Yusuf Küpeli, Yine maden kazası, yine taşeron şirket

Son beş ay içinde üçüncü maden kazası bu.  Görsel ve yazılı basından olayın ayrıntılarına ulaşmak mümkün. Fakat şüphesiz ölümü bekleyenlerin acılarına ulaşmak olanaksız.

Yerin 500 küsur metre altındaki ocakta-canlı veya ölü- tuksak kalmış genç bir adamın eşi, büyük bir öfke ve derin bir umutsuzlukla haykırıyor... “Köle gibi çalıştırıyorsunuz. Bizlerin yaşamı sizler için bir anlam ifade etmiyor. Sadece sömürüyorsunuz...”

Bir başka genç kız, gözlerine vuran yüreğindeki acı ile, “bu işler hep biz yoksulların başına geliyor.”, diyerek...

 

bağlantılı metinler:

Yusuf Küpeli, İşçi düşmanlarından demokrat, işçi düşmanlığı ile demokratik açılım olmaz, olamaz

Tersane cehenneminde direniş:

"Artık yeter!"

Yusuf Küpeli, HALK TÜRBANLA OYALANIRKEN, İŞÇİLER VE TOPLUMUN TÜMÜ ÜZERİNDEKİ FAŞİST BASKILAR YOĞUNLAŞIYOR!

Türkiyeli maden işçilerinin mücadelesi

Yusuf Küpeli

Yusuf Küpeli, Çalışanların sorunları politik mücadele arenasında çözülebilir

 

 

Yine maden kazası, yine taşeron şirket

 

Son beş ay içinde üçüncü maden kazası bu.  Görsel ve yazılı basından olayın ayrıntılarına ulaşmak mümkün. Fakat şüphesiz ölümü bekleyenlerin acılarına ulaşmak olanaksız.

 

Yerin 500 küsur metre altındaki ocakta -canlı veya ölü- tuksak kalmış genç bir adamın eşi, büyük bir öfke ve derin bir umutsuzlukla haykırıyor... “Köle gibi çalıştırıyorsunuz. Bizlerin yaşamı sizler için bir anlam ifade etmiyor. Sadece sömürüyorsunuz...”

 

Bir başka genç kız, gözlerine vuran yüreğindeki acı ile, “bu işler hep biz yoksulların başına geliyor.”, diyerek gerçeği özetliyor. Bir anne, derin acısıyla, “Ah oğlum, o ocağa inme, ben sana bakarım...”, demiştim ifadeleriyle filmi başa sarmaya, olayı yaşanmamış kabuletmeye çalışıyor. O’nun oğlu inmeseydi, bir başka oğul yine aynı yolun yolcusu olacaktı şüphesiz...

 

Saçları sarı genç bir kadın, “benim orada üç kardeşim kaldı, anlıyormusunuz üç kardeşim...”, diyerek kendisini yerden yere vuruyor ve sonunda bayılıp ambulansa taşınıyor. Yüzüne vurmuş derin kederiyle bir baba, aynı madenden emekli olmuş bir baba, sözkonusu ocakta tutsak kalmış oğlunun “evlilik hazırlığı içinde olduğunu”, söylüyor, ve ardından bayılıyor...

 

Aslında insanlar herşeyin, nasıl insan yerine konmadıklarının, nasıl sömürüldüklerinin bilincindeler ama, çaresizler... Çünkü, sistemi değiştirecek güçleri, bu işe uygun aygıtları yok. Eşi-dostu, ya da en fazla rüşveti vereni, birilerini zengin etmek için devlet işletmesini parsel parsel birtakım taşeron firmalara teslim edenler, insan yaşamını hiçe sayıyorlar. Ve insanlar bu gerçeği bilseler de, çalışabilir nüfusun yaklaşık yarısının işsiz olduğu, asgari ücretle çalışan milyonların açlık sınırında yaşadıkları bu ülkede, yaşamlarını tehlikeye atıp, çok düşük ücretlerle köleliği kabulediyorlar, en güvenliksiz ocaklara, “yerin yedi kat altına” iniyorlar.

