Zehir, yavaş yavaş zehirlenen toplumlar

 

Yusuf Küpeli

 

“Biyolojik anlamıyla zehir, yeterli miktarda alındığı zaman canlı organizmalarda -genellikle- kimyasal reaksiyonlar veya molekuler düzeyde diğer birtakım hareketliliklerle ölümlere, hastalıklara ve sakatlanmalara neden olan madde”, olarak tarif edilmektedir. “Zehrin herşeyin içinde bulunabileceği, alınan dozun bu maddeyi zehir haline getirebileceği”, söylenmektedir aynızamanda. Zehir denince, ilk olarak akla -biyolojik bir toksin olan- yılan zehiri gelmektedir. Bilindiği gibi, toksin ve zehir aynı anlamdadır. Yine herkesin bildiği gibi yılan, zehiriyle avını felc edip yutabilir veya öldürebilir. Öldürücü yılan zehirinden yaşam kurtaran serumlar elde edilebileceği gibi, küçük dozlarda birtakım belirli zehirlerde bazı hastalıklarda ilaç görevi yerine getirip yaşam kurtarabilirler… Fakat bu yaşam kurtaran ilaçlar, küçük çocuklar, özellikle beş yaşından küçük çocuklar için öldürücü zehir rolü de oynayabilirler…

 

Aynen ölüm gibi kuru kafa ve çapraz kemikler ile sembolize edilen zehir, akla ürkütücü cinayetleri ve inteharları getirir ilk olarak… Örneğin, ölüme mahkum edilen ünlü düşünür Socrates (İ. Ö. 470- 399), birçeşit zehirli bitkiden elde edilen suyu içmeye zorlanarak, yani zehirlenerek ölüme yollanmıştır… Anadolu’dan İtalya’ya dek yaygın Mithra dininde güneşi sembolize eden Mithra adlı tanrıdan adını alan Pontus kıralı VI Mithradates (=Mithra’nın armağanı, İ. Ö. 120- 63), Roma karşısında yenilgiye uğradıktan sonra -bir anlatıma göre- zehir içerek yaşamına sonvermeye çalışmıştır. Bünyesini göreceli küçük dozlarla zehire alıştırdığı için, zehir yardımıyla intehar girişiminde başarısız olmuştur. Bunun üzerine, Galyalı kölesine veya paralı askerine kendisini öldürmesini emretmiştir. Sonuçta, yaşamı kölesi tarafından hançerlenerek noktalanmıştır… Zehirle işlenen taht cinayetleri, miras cinayetleri, kıskançlık cinyetleri üzerine ürkütücü örnekler uzar gider. Hatta Josef Stalin’in (21.12.1879?- 05.03.1953) ani ölümü ve ölüm biçimi, zehirlenerek öldürüldüğü inancını güçlü biçimde doğurmaktadır. Bu konuda inandırıcı gözüken dökümanterler vardır ama, olayın resmen doğrulanmasının toplumsal yaşamda ciddi sarsıntılar yaratacağı düşünülmektedir herhalde. Belki gerçek ileride daha iyi anlaşılacaktır… Zehir kullanılarak işlenen cinayetlerin en ünlü ve ilginç olan örneklerinden biri de, -verilen zehrin etkilemediği- Grigory Yefimovich Rasputin’in (1872?, Sibirya- 30 Aralık 1916, Petrograd) öldürülmesi öyküsüdür…

 

Ozamanlar Çarlık Rusyası’nın başkenti olan ve Petrograg adını taşıyan St. (Aziz) Petersburg’da (Leningrad), Rasputin adlı Sibirya kökenli bir papaz skandalları ve sefaat alemleri ile ünlenmişti. Aynı kişi, olağanüstü güçlere sahip bir karakter olarak tanınmaktaydı. Çarlık aristokrasisinin en üst kesimleri ile yakın ilişkiler içinde olan Rasputin’in, Çar II. Nikola ve Çariçe Alexandra Fyodoravna üzerinde -Rus dışpolitikasını- etkileyebilecek ölçüde derin nüfusu vardı… Kısacası Rasputin, hem sefaat alemlerindeki ünü ve hem de Çar ve Çariçe üzerindeki derin etkileri nedeniyle üst düzeyde birçok tehlikeli düşman edinmişti. Sonunda bunların bazıları tarafından “idam fermanı” imzalanmıştı…

 

