUuranyumlu (DU'lu) mermiler kullanmış oldıklarını, kara mayınlarını ve kitle imhasına yönelik gelişmiş silahları hangi mantıkla rahatca üretip satabildiklerini anlarız. Hitler’in, Nazizm’in katliamlarının temelinde yatan düşünceyi bu teorilerle anlayabiliriz.

 

Jeopolitiğin temel taşları olan Sosyal Darvinizm ve “üretimin aritmetik, nüfusun ise geometrik diziye göre arttıgını” iddia eden Malthüscü teori, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın (United Nations Development ProgrammeUNDP) 1999 yılı raporuna mantıki bir açıklama getiremez. UNDP’nin sözkonusu raporuna göre, son elli yılda dünya üretimi on misli artmıştır. Hızlı nüfus artışına karşın, kişi başına gelir üçe katlanmıştır. Buna karşın, zeginlerle yoksullar arasındaki uçurum derinleşmiştir. Başlangıcında olduğumuz ikibinli yıllarda, bir doların altında gelirle yaşamak zorunda olan açların sayısı 1,5 milyara yükselmiştir. Dünyamızdaki 24 zengin, yaklaşık dört milyar insanın varlığına, toplam gelirine sahiptir. Bunun açıklaması, giderek üretimin çok daha fazla toplumsallaşmasına karşın, üretim araçları mülkiyetindeki tekelleşmesinde, buna koşut olarak dünya düzeyinde anti-demokratik süreçlerdeki gelişmesinde ve sonuç olarak adaletsiz paylaşımın derinleşmesinde yatmaktadır. Üretim araçlarının bireysel mülk olması ve tekelleşme, üretimin insanların temel gereksinimlerine göre değil, azami kâr motivasyonuna göre biçimlenmesine neden olmaktadır. Savaşların ve dünya hakimiyeti düşüncelerinin asıl nedenleri, devletlerin cografi konumları ile ilgili degildir ama, yukarıda kısaca açıklanan toplumsal antagonizma (uzlaşmaz çelişki) ile yakından ilgilidir. Üretimin artan ölçüde toplumsallaşmasına karşın üretim araçları mülkiyetinin alabildiğine tekelleşmesi, ulusal ve uluslararası düzeyde çelişkileri derinleştiren ve kanlı çatışmalara neden olan en büyük nedendir. Devletlerin cografi konumlarında herhangi bir degişiklik olmamasına karşın,  aynı devletlerin politikalarında yaşanan sürekli değişiklikler, gerçegin bir diğer yüzüdür. Kapitalist-emperyalist merkezler arasındaki eşitsiz gelişme pazarlar üzerindeki rekabeti yükseltirken, bir yandan silahlanmayı ve savaşları kışkırtmakta, diğer yandan da insan soyunun asıl sorunlarını çözümsüzlüğe sürüklemektedir. Kısacası, ulusal düzeyde birtakım etkileri olmakla birlikte, toplumların ve devletlerin kaderlerini belirleyen asıl unsur coğrafyaları olmayıp, ulusal ve dünya düzeyindeki ekonomik süreçlerdir...

 

Toplumların erişebildikleri bilimsel ve teknolojik gelişme düzeylerine, üretimde kullandıkları enerji kaynaklarının tarzına ve ekonomilerinin biçimlenişine göre, dünya yüzeyindeki zenginliklerin önemi insanlar açısından göreceli olarak artmakta veya azalmaktadır.  Dünyamızdaki ddoğal zenginlikler, petrol ve mineral yatakları, tüm cografi alanlara eşit biçimde dağılmamışlardır. Bu nedenle, tamamen toplumların gelişmişlik düzeylerine, kullandıkaları teknolojilerin gereksinimlerine baglı olarak bazı cografi bölgelerin ekonomik önemleri göreceli olarak artmakta veya azalmaktadır. Yaşadığımız dönemde ağırlıklı olarak petrol, dogal gaz, kömür vs. gibi fosil yakıtlar, bu tip organik maddeler temel enerji kaynaklarıdırlar. Bu nedenlerle, özellikle petrol ve dogal gaz yataklarının bulunduğu bölgeler, bu bölgelerdeki ham maddeyi pazarlara, veya endüstri merkezlerine ulaştıracak yollar, sözkonusu ileri cağdaş endüstriye sahip ülkeler açısından büyük önem taşımaktadırlar. Bu kaynakların bulunduğu bölgeler ve yollar üzerinde hakimiyet kurma amacıyla büyük bir kavga verilmektedir. Fakat kavganın asıl nedeni, enerji kaynakları veya enerji kaynaklarının varolduğu cografyalar değil, ileri endüstri ülkelerindeki, dünyadaki temel ekonomik yapılanmanın tekelci emperyalist kapitalizm olması, mencut ekonomilerin azami kâr hırsı ile yönlenmeleridir. Dünya düzeyinde ekonomik ve politik anlamda demokratik bir yapılanma varolsa, mevcut enerji kaynaklarının işbirliği içinde kavgasız-gürültüsüz kullanılmaları mümkündür. Yarın daha farklı teknolojilere geçildiğinde, güneş, su, rüzgar, diğer doğa güçleri ve yeni teknolojilerle üretilen daha verimli nükleer enerjilerle geçildiğinde, füzyon (fusion) santralları (bir anlama yapay güneşler) kurulduğunda ve uzaydan elde edilecek enerjiler gündeme geldiğinde, fosil enerji kaynakları ile yüklü coğrafi bölgelerin ne eski ekonomik önemleri ve ne de askeri stratejik önemleri kalacaktır... Coğrafi konumları değişmeyecek olan devletlerin politikaları, ekonomideki ağırlıkların dünya düzeyindeki değişimine, ekonominin yeni gereksinimlerine koşut olarak degişecektir. Bu nedenle, üzerinde yaşanan coğrafi bölgeleri politikanın temel direği yapmaya çalışan jeopolitik “teori”lerinin emperyalist savaşlara ve yayılma politikalarına haklı gerekçeler yaratmaya çalışan yalanlar olduğunu bir kez daha hatırlatmakta yarar vardır. Çünkü, dünya hakimiyeti politikası izleyen emperyalist ABD başta olmak üzere tüm emperyalist güçler halen aynı yalana sarılmaktadırlar. 

 

Alman coğrafyacı ve etnograf Friedrich Ratzel’in (1844- “904) ve 1917 yılında jeopolitik deyimini ilk kez kullanmış olan İsveçli politik bilimci ve politikacı Rudolf Kjellén’in (1864- 1922) jeopolitik “teori”lerine, İngiliz politik cografyacı Sir Halford John Mackinder (1861-1947), ingiliz ütopya geleneğine uygun bir katkı yapmıştır. Mackinder'e göre dünya egemenliği şu şekilde mümkündür... “Nüfus bakımından yogun olan Eurasia’ya (Avrasya’ya) ve Afrika’ya egemen olan, tüm dünyaya egemen olur Sözkonusu bölgelere egemen olabilmek için, ‘merkez ülke’ (‘heartland’) veya ‘eksen ülke’ (‘pivot area’) durumunda olan Rusya’ya egemen olmak gerekir. Sibirya’yı ve Orta Asya’yı içine alan Rusya veya ‘merkez ülke’, müthiş koruyucu doğal engellerle çevrilidir; buraya denizlerden ulaşmanın ve saldırı yapmanın olanakları yoktur. Sözkonusu ülke kendi kendisini besleyebilir. ‘Merkez ülke’, sadece Doğu Avrupa üzerinden yapılacak hava saldırıları ile yaralanabilir. Doğu Avrupa üzerindeki kontrol, ‘merkez ülke’ veya ‘eksen ülke’ üzerindeki kontrolu tamamlar, dünya hakimiyetinin yolunu açar.” (Avrasya, 30ncu paralelin kuzeyinde kalan, Pasifik’ten Atlantik’e dek uzanan, bitki ve hayvan türleri bakımından ortaklıkları olan tüm Asya ve Avrupa coğrafyası ve birmiktar da Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyası olmaktadır.).

 

Ratzel’in, Kjellén’in ve özellikle Mackinder’in görüşleri, Karl Ernst Haushofer (1869- 1946) adlı Alman politik coğrafyacıyı ve Alman ordusu subayını derinden etkilemişti. “Jeopolitik İçin Gazete” (“Zeitschrift für Geopolitik”) adlı bir yayını yöneten ve Münih Üniversitesi’nde Jeopolitik Enstütüsü’nün başkanı olan HaushoferHitler'i ve diger Nazi ideologlarını etkileyecekti. İsveçli Profösör Rudolf Kjellén’in ırk temeli üzerine oturttugu “yaşam sahası” (“lebensraum”) tezi ve İngiliz Mackinder’in “merkez ülke” veya “eksen alan” adını alan Avrasya ile bağlantılı “dünya egemenliği teorisi”, Karl Ernst Haushofer aracılıgı ile Hitler’in düşüncelerinin merkezine yerleşecekti. Böylece “Avrasya’ya egemen olan dünyaya egemen olur” tezi üzerine kurulu jeopolitik teorisi, ilk olarak Alman Nazizmi tarafından pratige geçirilecekti. Sonuç, 60 milyonu aşkın insanın yaşamının sonbulması ve devasa bir yıkımdan başka birşey olmayacaktı. Sonuç, Urallar’a dek tüm Avrupa’nın yıkımı, Nazizm’in sonu ve büyük bir insani trajediden başka birşey değildi.

 

Amerikalı Amiral Alfred Thayer Mahan (1840-1914), “denizlerde güçlü olanın dünya ticaretini,dünyanın  zenginliklerini ve ekonomik kaynaklarını daha rahatlıkla denetleyebilecegini ve savaşları kazanacagını”, iddia edecekti. Mahan’ın teorisini geliştirdigi zaman dilimi, ABD kapitalizminin emperyalizm aşamasına evrilmiş olduğu döneme,  ABD’nin Monro Doktrini (1823) ile belirlemiş olduğu egemenlik alanının kendisine yetmediği bir döneme, kendi kıtasının sınırlarının ABD mali-sermayesine dar gelmeye başladığı yıllara denk düşmekteydi. Kısacası, Mahan, “denizlerde egemenlik” üzerine jeopolitik teorisini kurgularken, ABD’nin deniz aşırı ülkelere yayılmaya başladığını ve güçlü bir donanmaya gereksinim duyduğunu görmekteyiz..