 

Yüzlerine takmış oldukları acı maskeleri ve kafalarında gizli oy kayguları ile olay yerine gelmiş olan üç bakan konuşuyor... Neymiş, bundan yaklaşık yedi buçuk ay önce olağan kontrol yapılmışmış, ve herşey normalmiş. Peki o kontrolu kim yapmış, nasıl yapmış, sözde kontrol edenlerin yan ceblerine birşeyler konmuşmu?, bunların hiçbiri belli değil. Ayrıca, “kontrol” dedikleri şeyin üzerinden geçen zaman çok uzun ve ocak tehlikeli... Bakana göre araştırma yapılacakmış. Yeniden araştırma yapıldığı zaman, neler, hangi pislikler çıkacak, göreceğiz...

 

 “Olay olduktan sonra araştırma neye yarar, kontrolu vaktiyle yapacaktınız!”, diye bir kadın haykırıyor... Maden Mühendisleri Odası Başkanı, “ocakların taşeron firmalara teslim edilmelerinin yaratacağı sorunlar konusunda iktidarı vaktiyle uyarmış olduklarını”, anlatıyor. Aynı kişi, taşeron firmaların güvenlik zaafı yarattıklarını söylüyor. Aslında bunu herkes görüyor. Çünkü, bir ihaleye giren, devlete bir para ödeyip ocağın işletme hakkını alan firma, ödediğinden fazlasını kazanmak, kârını azami ölçülere çıkartabilmek için, en düşük ücretlerle işçi alma, işletme ve güvenlik masraflarından kısma yoluna gidiyor. O firma veya sahibi kişi için işçilerin yaşamlarım bir anlam ifade etmiyor. Çünkü, milyonlarca sırada bekleyen işsiz var; işin nasıl yapıldığı rüşvetçi memurlar tarafından kontrol edilmiyor; sistem, sömürücüden, soyguncudan yana işliyor...

 

Kontrolsuzluğun, laubaliliğin, insan yaşamının hiçe sayıldığı gerçeğinin en somut örneklerinden biri, olayın üzerinden iki-üç gün geçmiş olmasına karşın, patlama olan ocakta -ölü veya diri- kaç işçinin tutsak kalmış olduğunun bilinemiyor olması... Vali taşeron firmaya soruyor, ve “yirmi küsur kişi orada”, açıklamasını yapıyor. Ardından, grizu (metan gazı) patlaması ile çöken ocakta “32 kişinin kaldığı” açıklaması yapılıyor. Yine ardından bakan, “30 kişi tutsak”, açıklamasını yapıyor. Yani kimse gerçek sayıyı bilmiyor. Bu olay bile, işletme hakkını almış olan firmanın, işçilere, ocağın güvenliğine ne ölçüde ilgisiz olduğunu açık ediyor. Şüphesiz diğer yandan, siyasi iktidarın, devletin ilgisizliği de ortaya çıkıyor...

 

Halkın öfkesinden korkmuş olmalı, cumhurbaşkanı olay yerine gitmekten vazgeçiyor... Artık işlerin eskisi gibi “sıkmabaş özgürlüğü” yaygarası ile yürütülemiyeceği gerçeği yavaş yavaş açığa çıkıyor...

 

Bakan biryandan “olayda ihmal, hata görülmediği”, açıklamasını yaparken, “göçüğün kaldırılmasından sonra ihmal, hata olup olmadığını anlayacağız”, diyerek ilk ifadesini yalanlamış oluyor... Anlaşılan, orada birşeyler söyleyip, halkın öfkesinin siyasi iktidara yönelmesini engellemek bakanın tek hedefi. Birsüre sonra, diğerleri gibi bu olay da unutulur, bizler de yolumuzda yürürüz diye düşünüyor olmalı, olmalılar... Şüphesiz, asıl toplumsal patlama, ve göçük gelinceye dek...

 

Yusuf Küpeli

19 Mayıs 2010

 

http://www.sinbad.nu/