Yakın zamana dek bilinen öyküye göre, Prens Feliks Yusupov, Duma üyesi Vlademir Mitrofanovich Purishkevich ve çarın kuzeni Grand Duke Dmitry Pavlovich,  Rasputin’i tuzağa düşürerek öldürmüşlerdi. Sözkonusu kişiler, 29- 30 Aralık 1916 gecesi (eski Rus takvimiyle 16- 17 Aralık gecesi) Rasputin’i Yusupov’un sarayına davet etmişlerdi. Yediği zehirli (siyanürlü) kurabiyelerin Rasputin’i etkilemediğini gören cellatları, paniğe kapımışlardı. Önce Yusupov, bir süre sonra da Purishkevich tabancaları ile Rasputin’in iri gövdesini hedef almışlardı. Her iki kişi de anılarında olayı -burada ifade edilenlerden biraz daha ayrıntılı olarak- böyle anlatmaktaydırlar ama, öykü de eksik olan birşeyler vardı…

 

İngiliz polisinden birinin Rus meslektaşlarından da yardım alarak ve tarafların arşivlerini gözden geçirerek yaptığı araştırmanın dökümanteri daha geçenlerde TV kanallarında gösterildi… Anılarında Rasputin’i nasıl öldürdüklerini anlatan Yusupov’un ve Purishkevich’in anlatımlarına yansımayan en önemli gerçek sözkonusu araştırma ile günışığına çıkartılmıştı. Anılarda bulunmayan gerçek, Rasputin’in alnının tam ortasında bir kurşun deliği daha olduğuydu. Bu gerçeği yansıtan fotoğraf otopsi raporları arasında bulunmuştu. Sözkonu öldürücü deliği açan son mermiyi yollayan tabancanın kalibresi farklıydı. Ölümünden emin olabilmek için Rasputin’i tam alnının ortasından vuran el, ingiliz gizli servisi ajanı Oswald Rayner’e aitti. Yusupov’un sarayının tam karşısındaki Otel Astoria’ya yerleşmiş olan Oswald Rayner’in daha başka İngiliz gizli servisi ajanı suç ortakları da vardı. Komployu -artık bilinen- bazı İngiliz gizli servisi ajanları birlikte düzenlemişlerdi ama, cinayet mahallinde sadece Oswald Rayner bulunmuştu. Cinayetin gerisindeki aslı güç, Londra’ya yollanan raporlardan anlaşılmaktaydı. Rasputin’i yokeden İngiliz gizli servisi, başarıya ulaştığı kanısındaydı. Çünkü, Rusya savaşı sürdürecekti…

 

Rasputin’i tuzağa düşüren ve na önce zehirli (siyanürlü, cyanide içeren) kurabiyeler ikram eden Rus aristokratlarının kendilerine göre nedenleri vardı şüphesiz. İngiliz gizli servisinin -sözkonusu cinayetle ilgili- motivasyonu ise çok daha güçlüydü. Bu nedenle cinayeti asıl olarak İngiliz gizli ajanları planlamışlardı. Çünkü, Rasputin savaşa karşıydı ve Rusya’nın savaştan çekilmesi öncelikle İngiltere’nin ve Fransa’nın durumlarını ağırlaştıracaktı. Bu durum belki de müttefiklerin yenilgilerini hazırlayacaktı. I. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın ve bağlaşıklarının kaynakları karşısındaki müttefik güçlere göre çok zayıftı ama, Rusya’nın sahneden çekilmesi bu alanda göreceli bir denkleşmeye yolaçabilirdi…

 

İngiltere’ye olan borçları nedeniyle I. Dünya Savaşı’na hazırlıksız sürüklenmiş olan Çalık Rusyası’nı bu kanlı bataktan çıkartmaya çalışan Rasputin’in başarılı olma olasılığı, İngiliz emperyalizminin korkulu rüyasıydı. Cephedeki ölümleri ve felaketleri engellemeyi düşleyen Rasputin, Çar ve Çariçe üzerindeki derin etkisi nedeniyle Almanya ile süregiden savaşı Rusya açısından durdurabilecek etkiye sahipti, veya İngiliz gizli servisi O’nun bu güce sahibolduğuna kendisini inandırmıştı… İngiliz gizli servisinin ciddiye aldığı bir Almanya-Rusya barışı olasılığı, Müttefikleri, öncelikle de İngiliz emperyalizmini müthiş ürkütmekteydi. Çünkü, Doğu Cephesi’nde serbest kalan Almanya, Batı’da sonucu tayin edici bir saldırı başlatabilirdi. Daha 1916’da gerçekleşecek bir Alman-Rus barışı, I. Dünya Savaşı’nın kaderini tamamen değiştirebilirdi.