 

Mackinder'in “dünya hakimiyeti” için Rusya’yı “merkez ülke” olarak gösteren ve Doğu Avrupa’nın öneminin altını çizen teorisi, NATO komuta kademesinin ilgisini çekecekti. Yalnız, ortada bir gerçek daha vardı...  Mackinder sözkonusu “dünya egemenliği” teorisini geliştirdiği zaman, nükleer başlıklı kıtalararası balistik füzeler henüz savaş teknolojisine girmemişlerdi. Dünyamız casus uyduların gözetimi altında bu ölçüde küçülmemişti.  Kısacası, dünyanın merkezini Kuzey Amerika olarak gören yeni Amerikan jeopolitiği, sözkonusu yeni teknolojiler ve gelişmiş silahlar nedenleriyle uzay hakimiyetine ağırlık vermektedi. Hatta ABD’de bir “Uzay Komutanlığı” dahi kurulmuştur...

 

Uzayın silahlandırılması ile ilgili olarak geçmişe dönmek gerekirse, Mart 1983’de, ABD tarihinde o döneme dek olan en büyük askeri yatırım yapılmıştır. Muhtemel nükleer saldırılara karşı Staratejik Savunma Hamlesi (Strategic Defense InitiativeSDI) projesi kabul edilmiştir. Aynı zamanda “Yıldız Savaşları” olarak da anılan proje için ABD bütçesinden ozamanki degeri ile önce 112 milyar dolar ayrılmıştır ve bu miktar giderek yükseltilmiştir. Sözkonusu projenin pratikte somut bir yararı görülmese de, uluslararası gerilim alabildigince artmış, silahlanma yarışı hız kazanmıştır. Sovyetler Birligi silahlanmaya dafa fazla kaynak ayırmak zorunda kalmıştır. ABD bütçesinden sosyal fonlara, sağlığa, eğitime ve diğer insani yatırımlara ayrılması gereken paralar silah tekellerinin kasalarına aktarılmıştır. Askeri-endüstri komplesler altın yıllarını yaşamaya başlamışlardır. Ronald Reagen (başkanlığı, 1981- 89), 29 ocak 1981 tarihli basın konferansında, ABC News’den Q. Sam Donald’ın sorusuna şu yanıtı vermiştir: “Detand, Sovyetler Birligi’nin işine yaradı. Amaçları dünya devrimidir. Onlar, moralsizdirler...” Kısacası Reagen, politik gerilimleri yumuşatma, silahsızlanmayı sağlama, birlikte varolma, barış anlamına gelen Detand’a saldırmıştır. Çünkü barış, kanla beslenen askeri-endüstri komplekslerin kazançlarını azaltmakta idi.. Bill Clinton (1993- 2001), iktidara geldiği 1993 yılında, sözkonusu Yıldız Savaşları projesini rafa kaldırmıştır. Fakat, 1999’da NATO Yugoslavya’yı bombalarken, askeri-endüstri komplekslerYıldız Savaşları projesini diriltmişlerdir. Sözkonusu projeye ilk elde yeniden on milyar dolar ödenmiştir...

 

Muhtemel nükleer saldırılara karşı Staratejik Savunma Hamlesi (Strategic Defense InitiativeSDI) projesnin bir parçası olarak, bu kez de, içinde varolduğumuz doğayı insana ve dolayısıyla doğaya karşı bir silah olarak kullanma projesi olan HAARP (High-frequency Active Aural Research Program) yaşama geçirilmiştir.Mats Yangdal’ın yazdığına göre, bir kitle kırım silahı olan HAARP, kullanıma uygundur.  HAARP, dünyanın eloktromanyetik alanını, havayı, suyu ve diğer doğal güçleri yönlendirmeye elverişlidir. Doğa için tehdit, sadece koldioksit salınımından, sera gazları salınımından değil, çok daha fazla HAARP projesinden kaynaklanmaktadır... 

 

Değişik kaynaklara göre HAARP, 1987 yılında gizlice planlanmıştır. Uzayı silahlandırma projesi olan SDI (Strategic Defense Initiative) projesi 1983 yılında yaşama geçirilmiş ve bunun bir uzantısı olan HAARP’ta hemen sonra, 1987’de düşünülmüştür. Olağanüstü elektrik gücü ile işleyen ilk HAARP tesisi, Alaska’ya, Rusya’nın, Sibirya’nın hemen batısına kurulmuştur. ABD ordusu, Alaska’ya, yerleştirilen 3.6 milyon watt kapasiteli antenlerle operasyona başlamıştır. Çevre, doğa, artık bir silah olarak kullanılmaya ve bu konudaki teknoloji geliştirilmeye başlanmıştır. HAARP, eloktromanyetik bir savaş aracı olarak, dünyanın eloktromanyetik alanını, havayı, suyu ve diğer doğal güçleri, zelzele nedeni olan fay hatlarını silah haline getirilerek, “düşman” ülkelere,  milletlere, insanlara karşı bunların kullanımını olur hale getirmiştir...Bazıları “komplo teorisi” olduklarını söylese de, Rusya’nın Sibirya coğrafyasında 2019 yılında ve öncesinde yaşanmış olan büyük yangınların, 2011 yılı Mart ayında Japonya’yı vuran ve onbinlerce insanın ölümü ile sonuçlanan  Fukushima  Atom Sntralı kazasının nedeni tsunami olayının, ve daha başka bazı doğal felaketlerin, .HAARP ürünü olduğunu iddia edenler vardır. Bazı ABD uçak gemilerine yerleştirilmiş olan güçlü antenlerle HAARP teknolojisinin kullanılmakta olduğunu iddia edenler de vardır...

 

Avrupa ParlementosuHAARP’ın  etkilerini kabuletmektedir ve 7 Şubat 1998 tarihli “Avrupa Raporu”na göre, İsveç Sosyal Demokrat Partisi milletvekili (1971- 95), ayrıca Avrupa Birliği (AB) vekili ve İsveç’in nükleer silahsızlanma politikalarından sorumlu Maj Britt Theorin, Şubat 1998’de, Avrupa Parlementosu Dışİlişkiler  ve Savunma Komisyonların’da, HAARP ile ilgili sorular sormuştur. O,  HAARP’ın doğa ve  insan için risklerini sormuştur... Kısacası, HAARP’ın  bir gerçek olduğu açıkça bellidir ve malesef böyle bir dünya düzeninde, henüz, bu korkunç kötülükleri durdurabilecek bir güç merkezi henüz doğmamıştır. Gizli olarak yürütülen HAARP projesi, özel ve ciddi bir araştırmayı ve tüm yönleriyle deşifre edilmeyi beklemektedir...

 

Kısacası artuk uzay, bir savaş üssü olarak kullanılmasının yanında, ABD ve diğer ileri teknolojilere sahip ülkeler için mineral elde etme açısından da önem taşımaya başlamıştır. En yakınımızdaki gök cismi Ay, üzerindeki minareller ve muhtemel savaşlarda taşıyabileceği önem açısından parsellenmeye dahi başlanmıştır. Fakat yine de halen sömürülmesi gereken asıl zenginlikler yeryüzündedirler. Sonuçta, karalarda da askeri hakimiyet kurulmadan bu zenginlikleri denetim altında tutabilmek mümkün degildir. Bu nedenle, ABD’nin jeopolitiğinde, Uzay hakimiyeti ve buna ek olarak denizlerde egemenlik, karadaki hakimiyetin en önemli yardımcı unsuru olarak varolmaktadır. Kısacası PentagonMackinderin görüşlerine, uzaya ve denizlere egemenlik boyutlarını eklemiştir Böylece daha karmaşık hale gelen çılgınca tehlikeli düşünceler insan soyunun başına bela olmayı sürdürmektedirler...

 

(Biraz yersiz ve yamama olsa da, buraya, uzay ile ilgili bir anımı sıkıştırmak istiyorum... Aşırı sağcı ve darbeci Kara Kuvvatleri Komutanı Org. Namık Kemal Ersun vaktından önce, 1 Haziran 1977 günü emekliye sevkedilip Silahlı Kuvvetler’den uzaklaştırılınca, benim için de Mamak Askeri Cezaevi cenderesinden kurtulma şansı doğmuştu. Yasaya göre, ömür boyu hapis cezam yüksek mahkemede onaylandıktan hemen sonra sivil cezaevine yollanmam gerekirdi ama, verilmiş olan ceza onaylanmış olduğu halde yaklaşık altı aydır askeri cezaevinde ağır baskılar altında izole edilmekteydim. Namık Kemal Ersun görevden alındıktan birsüre sonra, ellerim kelepçelenip, bir albayın eşliğinde askeri helikoptere bindirilerek Niğde Kapalı Cezaevi’ne nakledilecektim. Yol boyunca, alabildiğine yayılıp genişlemiş Ankara’yı tepeden şaşkınlıkla, çivit mavisi Tuz Gölü’nü ise hayranlıkla seyredecektim... Mamak’ta iki yıl boyunca akvaryum gibi bir yerde tutulup izinle tuvalete gittikten, özel olarak izole edilip Ertan Çiçek adlı faşist yüzbaşının bana yönelik özel ve sistematik baskılarına dayandıktan sonra, Niğde Kapalı Cezaevi, bana, tahliye olmak gibi gelmişti...

 

(Adları lazım değil, değişik Maocu gurupçuklar, “politik mahkum” denenlere ayrılmış bölümde keyiflerince bir yaşam sürmekte, ziyaretçilerini içeriye alabilmekte; dışarıdaki “örgütler”ine haberler ve yazılar yollamakta; rahatça temas halinde oldukları diğer mahkumları, cinayet, uyuşturucu, hırsızlık vs. nedenleri ile içeriye girmiş farklı hesaplar içindeki mahkumları akılları sıra örgütlemekte, “büyük devrimciler” pozunda caka satmakta idiler- ben oradan, Niğde’den ayrılıp İzmit Kapalı Cezaevi’ne gittikten sonra, kriminal unsurları örgütlemeye çalışan bu farklı tekkeleri imamları rolündekilerle, birçoğu muhtemelen hapishane yönetimine çalışan sözde örgütlenmiş kriminal unsurlar arasında büyük bir çatışma yaşandığını, “politik mahkum” denilenlerin kendilerini zor kurtarmış olduklarını duyacaktım... Genellikle kırsal kesimden gelen, yetişme tarzlarına uygun olarak dini referanslarla ve dini kalıplarla düşünen, geçmişin “Moskofgavuru” nefretinin yerine “Sovyet sosyal emperyalizmi” düşmanlığını oturtmuş olan, hakkında yarım-yamalak birşeyler okudukları veya duydukları Marksist-Leninis düşünce sistemini alışkın oldukları dini referanslarla kalıplar haline getirip yeniden bambaşka birşey olarak üreten, yer yer Marksist-Leninist retorik kullanmakla birlikte bu ideoloji ile uzaktan yakından alakası olmayan aşırı milliyetçi Maocu düşünce sisteminden yarım-yamalan alabildiklerini kendilerine benzeterek “Maoculuk” yapan bu tarikatçılar, demokratik süreçleri baltalamakta ve siyasi iktidarı değiştirmekte kullanıldıktan sonra yokedilmiş hastalıklı psikopat bir katili “devrimci” gibi görmekte, birilerinin yönlendirmesi ile Demirel’in kafasına kül tablası vurmuş olan tımarhanelik manyağı saygıyla ziyaret edip kutlamaktaydılar. İki-üç kişilik tekkeleri içinde kendilerini “kıral” sanan özünde sonderece ezik ve şaşkın bu insanlarla tartışmaya kalkmak, kavgalara neden olabilirdi... YahudiliğinHristiyanlığın ve İslamiyet’in başlangıcında bölüne bölüne ortaya çıkmış birsürü ufak çaplı çılgın farklı yollar gibi, bu tipler de fındık çekirdeğini doldurmayacak nedenlerle spekületif saçma tartışmalar yaparak aralarında alabildiğine bölünmüşler ve kendi tekkelerini kurmuşlardı....

 

(Ne adı ve ne de takma adı lazım değil, sözkonusu Maocu gurupçuklardan birisine dahil uzun boylu bir üniversite öğrencisi oğlan, Malatya dolaylarında dağa çıktıktan sonra silahını atıp kaçmış olmasına karşın yakalanmış birisi, bana, bıkıp usanmadan “Sovyet sosyal emperyalizmi” nutukları çekmekteydi. Aynı kişi, Sovyetler’e yeterince karşı çıkmadığı için “Türkeş”i eleştirmekteydi vs.: Ben de bu işkenceye dayanıyor, “haa haa” diyerek oğlanın sözlerini geçiştiriyordum... Tam günleri hatırlamasam da, tüm bunlar 1977 yılının son aylarında yaşanmaktaydı.. Sonunda dayanamadım ve bana “Sovyet sosyal emperyalizmi” nutukları çeken kişiye, “Yahu sen zır zır konuşuyorsun ama, son bilimsel- teknolojik gelişmelerden haberdarmısın?”, diye sordum. O, şaşkın, “yook” diye yanıt verdi. Ozaman, “iyi dinle” diyerek anlatmaya başladım... “Bak, Sovyet bilim adamları devasa büyüklükte uzay araçları geliştirdiler. Bunların, güneş enerjisi ile işleyen eloktromıknatıslı toplayıcı kolları var. Sözkonusu araçlar uzaydaki tüm meteorları, parçacıkları toplayıp  dünyaya taşıyorlar. Sovyet bilim adamları, uzaydan toplananlardan yeni metaller elde ettiler, daha önce hiç bilinmeyen alaşımlar ürettiler. Sovyetler Birliği, zırhlı birliklerini, tanklarını bu yeni alaşımlarla yapıyor. Bunlara herhangi bir silah, hatta nükleer silah bile etki etmiyor. Sovyetler işte bu zırhlı birliklerle Çin’in bir tarafından girecekler, öbür tarafından çıkacaklar...”, dedim. İnandırıcı biçimde anlatmış olduğum masal oğlana etki etmiş olmalıydıki, ağzı açık öyle sessiz ve şaşkın kalmıştı... Devam ettim...  “Yalnız, herşeyde olduğu gibi bununda zararlı bir yanı var. Uzaydan dünyamıza okadar çok yabancı madde taşındı ki, gezegenimizin ağırlığı artmakta ve gezegenin ekseninden kayma riski oluşmakta. Bu nedenle, senin gibi nekadar luzumsuz varlık varsa uzaya yollayıp, gezegenin ağırlığını daralamak gerekiyor.”, diye sürdürdüm... Sözkonusu oğlan, birdaha bana bulaşmadı. Şimdi duyuyorum ki, insanlar gerçekten de uzaydaki mineral yataklarından yararlanmak, bumları dünyaya taşımak istemekteler... Aman dikkat, dünyanın ağırlığı artmasın (!)- Y. K.)

 

İtalya, “imparatorluk”; Japonya, “birlikte refah küresi” (“co-prosperity sphere”); Almanya, “yaşam alanı” (“lebensraum”) tezleri veya yalanları ile saldırganlaşır ve II. Dünya Savaşı’na (1939- 45) girerlerken, savaşa coğrafi konumları nedeniyle girmiyorlardı. Onlar, hızlı gelişen ekonomilerine yeni pazarlar açmak, yeni kaynaklar bulmak, eski emperyalist ülkelerin elindeki alanları yeniden paylaşabilmek amacıyla savaşa giriyorlardı. Ünlü savaş teorisyeni Carl Von Clausewitz (1780-1831), “Savaş politikanın bir başka biçimde, zorla sürdürülmesinden başka birşey degildir!”, derken gerçegi ifade ediyordu. Sözkonusu politikanın temelinde ise, belli bir sosyal sınıfın ekonomik çıkarları yatmaktaydı. Bu gerçeğe karşın, savaşa yolaçan politikaların üreticisi sosyal sınıf, devletlere egemen mali- sermaye çevreleri, kitleleri ölüme giden yolda mobilize edebilmek için, kendi özel çıkarlarını tüm toplumun yararları imiş gibi sunmak zorundaydılar...

 

Sözkonusu gerçekler ABD yönetimi, Pentagon tarafından da bilinmektedir şüphesizşiz. Fakat hiç de sır olmayan gerçeklerin kitleler arasında yayılmaları, emperyalist politikaların yararına değildir. Örneğin, günümüz dünyasında saniyede 3 (üç) milyon dolar değerinde silah satıldığı, bu kanlı paraların askeri- endüstri komplekslerin kasalarını doldurdukları, silahları kullananların ise mezarlıkları mesken edindikleri gerçeği yayılacak olursa, savaştan kazanç sağlayanlar için sonuçlar iyi olmayabilir. Kısacası, mali-sermaye güçlerinin kontrollarındaki devletler için savaşların gerçek nedenlerinin bilinmemesi; savaşın, silah üreten ve satan şirketler için kaznçlı bir endüstri haline gelmiş olduğunun yığınlar tarafından anlaşılmaması, asıl istenen bir durumdur... 

 

En güçlü uluslarüstü tekellerin bir bölümünün yol temizleyicisi gibi çalışan ABD Dışişleri Bakanlığı’nın ve bu tekellerin yeni sloganları, “küreselleşme” veya “globalleşme” denen şeyden başkası degildir... “Küreselleşme” veya “globalleşme” inkar edilemez ve önü alınamaz bir gerçektir ama, sorun, bu sürecin yeni bir dünya savaşına da yol açarak halkların köleleştirilmeleri yolunda mı gelişeceği, yoksa adaletli ve barışçı bir enternasyonalizmin kapısını mı aralayacağı sorusunda düğümlenmektedir... Herkesin gördüğü gibi, dünya pazarlarında giderek büyüyen bir bütünselleşme vardır. Diğer yandan, ABD emperyalizmi, kendi egemenliği için tehdit olarak gördüğü hertürlü bütünselleşmeyi yıkıp parçalama, pazarları sadece birlikte olduğu tekeller için açma çabası içindedir. Örneğin, Venezuela’nın ve Kuba’nın başını çektiği Bolivarcı ALBA birliği çabası, ABD için dağıtılması gerekenlerden birisidir. Pasifik’ten Atlantik’e dek devasa bir pazar oluşturma, “İpek Yolu”nu diriltme çabası, ABD için yıkılması gerekenlerden bir diğeridir... Hatta sözkonusu süreç okadar karmaşık gelişmektedir ki, aynı tekeller kendi yol açıçıları olan ABD hükümetleri için bile bir tehdit oluşturmaktadırlar. Çünkü, devletler, hükümetler, hernekadar bu tekellerin güdümünde olsalarda, bir üst yapı kurumu olarak tüm toplumsal ve uluslararası dengeleri kollamak zorundaırlar. Sadece azami kâr motivasyonu ile çalışan tekeller için ise tüm bu dengelerin ve hükümetlerin gerçek bir değerleri yoktur ve onlar sadece kazxançlı gördükleri alanlara sermayeyi yönlendirirler. Onlar, kazançlı olacaksa eğer, ABD devletini bile parçalarlar. Güçlendikçe onların istedikleri, şirket yöneimi gibi devletler oluşturmaktır, ya da -Türkiye’nin başındaki bir kişinin biryerlerden duyarak ifade ettiği gibi- devleti şirket gibi yönetmektir. Devletin şirket gibi yönetilmesi, tüm toplumsal dengelerin ayaklar altına alınması ve halkların köleleştirilmeli anlamına, sonderece katı ve karanlık bir faşizm anlamına gelir... Şüphesiz dünyanın demokratik bir anlayışla bütünselleşmesi, sınırların yokolması, insan soyunun kaynaşması özlenen çok güzel bir gelecektir ama, ABD merkezli mali- sermaye güçlerinin ve bunların uzantılarının istedikleri, dünyayı kendi hegemonyaları altında birleştirebilmek, hükümetleri şirket yönetimleri haline dönüştürmektir... Onların düşleri, Hitler’in düşleri ile uyumlu bir dünya imparatorluğu kurmaktır. Hata onların düşleri, Hitler’in düşlerini de aşan ölçüde yığınların köleleştirildikleri baskıcı ve kontrollu bir dünya kurabilmektir...  Onların kastettikleri “küreselleşme”, II. Dünya Savaşı öncesi Almanya'nın “yaşam alanı”, Japonya'nın “birlikte refah küresi” veya İtlaya'nın “imparatorluk” söylemlerinin de ötesinde bir diktatörlüktür. Kısacası, onların anladıkları “küreselleşme”, ABD'nin Hitler’den miras aldığı “dünya imparatorluğu” düşünü de aşarak birkaç tekelin küresel egemenliği anlamına gelmektedir...