 

Rusya içindeki diğer güçleri hesabın dışında bırakan ve sadece Rasputin’in Çar ve Çariçe üzerindeki etkisine önplana çıkartan bir barış olasılığı konusundaki şüphelerimizi biryana koyarak, bir an için böyle bir barışın daha 1916 yılında sağlanmış olduğunu farzedelim… Aynı barış nedeniyle Ekim Devrimi olmayabilirdi, veya toplumsal değişiklik daha ılımlı farklı bir mecra (yatak) içinde akarak gelişebilirdi. Kapitalist pazar büyük ölçüde korunabilir, daha adil paylaşımcılık yoluyla ve ekonomik-toplumsal güvencelerle İsveç modeline benzer bir model şekillenebilirdi. Buna karşın, önce Sovyetler Birliği sınırları içine girmiş olan ve daha sonra Birleşik Devletler Topluluğu’na dahil olan diğer cumhuriyetler, böyle bir olasılık karşısında yine Rusya pazarının etkisi altında şekilleneceklerdi. Belki de günümüzdeki Birleşik Devletler Topluluğu denen oluşumdan çok daha güçlü bir birlik şekillenecekti. Çünkü, daha ozaman egemen olan pazar, Moskova merkezli olandı… Ağır baskılar, uzlaşmazlıklar ve dış destekli karşı-devrimci saldırılar Sovyet devrimini daha katı tedbirler almaya, çok daha güçlü savunma mekanizmaları geliştirmeye itmişti. Bu durum ise, devrimin başlangıcındaki demokratik iklimin dağılmasına ve süreç içinde devrimin zehirlenmesine neden olmuştu… Yine benzer bir sonuç, Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderini de değiştirebilirdi belki... Bu tip alternatif olasılıklar üzerine düşünmek geçmişi değiştirmiyor şüphesiz ama, geleceği görmeye ve daha sağlıklı bir gelecek oluşturmaya yardımcı olabilir.

 

İngiliz emperyalizminin gözlükleriyle bakıldığında “başının üzerinde bir kötülükler halesi ile dolaştığı farkedilen” Rasputin “ölmeliydi” ve sonuçta O İngiliz ajanları tarafından öldürüldü… Savaşın sürmesi, önce Şubat ve ardından da Ekim devrimlerinin kapılarını araladı ve Rasputin cinayetinden yaklaşık 14 ay kadar sonra, 3 Mart 1918 günü Almanya ile genç Sovyet yönetimi arasında -Sovyetler Birliği için çok ağır koşullar içeren- Brest Litovsk barış anlaşması imzalandı. Fakat artık Almanlar 1916 yılında olduğu kadar güçlü değillerdi. Buna karşın İngiliz gizli servisi Alman-Rus savaşını yeniden başlatabilmek için Rus içpolitikasını etkilemeye çalışacak, provokasyonlar örgütleyecekti. Gerisinde İngiliz elçiliğinin durduğu ve Almanya ile savaşı yeniden başlatmayı hedefleyen, Brest Litovsk’u bahane yapan ayaklanma Bolşevikler tarafından bastırılacaktı. Bolşevikler, olaya bulaşmış olan iktidar ortağı Sosyalist Devrimci Parti’yi tasviye edeceklerdi. Fakat bundan sonra da İngilizler boş durmayacaklar, içsavaş kışkırtacaklar, tüm olanaklarıyla karşı-devrimi destekleyeceklerdi…

 

Canlı organizmaları sakatlama veya öldürme gücüne sahip olan ve en genel anlamda zehir olarak adlandırılan ve üç ayrı katagori içinde toplanabilen maddelerin alabildiğine çok türleri vardır şüphesiz. Bunlardan bazıları -alınan dozla da bağlantılı olarak- engellenemez ani ölümlere yolaçabilirler. Diğer yandan, her bünye Pontus kıralı Mithradates’inki veya Rasputin’inki gibi toksinlere karşı dayanıklı değildir. Az az alınan bazı zehir dozları, daha önceki örneklerde görüldüğü gibi bünyeyi toksinlere karşı dayanıklı yapmanın tam tersine, yavaş yavaş, hissettirmeden, sinsice bir ölümü hazırlayabilirler… Ölümü çabuklaşıtıran, değişik organları süreç içinde sakatlayarak insanı yavaş yavaş ölüme sürükleyen bu tip zehirlenmelerle ilgili olarak -mafya örgütlenmelerine- milyarlar kazandıran farklı uyuşturucu bağımlılıklarını, özellikle ABD merkezli sigara tekellerinin kasalarının dolmasını sağlayan sigara tiryakiliğini ve yine alkol bağımlılığını örnek verebiliriz. Bu zehirleri üretenlerin kitlesel cinayetler işlemekte olduklarını iddia etmek doğru olsa da, “uyuşturucu” katagorisine sokulanlar dışında olanları üretmenin ve kullanmanın yasal engelleri yoktur. Kısacası, cinayetin bu türü legaldir. Kullananlar açısından ise olaya intehar gözüyle bakmak mümkündür ve inteharın bu türü de sonderece yaygın ve legaldir…      