 

Amerikalı Amiral Alfred Thayer Mahan (1848-1929), “denizlerde güçlü olanın dünya ticaretini, zenginliklerini ve ekonomik kaynaklarını daha rahatlıkla denetleyebilecegini ve savaşları kazanacagını”, iddia etmişti. Bu teori, ABD’nin 26ncı başkanı Theodore Roosevelt (1901- 1909) tarafından benimsenecekti. Henry Kissinger, “Petrolü kontrol ederseniz, milletleri kontrol; gıdayı kontrol ederseniz halkları kontrol edersiniz.”, demişti. Günümüzde en önem kazanan değerin enerji olduğunu ve bu enerjinin ise halen fosil enerjiler olduğunu, petrol ve doğal gaz olduğunu ve sözkonusu enerjinin ticari yollarının ağırlıklı olarak denizlerden geçtiğini dikkate alırsak, denizlerde egemen olmanın hem enerji yollarını kontrol ve hem de karaları kontrol açısından büyük önem taşıdığını hemen anlarız...

 

Değerli Prof. Türkaya Ataöv’ün “Amerika NATO ve Türkiye” adlı kitabında vermiş olduğu bilgilere göre, 1960’lı yılların verileriyle Amerikan jeopolitiği, “kenar kuşak” teorisine ağırlık vermektedir.: “Amerikan jeopolitikçilerine göre, dünya egemenliği ‘kenar kuşak bölgesi’ (Rimlanddedikleri toprak parçalarına egemen olma yolundan geçer. Bu teorinin babası, Amerikan jeopolitikçisi Nicholas Spykman’dır (1893- 1943). Yale Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler Profösörlüğü yapmış olan bu zatın dünya egemenliği formülü şudur: ‘Kenar kuşak bölgelerine egemen olan devlet Avrupa’ya ve Asya’ya egemen olur. Avrasya’ya egemen olan bütün dünyaya sahip olur.’ Spykman’ın ‘Kenar kuşak’ dediği bölgede, Türkiye, Irak, İran, Pakistan, Afganistan, Hindistan ve Kore kuşağı vardır. Bugünkü NATO, CENTO ve SEATO ittifaklar zinciri hatırlasnırsa, Amerika’nın bu dünya egemenlik teorisini uygulamakta olduğu anlaşılır.”

 

Prof. Nicholas Spykman’ın “kenar kuşak” egemenliği teorisinin Sir Halford John Mackinder’in “Avrasya’ya ve Afrika’ya egemen olanın tüm dünyaya egemen olacağı, Avrasya’ya egemen olabilmek için, ‘merkez ülke’ (‘heartland’) veya ‘eksen ülke’ (‘pivot area’) durumunda olan Rusya’ya egemen olmak gerektiği.”, görüşünden etkilenmiş olduğu açıkça gözükmektedir. Devamında Mackinder‘Merkez ülke’, dediği “Rusya’nın ise ancak  Doğu Avrupa üzerinden yapılacak hava saldırıları ile yaralanabileceğini, Doğu Avrupa üzerindeki kontrolun  ‘merkez ülke’ veya ‘eksen ülke’ üzerindeki kontrolu tamamlayarak dünya hakimiyetinin yolunu açacağını.”, söylemişti. Görüldüğü gibi Prof. Nicholas Spykman, “Doğu Avrupa ülkeleri üzerinde egemenlik” tezine, Rusya’nın güneyindeki ülkeleri de ekleyerek “kenar kuşak” teorisini oluşturmuştur. Jimmy Carter’ın ulusal güvenlik danışmanı Zbigniev Brzezinski’nin Sovyetler Birliği’ni güneyinden İslam ülkeleri ile çembere alma stratejisinin, 1977 yılında açıklanmış olan “Yeşil Kuşak” stratejisinin“kenar kuşak” teorisinin bir başka adla yaşama geçirilmesi olduğu açıkça gözükmektedir...

 

ABD’nin dünya hakimiyeti için “kenar kuşak” dediği coğrafya’da oluşturduğu ve oradan Asya içlerine doğru yayılan askeri üs zincirini tamamlayan deniz hakimiyetinden  kısaca sözedeceğim. Bu bilgilerin çoğunun 2000’li yılların başlarına ait olduklarını ifade etmeliyim ama, geçen on yıl içinde değişen pek fazla birşey olmamıştır. Aslında, değişen zamana, yeni uluslararası koşullara ve teknolojik ilerlemelere bağlı olarak ABD donanmasındaki ve donanmaya bağlı değişik filolardaki gemi ve personel sayısında azalıp çoğalmalar olmaktadır. Örneğin, ABD donanması, 975 gemi ile en çok gemi sayısına 1968 yılında, Vietnam savaşı sırasında sahibolmuştur. Donanmadaki gemi sayısı 1976’da 476’ya düşerken, 1987’de yeniden 495’e yükselmiş ve 2000 yılında ise bu 315’e inmiştir. Diğer yandan, azalan gemi sayısına karşın donanmanın ateş gücü azalmamış, artmıştır...

 

ABD için “kenar kuşak” denen coğrafya’da bulunmak, denizlerde egemen olmak, enerji yollarını kontrol etmek, milletleri kontrol etmenin ve dünya egemenliğini sürdürmenin en önemli ayaklarıdır şüphesiz ama, olay tek başına bununla sınırlı değildir. Örneğin,ABD’nin Katar’da bulunan hava üssü, Bahreyn’de bulunan büyük deniz üssü, Basra Körfezi’ni (Pers Körfezi’ni)ve Hürmüz Boğazı’nı  köntrol edebilmek ve İran üzerinde bir tehdit oluşturabilmek için vardır ama, bunların tek görevi enerji yollarını kontrol ve İran üzerinde tehdit oluşturmak değildir. Merkez üssü Bahreyn’de olan 5nci Filo, özellikle enerji yollarını kontrol altında tutmaktadır ama, diğer yandan aynı filonun savaş gemileri Doğu ile Batı arasında kurulacak hertürlü güçlü ticari bağı engellemekle de görevlidirler. Kısacası aynı filo ve Orta Asya ile Hint Okyanusu üzerindeki ABD askeri üsleri, Atlantık ile Pasifik kıyılarını birleştirecek ve ABD egemenliğini sonlandırabilecek devasa pazarın oluşmasını engellemekle görevlidirler aynızamanda.Bir diğer ifadeyle bu gemiler ve üsler, yeniden oluşturulmaya çalışılan deniz ve kara “İpek Yolu”nu (“Ejder Yolu”nu) kesmekle, baltalamakla görvlidirler...

 

Sovyetler Birliği’nin yıkılmış olmasına karşın ABD, NATO’nun görev alanını genişleterek ve üye sayısını arttırarak, “kenar kuşak” teorisine uygun biçimde öncelikle Rusya’yı ve ayrıca Çin’i çembere alma politikasını sürdürmektedir. ABD, “kenar kuşak” denen coğrafyalara yerleşmektedir.. Sözkonusu çember, Batı’da Baltık ülkelerinden başlayıp, sırasıyla Doğu Avrupa ülkeleri, BalkanlarKafkaslar , Türkiye’nin de içinde olduğu Ortadoğu ülkeleri ve başta Afganistan olmak üzere Orta Asya ülkeleri ile sürmektedir. “İslam devrimi” (1979) denen olayla İran bu çemberden kopmuş olduğu, ayrıca petrol üreticisi olduğu, Ortadoğu’nun parçalanması çabasına karşı durduğu ve nükleer b,r güç olmaya çalıştığı için hedeftedir... Aynı çember, Afganistan’dan ve Pakistan’dan Hindiçini’ye, Avustralya’ya, Filipinler’e, Japonya’ya ve Kore’ye dek uzanan bir yayla kapatılmaya çalışılmaktadır. Denizlerde egemenlik ise, karalardaki daha dar çemberin dışında yeralan tamamlayıcı çemberi oluştururken, aynızamanda da enerji yollarının kontrolynu sağlamaktadır. Petrolün ve doğal gazın akışı kontrol edilerek, bir başka ifadeyle ABD ve yakın ortakları dışındaki gelişmiş endüstri ülkelerinin boğzları sıkılarak, ABD’nin egemenliği sürdürülmeye çalışılmaktadır.... Kısacası, denizlerde egemenlik, Avrasya üzerindeki egemenlik için gerekli görülen “kenar kuşak bölgeleri” egemenliğinin  bir parçası, tamamlayıcısı ve ayrıca fazlası konumundadır .. Yalnız tüm bu stratejiler coğrafya ile değil, ülkelerin ve tekellerin ekonomik yarar hesapları ile ilgilidirler. Değişen ekonomik ve politik koşullara göre devletlerin stratejileri rahatça değişiklikler gösterebilir. (AvrasyaPasifik’ten Atlantik’e dek uzanan ve 30ncu paralelin kuzeyinde kalan kara parçasıdır.).

 

Adı geçen 5nci Filo’nun sorumluluk alanları içinde Arab Denizi ve Arab Körfez’den başka, Akdeniz’i Kızıl Deniz’e ve dolayısıyla Hint Okyanusu’na bağlayan Süveyş KanalıKızıl DenizKızıl Deniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan su geçidi Bab al- Mandab BoğazıBasra Körfezi’ni Hint Okyanusu’na bağlayan Hürmüz BoğazıAden Körfezi ve Hint Okyanusu’nun batısı vardır. Aynı filonun görev alanı içinde, üzerinde Somali’nin yeraldığı stratejik Afrika Boynuzu bulunmaktadır.  Bab al- Mandab Boğazı ve Afrika Boynuzu, Çibuti’de (Djibuiti) bulunan eski Fransız üssüne yerleşmiş ABD üssü tarafından da kontrol edilmektedir... Sözkonusu 5nc Filo’nun sorumlu olduğu ülkeler arasında, Afganistan, Bahreyn, Cibuti, Mısır, Eritre, Ethopya (Habeşistan), İran, Irak, Ürdün, Kuveyt, Katar, Umman, Birleşik Arab Emirlikleri, Suudi Arabistan, Yemen, Sudan, Somali, Kenya, Şeyşel Adaları, Pakistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan, Türkmenistan bulunmaktadır. Görüldüğü gibi bu ülkelerin birkısmı Hint Okyanusu kıyısından uzak olsalar da, 5nci Filo’nun gemilerinden yollanabilecek güdümlü füzelerin ve uçak gemilerinden kalkacak uçakların menzilleri dışında değillerdir...  Hint Okyanusu’nun batısını, Arab Denizi’ni, Afganistan’ı, Pakistan’ı ve Doğu Afrika kıyılarını kontrola yönelik olarak ABD’nin en önemli deniz üslerinden birisi, Ekvator çizgisi’nin hemen güneyinde konumlanan ve Hint Okyanusu’nda merkezi konumda olan Diego Garcia üssüdür (Diego Garcia İlgilizler’in elinde iken ABD’nin kullanımına açılmıştır.). Stratejik B- 52 ağır bombardıman uçaklarının konumlanmış oldukları Diego Garcia üssü, hem Doğu Afrika’yı ve hem de Güney Asya’yı denetleme olanağı sağlamaktadır.

 

Beş okyanus ve ayrıca Hint Okyanusu ile bağlantılı Arab DeniziBasra KörfeziKızıl DenizAkdeniz ve diğer bazı denizler de de, ABD’nin uçak gemileri ve nükleer başlıklı füzeler taşıyan saldırı denizaltıları, atom denizaltıları idevriye gezmektedirler. Pasifik’in bir bölümünü, daha çok batısını kontrol eden 7nci Filo’nun merkez karargahı Japonya’da, Yokosuka’da  bulunmaktadır. Aynızamanda Pasifik ile Hint Okyanusu arasındaki su geçitlerini kontrol eden 7nci Filo’nun bazı gemileri, Kitty Hawk adlı uçak gemisinin 2003 yılında yapmış olduğu gibi, gerilimli dönemlerde Hint Okyanusu’nda ve Basra Körfezi’nde görev yapmaktadır. Kuzey Pasifik’te, San Diago Kalifornia’da, Pasifik’in diğer yarısında görev yapan 3ncü Filo’nun merkez karargahı bulunmaktadır. Bu filo, Pasifik’in doğu bölümünü, Artik (AntarcticAntarctica, güney kutbunun bulunduğu kıta) ve Şili kıyıları dahil tüm Güney Amerika’nın batı kıyılarını kontrol altında tutmaktadır... Pasifik’te, Japonya kıyılarında Sasebo’da ve ayrıca Yokosuka’da iki önemli deniz üssü daha vardır. Daha önce de ifade edilmiş olduğuğu gibi YokosukaPasifik’i kontrol eden ve zaman zaman bunun devamı Hint Okyanusu’na gemiler yollayan 7nci Filo’nun merkez karargahıdır.

 

Yine 2002 verilerine göre, ABD limanları dışında 160 kadar gemi görev yapmaktadır. Bu sayı, donanmanın tüm gücünün yüzde 52’sini oluşturmaktadır. Aynı yıl içinde operasyonlar için dağıtılmış gemilerin sayısı 109’dur ve bu toplam gücün yüzde 35’ini oluşturmaktadır. ABD limanlarının dışındaki saldırı denizaltılarının sayıları 21’dir ve bu da toplam denizaltı gücünün yüzde 40’ını oluşturmaktadır. Aynı yıl askeri operasyon için dağıtılmış denizaltı sayısı 10’dur ve bu tüm denizaltı gücünün yüzde 19’u kadardır. ABD’nin deniz filolarının askeri operasyonlarda kullanılabileceği uçak sayısı 2002 yılı içinde 4000’i aşmaktadır. (bakwww.chinfo.navy.mil/navpalib/news/.www/status.html ve www.fas.org/man/dod-101/ops/docs99/status/990816-status.htm ) Diğer yandan, 2003 yılı verilerine göre ABD, 130 ülkede 702 adet denizaşırı üsse sahiptir. Ayrıca, ABD içinde 6000 askeri üs bulunmaktadır... Araştırmaya dayalı ciddi politik makaleler yayınlayan Global Research sitesinde Prof. Jules Dufour imzası ile 1 Temmuz 2007 tarihinde yayınlanmış olan “The worldwide Network of US Military Bases” başlıklı makaleye göre, ABD’nin dünya düzeyine yayılmış 2000 kadar değişik türde askeri üssü bulunmaktadır. Bunlar, a) Hava Üsleri; b) Ordu veya Kara Üsleri; c) Donanma Üsleri; d) Haberleşme ve Casusluk Üsleri olarak sınıflandırılmaktadırlar (bak: https://www.globalresearch.ca/the-worldwide-network-of-us-military-bases-2/5564)

 

ABD’nin sınırları içindeki en önemli donanma üslerini saymak gerekirse eğer, New York’un kuzeyindeki, Boston’un ise güneyindeki ve Atlantik kıyısındaki New London’a kurulmuş olan büyük denizaltı üssü ile başlanabilir. Yine Atlantik kıyısında, Washington’un güneyinde, Norfolk Virginia’da, 110 gemiden fazlasını alabilen dünyanın en büyük deniz üssü vardır. Atlantik kıyısında, daha güneyde, Brunswick Georgia’da, yüksek eğitim ve tatbikat kapasitesine sahip bir başka üs bulunmaktadır Bu sonuncusunun biraz güneyinde, Jaksonville Florida’da bir başka büyük üs daha vardır. Batı kıyısında, Kuzey Pasifik’te, San Diago Kalifornia’da nükleer enerji ile çalışan uçak gemileri için çok önemli bir üs bulunmaktadır. Bu üs aynızamanda Pasifik’in bir bölümünü, doğusunu kontrol eden 3ncü Filo’nun merkez karargahıdır. Daha kuzeyde, Kanada sınırında, Pasifik kıyısında, Puget Sound Washington’da nükleer enerji ile çalışan uçak gemileri de dahil olmak üzere bellibaşlı savaş gemileri için önemli bir üs vardır. Havai’de, Pearl Harbor’da yaklaşık 25 gemilik ve ayrıca saldırı denizaltıları için çok önemli bir ABD deniz üssü vardır..

 

Japonya’nın II. Dünya Savaşı’na girmesinin başlıca nedenlerinden birisi, ABD’nin Japonya’ya giden petrol yolunu, enerji yolunu kesmiş olmasıydı ve günümüzde de aynı enerji yolları yine ABD’nin kontrolu altındadır. Güney Batı Pasifik’te Japon adalarının çok daha güneyinde konumlanan ve Pasifik ile Hint Okyanusu arasındaki su geçitlerini kontrol açısından da büyük önem taşıyan Guam Adası, önemli bir donanma üssü olduğu kadar, stratejik B- 52 ağır bombardıman uçakları için de önemli bir üstür. “Deniz Ejder Yolu”nu (Deniz İpek Yolu’nu) kesmeyi planlayan ABD, alt kıta Hindistan’ın hemen güneyinde, Hint Okyanusu’nun tam ortasında bulunan  Sri Lanka (CeylonAdası’nda büyük bir deniz üssü kurabilme çabasındadır ve son zamanlar da Sri Lanka’da yaşanan terörün gerisinde de muhtemelen bu hesap yatmaktadır...

 

 Afganistan’ın işgali ve bitmeyen savaş hernekadar petrol şirketleri ve asıl olarak çok uluslu UNOCAL konsorsiumu ile ilintili olsa da, en önemli bir diğer neden de, karadan geçecek “İpek Yolu”nu (“Ejder Yolu”nu) kesintiye uğretabilme hesabıyla ilgilidir.  Aslında, Afganistan toplumuna yönelik saldırı, Jimmy Carter’ın (başkanlığı, 1977- 81) ulusal güvenlik danışmanı Zbigniev Brzezinski’nin “Yeşil Kuşak Politikası”nı duyurduğu 1977 yılından başlamıştı. ABD’nin o günlerdeki asıl hedefi, Sovyetler Birliği’ni güneyinden İslam ülkeleri ile çembere alıp çökertmekti. Değişen zaman ve yeni politik gelişmeler içinde hedefler de değişti ama, ABD’nin stratejisi açısından Afganistan önemini yitirmedi. Hem İran’ı ve hem de Çin’i kontrol edebilecek ABD üslerinin bulunduğu Afganistan, dünya egemenliği için enerji yollarının kontrolu ve ABD egemenliğini tehdit edebilecek Doğu-Batı bütünleşmesinin engellenebilmesi açısından önem kazandı... Yine, “Ortadoğu” olarak anılan coğrafyanın parçalanarak küçük devletçiklere bölünmesi ve bitmeyen bir kaosa teslim edilmesi hernekadar İsrail’in güvenlişi ile ilgili gözükse de, bundan daha fazla “İpek Yolu”nu (“Ejder Yolu”nu) kesintiye uğratmakla ilgilidir. Buradaki kurbanlardan birisi de Siyonist ırkçıların kontrolundaki İsrail toplumudur... 