 

En paranoid hastalıklı beyinlerin ürünü bazı cinayetlerde zehrin kurbana yavaş yavaş, göreceli uzun bir süreç içinde parça parça verildiği, böylece cinayetin ustaca gizlenilmeye çalışıldığı bilinen gerçeklerdendir. Gerçekleştiği zamana göre en ileri tekniklerin kullanıldığı ve anlaşılabilmesi için uzmanlaşmış derin bilgi gerektiren bu tip zehirlenmelerde ne kurban başına geleni farkedebilir ve ne de kurbanın yakınları olayı engelleyebilirler veya ölümün ardından otopsi isteminde bulunmayı akıllarına getirebilirler. Henüz otopsinin bulunmadığı dönemlerde sözkonusu cinayetleri işleyen katillerin işleri daha da kolaydı ama, ilerleyen bilim ve teknolojilerden yararlanılarak günümüzde de kanıtlanması zor benzer cinayetleri işleyebilmek mümkündür. Özellikle egemen politik irade olayın açığa çıkmasını istemiyorsa, katilin işi daha da kolaydır. Sanırım günümüzde kişileri radyasyon etkisinde bırakarak onulmaz kanser türlerine mahkum etmek en kalifiye gizli cinayet türlerindendir... Uranyumlu mermiler kullanan ABD, İngiliz ve İsrail orduları bu tip cinayetleri kitlesel boyutlara ulaştırmışlardır. Yasir Arafat’ın ölümü de benzer şüphelerle yüklüdür...

 

Şüphesiz insanlar -bir cinayete veya kazaya kurban gitmeseler bile- sonuçta yine öleceklerdir. Henüz ölüme çare bulunamamıştır ama, bazı koşullarda erken ölümler başka birilerine veya farklı iktidar odaklarına politik ve ekonomik yararlar sağlayabilirler. Ve bu yararlar acımasız sinsi cinayetleri rahatca motive edebilirler. Hatta, ortak yarar beklentisi olan iç ve dış politik güçler en önemli siyasi cinayetlerin işlenmesinde birlikte davranabilirler... Toplumsal-politik anlamda önemli kişilere yönelik cinayetlere, toplumsal yapıların çürütülüp dağıtılmaları olgusunu, birçeşit toplumsal-ekonomik-politik çökertmeleri de ekleyebilirsiniz ama, terminoloji de bunun adı “cinayet” olmamaktadır... Bana biraz garip gelen bir İsveç özdeyişinde, “Birinin ölümü, diğerinin ekmeği!”, denmektedir. Bu sözün üretildiği koşulları ve zamanı bilmek isterdim ama, bilemiyorum. Buna karşın, toplumsal-ekonomik-sınıfsal antagonizmalarla (uzlaşmaz çelişkilerle) dolu böyle bir sosyal yaşam içinde bazı kimselerin ölümlerinin başka birilerinin ekmeğine yağ sürebileceği, veya üretici sınıfların yenilgilerinin, bazı toplumların felaketlerinin emperyalist güçlerin kazançlarını arttıracağı açıkça görülebilen bir gerçektir...

 

Bazı durumlarda her iki olay, hem önderin ve hem de önderlik ettiği toplumun yokedilmesi süreci  birlikte gelişebilir. Dağıtılması gereken toplum için önemli, yeri doldurulamaz bir önderin ortadan kaldırılması, önderlik ettiği toplumsal yapının dağıtılıp yokedilmesi süreci ile bir bütünsellik içinde gerçekleşebilir. Bu son örnek, dengeli demokratik kurumlarını sağlam biçimde oturtamamış, üyeleri “gerçek anlamıyla özgür düşünüp davranabilen bireyler haline gelememiş” olan ve aynı nedenle toplumsal sorumlulukların yaygın biçimde kişilere dağıtılamadığı, ataerkil kültürlerin egemen olduğu, kişi kültleri yaratmaya güçlü biçimde eğilimli zayıf toplumsal yapılar için geçerlidir... Burada, “demokratik kurumlar” derken, basit biçimde çokpartililiği kastetmiyorum ve bazı durumlarda, henüz ataerkil kültürün ve ayrıca feodal ilişki biçimlerinin egemen olduğu toplumlarda çokpartililik, demokrasi karşıtı süreçlerin gelişmesine hizmet eden bir aldatmaca da olabilir. Yine aynışekilde belirli mali-sermaye guruplarının ekonomik yaşama ve medyaya egemen olduğu toplumlarda da çok veya iki partililik seçmenin sürekli aldadılmasına yarayan bir oyuna dönüştürülebilmektedir...

 

Değişik dini dogmaların egemen olduğu, kadınların “kutsanıp” sıkmabaşlar içine sokularak en arkaya itildikleri cemaat toplumları, veya daha anlaşılır ifadesiyle belli dogmalara bağlı olarak bir imamın (önderin) peşinde sorgusuz sürüklenen sürüleşmiş toplumlar için bu tip operasyonlar, inanılan bir liderin yokedilmesi operasyonu gerçek anlamıyla sonuç alıcıdır. Lider yokedildiği zaman peşinden giden “sürü”yü dağıtmak kolaylaşacağı gibi, böyle toplumlarda lider satınalındığı zaman aynı sürüyü birtakım hedefler doğrultusunda kullanabilmek te olasıdır. Ve zaten aynı nedenle ABD emperyalizmi, meşrebine uygun bazı dini totaliter rejimlerle veya “demokrasi” maskesi gerisine saklanmış ataerkil kültürlerin temsilcisi din tüccarı politikacılarla, aşiret reisleriyle, veya yine birtakım askeri diktatörlerle daha kolay anlaşabilmektedir- diktatör derken, halktan yana ve halkla bütünleşmiş diktatörler, hatta tiranlar olabileceğini de hesaba katmak gerekir ve tarihte bunların birçok örnekleri vardır... Sonuçta, halka sözünü dinletebilen bir din tüccarı ile, toplumu yönetebilen bir diktatörle anlaşmak emperyalist merkezler açısından çok daha pratik ve daha da az masraflı olmaktadır. Böyle sürüleşmiş toplumlarda satınalınması gereken kişilerin sayısı azalmaktadır...

 

Zehiri kurbana yavaş yavaş verebilmek için onun çok yakınında olmak, onun açısından “güvenilir” biri olmak gerekir veya cinayeti bu konumdaki birilerine ısmarlamak bir zorunluluktur- ruhunu “şeytana” satmış veya kiralamış “imam” kılıklı “güvenilir” birilerinin sürüyü (cemaatı) adım adım içinden çıkamıyacakları bir bataklığa, tuzağa çekmesi de bundan farklı bir iş değildir aslında... Bu tip hainane ve hastalıklı politik cinayetlerin en ünlülerinden biri Napolyon’un zehirlenerek öldürülmesi öyküsüdür. Ölüsünden yakın zamanda alınmış bazı saç örnekleri üzerinde yapılan analizler sonucu Napolyon’un zehirlenmiş olduğu tesbit edilebilmiştir... Napolyon’un arsenic zehirlenmesi sonucu öldüğü, veya daha doğrusu yavaş yavaş zehirlenerek öldürüldüğü saç örnekleri üzerinde yapılan analizler sonucu 1999 yılında kesinlik kazanmıştır... Uzmanların ifadelerine göre, Napolyon’un saç örneklerinde bulunan arsenic, ilaç olarak kullanılabilecek dozların çok üzerindedir. (Napoleon Bonaparte; veya orjinal italyanca adıyla Napoleone Buonaparte; Korsika, 15 Ağustos 1769- Saint [Aziz] Helena, 5 Mayıs 1821)

 

Savaşı bir satranç oyunu gibi gören Napolyon’un, savaşı duyguları olan insanların işi olarak gören Tatar asıllı inançlı general Kutuzov karşısında -Moskova’nın 110 km kadar batısındaki- Borodino’da aldığı yenilgi (7 Eylül 1812) ve Rusya içlerinden büyük kayıplarla çekilmek zorunda kalması, askeri ve politik kariyerine ağır bir darbe vurmuştur ama, sonunu getirmemiştir. Wellington dükü Arthur Wellesley komutasındaki İngiliz-Hollanda-Belçika-Alman ittifakından oluşan ordu karşısında, Bürüksel yakınlarındaki Waterloo köyünde aldığı yenilgi (18 Haziran 1815) ise sonunu hazırlamıştır... Napolyon’un yenilgisi kıralcı güçlerin (Bourbon hanedanının) iktidar ekmeği olmuştur. Sınırlı bir monarşi yeniden kurulmuş ve XVIII. Louis tahta oturtulmuştur ama, yenik bir Napolyon’un varlığı bile ileride onlar için tehlike yaratabilirdi. Ayrıca, Napolyon’un açıkça öldürülmesi de sarsıcı olaylara neden olabilirdi... Çünkü, dönemin uzmanı tarihçilerine göre, İmparator Napolyon’un halen askerler ve geniş halk yığınları üzerinde çok büyük etkisi vardı...  