 

Sözkonusu ABD kontrolu Akdeniz’de de sürmektedir... NATO kompleksinin bir parçası olan ve aynızamanda uçak gemilerinin kullanımlarına elverişli büyük üslerden birisi de, Akdeniz’de merkezi konumu olan Sicilya Adası’ndadır. Çizme’nin güneybatı kıyısındaki Napoli’de (Naples), uçak gemilerine tamir olanakları sağlayan ve aynızamanda 6ncı Filo’nun merkez karargahının bulunduğu önemli bir üs vardır. Merkez karargahı Napoli’de (Naples) olan 6ncı FiloAkdeniz’i ve bu denizle bağlantılı Karadeniz’i ve yine sözkonusu denizlerin su geçitlerini kontrol etmektedir. İtalya’da toplam sekiz ABD üssü bulunmaktadır. İspanya’da ABD’nin 3 önemli hava üssü ve Cebel- i Tarık’ın hemen kuzeyinde, Atlantik kıyısındaki Rota’da bir deniz piyadesi üssü bulunmaktadır Avrupa’nın değişik ülkelerinde bulunan ABD üslerini ve özellikle Almanya’da bulunan 26 hava ve kara üssünü saymıyorum bile. Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından, Batı Avrupa’da bulunan üslere, Doğu Avrupa’da yeni ABD üsleri eklenmiştir ..

 

Atlantik’te de, Kuzey Buz Denizi ile Atlantik arasındaki su geçitler dahil tüm su yollarını kontrol eden 2nci Filo vardır. Atlantik’i kontrol eden Atlantik Filosu’nun veya 2nci Filo’nun merkez üssü, Washington’un güneyinde konumlanan Virginia’daki Norfolk’tadır. Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, burada, dünyanın en büyük askeri deniz üssü bulunmaktadır...  II. Dünya Savaşı’nın ardından, 1947 yılında, Atlantik’teki 8nci Filo yeniden şekillendirilerek 2nci Filo adını almıştır. Aradan 3 yıl geçtikten sonra, 1950’nin şubat ayında, 2nci Filo’nun kumandası yeniden biçimlendirilmiştir. Ardından, 1962 Küba krizi sırasında bu güç, hareketli günler yaşamıştır...

 

Önemli tatbikatlarda ve operasyonlar sırasında 2nci Filo, Birleşik Görev Gücü 120’nin (CJTF 120) bir parçası olmaktadır. CJTF 120’nin bünyesinde, havadan nakledilen Çevik (HızlıMukabele (YanıtGücü, hava saldırı güçleri, Hava KuvvetleriDeniz Piyadeleri ve Sahil Muhafızları gibi güçler bulunmaktadır.  Sözkonusu 2nci Filo’nun birlikte çalıştığı CJTF 120, gerektiğinde, kendisine benzeyen CJTF 140 ile de birleşmektedir. Aynızamanda NATO Birleşik Komutanlığı’na bağlı olan 2nci Filo’nun (Atlantik Filosu’nun) bünyesi içinde 118 bin denizci ve deniz piyadesi görev yapmaktadır. Atlantik Okyanusu’nda ve Kuzey Kutbu’ndan Güney Kutbu’na dek Amerika Kıtası’nın doğu kıyılarından Avrupa ve Afrika’nın batı kıyılarına kadar 38 milyon mil kare alanda görev yapan 2nci Filo’nun 186 gemisi ve 1.300 uçağı vardır. Atlantik Filosu’nun 1950 yılında NATO ile birlikte oluşturduğu Birleşik Komutanlık’ın merkezi, tekrarlamak gerekirse, Washington’un güneyinde, Virginia’daki Norfolk’tadır... Karaib Denizi, Venezuela kıyıları, hepsi bu filonun görev alanı içindedir... (bak: Yusuf KüpeliDünya imparatorluğu yolunda denizlerde egemenlikhttp://www.sinbad.nu/usfilo.htm )

 

Atlantik’ten sözederken, ABD’nin Londra’da bulunan deniz üssünü anımsamakta yarar vardır. Yine İngiltere’de, sekiz ayrı yerde daha önemli ABD hava üsleri bulunmaktadır. Almanya’da ise 26 ABD üssü vardır.. ABD’nin üs zinciri Danimarka ve Norveç ile devam etmektedir. Aynızamanda NATO’nun “kanat ülkesi” olarak stratejik öneme sahip Norveç’in Atlantik kıyılarında, ülkenin ortasından en kuzeyine dek üç ayrı yerde ABD’nin denizaltı üsleri, deniz piyadeleri, nükleer başlık depoları, savaş uçakları, sayıları onu çok aşan radar yerleşimleri bulunmaktadır..En kuzeyde bulunan üs bölgesi Kirkenes’in birkaç kilometre doğusunda, Norveç-Rus sınırından hemen sonra başlayan Kola Yarımadası’nda Rusya’nın nükleer denizaltıları için üs bulunmaktadır. Yine Rusya’nın Kuzey Filosu’nun üssü olan MurmanskKola Yarımadası’ndadır. (Kirkenes’te ve Murmansk’ta bulundum.- Y. K.)

 

Muhtemel bir nükleer savaşta ABD ve NATO açısından büyük değer taşıdığı düşünülen NorveçABD’nin Barent Denizi’ni ve Kuzey Kutbu’nu kontrol edebilmesi ve nükleer başlıklı balistik füzelerle Rusya’yı çok kısa mesafeden vurabilmesi için önem taşımaktadır... Yine Kuzey Atlantik’te, Danimarka’ya bağlı Grönland’da (GreenlandYeşil Ada) önemli bir Amerikan hava üssü kurulmuştur. Atlantik’te, Grönland ile İngiltere arasındaki Izlanda’da, adanın güneybatısında, başkent Reykyavik’in güneyindeki Reykjanes’de ise bir Amerikan deniz piyadesi üssü bulunmaktadır... Yine Kuzey Atlantik’te, Portekiz’in 1 600 kilometre batısında konumlanan ve dokuz  adadan oluşan  Portekiz’e bağlı Azor Adaları’ndan Terceira Adası’nda bir Amerikan hava üssü ve yine aynı adada bir deniz piyadesi üssü bulunmaktadır.  Kısacası, Atlantik’in kuzeyinde ve buradaki tüm su geçitleri üzerinde tam bir ABD kontrolu mevcuttur...

 

Güney Atlantik’te, Afrika’yı tam ortasından bölen Ekvador çizgisinin azıcık kuzeyinde ve Afrika’nın değerli mineral yataklarının en zengin olduğu çoğrafyasının azıcık batısında konumlanan eski Portekiz kolonisi  Sao Toeme ve Principe adalarında büyük bir ABD deniz üsü bulunmaktadır. Dünyanın en yoksul ülkelerinden olan Sao Toeme ve Principe adalarındaki deniz üssü ile ABDGuinea Körfezi’nde bulunan zengin petrol yataklarını ve buradan tankerlerle yapılan petrol nakliyatını kontrol altında tutmaktadır aynızamanda. ABD’nin kuzeyden en güneye tüm Afrika Kıtası boyunca daha onlarca ve onlarca askeri üssü ve tesisi bulunmaktadır. Bunlar, ABD Afrika Komutanlığı (AFRICOM) şemsiyesi altındadırlar  ABD’nin Afrika’da yaklaşık 38 ülke ile güvenlik işbirliği anlaşması bulunmaktadır. Bundan başka ABD, 30 Afrika ülkesinin uluslararası havaalanlarını kullanma hakkına sahiptir..Kenya’da, Uganda’da, Ethopia’da (Habeşistan’da) ve Cibuti’da (Djiboiti’de) AFRICOM’un lojistik (ikmal) ağı bulunmaktadır...

 

AFRICOM’dan başka, Afrika Boynuzu ülkelerini, Türkiye dışında tüm Ortadoğu’yu ve Orta Asya’yı içine alan CENTGOM; Türkiye dahil tüm Avrupa’yı ve Rusya’yı içine alan EUCOM; Çin’i, Japonya’yı, ve tüm Pasifik adaları dahil Avustralya’yı içine alan PACOM; tüm Kuzey Aherika Kıtası’nı içine alan NORTHCOMOrta ve Latin Amerika’yı içine alan SOUTHCOM kumandanlıkları bulunmaktadır. Kısacası Pentagon, tüm dünyayı .altı büyük parsele ayırıp kontrol etme çabasındadır...

 

Orta Amerika ülkelerinden  Honduras’ta ve iki okyanusu birleştiren Panama’da bulunan büyük ABD hava üslerinden başka, Bahama Adaları’nda bulunanABD üleri, tüm Karaib Denizi halkları ve Venezuela için bir tehdittir. Sözkonusu adalardan Mayaguana’da bir kara kuvvetleri üssü ve Andreos’da bir deniz piyadesi üssü vardır. Küba’da , stratejik öneme sahip Guantanamo Körfezi’nde bir deniz piyadesi üssü bulunmaktadır ve burada 2.200’i aaşkın personel çalışmaktadır. Kuba ile Haiti arasındaki deniz yolunu, Atlantik’ten Karaib Denizi’ne geçişi kontrol eden korunaklı Guantanamo üssü, aynızamanda tüm Karaib Deniz’ini ve bu denize geniş bir kıyısı olan Venezuela’yı kontrol edebilmek için de önem taşımaktadır....