 

Zehirlendiği henüz bilinmeden önce yazılmış olan kısa biyografilerde, Napolyon’un ilk hastalık belirtilerini 1817 yılında gösterdiği kaydedilmektedir. Hekimlerin kaynağını keşfedemedikleri “hastalık” 1821 yılından itibaren hız kazanarak ölümcül hale gelmiştir. Ve Napolyon, daha tam 52 yıl bile sürmemiş olan hareketli yaşamına sürgünde olduğu Saint [Aziz] Helena adasında, 5 Mayıs 1821’de, saat 05:49’da veda etmiştir...

 

Napolyon’un -sürgüne yollandığı- Saint [Aziz] Helena adasına 15 Ekim 1815 günü ayakbastığını hesaba katarsak, habersizce almakta olduğu zehrin yaklaşık bir yılı biraz aşkın bir süre sonra etkisini açığa çıkartmaya başladığını iddia edebiliriz. Geçen üç yılın ardından, düşmekte olan bir nesnenin yere yaklaştıkça düşüş hızının artması gibi verilen zehrin etkileri de ölümcüllüğünü gün geçtikçe arttırmaya başlamıştır... Aynen, birtakım dogmalarla, bilimdışı öğretilerle, hurafelerle (boş inançlarla) yavaş yavaş zehirlenen, batağa çekilen toplumların sonlarına yaklaştıkça artan hızlarla onulmaz bir kaosa sürüklenmeleri gibi. Yaşanan gerçekliklerden tamamen koparak ve ileriye atılma yeteneklerini yitirerek bir kördöğüşüne itilmeleri sonucu her geçen gün daha da artan bir hızla ölümlerine yaklaşmaları gibi. Ve sonuçta gerçek anlamıyla çözülerek kurda kuşa (emperyalist güçlere) yem olmaları gibi. Veya, toplumu ölüme sürükleyen tüm zehirleri, kanserli hücreleri kökünden kesip atacak gecikmemiş bir operasyonla (devrimle) yeniden farklı biçimde, artık eski yapı olmayarak doğmaları gibi... 

 

Thomas Harding’in ve aslında daha başka yazarların da anlatımlarıyla, öndegelen Napolyon uzmanı İngiltereli Dr. David Chandler’e göre Napolyon yüzde 99.9 bir olasılıkla sistematik bir zehirlenme sonucu ölmüştür, veya daha doğrusu katledilmiştir (Thomas Harding, www.napoleonicsociety.com/english/Nap­_poisoned.htm) Napolyon’a sistematik olarak arsenic veren kişi, Napolyon’un en yakın “dostu” görünümünde olan ve Saint [Aziz] Helena adasında Napolyon ile birlikte yaşıyan Kont Charles de Montholon’dan başkası değildir. Charles de Montholon’u yönlendiren güç ise, asıl bağlı olduğu kıralcılardır. Napolyon’un devrilmesi ile yeniden tahta oturma şansını elde etmiş olan Bourbon hanedanı, Napolyon’un geri dönerek yeni bir devrime önderlik etmesinden korkmaktadır... Kont Charles Tristan de Montholon tam dört yıl boyunca Napolyon’un içtiği şaraba sistematik biçimde ve bir anda öldürücü olmayan miktarlarda arsenic karıştırmıştır. Böylece O’nun yavaş yavaş hastalanarak -nedeni anlaşılamaz biçimde- erken ölümünü hazırlamıştır... Daha önce de Napolyon’un emrinde çalışmış ve O’nun güvenini kazanmış olan Charles de Montholon, aslında, Napolyon’un devrilmesinin ardından tahta oturmuş olan XVIII. Louis’in küçük erkek kardeşi Artois Dükü’nün adamıdır. Bu son anılan kişi, XVIII. Louis’in 16 Eylül 1824’de ölümünün ardından Charles X adıyla Fransa tahtına oturmuştur.   

 