 

ABD ordusu, Kuba bağımsızlık savaşını zafere götürmek üzere olduğu sırada, ABD- İspanya savaşını (1898) bahane ederek Küba’yı işgal etmişti. ABD’nin askeri güçleri tam bu sırada, 1898’de Guantanamo’ya yerleştiler ve birdaha buradan çıkartılamadılar.. Küba’nın doğusunda yeralan ve ABD toprağı sayılan 15nci ile 20nci paraleleler arasındaki Puerto Rico Adası’nda da ABD’nin bir deniz piyadesi üssü bulunmaktadır. Orta Amerika’dan Latin Amerika’nın en güney ucuna dek ABD üsleri ve ABD’nin askeri varlığı bulunmaktadır. Yalnız Chávez, Venezuela’da bulunan ABD askeri varlığını sonlandırmıştır.. Yine Atlantik’te, daha kuzeyde, 30ncu ile 35nci paraleller arasındaki Bermuda Adaları’nda ABD askeri varlığı bulunmaktadır. Kısaca tekrarlamak gerekirse ABD,  II. Dünya Savaşı sonrası, tüm kıtalarda, 130 kadar ülke  de, ve tüm kıtaların ve denizlerin arasındaki geçitlerde, Antartika’dan (Güney Kıtbu’ndan) Kuzey Kutbu’na dek ulaşan en geniş coğrafyada, 2000 kadar değişik türde üs alanına sahiptir (ABD’den önce İngiltere, dünya düzeyinde kontrolunu, 100 kadar üs ile sağlamaktaydı.). Kısacası ABD, 30 bini aşkın tesisten oluşan ve dünyanın herhangi bir döneminde görülmemiş olan askeri bir denetim ağı kurmuştur...

 

Atlantik’i denetleyen 2nci Filo’dan, Pasifik’i denetleyen 3ncü ve 7nci Filolar’dan, Hint Okyanusu’nu denetleyen 5nci Filo’dan ve Akdeniz’i denetleyen 6ncı Filo’dan oluşan ABD donanması, dünya egemenliğinin en önemli dayanaklarından birisini oluşturmaktadır. Kasım 2002 verilerine göre ABD donanmasında 383.938 aktif görevli vardır ve bunların 54.667 tanesi subaydır. Yine 2002 yılının Eylül ayının verilerine göre, filo için 159.098 hazır yedek bulunmaktadır. Aynı dönem için sivil görevlilerin sayısı 184.822 ve askeri operasyonlar içindeki görevlilerin sayısı ise 43.822 olarak verilmektedir. Yine 1999 verilerine göre, filolardaki toplam aktif gemi sayısı 321 ve operasyonlarda kullanılan uçak sayısı ise 4.108’dir. Aynı sayı 2002 yılı için gemilerde 310 olarak verilmektedir. Bu veriye 12 adet uçak gemisinin dahil olup olmadıkları belli değildir. ABD’nin deniz filolarındaki en önemli vurucu güç, tartışmasız olarak uçak gemileridir. ABD’nin yararları hesabına krizli bölgelere ilk yollananlar bu uçak gemileri olmaktadırlar. ABD ordusunda yaklaşık 1.4 milyon kadar asker bulunmaktadır. Yıla göre birtakım değişiklikler gösterse de, dünyamızdaki tüm askeri harcamaların yaklaşık yarısı, ABD’ye aittir. Bu harcamalar 2007 yılında 600 milyar doları aşmıştır. Ek bütçelerle birlikte ABD’nin askeri harcamaları her yıl artmakta ve yıllık yaklaşık bir trililyon doları bulmaktadır...

 

Böyle muazzam bir gücün yıkılamayacağı, dünya halklarının ABD emperyalizminin hegomonyasından kurtulamayacağı, kölelelik düzeninin sürüp gideceği düşünülebilir. Bu tip bir kötümserlik ve teslimiyet hatalıdır. Roma İmparatorluğu’da vaktiyle döneminin yıkılmaz gözüken en devasa ve en mükemmel örgütlenmiş gücüydü ama, sonunda paramparça oldu. Bu yıkılışın nasıl gerçekleşmiş olduğunu doğru anlayabilmek önemlidir. Roma, “ağacın kurdu içindedir” özdeyişine uygun olarak en büyük darbeyi içinden yemiş, asıl olarak içinden yıkılmıştır. . Kısaca ifade etmek gerekirse... Latifunda sisteminin (devasa büyüklükte topraklara sahibolma sisteminin) alabildiğine şişmesi, Roma Ordusu’nun temelini oluşturan küçük ve orta toprak sahibi özgür vatandaşların, küçük üreticilerin giderek topraklarından ve üretimlerinden kopup yoksulluğa sürüklenmelerine neden olmuştur. Orta sınıfların çöküşleri öncelikle Roma Ordusu’nun gücünü zayıflatırken, kolonilerde ayaklanmaları kolaylaştırmış ve kolonilerden gelen mal akışına darbe vurmuştur. Koloniler de başlayan isyanların kuzeyde gelen “barbar akınları” ile birleşmesi, Batı Roma’nın sonunu getirmiştir... Farklı bir kültürel yapısı ve farklı toplumsal örgütlenme şekli olan Doğu Roma’nın serüveni daha uzundur...

 

ABD merkezli emperyalist sistem içinde de giderek belirli uluslarüstü tekeller büyürlerken, dünyada üretilen tüm değerlerin yüzde 80’inden fazlasını, yüzde 82 kadarını, 26 zenginin ve bunların bağlantılarının  kontrol ediyor olması, varolan ve giderek hızla artan toplumsal dengesizliğin ve acıklı gerçeğin en somut göstergesidir. Dünyanın serveti küçük bir azınlığın elinde toplanır ve 1.5 milyar kadar insan açlığa sürüklenirken, gelişen sınıflar arası dengesizlik ABD’nin içinde de kaçınılmaz olarak gelişecektir.

 

ABD Tarım Bakanlığı’nın 14 Ekim 2007 tarihli raporuna göre, 12.63 milyonu çocuk olan 35.5 milyon insan 2006 yılında açlık çekmiştir. Bu sayı 2005 yılına göre 390 bin daha fazladır. Reuters’e göre, ABD’de 11 milyon insan yetersiz gıda almaktadır. Yine, 20 Eylül 2007 tarihli Reuters raporu’na göre, ABD’de, sağlık sigortasından yoksun olanların sayıları artmaktadır. ABD Nüfus Sayımı Bürosu’na göre, ülke de 47 milyon kişi sağlık sigortasından yoksundur. “Who are the poor Americans?” (https://www.bbc.com/news/world-us-canada-41930107) başlıklı ve 11 Aralık 2017 tarihli makaleye göre, 41 milyon Amerikalı derin bir yoksulluk içindedir.  “Who lives in poverty USA?” başlıklı ve https://www. povertyusa. org/facts adresli makaleye göre, 2018 yılı verileri ile ABD’de 38.1 milyon kişi derin bir yoksulluğu paylaşmaktadır. Yoksul derken, “Dünya Bankası”nın hesabı ile günlük geliri 1.2 dolar ve bunun altında olanlar kastedilmektedir.Native (yerli) Amerikalılar’da yoksulluk oranı yüzde 25.4’e, Afrika kökenli Amerikalılar’da yüzde 20.8’e, Latin Amerika kökenli (HispanicAmerkalılar’da yüzde 17.6’ya, Avrupa kökenli beyazlarda yüzde 10.1’e ve Asya kökenlilerde ise yine 10.1’e ulaşmaktaır... Tüm çocukların yüzde 16.2’si yoksuldur ve yoksulluk oranı kadınlarda daha yüksektir... Günümüzde nüfusu yaklaşık 330 milyon (2019 yılı itibariyle 329.659 milyon) olan ABD’de, 2018 yılında, 40 milyon civarında insan karnını aş evlerinde doyurmuştur

 

ABD toplumunda ateşli silahlarla öldürülenlerle ilgili korkutucu istatistikler uzar gider... Çin’in 2008 yılı başında yayınlamış olduğu ABD ile ilgili raporun verileri, Michael Moore’un ABD’de şiddeti konu alan “Colombine için bowling” filminin anlatımı ile çakışmaktadır... Aynı rapor da aktarıldığına göre, Eylül 2007 tarihli FBI raporu, 2006 yılı içinde ABD’de 1.41 milyon şiddet suçu işlendiğini göstermektedir. Bu miktar, 2005 yılı verilerine göre yüzde 1.9 oranında daha fazladır. Cinayetler de artış, 1.8; soygunlardaki artış ise, yüzde 7.2 oranındadır. Yine FBI raporuna göre, 2006 yılı boyunca, 12 ve bunun üzerinde yaşa sahibolan 25 milyon kişi şiddet suçuna karışmıştır. Raporda belirtilmese de, bu sayının ABD nüfusunun yaklaşık 12’de biri (1/12) olduğunu belirtmekte yarar vardır. ABD’nin nüfusu 2007 yılı itibariyle 300 milyonu azıcık aşmıştır ve yüzde 12 oranı bu nüfusa göredir... Reuters’in 19 Aralık 2007 raporuna göre, ABD’de her yıl 30 bin kişi ateşli silahlarla gerçekleşen saldırılar sonucu ölmektedir. Control and Prevention (CDC) verilerine göre, 2017 yılında, ABD’de, 39.773 kişi ateşli silahlar nedeniyle yaşamını yitirmiştir... ABD kaynaklı Çin raporunda belirtilmese de, ABD topumunda bir yıl içinde ateşli silahlarla öldürülenlerin, beş yıllık işgal boyunca Irak’ta ve yedi yıllık işgal boyunca Afganistan’da ölen Amerikalı askerlerin sayısından çok daha fazla olduğunu belirtmeye herhalde gerek yoktur. Sayının büyüklüğünü daha iyi anlayabilmek için, 1955- 75 yılları boyunca süren ABD işgali sırasında Vietnam’da 47 bini aşkın Amerikan askerinin öldüğünü söylemek yeterlidir sanırım. Yani, ABD’de ateşli silahlarla iki yıl içinde öldürülenlerin sayıları, ABD için yirmi yıl sürmüş olan Vietnam savaşı sırasında ölen Amerikalı askerlerin sayılarından çok daha fazladır. Vietnam’da sürmüş olan işgal boyunca ezici çoğunluğu sivil ola 3 ile 5 milyon arasında Vietnamlının öldürülmüş olduğunu anımsamakta da yarar vardır... USA Today’de rapor edildiğine göre, ABD’de yaşanan ateşli silahlarla öldürme olaylarında 2002 yılından 2007’ye dek yüzde 13 artmış olmuştur

 

Kısacası, ABD toplumunda şiddet kültürü ve ırkçı ayrımcılık egemendir. Dünya devletlerine ve halklarına dönük ABD saldırganlığının gerisinde duran askeri-endüstri kompleksler ve fosil enerji tekelleri, ABD toplumunda varolan bu şiddet kültürünü besleyerek kullanmaktadırlar... Kökleri ABD’nin şekilleniş yıllarına dek uzanan sözkonusu şiddet kültüründen rahatsız olan ünlü Amerikalı yazar Jack London (1876- 1916), bu gerçekten kalkarak, ABD’nin gelecekte sonderece kanlı bir içsavaş yaşayacağını, bir devrim ve karşı-devrim sürecinden geçeceğini öngörmüş ve bu muhtemel geleceği konu alan tek bilim kurgu romanı “Demir Ökçe”yi (1907) kaleme almıştır... Günümüzde ABD’de varolan militarizm ve sosyal çelişkiler, Jak London’un yaşamış olduğu yıllarda varolandan çok daha büyük ve tehlikeli boyutlara ulaşmıştır. Bu nedenle, eğer ABD’de bir iççatışma başlayacaksa, sözkonusu çatışmanın boyutları ve yıkımı, Jak London’un düşlerini kat kat aşacaktır...