Sadece Dr. David Chandler değil, aslında başka uzman tarihçiler de paralel öyküler anlatmaktadırlar ama, bu metnin konusu Napolyon olmadığı, Napolyon’un yavaş yavaş zehirlenerek öldürülmesi gerçeği günümüzdeki ihanetlere, yaşanan kötülüklere çağrışım yapabilmek, zihinleri açabilmek amacıyla ele alındığı için, olay alabildiğine özetlenmektedir. Aslında, bu metnin kaynakları arasında olan bir başka anlatımda, Charles de Montholon’un sadece Artois Dükü’nün (Kıral Charles X ) adamı olmadığı, aynızamanda İngiltere sömürgeler bakanı Lord Barthus’dan da emir aldığı söylenmektedir... Kısacası, devrimci Fransız ordusu içinde yükselen ve Avrupa monarşilerine karşı devrimci savaşlar yürüten ve İngiliz sömürgeciliği karşısında Fransa’yı daha büyük bir güç olarak yükseltmeye çalışan Napolyon’a karşı Fransız Bourbon hanedanı ile İngiliz yönetiminin o dönemde işbirliği içinde olduğu anlaşılmaktadır. Bazı ailelerin, bazı üst sınıfların temsilcilerinin, egemenlikleri uğruna ülkelerinin genel yararlarını pazarlamaları gerçeği sadece bu döneme özgü değildir şüphesiz... (http://www.napoleon.org/en/essential_napoleon/faq/index.asp ; http://news.bbc.co.uk/2/hi/europe/1364994.stm ; http://www.napoleonicsociety.com/english/DeathAndTheEmperor.htm ; http://www.napoleonicsociety.com/english/ChandlerReport.htm ; http://archives.cnn.com/2001/WORLD/europe/06/01/napoleon.poisoning/ ; http://www.crimelibrary.com/terrorists_spies/assassins/napoleon_bonaparte/6.html ; http://www.crimelibrary.com/terrorists_spies/assassins/napoleon_bonaparte/7.html ; http://www.royalarchive.com/index.php?option=com_content&task=view&id=811&Itemid=2 ; http://www.abc.net.au/science/news/stories/s308382.htm ; http://www.napoleon.org/en/reading_room/articles/files/arsenic_emperor.asp)

 

Örneğin, ülkesini bombalayıp yerle bir eden, ülkesinin insanlarına karşı kimyasal silahlar ve kalıcı etkileri 4.5 milyar yıl sürecek olan uranyumlu mermiler kullanan, ve üçbuçuk yıllık bir süre içinde 650 bini aşkın sivilin ölümüne neden olan emperyalist yıkıcı bir gücün dışişleri bakanını -daha dün TV kameraları karşısında- minnet duygularıyla yanaklarından şapur şupur öpen ve “aman askerlerinizi çekmeyin” diye yalvaran “cumhurbaşkanı” rolündeki iğrenç bir tipi biryana koyarsak, daha birçok işbirlikçinin adlarını kolayca sıralayabiliriz. Bunları görebilmek için çok uzaklara, Türkiye sınırlarının dışına bakmaya da hiç gerek yoktur...

 

Sadece kişileri değil, toplumları da ancak o toplumun içinden, en yakınından, tepesinden birileri, toplumun güvenip yönetim iplerini teslim etmiş olduğu kişilerden birileri daha kolay zehirleyebilirler, ölüme sürükleyebilirler... Hernekadar Türkiye toplumunda birileri her kötülükle ilgili olarak sürekli “dış güçler” mavalını okuyor olsalar da, “dış güçler” denen emperyalist odaklar içeride, en sorumlu yönetim kademelerinde işbirlikçiler bulamadan zehirlerini akıtamazlar. Ve yine ortada sorun olmasa, bir yara olmasa, o sorunu, yarayı sürekli deşme, zehiri buralardan akıtma çabaları da olamaz... Özünde sadece bir üst sınıfın, dar bir menfaat gurubunun, bir mali-sermaye gurubunun, hatta sadece birtakım ekonomik güç sahibi ailelerin yararlarını temsileden ve aynızamanda uluslararası arenalardaki öndegelen ekonomik-politik güç merkezlerinin işbirlikçisi konumunda olan çevreler, üreten halkın yararları ile çelişen yararlarını, “Allah”, “inşallah”, “maşallah” edebiyatları ile dini maskelerin gerisine gizlenerek, veya “vatan-millet-bayrak” maskeleri ile sahneye çıkarak, ya da bunların hepsini birden kullanarak savunurlar. Kafa ve kol emeğini satarak ekmeğini kazanan çoğunluğun yararları ile çelişen yararlarını, “tüm toplumun yararını savunuyormuş” gösterileriyle, “vatan”, “millet”, “bayrak” “din” maskelerinin gerisine gizlenerek kamufle ederler... Şüphesiz biraz önce tırnak içine alınarak sıralanmış olan tarihsel-toplumsal değerlere gerçekten samimiyetle bağlı olan kişilerde vardır ve zaten istismarcılar bu nedenle sözkonusu değerlerin gerisine saklanarak işlerini götürmeye çalışırlar.