 

ABD’nin yargı sistemindeki ayrımcılıkla ilgili gerçekleri tümüyle yazmaya yerimiz olmasa sa, bazı kısa örnekler verebiliriz... ABD, dünyanın en geniş hapishanesine kapasitesine ve nüfusuna oranla dünya da en çok tutuklu ve mahkum sayısına sahip ülkedir. EFE haber ajansının ABD Adalet Bakanlığı istatistiklerine dayanarak verdiği habere göre, 2007 itibariyle son otuz yıl içinde ABD hapishanelerindeki mahkum sayısı yüzde 500 oranında artmıştır. Vatandaşlık hakları ihlal edilenlerin oranları 2001 yılından 2007 yılına dek yüzde 25 artmıştır. Geçtiğimiz 2006 yılı sonu verilerine göre ABD hapishanelerinde 2.26 milyon (iki milyon 26 bin) kişi vardır ve bu sayı 2005 yılına göre yüzde 2.8 oranında daha fazladır. US Program of Human Rights Watch direktörü David Fathi’nin aynı yılla ilgili olarak ABD hapishanelerinde olanlarla ilgili sayısı, Çin raporu ile birebir çakışmaktadır. Aynı kişiye göre, her 100 bin Amerikalıdan 751’i hapishanededir. Bu, dünyadaki en yüksek orandır... Son otuz yıl içinde (2007 itibariyle) hapse girenlerin yüzde 500 arttığını, US Program of Human Rights Watch direktörü David Fathi’de belirtmektedir. Aynı kişi, ABD’nin kendisini sorgulaması gerektiği gerçeğinin altını çizmektedir... Ayrımcılık, hukuki sistem içinde de kendisini çok güçlü biçimde göstermektedir. Ulusal Kent Birliği’nin (NUL, National Urban League) 2007 yılı yıllık raporuna göre, Afrika kökenli Amerikalılar (özellikle erkekler), benzer olaylar da beyazlara göre daha ağır cezalara çarptırılmaktadırlar. Afrika kökenli siyahlar, benzer olaylarda,  yedi kez daha ağır cezalar almaktadırlar... Sistemin yapısından kaynaklanan ayrımcılıkla ilgili örnekler, sayılar, kadınları da içine alacak biçimde uzayıp gitmektedir...

 

ABD devleti, günümüze dek, sözkonusu devasa tekellerin büyüyüp gelişmeleri, değişik pazarlara yerleşebilmeleri için savaşmıştır. ABD Dışişleri Bakanlığı, sözkonusu tekellerin dışilişkiler bürosu gibi çalışmıştır ama, artık bu süreçte işleri tersine döndüren gelişmeler ortaya çıkmıştır. Alabildiğine büyüyüp güçlenmiş olan uluslarüstü tekeller ile bir üst yapı kurumu olan ABD merkezi devletinin yolları ve yararları ayrılmaya başlamıştır. Ortadoğu’da gözüktüğü gibi dünyanın tüm devletlerini küçük lokmalara ayırarak yutmak, heryerde kendi diktatörlüklerini kurmak isteyen sayılı uluslarüstü tekel, ABD’nin bütünlüğü için de tehdit oluşturmaya başlamıştır. Azami kazanç nerede ise oraya akma eğilimi gösteren sermaye için artık ABD toplumu ve devleti de bir anlam ifade etmemektedir. Özel ordular, özel güvenlik güçleri giderek büyüyüp çoğalmaktadır... Kısacası, başlangıcında ABD devletinin kullanmaya çalıştığı “globalizm” süreci, artık ABD devletine de karşı dönmüştür ve bu nedenle ABD içindeki politik güçlerin birkısmı, sermayeyi yeniden ABD’ye döndürebilmek için savaş varmektedir. İğmesi giderek hızlanan bu sürecin ABD ordusunu güçten düşürmemesi ve eyalet sisteminde parçalanmalara yolaçmaması olanaksızdır... 

 

Sınırlı sayıdaki uluslarüstü tekel alabildiğine şişer ve sermaye ABD’den kaçma eğilimi gösterirken, ABD orta sınıflarının çökmemesi ve ABD’nin para yutan askeri kontrol sisteminin ağır darbeler almaması olanaksızdır. ABD merkezli emperyalst sistemin dünya düzeyinde yaratmış olduğu ve giderek artan ekonomik dengesizlik; kışkırtılan yerel savaşlar; açlık ve artan içilebilir su sıkıntısı; yeniden başlayan salgın hastalıklar, yoksulların emperyalist merkezlere, ABD’ye ve Batı Avrupa’ya göçlerini kışkırtmaktadır. Fosil enerji kaynakları kullanımının dünya düzeyinde yaratmış olduğu iklim değişiklikleri, global ısı artışı, değişik doğal felaketlere neden olurken; buzulların erimesi sonucu deniz seviyesi yükselir ve birçok kara parçesı sular altında kalırken, sözkonusu göç hareketi de hız kazanacaktır... Geçmişin “barbar akınları”nın yerini alan bu göç, emperyalist merkezleri korkutmaktadır ve onlar korkmakta da haklıdırlar... Uluslarüstü tekellerin mevcut devlet yapıları ile, ulusal devletlerle çatışmaları; çöken orta sınıfların askeri örgütlenmeleri zayıflatmaları ve isyanlara yönelecek olmaları; felaketzedelerin ve yoksulların giderek artan göçleri, emperyalist merkezlerin güçlerini alabildiğine sarsacaktır. Emperyalist sistemin eşitsiz gelişme yasasına uygun olarak ABD’den başka yeni ekonomik güç odaklarının doğup ABD’yi geçiyor olmaları ve bunun ABD’nin silahlanma yarışına hız kazandırması, fonların silahlanmaya akması sonucu orta sınıfları daha da hızla çökertmesi, sonun başlangıcı olacaktır. Aynı süreç içinde ABD’nin dünya düzeyindeki askeri kontrol mekanizmalarının parçalanması, ABD’nin baskıları altında olan ülkelerdeki başkaldırıları güçlendirecek ve sonuçta sistem ister-istemez bütünüyle çökecektir...

 

Burada önemli olan ve dikkat edilmesi gereken, ABD’nin dünya düzeyindeki kontrol mekanizması çökerken, dünyamızda kanlı bir kaosun yaşanmaması ve hatta nükleer bir felaketin olmamasıdır. Bir diğer çok önemli olan da, yıkılanın boşluğunun nasıl doldurulabileceği sorunudur. Eğer ABD’nin yerini yine ABD benzeri, hatta daha tehlikeli bir başka büyük gücün hegemonyası alacaksa, ya da şirketlerin acımasız diktatörlükleri kurulacaksa, bundan insan soyunun bir yararı olmayacaktır. Dünyamızda şimdiye dek üretilmiş tüm değerlerin yokolmasına yolaçabilecek, özellikle uzay araştırmalarını yokedebilecek kanlı bir kaosun engellenebilmesi ve yeniden örgütlenebilmiş demokratik bir dünyanın inşa edilebilmesi için değişik milletlerin ve halkların, daha şimdiden harekete geçmesi gerekmektedir... İnsanlığın, büyük bir askeri güçten kaynaklanan korku ile oluşmuş sahte bir barışa değil, halkların karşılıklı güvenine dayanan gerçek bir barışa, gerçek bir demokratik bütünselleşmeye gereksinimi vardır. Bunun yolu da, uluslarüstü tekellerin dağıtmaya, küçük devletçiklere bölerek parçalamaya çalıştığı halkların birliği için çalışmaktan, geçmişin “milliyetçi” saplantılarının prangalarından kurtulmaktan geçmektedir. Evet, bir “globalleşme” olmalıdır ama, bu, sermayenin özel ordularla oluşturacağı bir diktatörlük yapısı içinde değil, halkların demokratik bütünlüğü çerçevesinde olmalıdır...

 

Bu konuyla ilgili son bir söz etmem gerekirse... Birileri eğer dünyaya gerçekten egemen olmak istiyorsa, sayıları sekiz milyara yaklaşan insanlar arasındaski ekonomik ve politik eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri yoketmek için mücadele etmelidirler. Aksi takdirde, en üstün silah teknolojilerine ve istenilen coğrafyalara sahip olunsa bile, ancak geleceği olmayan faşist diktatörlükler kurulabilir. Gerçek ve kalıcı egemenlik, daha önce de kısaca ifade etmiş olduğum gibi, yıldırıcı baskılar ve korkular üzerine değil, adaletli bir hizmet dağılımı, adaletli bir bölüşüm, insanların kalplerinin kazanılması ve iktidarın diğer insanlarla doğru biçimde paylaşılması yolundan geçer...

 

Yusuf Küpeli

 

2019- 09- 22

 

yusufk@telia.com

 

www.sinbad.nu

 

 

http://www.sinbad.nu/