 

Aynen Napolyon’un en yakınındaki “güvenilir” kişi tarafından yavaş yavaş zehirlenmesi gibi, toplumlar da bazı dönemlerde güvenip başlarına oturttukları kişilerce daha kolay zehirlenip ölüme sürüklenebilirler... Devlet olanakları da kullanılarak Türkiye Cumhuriyeti toplumunun özellikle göreceli az eğitimli bölümlerinin, henüz yetişme çağında olan genç nesillerinin değişik hurafelerle (boş inançlarla), bilim dışı hertürlü pislikle, kadınları safların en gerilerine iten çağdışı ataerkil kültürlerle, sınıflardışı yozlaştırıcı alt kültürler aracılığıyla yalanın en yapışkan yokedici ağlarına yavaş yavaş çekilip zihinsel anlamda zehirlenmeleri, ve tüm bunların “demokrasi” adına yapılıyor olmaları, artık açıkça görülebilir ve aynızamanda sonderece anlaşılabilir gerçeklerdir. Sinbad, dinci-laik tahtaravallisinin, iktidar hesaplarına yönelik hertürlü demagojik sözde hesaplaşmaların tamamen dışında bir perspektifle bu yaşanan gerçekleri çok önceden beri sürekli dile getirmiştir ve değişik ifadelerle dile getirmeyi sürdürmektedir ve sürdürecektir.

 

Geçmişten günümüze -zaman zaman ağır hastalıklar atlatmış olsa da- canlı bir organizma olarak yaşayıp gelen Türkiye toplumu, tepesine oturmuş, iktidar iplerini eline geçirmiş birileri tarafından ancak bu ölçüde ve bu tip yöntemlerle sinsice ve kesintisiz olarak zehirlenip süreç içinde çürütülerek öldürülebilir. Çağdaş bilimsel gerçeklerden kopartılan, “abdest suyu ile alyuvarlarlarını çoğaltmaya kalkan” toplumlar, emperyalist güçlere karşı direnme güçlerini, ileriye sıçrayarak varlıklarını bir üst düzeyde yeniden üretme yeteneklerini tamamen yitirirler. Bu tip toplumlar ancak “meleklerin kanatları” üzerine “lak lak lak” gevezelikler yaparak ve sürekli birbirlerini yiyerek günlerini ziyan ederler, bir mirasyedi gibi gün be gün tükenerek süreç içinde uşaklaşırlar ve sonunda tamamen çürüyüp dağılarak yokolurlar... Şüphesiz hiçbirşey kalıcı ve kutsal değildir ama, değişmenin de -en genel anlamıyla- olumlu ve olumsuz yönde olanları vardır. Daha büyük ailelere, çok daha geniş birliklere eşit onurlu üyeler olarak katılıp bu yeni bütünsellik içinde daha ileri, üst düzeyde sentezlere uğramak da bir değişimdir; çürüyüp mücadele gücünü yitirerek birtakım büyük emperyalist güçler tarafından yutularak köleleştirilmek ve yokedilmekte bir değişimdir...

 

Sürekli borçlandırma, kamu mallarının satılması, dayanışma kültürünün yerine kapkaççılığın, “paranın dini imanı olmaz” söylemleriyle köşeyi dönme kültürünün ve iş bitirme anlayışının yerleştirilmesi, bunların hepsi, aynı çökertme ve yutma operasyonunun parçalarıdırlar... Şüphesiz bir toplumu çökertmenin, dağıtarak köleleştirmenin -önceden sıralanmış olan tüm yöntemlerden daha etkili- en önemli geçerli yöntemi, insanların umutlarını, geleceğe yönelik daha güzel yaşam düşlerini ve dolayısıyla hertürlü mücadele motivasyonlarını yitirtmektir... Sürekli baskılar altında kalan, maddi-manevi, ekonomik, hukuki, moral baskılar altında kalan ve artık durumunun değişmeyeceğine inanmaya başlayan, “kaderine” razı olan kişiler ve toplumlar köleleştirilmişler demektir. Sürekli uygulanan değişik baskı yöntemleriyle birlikte yaşama geçirilen bu “kaderine” razı olma veya “kaderine” razı etme operasyonunun en önemli kültürel manivelaları da, gerisinde doğrudan veya dolaylı biçimde emperyalist merkezler duran, kadınları (toplumun yarısını) tutsaklaştırıp safların gerisine iten, baskıcı ataerkil kültürlerin taşıyıcısı konumunda olan tarikatlardır. Bilimsel gerçeklerle yüzde yüz çelişkili hurafeler (boş inançlar) yayan ve toplumun yarısını (kadınları) köleleştiren dogmaların taşıyıcısı konumundaki tarikatlar, aynı kölelik ipleriyle tüm toplumu bağlamaktadırlar aslında... Müslüman halkları aşağılayan emperyalist merkezlerin “ılımlı” görünümlü veya “kökten dinci” görünümlü hertürden dini akımlara yaptıkları yatırımların nedenleri bu gerçeklerin ışığında daha rahat anlaşılabilir sanırım.

 

yusufk@telia.com

 

http://www.sinbad.nu/